Mü'mine ve Oruç ve Ramazan Ayı ve Orucu Forumundan Ramazan'ın farklı islam ülkelerinde farklı tarihlerde başlama sebebi Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Ramazan'ın farklı islam ülkelerinde farklı tarihlerde başlama sebebi

    Reklam




    Ramazan'ın farklı islam ülkelerinde farklı tarihlerde başlama sebebi

    Ramazanın Tespiti Nasıl Olur? Ru´yetle mi, Hesapla mı?


    Özellikle yetmişli yıllardan beri Ramazan´ın ve buna bağlı olarak da diğer kameri ayların ve Kurban Bayramının tespiti konusunda Müslümanlar arasında hoş olmayan bir ayrılığın yaşandığını herkes bilmektedir. Bu ayrılığın birden çok sebebinin olduğu gözlemlenmiştir. Bazı çevreler meseleyi siyasi olarak ele alırken, bazıları ideolojik yaklaşımlarda bulunmakta, bir kısım insanlar da ilim adına çok basit şeyler söyleyebilmektedirler. Bunların yanında, başından beri ilmi bir düzey tutturanlar da olagelmiştir. Ancak bu sonuncular hem çok azdırlar, hem de halk kitlelerine etki edecek özelliklere sahip değildirler.

    Konuyu siyasi olarak ele alanların başında Suudi Arabistan gelmektedir. Sanıldığı kadarıyla iki sebepten ötürü başından beri bu ülke hep farklılığını korumuştur: 1. Muhtemelen İslamın temsilciliğini kaptırmamak ve böylece bölge halkları üzerindeki etkisini korumak istemiştir. 2. Sosyal hayatta çok etkili olmayan ama sansasyon yaratacak olan bu konuyu farklı biçimde gündemde tutarak kendi halkına “Şeriatın gerçek koruyucusu” olduğu mesajını vermek ve şirin görünmek istemiştir. Böylece de sosyal hayatın asıl önemli sahalarındaki din dışı tasarruflarını gizlemek istemiştir.

    Konuyu ideolojik olarak ele alanlar daha çok bizdeki bazı marjinal gruplardır. Onlar da sırf “Düzene ve onu temsil eden Diyanete” bir tepki olsun diye ya Suudi Arabistan´a uyarak oruca başlamış ve bitirmişlerdir, ya da çok basit tespit yollarıyla çoğu kez hataya düşmüşlerdir. Bu grupların “ilmiyye” si de doğruyu bulmak için değil de belirlenen görüşü teyit için ideolojik bir fıkıh anlayışıyla, güya bazı araştırmalar yapmışlardır.

    Doğrusunu söylemek gerekirse, yetmişli yılların sonlarına doğru bu mesele gündeme geldiğinde gençliğin verdiği tepkisel davranışlarla bizler de heyecan yaşamış birkaç yıl Ramazan´ı ve bayramı oradan buradan gelen haberlerle başlatmış ya da bitirmiştik. Ancak bu haberlerde dikkati çeken husus bunların hep “miş” li haberler olması idi. Mesela, “Malatya´da hilali görmüşler. Almanya´dan telefon gelmiş, yarın Ramazan imiş. Suudi Arabistan´da hilal görülmüş ve bayramın yarın olduğunu ilan etmişler. Falan Hoca Efendi oruc tutmaya başlamış, ya da tutun demiş...” gibi haberler yayılır dururdu.

    Haksızlıklara ve rejimin Müslümanlara karşı olumsuz olarak gördükleri tavırlarına kızan bir takım kimseler de, muhtemelen sırf bu tepkinin sonucu olarak bu haberlere bakıyor ve onlara göre hareket ediyorlardı. Bunu yaparken de ilk bakışta makul gibi görünen şöyle bir gerekçe ileri sürüyorlardı: “Bizdeki sistem, ya da bu işle ilgili çevreler bu konuda dinin ne dediğini tespit etme gibi bir hedef gözetmiyorlar. Suudi Arabistan ise bu işi şeriata göre yaptığını iddia ediyor. Binaenaleyh, dinin doğrusunu bulma gibi bir derdi olmayanlara uyarak isabet etme ihtimaline karşılık, böyle bir hedefi olanlara uyarak isabet etmeme ihtimali daha iyidir.” Eğer mesele hep ihtimalli kalmış olsaydı bu akıl yürütmenin bir mantığı olabilirdi. Ancak göreceğimiz gibi, konu erbabınca bilinemeyecek bir kapalılıkta değildir. Binaenaleyh, pireye kızıp yorganı yakmak akıllılık olmamalıdır.

    Bu işin aslını bilen çok fazla insan yoktu. Doğrusu bu, sıradan insanlar için kolay bilinecek bir mesele de değildi. Fıkıh ve usul-ü fıkıh hakkında geniş bilgiyi gerektiriyordu. T.C Diyanet İşleri Başkanlığı´nın bu konuda işin başından beri olumlu bir tavır aldığı söylenebilir. Ancak o da temsil ettiği insanların gönlünü alamamıştı ve onları bilgilendirme yerine hep kontrol etme görevi üstlendiği kanaati, dindar kesimde hakim olmuş ve inanılırlığını yitirmişti.

    Sonra Suudi Arabistan´da bulunma fırsatı elde ettik ve oradaki idarecilerin de halkın inançlarını sağlam bir şekilde yaşamaları konusunda bizdekilerden farklı bir endişe taşımadıklarını, işin siyası rantını hesap ediyor izlenimi verdiklerini gördük. Orada da haberlerin hep miş´li olduğuna şahit olduk. Derken konuya eğilme gereği duyduk ve meselenin her yönünü gözden geçirmeyi ve gerekli bilgileri ideolojik olmayan (yani önceden belirlenen bir ön kabulü ispat için uğraşmayan) bir bakışla, öncelikle kendimiz için öğrenmeyi hedefledik. Vardığımız sonuçların üzerinden sekiz-on sene geçince ve kanaatimiz her gün daha da netleşince düşündüklerimizi yazmak zamanı geldiğine inandık ve yazdık. Böylece, muhtemel yanlışlarımız konusunda ikaz ve düzeltme alma şansını da elde etmek istedik.

    Konuyu Ele Almadaki Usul Konunun sıhhatli bir şekilde tartışılabilmesi için öncelikle usul konusunun halledilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Mesela bu konuyu tartışanların şu noktalarda belli bir karara varmış olmaları gerekir:

    1. Fıkıh dediğimiz şey acaba kitaplarda bulunanlar mıdır? Dolayısıyla fakîh, onları bulabilen ve anlayan insan mıdır? Ya da ister dünyaya, ister ibadetlere ilişkin olsun, fakihlerin her söyledikleri, her zaman ve her şahıs için geçerli midir? Bunu böyle kabul etmek, geçmişe ve onlara karşı saygılı olmak mıdır? Bu sorulara olumsuz cevap verenler geçmişe saygısızlık ve ictihada kalkışmak suçlarıyla yargılanmalı mıdırlar?

    2. Hadisleri ve daha genel anlamda sünneti anlamak nasıl olmalıdır? Acaba onları Kur´ân´ı anlamada başvurulan lafzî yoruma tabi tutabilir miyiz? Tek tek her hadis diğer hadislerden ve başka delil ve karinelerden bağımsız olarak anlaşılıp onunla amel edilebilir mi? Ve ya, öyle ya da böyle, hadisler bize hilali görerek başlama dışında bir tespitin caiz olmadığını söylüyor mu?

    3. Ay´ın seyri her zaman ve isabetli bir şekilde tespit edilebilir mi? Ya da Güneş´in seyri zaman tayininde bir ölçü olduğu gibi, Ay da bunun için bir ölçü olabilir mi? Yani, ayın hareketlerinde hesapla davranılmaması onun hareketlerinin ve nereden gideceğinin bilinememesinden midir?

    Görüldüğü gibi, konunun pek çok yönü vardır ve bunların hepsini bir arada irdelemek ancak bir kitap hacminde mümkün olabilir. Oysa bizim yapmak istediğimiz şey meselenin sadece bir iki önemli noktasına temas etmekten ibaret olacaktır. Ancak temas ediş biçimimiz bu soruların cevabı konusunda da okuyucuyu genel bir fikre sahip kılabilecektir.

    Hesaba Karşı Çıkanların Ya da Ru´yeti Esas Alanların Görüşleri:

    Bir takım çevreler, geçmişteki ulemadan da çokça referanslar bularak Ramazan´ı ve diğer dini günleri tespit etmenin tamamen ru´yet/gözle görme esasına göre olması gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre oruç ve onun nasıl ifa edileceği hususu tamamen bir ibadet meselesidir. Binaenaleyh, ibadetlerde ta´abbud ve tevkif (ibadet olarak ve söylendiği gibi yapma) esastır. İkinci olarak Hz. Peygamber (sav) “görerek oruca başlayın” diyorsa, bu açık bir emirdir ve artık oruca başlamak için aslolan hilalin gözle görülmesidir. Bu konuda hesaba itibar edilmez. Çünkü nas bizzat görerek başlamayı emretmektedir. Hatta Hz. Peygamber (sav), “görmeden oruca başlamayın” buyurmaktadır. Üçüncü olarak Ay´ın seyri, Güneş´inkinden farklıdır ve kesin bir şekilde takip edilememektedir. O her ay başka bir yörünge izlemekte ve insanları şaşırtmaktadır. Bu da görerek başlama emrinin bir hikmeti olsa gerektir diyorlar.

    Ru´yetin/gözle görülmenin şart olduğunu söyleyenlerin dediklerinin özeti budur.

    Bu Görüşlerin Değerlendirilmesi:

    1. Orucun bir ibadet olduğu ve ibadetlerde ta´abbud ve tevkîf´in asıl olduğu doğrudur. Ama bunun anlamı şudur: Insanlar akıllarıyla/ictihadla ibadet koyamazlar. Hatta varolan ibadetlere kıyasla başka ibadet dahi ihdas edemezler. Bu yüzden: “Hadlerde ve ibadetlerde ictihadı olmaz” kuralı bir usul kuralı haline gelmiştir. Bu konuda şöyle bir kural daha vardır: “Eşyada aslolan ibaha, ibadetlerde aslolan ise hazr/men´dir”. Yani şeyler ve eylemlerin haram kılınanları dışındakiler helaldir. Ibadetlerin de Mabud, yani ibadet edilen/Allah tarafından konulmayanları haramdır.

    Bunlar doğrudur. Ancak ictihadın, ya da dini anlama konusunda akıl yürütmenin iki farklı çeşidinin olduğunu bilmemiz gerekir: 1. Ictihadü´l-kıyas/kıyas ictihadı, 2. Ictihadü´l-fehm/anlama ictihadı. Kıyas ictihadı, hükmü belli olmayan bir konunun hükmünü, belli olana kıyasla ortaya koymadır. Anlama ictihadı ise yeni bir hüküm ispat etme değil, olanı olduğu gibi anlama çabasıdır. İbadetlerdeki mezhepler arası farklılıklar hep bu yüzden meydana gelmiştir. Hilalin tespiti konusunda da var olan görüşler birer anlama ictihadıdırlar, bir şeye kıyasla yeni bir şey ortaya koyma ictihadı değildirler. Bu, tıpkı ikindi namazının vakti konusundaki görüş ayrılıkları, yani, gölge aslının bir katı mı bir buçuk katı mı olunca ikindinin vakti girer tartışmaları gibidir.

    Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için şöyle düşünebiliriz: Acaba buradaki ibadet olma özelliği hilalin bizzat görülmesi midir, ya da görme, oruç ibadetinin bir parçası mıdır, kısaca görme, ibadete dahil midir? Yoksa bu, ibadetin başlayacağı zamanı tespite yarayan bir araç mıdır? Şüphe yoktur ki eğer birincisi olsaydı, bunu herkesin yapması gerekirdi. Oysa böyle bir zorunluluk yoktur. Öyleyse taabbudi/safi ibadet diyeceğimiz şey hilali görme değil, belli bir zamandan itibaren oruç tutmadır. Zamanın kendisi ve onu tespit etme ise tabii bir olaydır ve aslında gezeğenlerin hareketleriyle ilgili bir durumdur. Dolayısıyla bu bir ictihad konusu değildir.

    2. Hadislerin lafzî yorumu meselesi ciddi bir usul meselesidir. Acaba her hangi bir hadisin gözönünde bulundurularak, onun söylediğini olduğu gibi almak, her zaman o hadisi, dolayısıyla da sünneti doğru anlamak olur mu?

    Doğrusu, o konuda başka bir nas/ayet ya da hadis bulunmasa, onu anlamak için bundan başka tutulacak bir yol da yoktur. Ama eğer bir konuda sıhhat dereceleri eşit, birden çok ve farklı şeyler söyleyen hadisler varsa ve de bu konuya doğrudan ya da dolaylı olarak işaret eden ayet/ayetler bulunuyorsa, bunları beraberce ve tutarlı olarak anlamaya çalışmaktan başka çare bulunmamaktadır. Çünkü bu durumda lafızların zahirine bağlı kalmak çelişkili ve gülünç sonuçlar ortaya çıkarabilir.

    Zahiri Mezhebinin bunca azametine ve müthiş eserlerine rağmen yok olup gitmesinin ana sebebi, onların bu tavırları olsa gerektir. Ilginçtir ki bazı insanlar nereden alındığı bilinmeyen bir yetki ile Zahirî Mezhebini “Ehl-i Sünnet” dışı sayarlar ama bazen onlardan daha tutarsız “zahirilikler” yaparlar.

    Bu konu sünneti doğru anlamanın bel kemiğini teşkil eder ama bunu burada uzunca anlatmamız mümkün değildir. Ancak şu kadarını söylemeliyiz ki, hadislerin, Kur´an-ı Kerim´den farklı olarak, genellikle ne demek istedikleri, ne dediklerinden daha önemlidir ve bir konudaki hadislerin, doğru anlaşılmaları için topluca ve Kur´ana muvafık olarak düşünülmeleri gerekir.

    Şimdi önce Kur´an-ı Kerim´in bu konuya nasıl ışık tuttuğunu, sonra da ilgili hadislerin bize ne anlatmak istediklerini görelim:

    “Güneş de Ay da dakik bir hesaba göre hareket etmektedirler” (Rahman 55/5). “O sabahı aydınlatandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş´i ve Ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır...” (En´âm 6/96)

    “Güneş´i ve Ayı emrine boyun eğdiren O´dur. Her biri belli bir süreye doğru akıp gider...” (Ra´d 13/2)

    “Güneş kendisi için belirlenen mekânda akar gider... Ay için de bir takım menziller/yörüngeler takdir ettik... Ne Güneş Aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi kendi yörüngelerinde akıp giderler” (Ya-sîn 36/38-40)

    “Sana hilallerin durumunu soruyorlar. De ki onlar insanlar ve de hac için vakit ölçüleridir...” (Bakara 2/189)

    “Güneş´i bir zıya, Ay´ı da bir nur kılan ve senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye ona (Ay´a) yörüngeler takdir eden O´dur...” (Yunus 10/5)

    Bu ve benzeri ayetlerden kolayca anlaşılacağı üzere:

    1. Güneş de Ay da rasgele ve düzensiz olarak değil, dakik hesaplarla hareket etmektedirler.

    2. Bu konuda aralarında bir fark yoktur. Birinin hesabı yapılır, diğerinin yapılamaz diye bir ayırım olamaz. Tarih boyunca da Müslümanlar ayın deveranının bilinemeyeceği üzerine hiç görüş beyan etmemişlerdir. Onun hareketlerinin bilinemeyeceği savı, günümüzde hesaba karşı çıkılması üzerine ortaya atılan, naslara ve ilme/vakıaya muhalif yanlış bir temellendirme/ta´lildir. Güneş´in her türlü hareketi önceden bilinebileceği gibi Ayınki de bilinebilir. Bu, onları Allah´ın çok dakik bir hesapla yaratmasından ötürüdür. Güneş tutulmalarının çok önceden haber verilebilmesi aslında Ay´ın hareketlerinin hesabına dayanır ve bu durum başarı ile tespit edilebilmektedir.

    3. Güneş´in de Ay´ın da bu dakik hesapla cereyan etmeleri aslında insanların bunu bir zaman ölçüsü olarak almaları, böylece gerek ibadet vakitlerini, gerekse diğer vakitlerini isabetle tayin etmeleri içindir. Bunun böyle olduğu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Müslümanların bunu bilmeleri de dini bir görev ve bir farz-ı kifâye olmaktadır. Bu yüzden tarihte astronomiyi en iyi bilenler ve onu geliştirenler Müslümanlar olmuştur. Bu günkü Müslümanların bu kabil zahiriliklerle gülünç duruma düşmeleri, nasları, ilgili dünyevi bilgilerle beraberce anlama özelliklerini kaybetmeleri sebebiyledir.

    Konu ile ilgili hadis-i şeriflere bakacak olursak, mealini vereceğimiz şu hadis-i şerifler onların hepsinin özeti ve aslı mahiyetindedirler:

    “Rasulüllah Ramazan´ı zikretti ve elleriyle işaret ederek, Ramazan şöyle, şöyle, şöyledir derken üçüncüde küçük parmağını kapattı. (yirmi dokuz olduğuna işaret etti). Buyurdu ki, öyleyse görerek/görülme zamanında başlayın, görerek/görülme zamanında iftar edin.

    (Buradaki li-ru´yetihi kelimesi, görüldüğünde, anlamına gelebileceği gibi, görülebilme zamanında, anlamına da gelebilir. Tıpkı “Tallikuhunne li-iddetihinne, ayetinde olduğu gibi. Ancak bizim iddia ettiğimiz görüşü desteklemesine rağmen biz böyle bir manalandırmanın da zorlama ve hadislerde olmaması gereken bir lafızcılık olduğunu söylemek istiyoruz)

    Eğer hava bulutlu olursa onu otuz olarak takdir/hesap edin” (Müslim, sıyam 14. No:1796). Aynı hadis Buharî´de: “... eğer hava bulutlu olursa olursa Şaban´ın günlerinin sayısını otuza tamamlayın” şeklindedir. (Buharî, savm 15. No 1776)

    “Hilali gördüğünüzde oruca başlayın, gördüğünüzde iftar edin/bayram yapın. Kim şüpheli günde oruç tutarsa bana ısyan etmiş olur.” (Buharî, savm 15)

    “Sayıyı tamamlamadan, ya da hilali görmeden Ramazan´ı önceden karşılamayın (ihtimalle, şüpheli günde oruç tutmayın). Sonunda da yine sayıyı tamamlamadan ya da hilali görmeden bayram yapmayın.” (Müsned. No: 18071)

    “Ramazan´ı bir ya da iki gün önceden karşılamayın. Ama bu, zaten tutmakta olduğunuz bir oruca denk gelirse müstesna. Görerek/görülme zamanında tutun, görerek/görülme zamanında bayram yapın. Eğer hava bulutlu olursa otuzu sayıyla belirleyip öyle bayram yapın”. Aynı yerde Tirmizî, hadise bir açıklama getirir ve şöyle der: “Ehli ilim/sünneti bilenler katında amel böyledir. Onlar Ramazana has özelliği gözönünde bulundurarak, Ramazan girmeden onun orucuna başlanmasını kerih görmüşlerdir” (Tirmizî, savm 5. No:620)

    “Ramazan girmeden oruca başlamayın. Yani hilali görerek/görülme zamanında oruca başlayın, görerek/görülme zamanında iftar edin. Bulut buna engel olursa, sayıyı otuz güne tamamlayın”. (Tirmizî, savm 15. No 624)

    “İbn Abbas demiştir ki: Ramazana önceden başlayanlara şaşarım. Çünkü Rasulüllah: Hilali görmeden oruç tutmayın. Ya da onu görerek/görülme zamanında oruç tutun, buyurmuştur” (Müsned. No: 1830)

    “Allah (cc) bu hilalleri insanlar için vakit ölçüleri kılmıştır. Öyleyse görerek/görülme zamanında oruç tutun, görerek/görülme zamanında iftar edin. Hava bulutlu olursa sayıyı tamamlayın” (Müsned. No: 15702)

    “Biz ümmî bir milletiz; hesap kitap bilmiyoruz (yapmayız, değil). Ay şöyle şöyledir. Yani bir defasında yirmi dokuza, bir defasında da otuza işaret ettiler” (Buharî, savm 15. No 1780)

    Konuyla ilgili olarak daha pek çok hadisi-i şerif bulunmakla beraber, onların hepsi bu mealini verdiklerimizin farklı rivayetleridir ve bunlarda geçen hükümler dışında yeni bir hüküm de bildirmemektedirler. Diğer bir ifade ile zikrettiklerimiz konunun özetini teşkil ederler. Sağlam ve bütüncül bir bakışla bunları değerlendirdiğimiz zaman şunları anlarız:

    1. Bu hadis-i şeriflerin söylenme/vürud sebebi, hilal görünmeden Ramazana asla başlanamayacağı, bu konuda hesaba riayet edilemeyeceği değil, Ramazan´ı tam belirlemeden, şüpheli biçimde/ihtimalle oruca başlanamayacağıdır. Yasaklanan şey budur. Ya da usûl ilmi ifadesi ile, hadis-i şerifler bu ikinci konuda nastırlar.

    2. Rasulüllah´ın (sav) bu hadis-i şeriflerde anlatmak istediği şey, Ramazana onu tam tespit ederek başlamaktır. Bunun o zamanki yegane yolu, hilalin görülebilmesi idi. O da bu yolu tavsiye etmiştir. Bu mümkün olmazsa Şabanın otuza tamamlanmasını önermiş, ya da “takdir edilmesini” emretmiştir ki, bunların her ikisi de aslında hesaptan başka bir şey değildir.

    Ayrıca çok açıkça “bizim hesabımız kitabımız yok” buyurarak buradaki hedefin ‘hesap değil ru´yet´ olmadığına, aksine mühim olanın Ramazan´ın tam tespiti olduğuna işaret etmiştir. Hz. Peygamber, hesaba ve kitaba nihai olarak karşı idi, denemeyeceğine göre o, bu ifadeleri ile sadece vakıaya işaret ediyordu. Yani, şu bir gerçek ki, bizler hesap kitap bilmiyoruz, öyleyse Ramazan´ı tespit etmek için önümüzde sadece ru´yet/hilali görerek başlama metodu kalmaktadır, demek istiyordu. Zaten mezkür hadis-i şeriflerde geçen: “li-ru´yetihi” ibaresi, işaret ettiğimiz gibi, “görme zamanında”, anlamına da gelebilir. “Takdir edin”, ya da “sayıyı tamamlayın”, ifadeleri de hesabı anlatır.

    Durumun bu kadar açık olmasına karşılık günümüzde nasları anlama/fıkıh adına ve de güya şeriata bağlılık hesabına bu kadar garip çıkarsamaların yapılması aslında bu gün Müslümanların anlama/fıkıh düzeylerini göstermesi bakımından da çok düşündürücüdür.

    Kavuşum/ictima Anı ve Bugünkü Takvimler Bilindiği gibi İslam´da bazı ibadetler Güneş´in seyrine göre ayarlandığı gibi, bazı ibadetler de Ayın seyrine göre düzenlenmiştir. Güneş de Ay da, daha önce mealini verdiğimiz ayetlerde işaret edildiği üzere, hem bilinebilen çok hassas ölçülerle hareket etmektedirler, hem de insanlar için birer vakit ölçüsüdürler.

    Yine bilindiği gibi, ayda bir kez Güneş, Ay ve Dünya uzayda aynı düzlemde (aynı çizgide değil) buluşmaktadırlar ve bu denk gelmeye içtima/kavuşum anı denir. Bu denk gelme çok kısacık bir andır ve aynı zamanda eski ayın bittiği ve yeni ayın başladığı anlamına gelmektedir. Ama tam o anda hilalin gözükmesi mümkün değildir, çünkü Ay bize göre tam Güneş´in olduğu düzlemdedir. Hilalin gözle görülebilmesi için, Güneşe doğru baktığımız çizgiden, kendi seyri doğrultusunda sola doğru kayması ve yaklaşık 11 derece kadar bir açı kazanması gerekir. Bu da 14-16 saatlik bir süreye muhtaçtır. Bunun anlamı şudur: Eğer yeni ayın başlaması için hilalin görülebilmesi esas alınırsa, yeni ay kavuşumdan ancak bu kadar süre sonra başlayacak ve o süre de sahur bitmeden dolmamış ise ertesi gün Ramazan olmayacaktır.

    İşte aslında mevcut takvimlerimiz buna, yani görülebilme/ru´yet esasına göre hazırlanmıştır. Bu mantıkla aslında yine yarım zahirilik yapılmış ve hadis-i şerifler şöyle anlaşılmıştır: “Hadislerde görmeden söz ediliyorsa bu asıldır.

    Ancak maksat görülmenin bizzat kendisi değil de onun mümkün olduğu zamandır. Biz de bu zamanı tespit edebiliyorsak artık onu esas alırız ve görülmeye itibar ederiz ancak hilalin bizzat görülmesinin şart olmadığını söyleriz

    Bizim takvimlerimizin hazırlanış mantığı budur ve bundan netice olarak bizzat görülmeyi savunanların dediklerinden başka bir sonuç da çıkmaz. Buna rağmen bu iki görüş arasında farklılık ve problem çıkıyorsa bu aslında, asla görülemeyeceği zamanda hilali gördük diyenlerin yanılmalarından ve belki de yalan söylemelerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa bu iki görüş de aynı şeyi söylemektedir ve neticede ayrılmaları asla mümkün değildir. Çünkü yeni hilalin, kavuşum anında ve daha önce görülemeyeceği, âkil baliğ insanların değil, mümeyyiz çocukların dahi tartışmayacakları kadar açık bir husustur.

    Doğrusu biz bu yarım zahiriliğin dahi yapılmaması gerektiğini ve yeni ayın kavuşumla beraber başlatılmasının hem naslara aykırı olmadığını, hem de ilmin gereği olduğunu sanıyoruz ve bunun doğruluğunun da çok açık olduğunu düşünüyoruz.

    Bizim ayrıca şu hususları da göz önünde bulundurmamız gerekir: Eğer görülme/ru´yet konusunda nasların zahirine tutunarak bunun asıl olduğunu söyleyecek olursak aynı şeyi niçin namaz vakitleri konusunda yapmıyoruz da onlarda takvime bakarak hareket ediyoruz. Kimse de namazlarımızın bu belirleme ile caiz olmadığını, ya da vakitlerinde kılınmadığını söylemiyor. Çünkü namaz vakitlerini de biz sünnetten öğreniyoruz ve sünnette mesela öğlenin vakti Güneş tam tepeden kayınca/zeval olunca başlar, ikindinin vakti, eşyanın gölgesi kendi boyunun bir buçuk katı olunca başlar vb. deniyor, ama biz bunları bir sopa dikip onun gölgesini ölçerek tespite kalkışmıyoruz. Öyleyse bu dilemma ve tutarsızlık neden?

    Ikinci olarak, tarihi şartlar içerisinde hesaba itibar edilemeyeceğini söyleyen alimlerin yanında, yine o şartlar içerisinde itibar edileceğini söyleyen alimler de vardır. Bunların sayılarının daha az olması, görüşlerinin yanlış olduğunu göstermez. Aksine, o zamanki astronomi bilgileriyle dahi böyle bir ileri görüşlülüğe sahip olduklarına işaret eder. Bu ayrıca şunu da gösterir ki, eğer sözü edilen hadis-i şerifler kesinlikle hesaba riayet edilemeyeceğine delalet ediyor olsalardı onlar böyle aykırı bir görüşe nasıl sahip olacaklardı? Ayın seyrinin tespiti konusunda bu günkü kadar kesin bilgilerin olmadığı bu zamanların, Hz Peygamber asrıyla ne farkı vardı? Orada yegane isabetli yöntem ru´yet idiyse onların zamanında da elbette bu olmalıydı. Ama buna rağmen hesaba itibar etmenin de mümkün olabileceğini düşünenler ve bununla kesin tespit yapabilme ihtimalinin bulunduğunu anlayanlar olmuş ve mesela şöyle diyebilmişlerdir:

    “Muhakkik ulemadan pek çoğu fetva vermiştir ki, astronomi (ilmu-heyetil-felek) bilgisi olanlar, Ramazan orucu ve bayramında hesaplarına göre amel edebilirler. Hatta Takıyyuddin es-Sübkî Dımeşkta kâdıl-kudât olduğu dönemde "el-kalemül-menşûr fî-isbâtiş-şuhûr" adlı risalesinde fetva vermiştir ki, mesela Ramazanda ya da Zilhiccede birisi hilali gördüğüne şahitlik etse fakat hesap, görülmesinin mümkün olmadığını söylese bu şahidlik reddedilir. (Kasımî, el-Fetvâ fil-İslam 143)

    Bu kabil fetvaları verenlerin sadece Şafiî mezhebine mensup ulema olduğu da zannedilmemelidir. Bu konuda aynı şeyi söyleyen Hanefîler de vardır. Ilgili hadis-i şeriflere Aynî´nin yaptığı açıklamalara bakanlar bunu görebilirler.

    Konu ile ilgili bir başka husus da şudur: Bazı insanlar mesela Ramazan´ın birinci günü akşamı, yani hilal iki günlük iken, bakıp onun büyüklüğüne göre iki günlükten fazla olduğunu, binaenaleyh, oruca geç başlandığını söylemektedirler. Oysa bu çok yanıltıcı bir durumudur. Çünkü hilal ilk göründüğünde her yerden aynı büyüklükte ve hatta aynı zaman süresi görülmeyeceği onun seyri hakkında azıcık bilgisi olanlarca malumdur. İlk hilalin ufukta kalma süresi, yerine göre 5 ila 50 dakika olabilir. Bu yanıltıcı duruma aslında hadis-i şerifler de işaret ederek insanları uyarır. (bak. Müslim, sıyam 14. No: 1820. Müslim bu konudaki hadisleri “Hilalin büyüklüğüne ya da küçüklüğüne itibar edilmez” başlığı ile verir)

    Ancak bir konudaki rezervimizi de burada zikretmeliyiz: Bütün bu söylediklerimiz, Ay´ın seyrinin bu işin uzmanlarınca tam olarak tespit edildiği ve onların bu tespitlerinin bize sağlıklı yollarla ulaştırıldığı esasına dayandırılmaktadır. Bunlardaki hata elbette tartışılmaz değildir.

    Faruk Beşer


    Paylaş
    Ramazan'ın farklı islam ülkelerinde farklı tarihlerde başlama sebebi Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Ramazan ayı kameri takvime göre başlamaktadır.Yani ayın görülmesi gerekmektedir.Ay görüldüğü zaman oruç tutulmaya başlanmaktadır.Bazı ülkeler gördük derken bazıları hala görmedik diyebilmektedir.