Makale ve Şiirler ve Sohbetler ve Vaaz Konuları Forumundan Lütfen Geç Kalmayalım Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Lütfen Geç Kalmayalım

    Reklam




    İnsan hayatının varlığı ve devamı, insanın içine yerleştirilen bir takım duygular sayesinde gerçekleşir. Bu duyguların her birisinin kendisine ait görevleri vardır. Sağlıklı ve verimli bir hayat; bütün bu duyguların, görevlerini olması gerektiği şekilde yapmasıyla mümkündür. Bu duygulardan biri veya birkaçı, vazifesini yapmaz veya yapamaz duruma getirilir ise, o insanda dengeler bozulur. İstikamet şaşar. Sağlık problemleri baş gösterir.

    Kimilerinin, his; kimilerinin, latife diye ifade ettiği bu duygulardan bazıları şunlardır; akıl duygusu, sevgi duygusu, nefret duygusu, kıskanma duygusu, malikiyet duygusu, düşmanlık duygusu, öfke duygusu, yardımlaşma duygusu, menfaat duygusu vb. duygulardır. Bu duyguların bir kısmı olumlu, bir kısmı ise olumsuz duygulardır. Sevgi ve öfke duyguları gibi.

    Bireyin huzur ve saadeti; bu duyguların yerli yerinde kullanılmasına bağlı olduğu gibi, toplumsal hayatın da huzur ve mutluluğu buna bağlıdır. Nasıl ki, insanın biyolojik yapısını oluşturan organlardan herhangi birinde meydana gelen bir arıza, bütün vücudu etkiler ve kişiyi huzursuz ediyorsa, manevi duygulardaki arızalar da aynı neticeleri doğurmaktadır.

    Bunlardan sosyal yansımaları çok önemli olanları, muhabbet ve adavet duygularıdır.

    35 yaşında iken, Şam Emevi Camiinde İslam dünyasına hitap eden Bediüzzaman, geri kalmışlığımızın altı sebebinden bir tanesi de; “Adavete muhabbettir” demektedir.

    Yani; husumet ve düşmanlığı sevmektir. Bunun çaresi olarak ta, reçeteye; “muhabbete muhabbet, adavete adavet” ilacını yazmaktadır.

    Ne demek; muhabbete muhebbet ve adavete adavet?

    Açıklamasını yine kendisinden dinleyelim;

    Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, her şeyden ziyade nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.

    Evet, burada dikkatler sıfatlara çekilmektedir. Sıfatları taşıyanlara değil. Sevmek sıfatının kendisi sevilmelidir. Adavet ve husumet duygusunun kendisi çirkin olduğu için nefret edilmelidir. Yani adavet ve düşmanlık hislerinin içimize girmesine meydan vermeyiniz demektedir.

    Bu ifadeler, toplum mühendislerinin sağda solda aradıkları sosyal hastalıkların sebeplerinin, içimizde; Çözümün de yine bir iç tahlilden ve manevi bir "check-up"tan geçmekte olduğunu ortaya koymaktadır.

    Kin, düşmanlık ve adavet duygularının tahrik edildiği, sevgi ve muhabbet duygularının da dumura uğratıldığı bir toplumda, ne birey sağlıklı olur, ne de aile ve toplum. Aile içi geçimsizlik ve kavgalar, toplumsal hayatta gerilim ve çatışmalar eksik olmaz.

    Zira acıma ve sevgiden mahrum, kin ve öfke ile gerilmiş her bir fert, adeta, birer canlı bomba gibi, her an ve her yerde, toplumsal çalkantılara ve patlamalara sebep olabilmektedir.

    Hitler, Mussolini, Stalin gibi sevgiden nasibini almamış, kin ve düşmanlığın birer sembolü haline gelen bunların ve diğer insan canavarlarının sebebiyet verdiği iki dehşetli savaştan gerekli dersin alınmadığı kanaatinde olan Bediüzzaman, bakın ne diyor:

    Husumet ve adâvetin vakti bitti. İki harb-i umumî adâvetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti.

    Demek, dünya savaşlarının da gerçek sebepleri yine, duygularımızın yanlış kullanılmasından kaynaklanıyormuş. Durgun bir suya atılan bir taşın meydana getirdiği dalgaların yavaş yavaş etrafı istila etmesi gibi, İnsanın duygularında meydana gelen dalgalanmalar da, kendisinden başlayıp, aile, çevre ve toplumsal hayatın merkezine kadar sirayet etmektedir.

    Şehvet duygusunun sürekli tahrik edildiği bir toplumda, aile mefhumu, haya, edep ve namus gibi hisler kaybolmaya yüz tuttuğu gibi, kin ve nefret duygularının da tahrik edilmesiyle, sevgi, muhabbet, acıma, yardımlaşma gibi duygular kendiliğinden aramızdan ayrılıp gidecektir.

    Kendisine yol vermediği için, yanında taşıdı silahı ile, aracın içinde bulunan, karı koca ve küçücük çocuğu öldüren kişinin durumunu ne ile izah edilebilir?

    Sevgi, birlik ve beraberlik duygularının doruk noktada olması gereken milli maçlarda bile çıkan kavgaların asıl sorumlusu kimdir?

    Her gün bir yenisini duyduğumuz aile cinayetlerinin asıl suçlusunu hiç merak ettik mi?

    İşte bütün bunların tek bir cevabı vardır; husumet, adavet, kin ve nefret duygularının sürekli tahrik edilmesidir.

    Eğer bunun yerine, sürekli; sevgi, yardımlaşma, acıma, paylaşma, merhamet etme duyguları nazarlara verilseydi, tablo değişecekti.

    Öyle ise niye bekliyoruz. Tabloyu değiştirmek için niye gayret etmiyoruz?

    Her gün; kavga, cinayet, ihanet, düşmanlık, boşanma, kin, nefret, öfke tablolarının yerine; sevgi, muhabbet, yardımlaşma, dayanışma, bağışlama, güleryüz, sıcak ilgi, fedakarlık, gibi tabloları görmek mümkündür. Olması gereken de budur aslında.

    Zira kainatta aslolan sevgidir, muhabbettir, yardımlaşmadır. Düşmanlık ve nefret duyguları; maksut değildir. Tebeidir ve dolayısıyladır. Tıpkı sağlıklı olmak ile hasta olmak gibi.

    Aslolan; sıhhat ve sağlıktır. Ancak, sıhhat ve sağlığın değerini takdir için Rabbimiz; kıyas yapalım diye hastalıkları ve mikropları vermiştir. Yoksa, hasta yaşamayı, sağlıklı yaşamaya tercih edelim diye değil. Zira her nimet zıddıyla anlaşılır.

    Aynen öyle de, aile ve toplumda aslolan sevgi ve muhabbettir. Nefret, öfke, kin ve adavet gibi duygular, kıyas yapmak için verilmiştir. Sevgi ve muhabbetin önemini bize en iyi anlatan bu zıt duygulardır.

    Ancak ve ne yazık ki, bu menfi ve zıt duygular, esas haline gelmiş veya getirilmiştir, Esas ve gaye olması gereken duygular ise ikinci plana itilmiştir. Hastalığın gaye, sağlığın ikinci plana itilmesi gibi.

    Böyle bir yaklaşım ise, hasta ve problemli fertleri, aileleri ve toplumları netice verecektir.

    Şimdi bize düşen görev; sevgi, muhabbet, yardımlaşma gibi müspet duyguları gaye haline getirmek ve diğer menfi duyguları ikinci plana itmektir.

    Peki bunu ne zaman ve nasıl başaracağız?

    Hemen şimdi, sevmek için bakalım her şeye ve her tarafa. Sevmek için o kadar sebep var ki, nefrete hiç yer kalmaz.

    Mesela elinizdeki dergiyi sevebilirsiniz. Yere bırakırken incitmemeye, buruşturmamaya, zarar vermemeye dikkat edin, hatta elinizle okşayın, alın bir kere sinenize basın, zira kendini, size feda etti. Size ilim getirmek için nice tezgahlardan geçti ve nice sıkıntılar çekti.

    Kitabı, üzerine bıraktığınız masayı da incitmeyin, zira size bir köle gibi hizmet etmektedir. Boynum kıldan incedir deyip huzurunuzda boyun eğmiş olarak beklemektedir, gelecek hizmetler için. Elinizle bir dokunun, okşayın, sıcaklığını hissetmeye çalışın. “Seni seviyorum” deyin masanıza.

    Kolunuzdaki saatten, cebinizdeki kaleme, üstünüzdeki ceketten, ayağınızdaki ayakkabıya kadar, sevilecek meğer ne kadar nesne varmış. Değil mi?

    Ya evinizde sizi merakla bekleyen eşiniz. Benim de babam vardır diye gururlanan oğlunuz. Simasında cenneti yansıtan kızınız. Bütün hayatını ve rahatını sizin için feda eden anneniz, çocuklarının istikbali için bir ömür boyu çalışıp didinen babanız, şefkat bekleyen ve evinizin bereket direği olan dedeniz, nineniz…

    Tohum ekilmeyen tarlada diken biter. Sevgi ekilmeyen aile ve toplumlarda da nefret ve kin biter.

    Hadi hep beraber sevgi tohumları ekmek için kolları sıvayalım. Kendimizi şartlandıralım, en basit gibi görünen her vesileyi sevgi için değerlendirelim. Sabahtan akşama kadar ağzımızdan en çok dökülen kelimeler; sevgi, muhabbet, özür sözcükleri olsun. Kin, nefret ve öfke adına kullandığımız sözcükler için Allah’tan af dileyelim.

    “Allahım sen, bütün kusurlarıma ve isyanıma rağmen bana kızmıyor ve beni şefkatle nimetlendiriyorsun, Hatta, sana küfreden ve sana inanmayanlara bile merhamet edip, onları da ömürlerinin sonuna kadar rızıklandırıyor, belki pişman olur diye mühlet veriyorsun.

    Ama ben, en ufak bir kusuru af edemiyorum. Çevremde yanlış yapanlara karşı merhametle yaklaşmam gerekirken, kin ve nefretle karşılık veriyorum. Bir savcı gibi herkesi sorguluyorum. Onları muhakeme ederken, mümkün olsa idamla yargılayıp hayat hakkı tanımıyorum.

    Ne olur Allah’ım, kalbime sevgi, şefkat ve merhamet doldur. O kadar ki, kin, nefret, düşmanlık, öfke, husumet adına hiçbir iz kalmasın.

    Allah’ım seni çok, ama çok seviyorum. Ve her şeyi senin adına sevmek istiyorum. Zira her şey senindir. Madem senin eserlerindir. Öyle ise onlar sevilmelidirler. Kesinlikle nefrete layık değiller." Diye dua dua yalvaralım.

    Hazreti Hamza’yı şehit eden Vahşi' den, kendisine karşı yapılan her türlü kötü muamelenin başını çeken Ebu Cehil'in oğlu İkrime'ye kadar, herkesi bir çırpıda affeden. Ve bununla yetinmeyip iman edip cennete gitmeleri için onların arkasına düşen, Peygamberimiz(sas).

    “Ne olursan ol yine gel” ... diyen Mevlana.

    Ben gelmedim dava için
    Benim işim sevgi için
    Gönüller dost evi için
    Gönüller yapmaya geldim.
    ... diyen yunus Emre’ye

    "Beni zindanlara atan, bir cani gibi mahkeme mehkeme dolaştıran herkese hakkımı helal ettim." ... diyen Bediüzaman' ların mesajlarını bir kez daha ibret kulağıyla dinlemenin tam vaktidir.

    Lütfen geç kalmayalım.





    Ferhat Aslan



    Paylaş
    Lütfen Geç Kalmayalım Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İnsanlara kendimize şöyle durup bir baktığımızda ne için ne zaman için çabaladığımızı düşünsek ve dünya hayatının dünden bugüne ne kadar çabuk geçtiğini hatırlasak önümüzdeki yıllarında bu kadar tez geçeceğini anlar elimizi çabuk tutarız.