İslam Dini ve İman Bölümü ve İman Forumundan Sahih İman, Dosdoğru Yol ve Hurafeler Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Sahih İman, Dosdoğru Yol ve Hurafeler

    Reklam




    Sahih İman, Dosdoğru Yol ve Hurafeler
    Mübarek EROL


    Müberra dinimiz İslâm, yaratılmışların en şereflisi olan insanoğlunun hiçbir yönünü ihmal etmediği gibi, onun sahip olduğu bütün güç ve yeteneklerini bir denge ve ahenk içinde birleştirmiş ve terbiye etmiştir. Böylece insanı bir bütün olarak maddi ve manevi olgunluğa, gerçek huzura eriştirmiş, insanlık için en sağlam dayanak olmuştur.

    İnanç, insanoğlunun en büyük güvencesi, sığınağı ve güç kaynağıdır. Kuşkulardan, kararsızlıklardan kurtulup ruhun olgunlaşması, hayatın anlam ve gaye kazanması, ancak Alemlerin Rabbi Allah’a inanmakla, sadece O’na kul olmakla mümkündür.

    Diğer taraftan insanoğlunun en çok ihtiyaç hissettiği şeylerden biri de güven duygusudur. Bu ihtiyacına gerçek anlamda cevap verebilecek tek şey yine imandır.

    Esasen iman, insan kimliğinin en önemli unsurudur. Günümüzde imanın bu ciheti çok büyük önem kazanmış bulunmaktadır. Çünkü televizyon, radyo gibi iletişim araçlarından aktarılan fikir, bilgi, dünya görüşü ve değer yargıları doğrudan, hiçbir tetkike tabi tutmadan alınmaktadır. Bu da kendi kültürel kimliğini oluşturamamış insan üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Böyle ortamda yetişen insanlar asgari müştereklerde dahi bir araya gelememektedirler. Çelişkiler içinde bocalayan fertler sağlıklı bir şahsiyet sahibi olamaz.

    İman, insana aydınlık bir görüş, ahenkli bir yaşama biçimi kazandırır. Mümin insan zihnindeki problemleri çözmüş, yaratılışın ve hayatın sırrını kavramıştır. Böylelikle yüksek bir hedefe, zeval bulmayan bir ideale kavuşmuş, hayatın manasını bulmuş ve o manaya uygun bir biçimde yaşamayı öğrenmiştir.

    Bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, manevi varlığımız olan ruhumuzun da kendince gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası Allah inancı, Peygamber sevgisi ve ilâhi emirleri yapmaktan duyulan huzur halidir.

    Mücella dinimizin Allah katında tek makbul din olduğu, ona mensup olan insanların ise müslüman olarak adlandırıldığı, mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim tarafından bizzat ifade edilen bir gerçektir. İslâm’a inanıp teslim olan, emirlerini hakkıyla yerine getirmeye gücü nisbetince gayret eden müslümanın da aynı derecede mükemmel insan olduğu gerek Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin işaretlerinden, gerekse Habib-i Edib s.a.v.’in hadislerinden açıkça anlaşılmaktadır.

    Onun içindir ki İslâm kültüründeki “İnsan-ı Kâmil” kavramı, kemal ve üstünlük namına aklımıza ne geliyorsa hepsini üzerinde taşıyan insan olarak, imanın hakikatine ermiş, kâmil bir müslümanı tarif etmektedir.

    Müslüman, Allah ve Rasulü’ne inanmış, dünyada yaptıklarının ahirette hesabını vereceğini idrak etmiş, bu inanç içinde tutum ve davranışlarını bir disiplin çerçevesinde tutma azmi içinde yaşayan, kalp ve amel dünyası bütünlük arz eden kimsedir. Daima iyiyi, doğruyu, güzeli öğrenen ve söyleyen, her zaman dosdoğru yol üzere olmaya gayret eden kimsedir. O, doğruluk, güzellik ve iyilik için yaşar ve onları yaşatmaya çalışır. Alemlere rahmet olarak gönderilen Son Peygamber’e layık ümmeti olabilme gayreti içindedir. İçi-dışı tertemiz, inancı ve ameli hurafelerden uzak, bid’atlardan kaçınan insandır müslüman...

    Ne var ki, Rabbimiz’in murad ettiği bir mümin olmak için gerekli olan bu vasıflar, her zaman Asr-ı Saadet tazeliğinde kalmamıştır. Zamanla İslâm coğrafyasının genişlemesi sonucu, müslümanların sahip oldukları saf, tertemiz inanç ve amel dünyası, çeşitli kültür ve medeniyetlerin inanç ve uygulamalarıyla yüz yüze kalmıştır. İslâm dünyasının sınırları genişledikçe, Kur’an ve Sünnet esaslarının yanında, yer yer değişik örf, adet ve gelenekler İslâm kültürü içinde algılanmaya başlanmıştır. Bunun sonucu olarak müslümanların birbirlerine bakışları bile değişmiş, kavramlar birbirine karışmıştır. Pek çok bid’at ve hurafe, dinin ulvî kurallarının önüne geçmiştir. Bazen öyle fırkalar, mezhepler ortaya çıkmıştır ki, İslâm’ın temeli olan tevhid inancı zedelenmiş, bazı şirk ve küfür unsurlarının İslâm’ın içinde olduğu iddia edilmiştir.

    Bütün bu hengâme içinde en acı olan taraf şudur: Çoğunlukla bütün bunlar samimi duygularla, ibadet aşkı ve heyecanı içinde yapılmıştır. İşte tam bu noktada kişilerin duygularının değil, Ehl-i Sünnet ilke ve uygulamalarının önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

    Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, ikisi birlikte dinimizin aslını teşkil etmektedir. Müslümanların her zaman dinleri hakkında başvurdukları temel ölçü bu iki asıl kaynak olmuştur, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Yapılan her türlü değerlendirme ve yorumda bu iki kaynağa uygunluk esastır. Bir inanç unsurunun, bir iş ve amelin bid’at ya da hurafe olup olmadığını tespitte de bu ölçü aranır.

    Bu en temel kaideye göre sormak zorundayız: İnanç ve uygulamalarımızda dayandığımız yer, ölçümüz Kur’an ve Sünnet-i Seniyye mi, yoksa alışkanlıklarımız ya da geleneklerimiz mi?

    Dinin dünyevî ve uhrevî gayesinin hem kendi üzerimizde hem de toplum yaşantımızda tahakkuk etmesi için alışkanlıklarımızı, adet ve geleneklerimlzi bu iki mukaddes kaynağa göre gözden geçirmemiz gerekiyor. Dinî bütünlüğümüz ve istikametimiz buna bağlıdır.

    İslâm aleminde gerek bireysel, gerekse toplumsal anlamda ciddi bir şekilde Kur’an ve Sünnet-i Seniyye eğitimine ihtiyaç var. Bu konuda bilgi eksikliği, dinden olmayan pek çok unsurun dindenmiş gibi kabul edilmesine neden olur ki, hep şikayet ettiğimiz bid’at ve hurafelerin kabul görme ve yaygınlaşma sebebi budur.

    Temel ölçüden sapıp bir kez bid’at veya hurafe anlayışların peşine takılınca, artık toplum içinde kutuplaşmalardan, ayrılık ve aykırılıklardan şikayet etmek beyhudedir. Çünkü kelime anlamı bile huzur, barış ve esenlik olan İslâm, adeta problem üreten, huzursuzluk veren bir unsurmuş gibi algılanmaya başlanır.

    Oysa İslâm’ın mesajı her iki dünyada huzur ve saadeti talep ve vaad eder. Müslümanların duaları hep bu yöndedir. Cenab-ı Mevlâmız’ın bize talim buyurduğu şu dua her zaman dilimizdedir: “Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem ateşinden koru.” (Bakara, 201)

    Halkımız arasında öteden beri gerek inanç yönünden, gerekse adet olarak çağlar boyunca terk edilmeyen, pek çok hurafe, bâtıl inanç çeşitleri bulunmaktadır. Üzücü olan durum ise, bu tür hurafelerin birer folklorik değer olarak halka mal edilmesi yönünde gayretler sarf edilirken, tarihi kökenlerinin ne olduğu, İslâm’ın bunları nasıl değerlendirdiği konusu göz ardı edilmektedir.

    Bütün bunların yanı sıra, yeni bir durum olarak, medyadan sesini duyurabilen bazı kişilerin kişisel yorum ve kanaatleri dinî telakki olarak yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Dinî eğitimi son derece zayıf bırakılmış bir toplum için bu son derece tehlikelidir ve milli bünyemizi sarsacak ölçüde ağır sonuçlar doğurma riski taşır. Bir modern hurafe olarak bu konu son derece önemlidir.

    Bid’at ve hurafeler konusunda en önemli husus, toplumun aydınlatılmasıdır. Bunun için doğru bilgi ehil kişilerden ve asıl kaynaklarından verilmelidir. Bu yapılırken sadece bid’at ve hurafeye işaret edilmekle kalınmamalıdır. Doğru olan anlayış ve uygulama, hem kaynağı bakımından, hem de tarihi derinliği bakımından işlenmelidir.

    Dinimizin doğru anlaşılmasında ve uygulanmasında en güzel hizmeti yine Peygamber vârisi rabbanî alimler ve evliyaullah görmektedir. Onların Kur’an ahlâkından ve Sünnet-i Seniyye’den zerrece taviz vermemeleri, hurafeleri, bâtıl inançları ve yanlış telakkileri engellemekte; onların varlığı bâtılın önünde muhkem kaleler gibi setler oluşturmaktadır.

    Bizleri saadete erdirecek olan, hayalimizin ürettiği inançlar değil, Fahr-i Kainat Efendimiz’in bildirdiği tertemiz dindir.

    Rabbimiz’in tevfik ve İnayeti ile...



    Paylaş
    Sahih İman, Dosdoğru Yol ve Hurafeler Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İmanın kuvvetlenmesi adına bizlere yol gösterici en güzel en temel rehberler kuranı kerim ve peygamber efendimizin sünnetleridir yaptıkları ve söyledikleri bizim yol haritamızdır.



batıl inanç konulu vaaz,  content