Kıssalar Dini Hikayeler Öyküler ve Yaşadığınız Olağanustu Öyküler Forumundan Genç Öğretmenin Büyük Pişmanlığı Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Genç Öğretmenin Büyük Pişmanlığı

    Reklam





    Elindeki gazetenin sayfalarına göz gezdirirken gördü o haberi: "İşadamlarımızın Arnavutluk'ta 1992 yılında, açılması için çalışmaya başladıkları Türk okulu muhteşem bir merasimle faaliyete geçti. Başşehir Tiran'ın merkezinde bulunan okul binası, Ispartalı esnaf ve işadamları tarafından baştan aşağı tamir ve tadilâttan geçirildi. Açılışta Türkiye ve Arnavutluk'tan seçkin bir davetli topluluğu bulundu. Ülkenin her yerinden okula girmek için müracaat eden talebeler, zorlu bir elemeden geçtiler."

    "Demek açıldı." dedi. Elindeki gazeteyi sehpaya bıraktı, koltuğa yaslandı. Bakışlarını pencereye çevirerek, gurubu seyre daldı. "Sensiz de oluyormuş." diye mırıldandı. İçini burkan o derin ve ince sızıyı yine hissetmeye başladı. Öyle ki, bu sızıyı her hissedişinde iştahı kaçıyor, utançla pişmanlık arası bir ruh hâlinin pençesinde kıvranıyordu. Bu haber onu 1992 Ekim'ine götürdü.

    Bir ilimizde resmî bir okulda vazife yapıyordu. Bir gün evinin telefonu çaldı. Bu ses kendini tanıttıktan sonra; "Hocam, yolculuk var, falanca gün İstanbul'da buluşup yurtdışına gidiyorsunuz." dedi. Sonraki gün, tanıdıklarına sorduğunda, Balkanlarda bir okulda kendisine vazife verildiğini öğrendi. Kısa bir tereddüt yaşadıktan sonra biletini alarak, buluşmak üzere İstanbul'a hareket etti. Terminale indiğinde iki genç öğretmen, ona biletini vererek otobüsle yalnız olarak Arnavutluk'a gideceğini söyledi. "Allah Allah! Ne yanıma birini verdiler ne doğru dürüst bir adres söylediler." dedi kendi kendine.

    Arnavutluk'a vardığında arayabileceği bir telefon numarasıyla bindi otobüse. Sınır kapısından çıktığında içine bir gariplik çöktü. Yurt dışına ilk çıkışıydı. Gerçi otobüste Türkiye'den ticaret yapmak veya gezmek için giden yolcular vardı; ama hiçbirini tanımıyordu. Eski bir otobüsle gümrük kapılarında saatlerce bekleyerek, iki gün sonra bir akşam geç vakitte Tiran'a ulaştı. Geceyi yedi kişilik bir grupla Osmanlı'dan kalma bir camide geçirdi. Sabah olduğunda adresi aramaya koyuldu. Dolaşırken, şehrin merkezindeki Osmanlı yapısı İskender Paşa Camii'ni buldu. Caminin avlusuna oturmuş, gelen geçenin simasına bakarak tanıdık arıyordu. Bir müddet sonra Türkçe konuşan iki kişi gördü. Ticaret için buralara gelip giden bu iki iş adamı okulun yerini biliyorlardı. Onu alıp okula götürdüler.

    Okulda vazifeli iki esnaf, iki öğretmen vardı. Sarılıp kucaklaştılar. Okul, şehrin merkezinde, büyükçe bir binaydı. Önceki yönetim devrilirken ülkede büyük çatışma ve karışıklık yaşanmış; bunlardan birçok bina gibi burası da nasibini almış. Dış cephe kurşun izleriyle doluydu. Cam, çerçeve kalmamıştı. Yeni yönetim Türkiye'den okul açmak için gelenlere, bir zorluk çıkarmadan bu binayı vermişti; ama tamirat ve bakımı için bir hayli masraf gerekiyordu. Türkiye'den fedakâr esnaf ve işadamlarının göndereceği imkânlarla bu işin üstesinden gelinecekti. Okuldaki esnaflar ve diğer iki öğretmen de daha önce yurtdışına çıkmamışlardı. Dil bilmiyorlardı. Bu ülkede önceden tanıdıkları biri de yoktu. Bu işi nasıl başaracaklardı. Aklı bir türlü almıyordu.

    Paralarının azlığı sebebiyle ev tutamadıkları için, camları kırık okulun sınıflarında sıralar üstünde yatan, kendi pişirdikleri tek çeşit yemekle karınlarını doyuran bu insanlar, okulun tamiratını nasıl gerçekleştirip, resmî görüşmeleri yapacak, açılış izinlerini alabilecekti? İlerleyen günlerde bir taraftan binanın ihtiyaçlarını tespit ederken, diğer taraftan Arnavutluk eğitim bakanlığı ile yoğun görüşmeler yaptılar. Ülke eski rejimin alışkanlıklarından kurtulamamıştı ve oturmuş bir düzen yoktu. İşleri yürütmek gerçekten zordu. Hiçbir iş vaktinde bitirilemiyordu. Hâlbuki okulun bu sezona yetiştirilmesi gerekiyordu. Gerek resmî yetkililer, gerekse halk, bu okulun açılmasını istiyordu. Her gün bitiminde, okul binasına gelip değerlendirme yapıyorlardı. İstedikleri neticeyi alamasalar da, onları hoşnut edecek, enteresan hâdiseler yaşanıyordu. Bazen de lütuf kapıları ardına kadar açılıyordu. Arnavutça bilmiyorlardı. Tercümana ihtiyaçları olduğu bir zamanda, Türkiye'de eğitim görmüş bir tarih profesörü gönüllü tercümanlık yapıyordu. Aç yatmaya hazırlandıkları bir gece, eğitim bakanlığından üst düzey bir yetkili araba gönderip, evine yemeğe davet ediyordu. Hırsızlığın kol gezdiği, açık kapalı her yeri hırsızların talan ettiği ülkede, kaldıkları, kapısı bacası olmayan okul odasındaki eşyalarını korumak için, hiç tanımadıkları çevre sakinleri seferber oluyordu. Zengin Amerikan vatandaşlarının servet dökerek satın alacak okul binası bulamadıkları ülkede, büyük bir binayı ücretsiz almışlardı. Üstelik bunu, hem Müslüman hem de Hristiyan Arnavut yetkililer istemişlerdi. Koşuşturmaların ve gösterilen gayretlerin ardından, artık sebeplerin sukut ettiğini düşündükleri ânlarda, kaç defa inayet altında olduklarını hissetmişlerdi.

    Yine bir gün, okulun tamirat ve tadilâtı görüşülmüş, ortaya yüksek bir maliyet çıkmıştı. O günkü şartlarda bu masrafın karşılanması çok güçtü. Hâliyle okulun açılış süresinin uzama ihtimali üzüntüye sebep olmuştu. Memleketten istenen desteğin ancak küçük bir kısmı gelebiliyordu. Bu ülkenin insanlarının da yardım yapacak durumları olmadığından çaresiz kalmışlardı. Günler böyle geçerken, bir gün okula Makedonya'dan bir misafir geldi. Üsküp'te inşaat işleri yaptığını söyledi. Arnavutluk'a bir işi için geldiğinde, tanıdığı birinden Türklerin okul açacağını duyup, merak etmişti. Evlâd-ı fatihandan olan bu beyle uzun bir sohbet edildi, imkânlar nispetinde ikramda bulunuldu. Kendilerini tanıtıp açılmış okullardan bahsettiler. Adam, dikkatle dinledikten sonra: "Ben size inanıyorum, bir tarihte İstanbul'a gittiğimde bir arkadaşım beni sohbete götürdü. Büyüğünüzü o zaman dinlemiştim. Çok etkilendim. Şimdi ben bu okulun tamiratının büyük bölümünü yapmak istiyorum." dedi. İşte böyle beklenmeyen bir ânda Rablerinin kendilerine bir kapı daha açtığını anlamışlardı. Böylece Arnavutluk'a gelişinin üzerinden üç hafta geçti. Buraya apar topar gelmişti. Ne ailesiyle enine boyuna görüşüp onların müsaadesini almış, ne de resmî göreviyle ilişiğini kesmişti. Üstelik ailevî mazeretleri vardı. Hiç böyle bir mahrumiyet yaşamamıştı; ama arkadaşlarını da bu hâlde bırakmak istemiyordu. İki arada bir derede kalmıştı. Bir esnaf ağabeye durumu açtı. Müsaade edilirse geri dönmek istediğini söyledi. Bir müddet sonra, geri dönebileceği söylendi. Eski görevine geri dönerken içinde bir sıkıntı ve huzursuzluk vardı. Arkadaşlarına vefasızlık mı etmişti? Onlar burada her darda kaldıklarında kendini mesul sayacaktı. Ayrılırken arkadaşlarının o mahzun hâlleri hatırından hiç çıkmadı. İşte şimdi yine o hâlleri gözünün önündeydi. Çocuklarının sesiyle irkildi. Bakışlarını yeniden gazeteye çevirdi.

    Uzun zamandan beri zihnini meşgul eden, içinde kendine has acısıyla, derinden derine sızlayan o yara hiç kapanmamıştı. Bu haber, belki en çok onu sevindirmişti. Bırakıp geldiği arkadaşları başarılı olmuştu. Fakat böyle durumlarda sevinci uzun sürmüyordu. Vefasızlık yaptığı ve cepheden kaçtığı düşüncesi yakasını bırakmıyordu. Kendinde sevinme hakkı bile görmedi. Yıllar yılları kovaladı. Birçok diyara gidildi. Geri dönmeyi aklının ucuna bile getirmeden giden o mahzun kalblerin hepsi sanki ondan alacaklıydı. Kendini onların her birine borçlu hissediyordu. Yıllarca çektiği bu ıstırap, hatasına kefaret olabilir miydi? Aslında döndükten sonra da, hizmetinden geri durmuyor, verilen vazifeleri gücünün yettiğince yapmaya devam ediyordu. Arkadaşlarının gayretlerini gördükçe geride kaldığı hissine kapılıyor, adımlarını sıklaştırıyordu. Üzerine aldığı her işi yaptıkça, teselli buluyor, pişmanlığı bir nebze olsun hafifliyordu. Yürüyen kervanın içinde olmak, onun bir azası olmak, sızısını azaltıyordu. Her pişmanlık sonrası da kapısının daha çok çalınmasını bekliyordu. Dünyanın öbür ucuna gitmeye hazırdı. Giderdi oralara, hiç tereddütsüz vazife alırdı. Derdi ki: "Bakın ben geç kalmış aciz bir insanım, bu kervanın en arkada kalmış topal bir mücrimiyim. Ama değil mi ki sizinleyim; artık kaçak değilim. Siz de böyle bilin." Kim bilir nice zaman böyle pişmanlıkla geçecekti. Ama o ümidini hiç kaybetmedi ve kaybetmeyecekti. Çünkü o her şeye rağmen onların bir parçasıydı, onlardan biriydi.
    sızıntı



    Paylaş
    Genç Öğretmenin Büyük Pişmanlığı Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İnsanların duyguları çoğu zaman iradelerine ters hareket edebiliyor. O an duygusal ya da nefsi hislere kapılarak daha sonra pişmanlık hissetmeye ve doğru olmadığını anlayarak üzülmeye sevk edecekti. Hata yapsak da doğrunun yanında olmak ve pişmanlığın sesini duyarak hatayı telafi etmek gerek.