Müslüman Hanımlar ve Örnek Müslüman Kadınlar Forumundan Adayış; Vakıf İnsan Meryem Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Adayış; Vakıf İnsan Meryem

    Reklam




    Adayış; Vakıf İnsan Meryem


    Adamak, sahip olduğunun bilincinde olmaktır. Adamak ve adanmak, harcamak ve harcanmanın zıddıdır. İnsanlardan öyleleri vardır ki, sahiptirler ama bilincinde değildirler sahip olduklarının. Bu yüzden o şeylere sahip çıkmazlar. Gerçekte tasarruf hakkı kendilerine verilmiş olan bu şeyleri korumazlar, gözetmezler, kollamazlar. Bu tür insanlara tasarrufu kendilerine verilen şeylere sahip çıkmaları, onları koruyup gözetmeleri hatırlatılır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun.” (66/Tahrîm, 7)
    Sahip olan’a tâbî olunur. Eğer sahibi olduğumuz şeye tâbî oluyorsak bu durumda roller değişir, sahibi olduğumuzu sandığımız şey gerçekte bizim sahibimiz olur. Değil mi ki, kişinin sahibi olduğu, tâbî olduğu şeydir. Bu arada akla bir soru gelecektir: Sahip olan ve sahip olunan, tâbî ve metbû yer değiştirince ne olur? Ya da tutalım ki sahibi olduğumuz şeylerin bilincine vardık. Sonrası ne olacak? İşte bu noktada konumuz olan “adamak” giriyor işin içine; harcamamak ve harcanmamak için adamak...
    Sahip olduğumuz değerlerin en şereflisi hiç kuşkusuz kendi nefsimiz ve tasarrufu elimizde olan insanlardır. Bu değerler tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki gibi ucuza gitmemiş, harcanmamıştır. İnsanoğlunun kendi kendisini alçaltmasının en çarpıcı örneklerinden biri, şerefli kılınan varlığını kendi cinsine ya da daha alt değerde bir şeye adamasıdır. Bu anlamda adamak âdetâ bir kaderdir. Eğer elde etmek istediğiniz bir şey var ve varlığınızı onu elde etmeye vakfetmiş; duygu, düşünce ve eyleminizi onun uğruna teksif etmişseniz, siz o şeyin adağı olmuşsunuzdur. Bu anlamda kendisini bir şeye adamamış insan olmadığını, olmayacağını görürüz.
    İnsan, ille de bir kapıya adanacak ya da adayacaksa bu kapı, kendisinden daha değerli, daha yüce birinin kapısı olmalıdır ki, değerini elleriyle alçaltmış olmasın, harcanmasın, ucuza gitmesin, tükenmesin... Peki, insanın adanacağı böyle bir kapının özellikleri neler olmalıdır, hangi adreste aramalıdır bu kapıyı insan? Örneğin yaratılmışlar içerisinde insanın kendisini adayıp da harcanmayacağı bir kapı bulunabilir mi? Hayır; naklen, aklen, mantıken hayır! Yaratılmışların içerisinde insandan daha şereflisi yoktur ki insan onun uğruna adansın. Mahlûkatın en şereflisi insan olduğuna göre adanacak kapıyı yaratılmışlar içerisinde aramak beyhûde bir uğraş olacaktır. Bu kapı yaratıklar içinde aranmayacaksa geriye bir tek şey kalmaktadır; o da Yaradan....
    Kuşkusuz adanılacak kapıların en yücesi Yaradan’ın kapısıdır. Adakların en yücesi O’na adanan, adayanların en akıllısı ve kârlısı da O’nun yoluna adayandır. O’na adanmak bir hak ediştir, bir liyâkat işidir. Ve O’nun temiz yoluna ancak temizler adar, temizler adanır.
    “İçinizden hayra çağıran, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Âl-i İmrân, 104). Hiç kuşku yok ki, Allah’ın içimizden bulunmasını istediği bu adanmışlar kadrosunun oluşması; iman edenler arasından çıkacak samimi insanların fedâkârlıklarına bağlıdır. İşte, Allah’ın bir topluluğu toplumlar arasından seçip önder kılmasının gerçekleşme sürecinde başat rolü üstlenen sözkonusu kadronun seçiminde rol oynayan sebepler ve unsurlardan biridir adayış.
    Bir fert düşünün ki, ne Meryem gibi kendisini Allah yolunda adayacak bir anne-baba ve çevreye sahip olabilmiş; ne kendisi böyle bir ebeveyn olup “adayan”lar arasına karışmış; ne Zekeriyyâ gibi, Yahyâ gibi adanan ve adayanlara yardımcı olmuş. Üstelik bu fert bu haline bakmadan “önderlik sorunu”ndan yakınmaya başlamışsa, onun ciddiyetine ne Allah ne de kullar inanacaktır.
    “Allah; Âdem, Nûh, İbrâhim ailesini ve İmran ailesini seçerek âlemlere üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 33).
    İnsanlık sınavının problemlerini çözmede anahtar işlevi gören kıssalardan biri de, “İmran’ın kadını Hanne + Meryem + İsa” sürecinde gerçekleşen adayış öyküsüdür. Ana, evlât ve torundan oluşan üç kuşakla tamamlanan adayış sürecini başlatan, İmran’ın kadını Hanne’nin “adama” eylemidir. Âyetlerin zâhirinden anlaşılan, sözkonusu adama eyleminin, İmran âilesini seçilmişler arasına soktuğudur. Yani İlâhî seçime gerekçe olarak bu adayış gösterilmektedir (3/Âl-i İmrân, 33).
    Hanne’nin adağı olan Meryem’in insanlık tarihinde istisnâ sayılabilecek bir misyonla görevlendirilmesi, oğlu İsa (a.s.)’nın bu misyonu nübüvvet düzleminde sürdürmesi, Zekeriyy^”a (a.s.)’nın devreye girişi, Yahyâ (a.s.)’nın mûcizevî doğumu ve bu üç ismin âkıbetlerinin de birbirine benzer bir şekilde, dâvâları yolunda hayatlarını fedâ ile (İsa aleyhisselâm mânevî kurbandır) son bulması... Bunların tümünün ilk sebebi ve illeti İmran’ın kadınının adayışıdır ve bütün bu sayılanlar adayış sürecini oluşturan parçalardır. Yani adayış eylemi, bütün bu muazzam sürecin ve sebepler zincirinin ilk halkasını teşkil etmektedir.
    İpi kopmuş, imâmesi kaybolmuş, taneleri dağılmış bir tesbihe dönen ümmet kendi önderlerini yetiştirme sürecine daha ana karnındayken başlanması gerektiğini bilecek, Meryem’ini adayacak Hanne’leri yetiştirmeden, “müjde” demeye gelen çağın “İsa”larını bekleme ucuzluğuna düşmeyecektir. Ümmet kendi yol göstericilerini yetiştirmede Kur’an’ın gösterdiği usûlü ve üslûbu benimseyecektir. Bilecek ve inanacaktır ki, bu anlamıyla “mehdî”siz bir toplum yoktur. Her toplum kendi mehdîsini kendisi yetiştirecek, bir değil binlerce mehdîden oluşan seçilmiş kadrosuyla ümmet, önderliği yeniden üstlenecektir. Kur’an’ın haberi de bu gerçeği desteklemekte değil midir? “Her toplumun bir yol göstericisi (hâd) vardır.” (13/Ra’d, 7)
    Tümü İslâm’da kadının sosyal ve toplumsal gerçeğinin altını çizen, nüzul sebebi de yine Allah Rasûlü’nün eşleri şahsında tüm İslâmî önderlik kurumuna seslenen Tahrîm Sûresinin son âyetleri çok açık ve net mesajlar taşımaktadır: “Allah, inkâr edenlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi.” “Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi.” “(Yine Allah iman edenlere) İmran’ın kızı Meryem’i de (misal gösterdi).” (66/Tahrîm, 10-12)
    Evet, örnekte önce insan iki kategoride ele alınıyor: İnkâr edenler, iman edenler. İnkârcıların örneği ve önderi olarak iki kadın gösteriliyor, üstelik ikisi de peygamber hanımı: Nûh’un ve Lût’un (a.s.) hanımları. Bu noktada olayın inkâr-ihânet boyutuna da dikkat çekiliyor. Ve tabii, müslüman aileler muhâtap alınıyor. Yani mü’min erkek-kâfir kadın olayına parmak basılarak Kur’an’ın niçin son ve tamamlanmış şeriatte İslâm aile modelini oluşturmak için mü’min erkeklerin ve kadınların evliliklerin birtakım temel ilkeler ve kurallar koyduğunun hikmeti ortaya çıkıyor. Örneğin ikinci bölümünü iman edenler oluşturuyor: Firavun’un karısı ve İmran’ın kızı Meryem. Özellikle Asiye’nin Firavun’un karısı olduğu öne çıkartılarak çevresini bulamamış mü’min kadına bir prototip sunuluyor. Dünyevî zevk ve ihtişamın büyüsüne kapılmadan küfre karşı imanını muhâfaza etmenin destansı bir tarihini yazan Asiye örnek gösteriliyor. Elbet bu çağda da firavunlaşmış erkeklerle, onların hüküm alanlarında imanını koruma savaşı veren mü’min kadınlar için bir direnç ve güç kaynağı oluşturuyor bu örnek. Kur’an’ın mü’min kadına gösterdiği ikinci örnek ise Meryem.
    İşte burada biz Meryem’i ve diğer birçok örnek tipi ortaya çıkaran ilk olayı, yani “adayış” olayını irdeleyeceğiz. Asiye ve Meryem farklı iki boyuttan örneklerdi. Birincisi bireysel mücâdelenin prototipidir ve içbükeydir. İkincisi ise, doğal olarak bireysel boyutu olmakla birlikte daha çok toplumsal mücâdelenin prototipidir ve dışbükeydir. Allah bu örnekleri Kur’an’ına alarak insanlığın müstakbel tarihine, onların mücâdelelerini bir ibret, bir öğüt ve bir misal olarak bırakmıştır.
    “Allah; Âdem, Nûh, İbrâhim ailesini ve İmran ailesini seçerek âlemlere üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 33). “İlâhî seçimin illeti nedir?” sorusuna cevap verme zamanı geldi. Bu cevabı biz değil, yine Kur’an versin: “İmran’ın karısı; ‘Rabbim, karnımdakini tümüyle hür birisi olarak yalnızca Sana adadım, benden kabul buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin’ dediği zaman...” (3/Âl-i İmrân, 35). İmran’ın karısı biricik ciğerpâresini Rabbine gözünü kırpmadan adadığı zaman... Evet, işte o andan itibaren muazzam bir sürecin başlaması için start verilmiş, gong vurulmuş, geriye sayma işlemi başlamıştı. Zaman kendisini unutmuş, melekler soluğunu tutmuş, göklerin kalemi bu sözleri ulaşılmaz defterine flaş haber olarak kaydetmiş ve yeni, yepyeni bir tarih yazılmaya başlanmıştı geçmişin ve geleceğin Sahibi tarafından.
    Evet, “... dediği zaman...” Bir cevaba ihtiyaç duyan bu zaman zarfının arkasından muhakkak cevabı gelmeli. Yani, “Peki, ne olmuş İmran’ın karısı böyle dediği zaman?” sorusunun cevabı.. İşte bu sorunun cevabını takdiren 33. âyete, başa dönerek buluyoruz: “Allah, İmran’ın ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 33) (Zeccâc).
    Evet, usûlüne uygun yapılmış bir adayış, dünyanın kaderini değiştirecek bir dizi olayın da ilk sebebi oluyordu. Henüz doğmamış ciğerpâresini adayan Hanne, ne bilecekti bu adayışla bir tarihi ters çevirip yeni bir tarih yazdığını? Ne bilecekti çağ açıp çağ kapadığını? Ne bilecekti, adağı Meryem’in insanlığın ağzını şaşkınlıktan bir karış açtıracak bir mûcizenin muhâtabı olacağını? Ne bilecekti bu eylemin İsa gibi bir “müjde”nin geliş sürecini başlattığını? Ve ne bilecekti duâsıyla başlayan bu süreçte Yahyâ gibi bir nebînin gönderilip sonunda Allah’ın indirdiğiyle hükmettiği ve bu hükümden tâviz vermediği için koç gibi boğazlanacağını?
    O bunları bilmiyordu. Yaşadığı sürece de bilemedi, bilemezdi de... Bunların hiç birini göremeden adağını tüm şeytanların şerrinden adadığı büyük kapıya ısmarlamış, adağının kabul edilip edilmediği soylu endişesi içerisinde çok geçmeden kendisi de göçüp gitmişti. O bilemedi bunları. Zâten o bu eylemi bilgiyle değil sevgiyle, mantıkla değil kalple yapmıştı. Bu kadar şeyi bilseydi bilgisi sevgisine, mantığı kalbine gâlip gelirdi. Öyle olsaydı adamazdı, adayamazdı belki de. Belki değil, kesinlikle adamazdı. Çünkü onun adadığı malından ve teninden değil, canından bir parçaydı.
    Evet, İlâhî seçimin illeti buydu. Çok net ve açık: “İmran’ın karısı; ‘Rabbim, karnımdakini tümüyle hür birisi olarak Sana adadım. Benden kabul buyur. Kuşkusuz Sen işitensin, bilensin’ dediği zaman...” “Allah (...) İmran’ın ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.”
    Takdîrinde boşluğa ve tesâdüfe yer olmayan Allah’ın değişmeyen sünnetiydi bu. İlâhî seçimlerin illetiydi bu. Allah’ın seçiminde gözettiği unsurların en çarpıcı örneğiydi bu. Büyük değişimlerin büyük lütuflarla, büyük lütufların büyük fedâkârlıklarla geleceğinin işaretiydi bu.
    Evlâtlarının Allah’ın kapısı yerine sahte kapılara, çağdaş sahte tanrılara, dünyaya, makama, paraya, karıya, beyaz ve sarıya adandığı bir toplum niçin ve nasıl kurtulsun? Böyle bir toplumda önderliğin ölçüsü elbette ilim, iman, amel, ihlâs ve fedâkârlık değil; lafazanlık, lavgarlık, hokkabazlık, şarlatanlık, titr, şöhret, rütbe gibi sahte ölçüler ve kalp değerler olacaktı. İslâmî önderliğe aday olacak fidanlar kurumuşsa, yapma fidanlardaki câzip renkli plastik meyvelere can havliyle sarılanlar aldanmayı hak etmişler demektir. Hele hele kendini evlâtlarına, evlâtlarını ise üç günlük geçici dünya istikbâline adayıp Allah’a da emeklilikten sonrasını söz verenlerin “şuurlu mü’min” sayıldığı toplumlarda...
    Tarihen sâbit bir gerçek ki adanan bu değerli varlık, birden fazla değildi. Yani “adak”, Hanne’nin bütün bir ömürde, o da nice bekleyişten sonra, sahip olabildiği tek yavrusuydu. Bu sahip oluş, öyle normal bir sahip oluş da değildi. Evlâtsız geçen bir ömürden sonra, son anda bir duâ neticesinde kendisine Rabbi tarafından hîbe edilmişti. Bu nedenle, Hanne’nin adadığı evlâdın onun gözündeki kadr u kıymeti daha bir başkaydı. Fakat, ricâsını kırmayıp duâsını kabul eden ve geçmiş yaşına rağmen kendisine evlât veren Allah’a teşekkür etmenin, verilen nimetin devam etmesinin hatta artmasının şartlarından olduğunu biliyordu. İkrâma ikram gerekti. Lütfa şükür, nimete teşekkür gerekti. Nasıl teşekkür etmeliydi Rabbine ki bu olağanüstü nimete karşılık olsun? O biliyordu ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildi. Acıkmazdı, susamazdı, darda kalmazdı... Lâkin o yine biliyor ve inanıyordu ki Allah’ın dinine, beytine, kitabına, yani O’nun sevdiklerine hizmet, bizzat Allah’a hizmettir. Bu nedenledir ki gerçekte yardıma ihtiyacı olmayan Allah, mü’minlere yardım bahanesi olsun için insanları bu gibi İlâhî değerlere yardıma çağırıyordu: “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, sizi ayaklarınız üzerinde sâbit tutar (zillet içinde burnunuzun üzerine sürünmezsiniz).” (47/Muhammed, 7)
    “Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni âlemlerin/dünyaların kadınlarına üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 42). Meryem, seçilmiş, temizlenmiş ve üstün kılınmıştır. Bu özellikler, meselâ bir âyet öncesinde anlatılan Zekeriyâ için kullanılmamıştır. Onu üstün ya da “farklı” kılan özellikler vardı kuşkusuz. Bizce bunların başında ikisi de seçkin ve sâlih bir kul olan Zekeriyyâ ve Meryem arasındaki “teslimiyet farkı” gelmektedir. Melekler, Zekeriyyâ’ya yaptıkları gibi Meryem’e de seslenerek: “Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor!” dediklerinde, o kendisine hiçbir erkek eli değmemişken bunun nasıl olacağını sormuş ve aynen Zekeriyyâ’ya verilen cevap ona da verilmişti. Şimdi bu olayın geçtiği âyetleri görelim: “Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor: Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, âhirette de hatırlı ve Allah’a yakın olanlardandır.” Dedi ki: ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘Öyledir!’ dedi, ‘Allah dilediğini yaratır.” (3/Âl-i İmrân, 45, 47)
    Zekeriyyâ ve Meryem’e söylenilenlerle bu ikisinin verdiği cevaplar hemen hemen aynı formda. Ancak bir fark var, dikkat çekmeyen ama önemsenmesi gereken bir Meryem farkı. Biz buna “teslimiyet farkı” diyoruz. Zekeriyyâ (a.s.) Allah’tan oğlu olacağına dair bir “işaret” isterken, mâhiyet itibarıyla ondan daha olağanüstü bir emrivâki ile karşılaşan Meryem kendisine hiçbir erkek eli değmemiş olduğunu bile bile “işarat” isteme gereği duymuyor. Madem ki “öyledir!” deniliyor, “benden de öyledir” diyor ve kayıtsız şartsız teslim oluyor İlâhî irâdeye. Oysa ki Hz. Zekeriyyâ da aynı cevabı almış, lâkin o “işaret” istemeden edememişti. İşte bunun için Meryem “sıddîk” diye isimlendiriliyordu Mâide sûresinin 57. âyetinde ve dünya kadınlarına örnek gösterilen iki kişiden (diğeri Firavunun karısı) biri oluyordu. Tahrîm sûresindeki şu âyette de Meryem, Rabbi tarafından, “kaanitîn”den olarak nitelendiriliyordu: “O Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti ve kayıtsız şartsız yürekten itaat edenlerden (kaanitînden) oldu.” (66/Tahrîm, 12)
    Bilinen bir gerçekti ki “sıddîkıyet” ve “kaanitiyyet” ne yalnızca nebîlere ve ne de rasullere has bir sıfattı. Bu ve buna benzer vasıfları taşıyan her kim olursa olsun o, İlâhî seçimin aday adayları arasında yer alacaktı. Adağın bahçıvanı Hz. Zekeriyyâ, Yahyâ ile ödüllendirilmişti. Fakat İslâmî hareketin fedâkâr mensuplarına aktarılan bu örnekteki tecellîye bakın ki, ödülün kendisi (Yahyâ) de ödüllendirilen (Zekeriyyâ) de, hayatlarını adadıkları Rablerine mematlarını da adayacak; sonunda adayış sürecinin bu iki yardımcısı en büyük saâdet olan şehâdetle ödüllendirileceklerdi.
    “Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni âlemlerin/dünyaların kadınlarına üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 42). Artık Hanne’nin adağı büyümüş ve adaylar arasına girmişti. Annesinin duâsı onun seçimini garantileyici unsur sayılmıyordu, ancak onu aday adayları arasına sokabiliyordu. Diğer yandan, İmran ailesinin seçilmiş olması sözkonusu ailenin her ferdinin seçilmiş olması anl----- gelmiyordu. Bu seçime her fert kendisi katılacak ve kendi iman, amel ve ihlâsıyla belirleyecekti sonucu: “Her insanın (amel) kuşunu kendi boynuna doladık.” (17/İsrâ, 13). “Herkesin kazandığı yalnız kendisine âittir.” (6/En’âm, 152). İşte Meryem’in seçimi de bu zamanlar ve mekânlar üstü İlâhî kanun çerçevesinde gerçekleşmişti. Dikkat edilmesi gereken bir noktadır ki, seçilmiş bir aileye mensup olmasına, annesi Hanne’nin ihlâs ve duâsına, kendisinin doğuştan “adak” olmasına rağmen, bunların hiçbiri onun doğuştan “seçilmişler” arasına girmesine yeterli sebep sayılmamıştır. Ancak o mükellef olabilecek çağa gelip kendisini iman ve eylemiyle ispatladıktan sonradır ki, seçildiği kendisine bildirilmiştir.
    Bütün bu söylediklerimiz âyetin üslûbundan açıkça anlaşılmaktadır. Âyetin başındaki zaman zarfı Meryem’in seçiminin belli bir süreç içerisinde gerçekleştiğinin gramatik delilidir. Yani Meryem “zamanı gelince” seçilmiştir. Seçilme zamanının gelmesinde onun hür irâdesiyle yaptığı tercih ve bunun sonucunda gerçekleşen sâlih amelleri belirleyici olmuştur.
    Hz. Zekeriyyâ’yı şaşırtan yiyecekler Hz. Meryem’i hiç şaşırtmamıştı. O, Rabbiyle kurduğu sıcak ilişkisinin doğal bir sonucu olan bu gibi lütufları olağan karşılayarak îkan derecesinde inandığı bir gerçeği dile getirmiştir: “Muhakkak Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (3/Âl-i İmrân, 37). Allah’ın diledikleri arasına girmesi ise, herkesin kendi canı derdine düştüğü bir dönemde ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan amcaoğluna “Yâ Yusuf, Allah’a hüsnü zan et, kuşkusuz Allah bizi rızıklandıracak” deme olgunluğunu göstermesiyle mümkün olabilmiştir. O bu gerçeğe tüm varlığıyla iman etmiş ve bedeni gibi kalbinin ve mantığının kıblesini de O’na doğru çevirmişti. Bu yüzden endişe eseri göstermiyor, Allah’a olan güvenini kesin bir üslûpla dile getirerek etrafını teselli ediyordu. İşte Hanne ve tüm İlâhî seçime aday olacak insanlar için geçerli olan bu süreçte sınavı başarıyla veren Meryem, sonunda seçimi kazandığı haberini alıyordu: “Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni âlemlerin/dünyaların kadınlarına üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 42)
    Âyette geçen “âlemîn” lafzı, Arap lugatındaki özelliği itibarıyla şuurlu canlıları içine alan bir çoğul türüdür. Bu durumda Meryem’in seçilip üstün kılınması, varlık dünyasındaki tüm şuurlu yaratıklar içerisinden gerçekleştirilmiştir, demek mümkündür. Kuşkusuz onun âlemlerin kadınlarına üstün kılınması semboliktir ve “örnek oluş” açısındandır. Bu gerçeği Allah Rasûlü’nün konuyla ilgili hadislerinden anlamak mümkün: “Cennet kadınlarının hayırlısı İmran’ın kızı Meryem ve Hüveylid kızı Hadice’dir.” “Kadınların kâmilliğinin/olgunluğunun zirvesine ulaşmış olanı erkeklere nisbetle azdır. Meryem, Asiye, Hadice, Fâtıma işte bunlardandır.”
    Bu haberlerden de anlaşılmaktadır ki Meryem bir “örnek” kadındır. Onun Kur’an tarafından tüm zamanların örnek anası seçilmiş olması, her çağın, her toplumun Meryem’lerinin olacağının, olması gerektiğinin de bir delilidir. Öyle ya, çağının Meryem’i olmak ulaşılması muhal olan bir şey olsaydı Kur’an onu niçin örnek göstersindi? Örnek gösterilen şey, tavsiye edilmiş demektir. Allah tarafından tavsiye edilen şeyse -hâşâ- muhal değil; ulaşılması mümkün olan şeylerdir; Çünkü güç yetirilemeyecek şeyi teklif etmek, Allah’ın hikmetine yakışmaz.
    Müslüman kadının, kendi çağının, kendi toplumunun, kendi toprağının, kendi mahallesinin, kendi ailesinin -konumuna göre- Asiye’si, Hanne’si, Meryem’i, Hadice’si, Fâtıma’sı, Zeyneb’i olması için sunulmaktadır bu örnekler. Elbette Firavun gibi dünya zengini iman fukarası bir erkeğin pençesine düşen müslüman kadının Kur’ânî örneği Asiye’dir. Onun o mâlum şartlarda imanını koruduğu gibi, bu çağın Asiye’si de envâi çeşit lüksün ve nefsânî, şehevî tutkuların ayartmalarına karşı dirençle imanını koruyacaktır. Allah’a ölümsüz bir adak sunmak isteyen kadının örneği İmran’ın kadını Hanne’dir. Onun sunduğu gibi sunacaktır. Ondaki akîde sağlamlığını, ihlâsı ve edebi örnek alacaktır. İnsanlığı irşad edecek önderlere, dâvetçilere, liderlere ana olup dağlardan ağır sorumlulukların altına girenlerin örneği Meryem’dir, Hadice’dir, Fâtıma’dır... İnsanlık var olduğu sürece bu örneklerin çizgisini sürdürenler var olacaktır. [1]

    [1] Mustafa İslamoğlu, Adayış Risâlesi, s. 13-118


    Paylaş
    Adayış; Vakıf İnsan Meryem Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Hazreti Meryem'in annesi hazreti Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği zaman Allahu tealaya adayarak ve bu anlama gelen Meryem adını koyarak şükrünü eda etmiştir.