Müslüman Hanımlar ve Örnek Müslüman Kadınlar Forumundan Rabia'tül Adeviyye ( r.a ) Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Rabia'tül Adeviyye ( r.a )

    Reklam




    Rabia'tül Adeviyye ( r.a )

    Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden. Babasının adı İsmâil'dir. Doğum
    târihi bilinmemektedir. 752 (H. 135) yılında Kudüs civârında vefât etti.

    Babası İsmâil'in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü)
    koydu. Babası İsmâil Efendi çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde
    ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn
    oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?"
    dedi. Hazret-i Râbia'nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey
    istememeğe söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya
    gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O
    da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında
    Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç
    üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye
    şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber
    efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât
    gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana
    getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver." Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân'a
    git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia'nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi
    görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân'ın
    yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının
    şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-i Adviyye'nin babası
    İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da
    sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan
    sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına
    rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.

    Râbia-i Adviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üstelik,
    Basra'da kıtlık ve fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia'nın ablaları
    dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı ve hizmetçi olarak iş
    gördürdü. Sonra da köle olarak altı gümüş karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın
    hizmetçisi olarak, gösterilen zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı
    günler geçirdi. Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi. Allahü teâlânın
    takdirine râzı oldu. Edebi fevkalâde idi. Bir gün karşısına bir nâmahrem,
    yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla giderken düşüp kolu kırıldı. Acz ve
    kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü teâlâya yalvardı.


    "Yâ Rabbî! Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum
    kırıldı. Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızânı istiyorum.
    Benden râzı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi. Bu sırada bir ses duydu.
    "Üzülme, sen âhirette meleklerin bile imreneceği bir makamda bulunacaksın."
    diyordu. Râbia tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir,
    akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur, geceleri
    de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece efendisi
    uyandığındaRâbia'nın odasından sesler geldiğini işitti. Pencereden bakınca,
    Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle yalvardığını duydu. Diyordu ki:
    "Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim
    saâdetim senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten,
    bir ân geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet
    ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..." Ev sâhibi, bunları duydu.
    Ayrıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu, kandilin bir yere asılı
    olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin nûru ile aydınlandığını gördü ve
    hayretten dona kaldı. "Artık Râbia köle olamaz!" diyordu. Sabaha kadar
    uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki: "Artık serbestsin.
    Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim." Râbia; "Gideyim."
    dedi. Oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşti. Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir
    gün ve gecesinde bin rekat namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz
    kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan
    gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı
    Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.

    Râbia-i Adviyye bir gece; "Yâ Rabbî! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb
    et, veya kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allah'ım benim
    bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhirette de Cemâl-i ilâhiyene
    kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla!" diye yalvardı.

    Bir gün Râbia Hâtun ağlıyordu. "Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun?
    Rabbinle yakınlığın var." dediler. Buyurdular ki: "Ayrılıktan korkuyorum, belki
    ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbia) diye Allahü teâlâ hazretleri
    hitâb buyurursa benim hâlim nice olur? Eyvah, eyvah!" deyip ağladı.

    Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki; "Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten
    bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün
    insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl
    bakacağım düşüncesi kalbime gelmez. Çünkü, Allahü teâlâ hepsinin rızkını
    vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır" derdi.

    Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler; "Ey Râbia! Sana gelen bu
    hastalık çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ çektiğin bu ızdırâbı
    hafifletsin." dediklerinde, buyurdu ki: "Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırâbı
    çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.""Evet biliyoruz" dediler. O da; "Bunu
    bildiğiniz halde, O'nun irâdesine muhâlefet etmemi, O'ndan tersini dilememi
    nasıl istiyebiliyorsunuz?" dediği zaman, onlar; "Ey Râbia, peki senin arzun
    nasıldır?" diye sordular. O da; "Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde ve ne
    takdir etmişse ona râzı olmak" buyurdu.

    Bir gün kendisine sordular ki: "Ölümü arzu ediyor musun?" Buyurdu ki:
    "İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan
    utanırım. HalbukiAllahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki,
    huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?"

    "Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?" dediklerinde; "Beni ilgilendirmeyen her
    şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle" buyurdu.

    Râbia-i Adviyye devamlı inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi.Yakınları;
    "Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?"
    dediler. O da; "Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz
    kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp
    yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en
    az olanıdır" diye cevap verdi.

    Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda yaşlılığın tesiriyle yürümekte güçlük çekerdi.
    Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber
    kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede
    bintiŞevvâl adında bir hâtunu yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı
    kefeni göstererek; "Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defnet." diye
    vasiyet etti.

    Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen sevdiklerine;
    "Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız. Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa
    kalayım" deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler. İçerden meâlen
    şu âyet-i kerîmenin okunduğu işitiliyordu: "Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve
    râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime
    gir."(Fecr sûresi: 89) Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri
    girdiklerinde vefât ettiğini gördüler. Vefâtından sonra Abede binti Şevvâl
    vasiyyetini yerine getirdi. Tur Dağı üzerine defnedildi.

    Abede binti Şevvâl şöyle anlatmıştır: "Râbia'yı vefatından bir sene sonra
    rüyâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir örtüsü vardı. Ben;
    "Seni sardığım kefenine ne oldu?" dedim. "Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana
    bunları verdi." dedi.

    Vefâtından sonra kendisini rüyâda görenler; "Münker ve Nekir melekleri ile
    aranızda ne gibi bir şey oldu?" diye sordular. "O iki heybetli melek gelip de
    bana Men rabbüke (= Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey
    melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arzediniz: (Ey Allah'ım! Dünyâda
    bunca halk arasında, ihtiyar bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur
    muyum?)"

    Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu'mân Tûsî, Râbia-i
    Adviyye'nin kabri başına gelip; "Hâlin nasıldır?" diye sordular. Allahü teâlânın
    izni ile şöyle cevap verdi: "Allahü teâlâ bana çok nîmet ihsân etti. Nîmetler
    içindeyim elhamdülillah."

    Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: "Râbia-i Adviyye için vefâtından sonra
    hep duâ ederdim. Bir defasında onu rüyâmda gördüm. Bana; "Hediyelerin
    nûrdan mendil içinde ve nûrla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır." dedi.
    "Bu nasıl oluyor?" dedim. "Hayatta olan müminler ölüler için duâ ettiklerinde,
    ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana
    filân dostunun hediyesidir) denilir" buyurdu.

    BENİ KENDİNLE MEŞGÛL EYLE

    Hazret-i Râbia, çok oruç tutardı.Bir defâsında bir hafta hiç yiyecek bulamadı.
    Sekizinci gece açlığı iyice şiddetlendi. Nefsine eziyet ettiğini düşünürken birisi
    kapıyı çaldı. Bir tabak yemek getirdi, o da yemeği alıp, yere koydu. Mum
    getirmeğe gitti, gelince bir kedinin yemeğini dökmüş olduğunu gördü. Su
    bardağını almaya gitti. Mum söndü. Su içmek isterken bardak düşüp kırıldı. O
    da; "Yâ Rabbî! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat âcizliğimden
    sabredemiyorum." diyerek bir âh çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı. Bir
    ses duyuldu: "Ey Râbia, istersen dünyâ nîmetlerini üstüne saçayım. İstersen,
    üzerindeki dert ve belâları kaldırayım. Fakat bu dertler, belâlar ile dünyâ bir
    arada bulunmaz." Bu sözü işitince; "Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle ve
    senden alıkoyacak işlere bulaştırma." diye duâ etti. Bundan sonra dünyâ
    zevklerinden öyle kesildi ki; kıldığı namazı;"Bu benim son namazımdır." diye
    huşû ile kılar, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olurdu. Hattâ birisi gelip kendisini
    Allahü teâlâ ile meşgûliyetten alıkoyar korkusuyla; "Yâ Rabbî! Beni kendinle
    meşgûl eyle de, kimse senden alıkoymasın." diye duâ ederdi.

    BOŞA YORULMUŞ

    Râbia-i Adviyye, bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın
    üzerinde uyuya kaldı. Bu arada evine bir hırsız girdi. Her tarafı aradı, çalacak
    bir şey bulamadı. Giderken; "Girmişken boş çıkmayayım" diyerek, Râbia
    hazretlerinin dışarıda giydiği örtüsünü aldı. Evden çıkarken yolunu şaşırdı,
    kapıyı bulamadı. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bıraktı. Bu sefer rahatlıkla kapıyı
    buldu. Kapıyı bulunca tekrar geri dönüp, örtüyü aldı. Fakat yine kapıyı
    bulamadı. Bu hâl yedi defa tekrarlandı. Yedinci defâ tekrar örtüyü eline alınca
    şöyle bir ses duydu: "Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı.
    Şeytanın ona yaklaşma gücü yok iken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması
    mümkün müdür? Git, yorulma, boşuna uğraşma. O uyuyorsa da dostu uyanıktır
    ve onu korumaktadır." Bu hâdiseden korkup dışarı fırlayan hırsız, tövbe edip bu
    kötü huyundan vazgeçti.

    Alintidir


    Paylaş
    Rabia'tül Adeviyye ( r.a ) Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    RABBİM razı olsun çok güzel bir yazı kitapta okumuştum ama gene zevkle okudum



  3. 3
    Allah sizlerdende razı olsun kardeşim teşekkür ederim



rabia adeviye annemizin hayatı,  rabia annemizin hayatı,  rüyada rabia ismi görmek,  Rüyada rabia ismini duymak,  rabia annemiz kimdir,  rabia adeviyye annemizin hayatı,  rüyada rabia annemizi görmek