Kur'an-ı Kerim ve Tefsir Forumundan Fil Suresi Taberi Tefsiri Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Fil Suresi Taberi Tefsiri

    Reklam




    FİL SURESİ FİL SURESİ2



    FİL SURESİ


    Fil suresi beş âyettir ve Mekke'de nazil olmuştur.
    Peygamber efendimiz (s.a.v.) Mekke fethinden sonra insanlara hitaben yaptığı ve Fil hadisesini de beyan eden bir konuşmasında şöyle buyurmuştur:
    "Huzaa kabilesi, cahiliye döneminde kendilerinden bir kişinin öldürülme-sine karşılık olarak Mekke'nin fethedildiği yılda Leys oğullarından bir kişi öl-dürmüşler bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) bir hutbe irad ederek şöyle buyur-muştur: "Şüphesiz ki Allah, Mekke'yi Fil ordusuna karşı korumuştur. Allah, Mekkelilere peygamberini ve müminleri musallat kılmıştır. Dikkat edin, Mekke benden önce hiçbir kimseye helal kılınmamış benden sonra da kimseye helal klınmayacaktır Dikkat edin, Mekke bana ancak bir günün bir anı için helal kı-lınmıştır. Dikkat edin şimdi o bu saatte haram bölgedir. Dikeni sökülmez, ağacı kesilmez. Yitkileri, görevli dellallar dışında kimse tarafından alınmaz. Kimin bir akrabası öldürülecek olursa o kimse iki şeyden birini seçmekte serbesttir. Ölen için ya diyet verilir veya öldürene kısas tatbik edilir."[1]
    FİL HADİSESİ: Fil hadisesi İslamüan önce cereyan eden ve Kabeyi yıkmak için yola çıkan bir ordunun başına gelen olağanüstü bir hadisedir.
    Tercih edilen görüşe göre Peygamber efendimiz, Fil hadisesinin meydana geldiği yılda doğmuştur. Bu olay peygamberlik öncesi, Peyamberİer vasıtasıyla görülen tabiatüstü olaylardandır. Bunlara "İrhasat" denir.
    İbn-i İshak'ın ve İbn-i Hişam'ın naklettiklerine göre fil hadisesi özetle şöyle cereyan etmiştir: Habeşistan'ın Yemen'de bulunan genel valisi Ebrehe, Yemen'in San' şehrinde "Kulleys" isminde bir kilise yaptırmıştı. Ebrehe'nin yap-tırmış olduğu bu kilise o zamanda misli bulunmayan bir kiliseydi. Ebrehe bu ki-liseyi yaptırdıktan sonra Habeşistan kralı Necaşi'ye şu mektubu yazmıştı."Ey kral, ben öyle bir kilise yaptırdım ki senden önce hiçbir kral için böyle bir kili-se yaptırılmamıştır. Bu kiliseyi tamamlayınca hemen Arap hacılarını buraya çe-
    vireceğim.
    Araplar, Ebrehe'nin Necaşi'ye yazdığı bu mektubu duyunca aralarımda bu meseleyi konuşmaya başladılar. Bu sırada Fukeym b. Adiy oğullarından bir adam bu olaya kızdı. Bu adamın kabilesi haram ayların yerlerini değiştiren ka-bile idi. Bu kişi, Kulleys kilisesine vardı ve onun içine girerek oraya pisledi. Sonra çıkıp memleketine gitti. Durum Ebrehe'ye bildirildi. Ebrehe "Acaba bunu kim yaptı?" dedi. Ona şöyle dediler: "Bu işi, senin Arap hacılarını buraya çevi-receğine dair sözünü duyan bir Arap yaptı. Bu Arap, Mekke'deki Arapların hac yaptığı Kabe'nin mensuplarındandir. Bu kişi senin sözlerine kızdı, gelip onun içine pisledi. O, bu davranışıyla Kulleys kilisesinin haccedilmeye layık olmadı-ğını göstermek istedi."
    Bunun üzerine Ebrehe hiddetlendi ve Kabe'nin üzerine yürüyüp orayı ykacağına dair yemin etti. Habeş asıllı olan ordusunun hazırlanmasını emretti. Sonra filiyle birlikte ordusunu Kabe'ye doğru hareket ettirdi. Araplar bunu işi-tince büyük bir hadise olarak değerlendirdiler. Durumun vehametinden korktu-lar. Ebrehe'nin, Allanın mukaddes evi olan Kabeyi yıkmak istediğini duyunca ona karşı savaşmayı bir görev saydılar. Yemen eşrafından ve krallarından biri olan Zünefir, Ebrehe'ye karşı harekete geçti. Kendi kavmini ve diğer Arapları, Allanın kutsal evini yıkmak isteyen Ebrehe'ye karşı savaşmaya davet etti. Dave-tine katılanlarla birlikte Ebrehe'ye karşı savaştı. Fakat mağlup oldu. Esir edile-rek Ebrehe'ye götürüldü. Ebrehe onu öldünnek isteyince Zûnefir ona: "Ey kral beni öldürme, belki de benim sağ kalmam senin için daha hayırlı olur." dedi. Bunun üzerine Ebrehe onu öldürmekten vazgeçip elini kolunu bağlayarak esir etti. Aslında Ebrehe yumuşak huylu birisiydi. Bu sebeple onu öldürmedi. Ebre-he kararından vazgeçmeyerek yoluna devam etti. Has'am kabilesinin toprakları-na varınca Nüfeyl b. Habib, Has'am kabilesinin Şehran ve Nahis kollarıyla ve kendisine tabi olan diğer Araplarla birlikte Ebrehe'ye karşı çıktı ve onunla savaştı. Ebrehe onu da mağlup etti ve esir edildi. Ebrehe'nin huzuruna getirildi. Ebrehe onu öldürmek istedi. Nüfeyl ona: "Ey kral beni öldürme. Ben, Arap top-raklarında sana rehberlik ederim. İki elim ve kolum mesabesinde olan Şehran ve Nahis kabileleri seni dinleyip itaat ederek Has'am kabilesine karşı yardımcın olurlar." dedi. Bunun üzerine Ebrehe onu da serbest bıraktı ve onu rehber olarak beraberinde götürdü. Taife varınca kendisine Mes'ud b. Muatıb geldi ve Sakiyf-' liler Ebrehe'ye şunu söylediler: "Ey kral, biz seni dinleyen ve sana itaat eden kölelerininizzi. Bizim seninle hiçbir anlaşmazlığımız yoktur. Zira sen bizim kutsal evimiz olan "Lafın bulunduğu yere bir şey yapmak istemiyorsun. Sen mekke'deki evi (Kabe'yi) yıkmak istiyorsun. Biz seninle birlikte sana orayı gös-terecek bir delil gönderelim." Ebrehe bunun üzerine onlara da dokunmadı. Ta-ifte yaşayan Sakiyf oğulları Ebrehe'ye Mekke yolundar ehberlik etmesi için Ebu Riğal'i verdiler. Ebrehe, Ebu Riğal ile birlikte yoluna devam edip "Muğanv mis" denen yere varıp konakladı. Ebu Riğal orada öldü. Araplar onun kabrini , taşladılar. Bugün insanların orada taşladıkları kabir onun kabridir.
    Ebrehe, Muğammis'te konakladıktan sonra Habeşjilerden, süvarilerin ko-mutanı olan Esved b. Masdu'u önden gönderdi. Esved Mekke'ye varınca tiha-mede bulunan Kureyşlilere ve diğerlerine ait hayvanları toplayıp Ebrehe'ye gö-türdü. Bu hayvanların içinde Abdülmuttalib'in iki yüz devesi de vardı. Abdül-muttalib, Kureyşin efendisi ve büyüğü idi. Kureyşliler, Kinane oğullan, Hüseyl kabilesi ve Harem bölgesinde yaşayan diğer Araplar, Ebrehe'ye karşı savaşmak istedilerse de ona karşı güçlerinin yetmeyeceğini anlayarak savaşmaktan vaz-geçtiler. Ebrehe daha sonra Hunata el- Him yerî'yi Mekkeye gönderdi ve ona "Sen bu beldenin ileri gelsnlerinin ve efendisinin kim olduğunu sor ve ona de ki "Kral sana diyor ki: "Ben sizinle savaşmak için gelmedim. Ben sadece Kabeyi yıkmak için geldim. Eğer Kabeyi yıktığım için bana karşı savaşmayacak olursa-nız benim sizin kanınınzı dökmeye ihtiyacım yoktuk. Eğer bu beldenin efendisi benimle savaşmak istemiyorsa onu al bana getir." Hunata Mekke'ye varınca Ku-reyşin efendisinin kim olduğunu sordu. Onun, Abdülmuttalib olduğunu söyledi-ler. Hunata gelip ona, Ebrehe'nin emirlerini söyledi. Abdülmuttalib de ona:,*» "Vallahi biz onunla savaşmak istemiyoruz. Bizim buna gücümüz yetmez. Bu, Allanın kutsal evi ve dostu İbrahim (a.s.)ın yaptğı binadır. Eğer Allah, Ebre-he'nin buraya girmesine engel olacaksa o onun evi ve kutsal kıldığı yerdir. Şa-yet Ebrehe'nin buraya girmesini serbest bırakacak olursa vallahi bizim ona karşı koyacak gücümüz yoktur.." dedi. Hunata: "Haydi birlikte gidelim. Zira kral ba-na, seni kendisine götürmemi emretti." dedi Abdülmutalib, yanında oğulların-dan bazıları da olduğu halde Hunata ile birlite gittiler. Ordugaha varınca Abdül-muttalib, eski dostu olan Zûnefr'i sordu. Onun tutuklu olduğu yere gitti ve ona: "Ey Zûnef, başımıza gelen bu hadiseye karşı sende bir çare var mı?" dedi. . Zûnefr, "Kralın eline esir düşen, sabah akşam öldürülmeyi bekleyen bir esirin elinde ne çare bulunur? Senin başına gelen bu duruma karşı bizde hiçbir çare yoktur. Ancak fil'in seyisi olan Üneys benim dostumdur. Ben ona haber gönde-rerek seni tavsiye edeceğim ve senin büyük bir insan olduğunu ona bildirece-ğim. Ben ondan, kralla görüşmen için sana izin almasını isteyeceğim. Böylece sen, kralla bildiğin gibi konuşursun. Üneys, gücü yeterse kralın yanında sana yardımcı olur." dedi. Abdülmuttalib, "Bu benim için yeterlidir." dedi. Zûnefr, Ünesy'i çağırtarak ona şunian söyledi: "Abdülmuttalib, Kureyşin efendisi ve Mekke kervanının sahibidir. Ovalarda insanları dağlarda vahşi hayvanları doyu-ran biridir. Kral onun iki yüz devesine el koymuş, kendisiyle görüşmesi için izin iste ve gücünün yettiği kadar ona faydalı olmaya çalış." dedi. Üneys de: "Peki" dedi. Ebrehe'ye vardı ve ona: "Ey Kral, Kureyşin efendisi senin kapında görüş-mek için izin istiyor. O, Mekke kervanının sahibidir. Ovalarda insanları dağlar-da hayvanları doyuran bir insandır Sen ona izin ver de yanına girsin ve isteğini arzetsin. Ona lütfen iyi davran." dedi. Ebrehe izin verdi. Abdülmuttalib, iri yapı-lı, geniş yüzlü ve yakışıklı biriydi. Ebrehe onu görünce saygı gösterdi. Onu, tahtının önünde oturtmak istemedi. Fakat onun, kendi yerine oturmasını Habeş-lileriıı görmesini de istemedi. Bu sebeple tahtından inip halının üzerine oturdu. Abdülmuttaüb'i de yanına oturttu. Sonra tercümanına dedi ki: "Sor bakalım ne istiyor?" Tercüman sordu: Abdülmuttalib: "Benim isteğim, kralın el koyduğu iki yüz deveyi bana vermesidir," dedi. Tercüman bunu anlatınca Ebrehe tercü-mana: "Ona de ki: "Seni gördüğümde çok beğenmiştim fakat konuşunca gö-zümden düştün. Sen, elime geçen iki yüz deve hakknıda benimle konuşuyor da senin ve atalarının dininin timsali olan Kabe'yi yıkmak isterken benimle o hu-susta konuşmuyorsun." Abdülmuttalib ona: "Ben develerin sahibiyim. Kabenin de sahibi vardır, o da onu koruyacaktır." dedi. Ebrehe: "O, Kabeyİ bana ver-mekten imtina etmemelidir." dedi. Abdülmuttalib de: "İşte sen ve o." diye ce-vap verdi.
    Abdülmuttalib ve beraberindekiler Ebrehe'nin yanından ayrıklılar. Ab-dülmuttalib, Kureyşlilere gidip durumu bildirdi ve onlara, ordunun saldırısından korkarak Mekke'yi terketmelerini, dağların başlarına ve vadilere çekilmelerini emretti. Sonra Kabenin kapısının halkasından tutarak bir kısım Kureyşlilerle birlikte Allaha dua etti. Ondan, Ebrehe ve ordusuna karşı kendilerine yardım et-mesini diledi. Sonra Kabe'nin kapısının halkasını bırakıp Kureyşlilerle birlikte dağların başlarına çekilip oralara yerleştiler. Ebrehe'nin Mekke'ye girdiğinde ne yapacağına bakıyorlardı. Bir sabah Ebrehe Mekke'ye girmek için hazırlandı. Fi-lini ve ordusunu teçhiz etti. Filin ismi "Mahmud" idi. Ebrehe Kabe'yi yıktıktan sonra Yemen'e dönmek niyetinde idi. Fili Mekke'ye doğru yöneltince Has'am kabilesinden olan Nüfeyl b. Habib filin kulağından tutup şunian söyledi: "Ey Muhmud, çok veya aklını başına alarak geldiğin yere dön. Zira sen Allanın ha-ram klıdiğı bir beldedesin." dedi. Sonra kulağını bıraktı. Fil oraya çöktü. Nüfeyl ise hemen kaçıp dağa sığındı. Kalkması için filin başına balta ile vurdular. Fil yine diretti. Sopalarla dürtüp kamını kanattılar. Yine diretti. Başını Yemen'e doğru çevirince hemen kalkıp koştu. Şam'a ve doğuya doğru çevirince de aynı şeyi yaptı. Fakat onu Mekke'ye doğru çevirdiklerinde yine çöktü.
    İşte tam bu sırada Allah onların üzerine deniz tarafından kırlangıçlar gibi kuşlar gönderdi. Her kuş, biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut ve mercimek tanesi kadar üç adet taş getiriyor ve Ebrehe'nin ordusunun üstüne atı-yorlardı. Bu taşlar kime isabet ederse onu helak ediyordu. Taşlar ordunun tümü-ne isabet etmemişti. Sağ kalanlar kaçışıyor ve geldikleri yoldan geri dönmek için o yolu arıyorlardı. Kendilerine Yemen'in yolunu göstermesi için Nüfeyl b. Habib'i soruyorlardı. Nüfeyl ise, Allanın onları cezalandırmasını görünce şöyle demişti: "Nereye kaçıyorsunuz? Allah kovalıyor, Ebrehe mağlup olmuş duru-yor."
    Ebrehe'nin ordusu yollara döküldü. Her tehlikeli yerde ve su başlarında-hclak oluyorlardı. Ebrehe de yaralıydı. Onu da beraberlerinde götürüyorlardı. Parmaklan dökülüyor onların yerlerinden kan ve irin akıyordu Onu San'aya gö-türdüklerinde yumurtadan çıkmış civcive dönmüştü. Sanıldığına göre Ebrehe göğsü yanlıp kalbi görülünceye kadar ölmedi.
    Allah teala Hz. Muhammed (s.a.v.)i peygamber olarak gönderince Ku-reyşlilere olan lütuf ve nimetlerini bildirdi ve bu nimetlerin içinde Kureyşlileri Fil sahibi Ebrehe'ye karşı koruduğunu, Şam ve Yemen'e, kış ve yaz yaptıkları ticari seferlerini muhafaza ettiğini bildirdi. Fil suresi işte bu hadiseyi beyan et-mektedir.[2]
    Rahman ve Rahim olan Allahını adıyla.

    1- Ey Muhammet!, rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin
    2- Rabbin onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

    Ey Muharnmed, rabbinin, Yemen'den gelip Kabe'yi yıkmak isteyen fil sa-hibi Ebrehe ve ordusuna yaptığını kalb gözünle görmedin mi? Rabbin, o fil sa-hiplerinin, Kabeyi yıkma planlarını iptal edip boşa çıkannadı mı?[3]

    3-4- Rabbin onların üzerine, kızgın taşlar atan Ebabil kuşlarını gön-derdi.

    Rabbin, onların üzerine, çamurdan yapılmış kızgın taşlar atan bölük bö-lük kuşlar gönderdi.
    Allah teala, fil ashabını helak ederken üzerlerine gönderdiği kuşlann "Ebabil" oldukların ızikretmiştir. Abdullah b. Mes'ud, "Ebabil"den maksadın "Bölük bölük" demek olduğunu, Abdullah b. Abbas ve Dehhak "Birbirini takip edenler" demek olduğunu, Mücahid "Bir araya toplanmış, birbirini takip eden, bölük bölük" demek olduğunu, Katade ve Hasan-ı Basri, "Çok" demek olduğunu, Abdurrahman b. Ebza ise "Ayrı ayn olan kuşlar" de-mek olduğunu söylemişlerdir. Bu kuşların deniz tarafından geldiği rivayet edil-mektedir. Bunların renkleri ve şekilleri hakkında çeşitli rivayetler vardır:
    Bazı müfessirlere göre bunlar, beyaz renkli kuşlardır. Ubeyd b. Umeyr'e göre bunlar, gagalarında ve pençelerinde taş taşıyan siyah renkli deniz kuşları-dır.
    Abdullah b. Abbas, İkrime ve Said b. Cübeyr'e göre ise bunlar yeşil renk-li kuşlardır. Abdulah b. Abbas, bunların kuşlar gibi gagalan, köpekler gibi pen-çeleri bulunduğunu söylemiş İkrime de bunların, yırtıcı hayvanlar gibi başlan olduğunu söylemiş, Said b. Cübeyr ise onların renklerinin yeşil olmasına rağ-men gagalarının sarı olduğunu ve vücutlarından farklı bir renkte olduğunu söy-lemiştir.
    "Kızgın" diye tercüme edilen "Siccil" kelimesi, Abdul-lah b. Abbas ve İkrime'ye göre "Çamur" demektir. İkrime "Siccil" kelimesinin Farsça "Senk" ve "Kil" kelimelerinden alındığını, "Senk"in taş, "KiT'in de ça-mur manasına geldiğini, ikisinin bir arada "Çamurdan taş" manasına geldiğini söylemiştir. İbn-i Zeyd ise "Sicciî" kelimesinin "Dünya seması" demek olduğu-nu söylemiştir. Buna göre âyetin manası, "Bölük bölük kuşlar, fil ashabına gök-ten taşlar atıyorlardı." şeklindedir. Taberi bu görüşün doğru olmadığını söyle-miştir.[4]

    5- Nihayet onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.

    Sonunda Allah, fil ashabım, hayvanların yeyip dışkı haline getirdikleri ekin yaprakları gibi yaptı.
    Allah teala bu âyette, cezalandırılan fil ashabının organlarının çözülüp kopmasını, hayvanlar tarafından yenilerek dışkılarında parça parça olan ekin yapraklarına benzetti.
    "Ekin yaprağı" diye tercüme edilen "Asf" kelimesi, Mü-cahid tarafından "Buğday kapçığı" Katade taraf.ndan "Saman" Dehhak tarafın-dan "Ekin" İbn-i Zeyd tarafından "Ekin ve bakla gibi şeylerin yapraklan şek-linde izah edilmiştir.
    Abdullah b. Abbas ise "Asf'in, "Buğday kepeği" manasına geldiğini, Ha-bib b. Ebi Sabit de "Yiyecek" demek olduğunu zikretmişlerdir.[5]



    [1] Buhari, K. ed-Diyat, bab: 8, K. el-İlm, bab: 39

    [2] îbn-i Hişam, c.l, S.43-55, Mısır, Babü' l-Halebi baskısı
    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/223-227.

    [3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/229.

    [4] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/229-230.

    [5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/230-231.


    Paylaş
    Fil Suresi Taberi Tefsiri Mumine Forum

taberi tefsiri,  fil hadisesi