İslamda Namaz ve Namaz ve Önemi Forumundan Namazı kasten terk edenin kafir olacağı görüşü ile bu görüşün değerlendirilmesi Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Namazı kasten terk edenin kafir olacağı görüşü ile bu görüşün değerlendirilmesi

    Reklam




    İslami ibadet sistemi içinde namaz en yüksek ve en önemli konumdadır. "Belli vakitlerde yerine getirilmek üzere müminlere farz kılınmış"148 olan namazın, çoğu zekat ile birlikte olmak üzere Kur'an'da yüze yakın yerde anılmış olması bunun açık bir ifadesidir. "Şüphesiz ben Allah'ım! Benden başka ilah yoktur. Öyle ise bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl."149 emri namazın, yaratıcı kudrete bağlılığın bir ifadesi olduğuna dikkatleri çekmektedir. Yine aynı özelliği dolayısıyla " Namaz, fuhuş ve kötü şeylerden alıkor"150 ve sahibine Allah katında büyük bir mükafat kazandırır.

    Namaz ibadetini yerine getirmekle büyük manevi dereceler kazanan insanın, bu ibadeti ihmal ya da büsbütün terk etmekle, ölüm ötesi hayatta aynı oranda cezaya çarptırılması tabiidir. Bu, tüm kainata hakim bulunan adalet ve denge mekanizmasının bir gereğidir. Kur'an namazı terk etmeyi; nefsin arzularına uyarak cehennemlik olmaya yol açan bir davranış olarak sunmakta;151 bizzat cehennemliklere, orada oluşlarının ilk sebebinin namaz kılmamak olduğunu söyletmektedir.152 Namaz kılmamanın getireceği büyük uhrevi sorumluluğu bildiren bir çok hadisler vardır. Bunlara biraz sonra değineceğiz. İşte tüm bu verilerden hareketle, İslam alimleri namaz kılmamayı büyük günahlar sıralamasında en üst basamaklarda zikretmişlerdir.

    İslam'ın temel esaslarından biri olan namazın farz olduğuna inanmayarak kılınmayışının, kişiyi dinden çıkaracağı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içindedirler. Tıpkı namaz gibi, farz oluşu kesin delillerle bilinen diğer esaslar da böyledir. Zira Kur'an'ın bir ayetini, ya da bir hükmünü inkar etmek, onu bütün olarak inkar etmekle eş değerdedir. Bu durumda bulunan kimseye irtidat/dinden çıkma hükümleri uygulanır.

    Farziyetini inkar etmeksizin, sırf ihmal ve tembellik sebebiyle namazı terk eden hakkında hükmün ne olacağı konusunda İslam bilginleri farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Aşağıda bu görüşleri ele alıp değerlendireceğiz.

    Ahmed b. Hanbel namaz kılmayanın kafir olacağı ve bu yüzden öldürüleceği görüşündedir. Ona göre böyle bir kimse üç gün boyunca her namaz vakti namaz kılmaya çağrılır. Bu süre zarfında hapiste tutulur, ölümle korkutulur. Yine de kılmazsa mürted hükümlerine tabi tutularak öldürülür. Bir müslüman için yapılan yıkama, kefenleme, cenaze namazı kılma ve müslüman mezarlığına gömme işlemleri bu kimse için yapılmaz. Müslüman varisleri ile aralarında miras hükümleri uygulanmaz.153

    en-Nehaî (ö.96/714), eş-Şa'bî (ö.109/727), Hasan el-Basrî (ö.110/728), Hammâd (ö.120/738), Zeyd b. Ali (ö.122/740), Eyyûb es-Sahtiyânî (ö.131/749) ve el-Evzâî de bu görüştedirler.154

    Ahmed b. Hanbel ve onun görüşünde olanlar, bu konuda Kur'an ve sünnetten bazı delillere baş vurmuşlardır. Kur'an'dan getirdikleri delilleri şöyle ifade etmektedirler:

    "Allah teala, `Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, hapsedin; her gözetleme yerine oturup onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse siz de onların yollarını boşaltın'155 buyurmuştur. Bu ayette müşriklerin öldürülmesi mübah kılınmış, serbest bırakılmaları için, müslüman olmaları ve zekat vermeleri şart koşulmuştur. Şu halde bir kimse namazı kasten terk edince, serbest bırakılmasının şartlarını yerine getirmemiş olmakta, böylece öldürülmesinin gerekliliği hükmü devam etmektedir."156

    Namazı kasten terk edenin kâfir olacağına delil olarak gösterilen rivayetlerin başlıcalarını da şöyle zikretmek mümkündür:

    "Onlarla bizim aramızdaki ahit namazdır. Kim onu terk ederse kâfir olmuştur."157 "Kişi ile şirk arasında namazı terk etmek vardır."158 "Kim namazı kasten terk ederse Allah'ın koruması ondan uzak olur"159 "İnsanlardan ilk kaldırılacak şey emanet duygusu, onlarda en son kalacak şey de namazdır. Nice namaz kılanlar vardır ki onlarda hayır yoktur."160 Abdullah İbnu Süfyan şöyle demiştir: "Allah Resülü'nün ashabı, namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür saymıyordu."161

    Görüldüğü üzere bu rivayetler namazı terk etmenin kişiyi küfre sokacağını açıkça ifade etmektedir. Küfür ise öldürme sebebidir. Şu halde namaz kılmayan kâfir olur ve öldürülür.162

    Namazı kasten terk edenin kâfir olacağı ve öldürüleceği görüşünü böylece ortaya koyduktan sonra şimdi de bu görüşü değerlendirmeye çalışacağız.

    Buraya kadar görüldüğü üzere, Ahmed b. Hanbel ve onun gibi düşünenlere ait bu görüş, namazı kasten terk eden kimse ile ilgili görüşler arasında en uç noktada olanıdır. Sonuç itibariyle, ameli "imandan bir cüz" saymaktadır.

    Namazı terk etme suçuna öngördükleri ceza konusunda ayrılsalar da, bu suçun kişiyi kâfir yapmayacağında birleştikleri için, Ebu Hanife ile eş-Şafiî ve Mâlik b. Enes'in, Ahmed b. Hanbel'e ait bu görüş konusundaki karşı delilleri ortak ve açıklamaları birbirine paraleldir.

    Tacuddîn es-Sübkî (ö.77l/l370)' nin ifadesine göre, namazı terk edenin kâfir olacağını savunan Ahmed İbnü Hanbel ile karşı görüştekilerden eş-Şafiî arasında şöyle bir diyalog geçmiştir:

    -Ahmed, sen, "Namaz kılmayan kâfir olur", mu diyorsun?

    -Evet.

    -Eğer kâfir olursa ne ile tekrar müslüman olur?

    -Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resülüllah, diyerek.

    -Adam bu sözü söylemeye zâten devam ediyor, onu bırakmış değil ki..

    -Namaz kılarak müslüman olur

    -Kâfirin namazı geçerli olmaz. Böyle bir namaz ile de o kimsenin müslüman olduğuna hükmedilemez.

    Ahmed b. Hanbel bu noktada söyleyecek söz bulamaz.163

    es-Sübkî şöyle demektedir:

    "Bu diyaloğu mezhebimiz (şafiî mezhebi) âlimlerinden el-Hasan b. Ammâr anlatmıştır. Bu zât, Fahr'ul İslam eş-Şâşî'nin öğrencilerinden olan Musul'lu bir adamdır."164

    eş-Şafiî'ye nisbeti doğru olsa da olmasa da, namazı terk edenin kâfir olmadığı noktasında bu yaklaşım tarzının oldukça sağlam bir zemine sâhip olduğu izlenmektedir. Zîra farz olduğu inkâr edilmedikçe "amel"in terk edilmesi küfre sebep olmaz. İmanın gerçekleştiği ya da ortadan kalktığı yer kalptir.165 Dünyevi hükümlerin icrası noktasında imanın varlığının belirlenmesi için ise, şehadet kelimesinin dile getirilmesi yeterlidir. Şu halde, farz olduğuna inanmakla birlikte namazın -ve benzeri görevlerin- yerine getirilmemesi imanı ortadan kaldırmaz. Şehâdet kelimesini söyleyen kimsenin -nihâi olarak- cennete gireceği yönündeki pek çok hadis bunu desteklemektedir.166

    el-Cassas (ö.370/980) da, namazı terk etmenin küfür sebebi olduğu konusunda delil olarak gösterilen, "Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, hapsedin. Onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse, siz de onların yollarını boşaltın",167 ayetini yukarıdaki bakış açısı ile değerlendirmekte ve şöyle demektedir:

    "Mâlumdur ki, ayette geçen `Müşrikleri öldürün' emrinin ortadan kalkması için kaçınılmaz şart, şirkten tevbe etmektir. Allah'ın namaz kılmak ve zekat vermek konusundaki emrini kabul etseler de o sırada namaz vaktinde bulunmasalar, müslüman olacakları ve kanlarının haram olacağı konusunda ihtilâf yoktur. Buradan anlıyoruz ki öldürülmekten kurtulmalarının şartı Allah'ın emirlerini kabul edip, onların bağlayıcılığını itiraf etmektir, fiilen namaz kılmak değildir. Bu konuda ayette sözü geçen zekât da namaz gibidir. Çünkü, malın üzerinden bir yıl geçmedikçe, yalnızca müslüman olmakla zekât vermek gerekmez. Şu halde, öldürülmeleri emrinin ortadan kalkması için zekât vermelerinin şart olması da makbul değildir.168

    Görülüyor ki, et-Tevbe, 5 ayeti, namazı terk edenin kâfir olacağı konusunda delil olmaktan uzaktır.

    Namazı terk edenin kâfir olacağını ifâde eden hadislere gelince, İslam ulemâsının çoğunluğu bunlarda söz konusu edilen küfrü, "küfrân-ı nîmet" (nîmetin görmezlikten gelinmesi)169; "Namazı, farz olduğunu inkâr ederek terk etmek"170 şeklinde yorumlamakta ya da; tehdit ve sakındırma amacına yönelik olduklarını, "namazı ihmal etmek, kişiyi küfre götürecek davranışlara sürükleyebilir" anlamını taşıdıklarını söylemektedirler.171

    Belirtmek gerekir ki "Onlarla bizim aramızdaki ahit namazdır. Kim onu terk ederse kafir olmuştur," hadisinin zahirî anlamını esas kabul etmek mümkün değildir. Zira hadisin başındaki "onlar" kelimesi ile münafıklar kast edilmektedir. Buna göre hadisin anlamı `İslami hükümlerin onlara uygulanması konusunda temel kriter, namaza gelmeleri ve zahiri hükümlere boyun eğmeleri konusunda müslümanlara benzetilmeleridir. Namazı terk ettikleri zaman bu nitelikleri yok olacağı için diğer kafirler gibi olurlar' demek olur.172 Kısaca hadisin konusu müminler değil, münafıklardır. Zaten kafir olan münafıklar için küfre girmek değil, olsa olsa küfürlerinin açığa çıkması söz konusudur. Şu halde bu hadis, namazı terk edenin kâfir olacağı ve öldürüleceği konusunda delil olmaz:

    Diğer hadislerin ise yukarıda belirttiğimiz biçimlerde yorumlanmasını zorunlu kılan gerekçelere sahip bulunmaktayız.

    Her şeyden önce Kur'an, "Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Dilediği kimselerin, bunun dışında kalan günahlarını affeder"173, prensibini getirmektedir. Hz. Peygamber;

    "Allah beş vakit namazı kullara farz kılmıştır. Kim bunları, haklarını hafife almadan tam olarak yerine getirirse, kendisini cennete sokacağına dair Allah'tan söz almış olur. Her kim de bu namazları yerine getirmezse, Allah'ın ona verilmiş bir sözü yoktur. Dilerse ona azap eder, dilerse affeder",

    buyurmuştur.174 Eğer namaz kılmayan kafir olsaydı, affedilmesi ihtimali söz konusu olmazdı.

    .



    Paylaş
    Namazı kasten terk edenin kafir olacağı görüşü ile bu görüşün değerlendirilmesi Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Aynı paraleldeki başka bir hadis de şudur:

    "Kulların kıyamet günü ilk hesaba çekilecekleri amel namazdır. Rabbimiz, meleklere şöyle buyuracaktır: `Kulumun namazlarına bakın, onları tam mı kılmış, eksik mi bırakmış?' Eğer namazları tam ise, tam olarak yazılır. Eğer eksiği varsa Allah tealâ şöyle buyuracak: `Bakın kulumun nafile namazı var mı?' Eğer nafile namazı varsa Allah: `Kulumun farz namazlarını, nafile namazlarıyla tamamlayın' buyuracak, sonra diğer farz ibadetleri de aynı işleme tâbi tutulacaktır."175

    Tıpkı yukarıdaki gibi bu hadis de, namazı terk edenin kafir olmadığını göstermektedir. Zira, aksi taktirde namazı terk eden, eksiklerinin tamamlanması yerine, küfrü sebebi ile doğrudan cehenneme atılırdı.

    Olayın bir de pratik yönü vardır. İslam tarihi boyunca hiç kimsenin, namaz kılmadığı için Ahmed b. Hanbel'in belirttiği süreçten geçirilip öldürüldüğü ve ceza işlemlerinde gayrimüslim statüsüne tabi tutulduğu bilinmemektedir.

    Kısaca, İslam ulemasının çoğunluğunca da kabul edilmeyen bu görügörüş, yeterli delil ve dayanaklardan yoksundur

    eş-Şâfiî ve Malik b. Enes'e göre namazı kasten terk eden kimse kafir olmaz, ama öldürülür.

    Görüldüğü üzere, Ahmed b. Hanbel ile eş-Şâfiî ve Malik b. Enes, namazı kasten terk edenin itikadi durumu hakkında farklı görüşlere sahip iseler de, böyle bir kimseye ölüm cezası uygulanacağı görüşünde birleşmektedirler. Ancak Ahmed b. Hanbel'e göre cezanın gerekçesi irtidat/dinden dönme iken 176 eş-Şâfiî ve Malik b. Enes'e göre gerekçe namazı kasten terk etme suçudur. Şu halde eş-Şâfiî'ye göre namazı terk etmekle irtidat hariç ölümü gerektiren bir suç arasında fark yoktur.177 Dolayısıyla namazı terk ettiği için öldürülen bir insan, İslamî hükümler gereğince yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına gömülür ve varisleri ile arasında miras hükümleri uygulanır.

    eş-Şâfiî, namazı kasten terk eden kimseye uygulanacak prosedürü şöyle ifâde etmektedir:

    "Müslüman olanlardan farz namazı terk eden kimseye "niçin namaz kılmıyorsun?" diye sorulur. Eğer sebep olarak unutmaktan söz ederse, `Hatırladığın zaman kıl' deriz. Eğer hastalıktan söz ederse, `İster ayakta, ister oturarak, ister yan yatarak, ister imâ ile; gücün nasıl yeterse öyle kıl' deriz. Eğer, `Namaz kılmaya gücüm yetiyor, gerektiği gibi de kılabiliyorum (ama yine de kılmayacağım)' derse ona; `Namaz, senin yerine başkasının yapamaycağı bir görevdir. Ancak senin eyleminle yerine gelir. Bu sebeple, kılarsan ne âlâ, kılmazsan tevbe etmeni isteriz. Tevbe etmezsen seni öldürürüz' deriz."178

    Mâlik b. Enes de, "Kim Allah'a inanır, peygamberleri tasdik eder ve namaz kılmazsa öldürülür,"179 ifadesiyle, eş-Şâfiî ile aynı görüşe sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

    Ahmed b. Hanbel, namaz kılmamakta direnen kimseyi öldürmeden önce üç gün hapsetmeyi vâcip görürken, eş-Şâfiî bunun iyi bir şey olduğunu, ama şart olmadığını söylemektedir.180

    Namazı terk etmenin kişiyi dinden çıkarmayacağı görüşünde olanların (Ebû Hanife, eş-Şâfiî ve Mâlik b. Enes) delilleri, "Namazı kasten Terk Edenin Kâfir Olacağı ve Bu Yüzden Öldürüleceği Görüşünün Değerlendirilmesi" başlığı altında gündeme gelmişti. Burada ise namaz kılmayanın kâfir olmasa da öldürüleceğini söyleyenlerin (eş-Şâfiî ve Mâlik b. Enes) delil ve görüşlerini dile getirmek istiyoruz.

    eş-Şâfiî, namazı kasten terk edenin -kâfir olmaksızın- öldürüleceği yönündeki görüşünü belirttikten sonra şöyle devam etmektedir:

    "... Çünkü namaz zekâttan daha önemlidir. (Zekât vermeyen öldürüldüğüne göre namaz kılmayan öncelikle öldürülür.) Bu konudaki delil ise Hz. Ebûbekir (r.a.)'ın: `Eğer Resülüllah'a verdikleri bir dişi oğlağı dahî bana vermeyecek olurlarsa onlarla savaşırım. Allah'ın bir araya getirdiği şeyleri birbirinden ayırmayın', demiş olmasıdır.181 Allah daha iyi bilir ya, görüşüme göre Ebûbekir bu ifâdesi ile `Namazı kılın, zekâtı verin'182 anlamındaki ayete gönderme yapmaktadır. Böylece Ebûbekir onlarla `namaz ve zekat' için savaşacağını haber vermiştir.Resülullah'ın ashâbı da zekât vermeyenlerle savaştılar. -Çünkü zekât Allah'ın farz kıldığı yükümlülüklerden biridir. Zekâta tâbi mal sahipleri, zekâtlarını vermeyip, Halife de bunu onlardan rızaları ile, yahut zorla da olsa (savaşmaksızın) alamayınca; -istemeseler de her hangi bir had kendilerine uygulandığı gibi, zekât ta onlardan (savaşarak ta olsa) alınır- onlarla savaşmayı helâl gördüler. Savaş ise öldürme sebebidir."183

    eş-Şâfiî'nin bu ifâdesinden anlaşıldığına göre zekât; vermemekte direnenleri öldürmeden alınabiliyorsa, bunların öldürülmesi câiz olmaz. Yâni, eş-Şâfiî'nin bu olayı, namaz kılmayanın öldürüleceği konusunda delil olarak kullanması, zekâtı vermemekte direnenlerin irtidât etmiş olmadıkları, zekâtın farz olduğunu inkar etmedikleri tezine dayanmaktadır. Böylece o, "Mâlî bir yükümlülük olan zekâtı ödemeyen müslümanlara karşı savaşabileceği şeklindeki hüküm, namaz kılmayanlarla savaşılacağı hükmüne kıyas edilerek belirlendiğine göre, namaz kılmayanlar zaten öldürülürler. Zîrâ savaş öldürmeyi gerektirir", gibi bir sonuca ulaşmaktadır.

    Hz. Ebûbekir'in "Namaz ile zekâtı birbirinden ayırmak" ifâdesini eş-Şâfiî, "Namazı kılın, zekâtı verin", ayetine bağlarken, onun görüşünde olan bazı bilginler bu konuda et-Tevbe, 5 ayetine184 atıfta bulunmakta,185 Hz. Ebûbekir'in bu ayeti kast etmiş olabileceğini ifâde etmektedirler. Hatta Fahruddîn er-Râzî'nin ifâdesine göre, eş-Şâfiî bu ayeti namaz kılmayanın öldürüleceğine delil getirmiş ve şöyle demiştir:

    "Çünkü Allah teâlâ kâfirlerin kanlarını bütün usullerle mübah kılmış,186 sonra da üç şeyin; küfürden tevbe etmenin, namazı kılmanın ve zekâtı vermenin bir arada bulunması kaydı ile onların kanlarını haram kılmıştır. Şu halde bunların üçü bir arada bulunmadığı zaman, asıl prensibe (ayetin baş tarafına) göre kanlarının helâlliğinin devâmı vâcip olur."187

    el-Kurtubî de eş-Şâfiî'ye atıf yapmaksızın et-Tevbe, 5 ayeti ile ilgili olarak hemen hemen aynı şeyleri söylemiştir:

    "Bu ayet üzerinde iyi düşünmek gerekir. Şöyle ki; Allah teâlâ müşriklerin öldürülmesini "şirk"e bağlamış, sonra da, "Eğer tevbe ederlerse... (yollarını boşaltın)" buyurmuştur. Prensip olarak şirk (tek başına) öldürme sebebi olduğu zaman onun ortadan kalkmasıyla öldürme de kalkar. Bu da namazın kılınıp kılınmadığına, zekâtın verilip verilmediğine bakılmaksızın ölüm cezasının düşmesini gerektirir. Konu bu anlamda açıktır. Ne var ki Allah teâlâ (şart olarak) tevbeyi tespit etmiş (ve bununla yetinmeyerek, namaz kılmak ve zekât vermek gibi) iki şart daha getirmiştir. Bunları devre dışı bırakma imkânımız yoktur. `Lâilâhe illâllah' deyinceye, namazı kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmam bana emredildi. Bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korurlar. (İç yüzleri ile ilgili olarak) hesapları ise Allah'a aittir',188 hadisi de hüküm bakımından bu ayet gibidir."189

    İbnu Dakik el-`İd (ö.702/1302) İmâmu'l-Harameyn el-Cüveynî (ö.478/1085)'nin; Şâfiî mezhebine göre namaz kılmayanın öldürüleceği hükmünü müşkil/anlaşılması zor bulduğunu ifâde ettikten sonra şöyle demektedir:

    "Bizim de zamanına ulaştığımız müteahhirîn ulemâsından biri 190 konuya açıklık kazandırmak ve hükmü desteklemek amacıyla, "Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim de Allah'ın Resülü olduğuma inanıncaya, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmam bana emredildi",191 hadîsini delil olarak göstermiştir. O, bu hadîsin, namaz kılmayanın öldürüleceğine delâlet edişini şöyle açıklamaktadır.: "(Bu hadiste) canın koruma altında bulunması; şehâdet kelimesi, namaz ve zekât şartlarının hepsine birden bağlanmıştır. Birden fazla şeyin var oluşuna bağlanan bir şey, bunlardan bazısının yok olması ile yok olur."192

    Namazı terk edenin kafir olmayacağı fakat öldürüleceği görüşünü ortaya koyduktan sonra şimdi de bu görüşü değerlendirmeye çalışacağız.

    Namazı terk edenin kafir olmayacağı görüşü dört fıkıh mezhebi planında eş-Şafiî ve Malik b. Enes'e ait olmakla birlikte bu görüş etrafında en detaylı bilgi bize eş-Şafiî'den ulaşmıştır. Malik b. Enes'ten ise bu konudaki görüşü rivâyet edilmiş sonra da mezhep âlimleri bu görüşü delillendirme ve açıklama işini üstlenmişlerdir. Biz söz konusu görüşü, bu konuda birinci elden bilgiler bırakmış olan eş-Şafiî ile özdeşleştirerek ele alacağız.




  3. 3
    Zekât vermek istemeyenlere savaş açan Hz. Ebûbekir ile, ilk anda buna karşı çıkan Hz. Ömer arasında yaşanan diyalogun, eş-Şâfiî tarafından; kâfir olmayacağını söylediği "târiküssalât" ın (namaz kılmayanın) öldürüleceği hükmüne temel dayanak yapıldığını görmüştük.193

    eş-Şâfiî bu olayı kendi görüşü yönünde delil olarak kullanırken şöyle bir mantık yürütmektedir:

    Savaşmak öldürmek demektir.

    Hz. Ebûbekir, zekât vermemekte direnen müslümanlarla savaştığına/onları öldürdüğüne göre, namaz kılmamakta direnen müslümanlarla da savaşılır, yâni onlar da öldürülür. Nitekim Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer'i zekât vermeyenlere karşı savaşma/onları öldürme konusunda iknâ ederken namaz kılmayan müslümanlarla savaşılacağı/onların öldürüleceği tezinden yola çıkmıştır. Demek ki; Hz. Ömer (ve diğer sahâbiler) namaz kılmayan müslümanlarla -irtidat etmiş olacakları için değil, sırf namaz kılmadıkları için- savaşılacağını /öldürüleceğini zaten kabul ediyordu.

    eş-Şâfiî'nin bakış açısı bu. Fakat önce belirtelim ki savaş, mutlak öldürme anlamına gelmez. Bu konuya daha sonra değineceğiz. Ama şimdilik öyle olduğunu, namaz kılmamakta -ve tabi ki zekât vermemekte- direnenlerin öldürüleceğini kabul ederek, eş-Şâfiî'nin bu noktadaki düşünce çizgisini değerlendirmeye çalışalım:

    Hz. Ebûbekir ile Hz. Ömer arasında geçen diyalog sırasında Hz. Ebûbekir'in kullandığı ve Hz. Ömer'in de mâkul bularak onayladığı, "Allah'a yemin ederim ki, namazla zekatı birbirinden ayıranlara mutlaka savaşacağım" ifâdesi, eş-Şâfiî'nin söylemek istediği gibi, farz olduğuna inanmakla beraber namaz kılmayanlarla savaşılacağı/onların öldürüleceği konusunda delil olmaz. Çünkü söz konusu ettiğimiz "Namaz ile zekâtı birbirinden ayırmak" ifadesi kesin olarak, "Namazın kılınması ve buna karşılık zekâtın verilmemesi" anlamını ifâde etmez. Zîra burada fiilî bir ayırım (birini yerine getirip, öbürünü yerine getirmemek) söz konusu olduğu kadar, itikadî bir ayırım (birinin farz olduğuna inanıp öbürünün farz olduğuna inanmamak) da söz konusudur. Şu halde, Hz. Ebûbekir'in Hz. Ömer'e, "Farz olduklarına inanılsa da namazı kılıp zekâtı vermeyenlerle savaşacağım", demek istediğini, Hz. Ömer'in de bunu böyle anlayıp onayladığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Bu söz, "Namazın farz olduğuna inanıp ta zekâtın farz olduğuna inanmayanlarla mutlaka savaşacağım", anlamına da gelebilir. Bu iki ihtimalden hangisinin asıl anlam olduğunu belirleyecek belgelere sâhip değiliz.

    Kısaca, Hz. Ebûbekir' in bu ifâdesinden farz oluşuna inansalar bile namaz kılmayanların öldürüleceği değil, sadece; onlarla savaşılacağı anlaşılır. İşte namaz kılmayanlara savaş açılmasının sebebi, sırf namaz kılmamak suçu mu, yoksa namaz kılmamak ve isyan şeklinde tezahür eden irtidat ve buna bağlı isyan mı olduğunun belirlenmesi, eş-Şâfiî'nin görüşünün isâbetli ya da isâbetsiz olduğunu ortaya koyacaktır.

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hz. Ebûbekir, zekât vermek istemeyenlerle savaşılması gerektiği konusunda Hz. Ömer' i iknâ ederken, namaz kılmayanlarla savaşılabileceği örneğini vermiştir. Yâni o, iki olay arasında ortak bir özellik/illet dolayısıyla, hükmü `bilinmeyen' zekât vermeme olayını (makîs), hükmü bilinen namaz kılmama olayına (makîsun aleyh) kıyaslamıştır. Ancak belirttiğimiz gibi iki olay arasındaki ortak özelligin / illetin irtidat(sonucunda ortaya çıkan isyan) mı, yoksa bir yükümlülüğü yerine getirmemek mi olduğu açık değildir ve bunu `makîsun aleyh'ten hareketle belirlemek mümkün değildir. Zîra daha önce namaz kılmayanlara karşı ne fiilen savaş/onların öldürülmesi, ne de bu yönde bir haber bulunmaktadır. Ancak, Hz. Ebûbekir'in zekât vermeyenlere karşı, kâfir (ve sonuçta isyancı) oldukları için mi, zekât vermedikleri için mi savaş açtığını belirlersek, namaz kılmayanlarla niçin savaşılacağını da (ikisi arasındaki ortak özelliği yani kıyasın illetini de) belirlemiş oluruz.

    Hz. Peygamber'in vefâtından sonra, Hz. Ebûbekir'in hilâfetinin başlarında (H.ll/M.632) ortaya çıkan irtidat olayları içinde yer alanlar iki gruptular. Birinci grubu Hz. Peygamber'in peygamberliğini inkâr ederek Müseylime ve Esved-i Ansî gibi yalancı peygamberlere bağlanmak, ya da doğrudan doğruya İslam'dan önceki şirk hayatına dönmek suretiyle dinden çıkanlar oluşturuyordu. Hz. Ebûbekir, bunlara karşı ordu göndermiş, liderlerini öldürmüş ve çoğunu ortadan kaldırmıştır. İkinci grup ise müslüman olduklarını söylemekle berâber el-Hattâbî'nin ifâdesiyle "namaz ile zekâtı birbirinden ayırıp zekâtın farziyetini ya da imama ödenmesinin gerektiğini inkâr edenler"194 idi. Alıntıladığımız bu son ifâdelerin sâhibi el-Hattâbî ilginç bir yaklaşımla bunların "aslında (kâfir olmayıp) isyancı" olduklarını," o dönemde özellikle mürtedler arasında anılmakta" olduklarını "zîrâ irtidat olaylarının isyan olaylarına göre daha yaygın" olduğunu ifâde etmektedir.195

    Zekât vermeyenlerden bir kısmı şöyle diyordu: "Allah Teâlâ `Ey Muhammed! onların mallarından, onları kendisiyle temizleyip arındıracağın bir sadaka al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için bir sükûnettir',196 buyurmuştur. Bu ayette zekât toplama emri Hz. Peygamber'e yöneltilmiştir. Emir ona hastır. Ayette zekât alınması için gerekli bir takım şartlar da zikredilmiştir ki, bunlar da Hz. Peygamber'den başkası tarafından yerine getirilemez. O da vefat ettiğine göre, zekât toplama yetkisine sahip kimse bulunmadığından, zekât fârizası düşmüştür."197 Bir kısmı da zekât vermek istiyor, fakat liderleri buna engel oluyordu. Meselâ Yerbü'oğulları zekâtı halifeye teslim etmek üzere toplamışlar, fakat liderleri İbnü Nüveyre buna engel olmuş, toplanan meblağı aralarında dağıtmıştı.198 Hattâbî'ye göre, kendileri ile savaşılması konusunda Hz. Ömer'in tereddüt ettiği kimseler bunlardı.199

    el-Cassâs (ö.370/ 980) ise zekât vermeyenler hakkında, yukarıdaki gibi bir detaylandırmaya girmeden, zekât vermeyenler, "zekât yükümlülüğünü üstlenmekten, onun farz olduğunu kabullenmekten kaçındılar ve bu yüzden mürted oldular. Çünkü Kur'an'dan bir âyeti inkâr eden, onun tamamını inkâr etmiş demektir",200 yargısını koymaktadır. Hattâbî'nin `müslümanız' dedikleri halde `zekât vermeyiz' diyenleri mürted değil, isyancı saymasına karşılık el-Cassas, bunlara mürted denmesinin mecâzî olmadığını ve irtidatlarının, "farz oluşunu reddederek zekât vermekten kaçınmaları" na dayalı olduğunu, bu sebeple (gerçek anlamda) mürted diye nitelendirildiklerini vurgulamaktadır.201

    Bu insanların, yukarıda aktardığımız batıl yorumları ışığında değerlendirildiğinde, el-Cassâs'ın yorumunun sağlam bir zemine dayanmakta olduğu kabul edilebilir. İrtidat etmiş kimselerin, mâlî yükümlülüklerini (zekâtı) yerine getirmemekte direnen insanların, meşru düzene karşı isyan içerisinde oldukları açıktır. Bu durumda onlara savaş açılması/öldürülmeleri meşrûdur.

    Şu halde kısaca ifâde etmek gerekirse, zekât vermeyenler mürted oldukları ve isyancı konumuna düştükleri için öldürülmüşlerdir. Öyle ise, eş-Şâfiî'nin dediği gibi, namaz kılmayanın öldürülebilmesi için; zekât vermeyenlere savaş açmanın/onları öldürmenin meşruluğunun ispâtında esas kabul edilen "namaz kılmayanla savaşılacağı/onların öldürüleceği" hükmü de, namazın farz olduğunu inkâr edip, meşru düzene karşı isyan esasına dayanmalıdır. Halbuki eş-Şâfiî namaz kılmayanların namazı inkar etmelerini ve devlete karşı isyan etmelerini şart kılmaksızın sadece namaz kılmadıkları için öldürüleceklerini söylemektedir. Oysa bu açık bir `kıyas maa'l-farik' (bir şeyi kendisi ile aynı ortak vasfı taşımayan başka bir şeye kıyaslamak)tır. Nitekim o bunun farkındadır ve durumu şöyle açıklamaya çalışmaktadır:

    "Her ne kadar namaz kılmayan kimse elimizde bulunsa ve bize karşı koyacak durumda olmasa da namaz kılmadığı taktirde onu öldürürüz. Zîra namaz, buluntu eşya, haraç ve mal gibi maddî bir şey değildir ki onu elinden alalım. Durum böyle olunca kişi, irtidat etmesi ve imana dönmemesi hâlinde nasıl öldürülüyorsa, maddî bir şey olmayan namaz yükümlülüğünü yerine getirmeyince de öylece öldürülür.202

    Görüldüğü üzere burada eş-Şâfiî zekâtla namazı birbirine kıyaslayarak karşılaştığı açmazdan kurtulmaya çalışırken bir başka açmazla karşı karşıya gelmekte ve kalbî bir durum olan iman ile hem fizîkî, hem kalbî eylem olan namazı aynı düzlemde ele almaktadır.

    Olayı bir de, `mürtedleri' tek bir kategori olarak değil de, iki ayrı kategoride değerlendiren el-Hattâbî'nin bakış açısıyla değerlendirelim:

    Eğer zekât vermek istemeyenler `mürted' değil de `bâğî' (isyancı) iseler, bu takdirde öldürülmelerinin sebebi küfür ve isyan değil de, yalnız isyan olacaktır. Bu noktada da onlara savaş açılması, isyan etmeksizin namaz kılmamakta direnenlere kıyaslanmış olamaz. Şu halde Hz. Ebûbekir'in yaptığı kıyasın sağlıklı olabilmesi için -ki öyle olduğunda şüphe yoktur- söz konusu kıyasta namaz kılmama olayının da, meşru düzene karşı isyan zemininin de gerçekleşmiş olması gerekir. Oysa eş-Şâfiî, sadece namaz kılmamayı savaş/öldürme sebebi saymaktadır.






  4. 4
    Bir başka konu da, zekat vermek istedikleri halde, liderlerinin engellemesi yüzünden bunu gerçekleştiremeyenlerin durumudur. Eğer bu olay târihî olarak doğru ise ve bu kimselere karşı savaş açılmış, öldürülmüşlerse; ya halife onların bu durumunu bilmediği için hatâen öldürülmüşlerdir -ki, bu ihtimal çok uzaktır- ya da, liderlerinin kandırması sonucu `isyancı' durumuna düşmüşlerdir. Dolayısıyla bu noktadaki hüküm de bir önceki paragrafta ortaya konan hükümle aynıdır.

    Daha önce gördüğümüz üzere, Fahruddîn er-Râzî; eş-Şâfiî'nin, et-Tevbe, 5 ayetini, namaz kılmayanın öldürüleceği konusunda delil getirmiş olduğunu söylemektedir. Yine, bazı müteahhirin alimlerince "... insanlarla savaşmam bana emredildi", hadisinin, eş-Şâfî'nin görüşüne delil olarak gösterildiğinden söz etmiştik. Şimdi kısaca bu `delilleri' değerlendirmeye çalışacağız.

    Önce söz konusu ayet ile hadîsi hatırlayalım:

    "Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, hapsedin. Her gözetleme yerine oturup onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse siz de onların yollarını boşaltın."203

    İbnu Ömer (r.a.)'den :

    "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in, Allah'ın Resülü olduğuna şehadet edinceye, namazı kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmam bana emredildi."204

    Belirtmek gerekir ki, eş-Şâfiî, namazın terki meselesini de ele aldığı `el-Ümm' adlı eserinde konu ile ilgili olarak, ne yukarıdaki âyeti ne de hadîsi delil olarak kullanmıştır. O, bu konuda sadece Hz. Ebûbekir'in: "Allah'a yemin ederim ki, namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım" ifâdesine başvurmakla yetinmiştir.205 Bu durumda er-Râzî'nin, "eş-Şafiî bu ayeti, namaz kılmayanın öldürüleceği konusunda delil olarak kullanmıştır" ifadesini, "Bu ayet eş-Şafiî'nin görüşüne delil olmaya müsaittir", şeklinde anlamak gerekmektedir.

    Yukarıdaki ayet ile hadis karşılaştırıldığında içeriklerinin sonuç olarak aynı olduğu görülecektir. Şu farkla ki ayette müşriklerle; hadiste ise "insanlarla" savaşmanın emredilmesi söz konusudur. Hadis, ayet ışığında değerlendirilecek olursa, "insanlar" ile müşriklerin kastedildiği kolayca anlaşılır. Kısaca bu ayet ile hadis, esas itibariyle müşrikler hakkındadır ve her ikisinde de, müslüman olmayan kimselerin İslam'a girmesi amaçlanmakta, bu amaç gerçekleşinceye kadar -özel şartlar altında- onlarla savaşılması istenmektedir. Bu sebeple ayet ve hadis olsa olsa Ahmed b. Hanbel'e ait "Namaz kılmayan kafir olur, tevbe etmezse öldürülür", görüşünün delilleri olabilirler, "Namaz kılmayan kafir olmaz, ama öldürülür" görüşüne delil olmazlar. Zira, "Zaten müslüman olan kimsenin, İslam'a girmesini amaçlamak", gibi bir şey söz konusu değildir. eş-Şafiî'nin bu iki "delil"e baş vurmamış olmasının sebebi bizce bu durumdur.

    Hal böyle olmasına rağmen biz, ayet ile hadisin temelde müşriklere yönelik olduğunu dikkate almadan; müslüman olup namaz kılmayanlara (ve zekât vermeyenlere) yönelik olduklarını var sayarak bu "deliller"i değerlendireceğiz.

    Yukarıdaki ayet ile hadisin, namaz kılmayanın öldürüleceğine delil gösterilmesi sırasında iki noktaya vurgu yapıldığına değinmiştik. Bunlardan birincisi insanların/müşriklerin; tevbe etme, namaz kılma ve zekât verme şartlarının üçünü birden yerine getirmelerine kadar öldürülmelerinin emredilmiş olması; ikincisi de bu şartlardan her hangi birinin eksik olması ile hepsinin bulunmaması arasında bir farkın bulunmadığıdır.

    Hatırlanacağı üzere eş-Şafiî, Hz. Ebubekir'in "Zekât vermeyenlerle mutlaka savaşacağım", şeklindeki sözüne atıfta bulunarak, "Yelzemu mine'l-Kıtâli el-Katlü" ="Kital (savaş) öldürmeyi gerektirir" yorumunu yapıyor, buradan da zekât vermeyenlerin ve tıpkı bunlar gibi namaz kılmayanların öldürüleceği sonucuna ulaşıyordu. Aynı mantıkla bakıldığında yukarıdaki ayet ve hadisin de eş-Şafiî'yi "desteklediği" görülmektedir. Çünkü her iki metinde de temel hüküm olarak "kital" in gerekliliği vurgulanmaktadır. Ancak eş-Şafiî'nin "Kital öldürmeyi gerektirir", şeklindeki yaklaşımının, yeterince sağlam bir dayanağı olduğunu kabul etmek zordur. Zira hadiste ve ayette kıtalin emredilmiş olması karşı tarafın mutlaka öldürülmesinin emredilmiş olduğunu ifade etmez. İbnu Hacer el-Askalânî (ö. 876/1471) "...İnsanlarla savaşmam bana emredildi" hadisini açıklarken şöyle demektedir:

    "Kirmânî (ö. 786/ 1384)'ye, zekâtı vermeyen kimse hakkındaki hükmün ne olduğu sorulmuş o da: ` İkisinin (zekât vermemekle namaz kılmamanın ) hükmü birdir' demiştir. Kirmânî bu ifadesi ile her ikisi uğruna da savaşılacağını ifade etmek ister gibidir. Her ikisinin de öldürme sebebi olacağını kast etmiş değildir. Bu iki durum (savaşmak ile öldürmek) arasındaki fark şudur: Zekât vermekten kaçan kimseden zekât zorla alınabilir. Namaz ise böyle değildir. Çünkü zekât vermeyen kimse işi savaşmaya kadar götürürse onunla savaşılır. Hz. Ebubekir zekât vermeyenlerle işte bu suretle savaşmıştır. Onun zekât vermeyenlerden hiç kimseyi "sabran" (yani pasif durumda iken) öldürdüğü nakledilmiş değildir. Dolayısıyla bu hadisin, namaz kılmayanın öldürüleceği konusunda delil olarak kullanılması münakaşaya açık bir konudur."206

    İbnu Dakîk el-`Îd (ö.702/ 1302) in de, biraz daha detaya inerek, ama aynı mantıkla konuyu ele aldığını görüyoruz. O şöyle demektedir:

    "Kıtal (savaş); bu emri alan kimsenin, hasmını her zaman öldüreceği/ öldürebileceği anlamına gelmez. Zira bir şeyden dolayı savaşmak ile aynı şeyden dolayı öldürmek arasında fark vardır. Şöyle ki Arap gramerinde "mukatele" [ ve aynı anlamdaki "kıtal"] kalıbı savaş eyleminin, iki tarafın etkinliği ile meydana gelmesini gerektirir. Dolayısıyla savaşa kalkıştıkları zaman namaz kılmayanlara karşı, namaz yüzünden savaşmanın mübah olması, savaşa kalkışmadıkları zaman da öldürülmelerinin mübah olmasını gerektirmez."207

    et-Tevbe, 5 ayeti ile "...insanlarla savaşmam bana emredildi" hadisinde, savaşın/ öldürmenin sona ermesi için tevbe (iman), namaz kılmak ve zekât vermek gibi üç şartın getirildiği, bunlardan her hangi birinin eksikliği halinde ayetteki genel hükmün devam ettiği iddiası da sağlam bir delile dayanmamaktadır. Zira ehli sünnet inancına göre mutlak iman, naslarla belirlenen cezalar dışında kanı/canı masum kılar. Ölüm cezasının uygulandığı suçlar arasında namaz kılmamak ve zekât vermemek yoktur.

    Ayette ve hadiste `tevbe'den sonra yer alan namaz ve zekât imânın kayıtlayıcı şartı niteliğinde değil, imânın belirtisi, işâreti niteliğinde olmak üzere zikredilmiştir. Namaz bedenî ibâdetlerin; zekât ta mâlî ibâdetlerin ön plandaki örnekleri olarak şehâdet kelimesiyle birlikte, İslam'a bir bütün olarak inanıldığını temsil etmektedirler. Nitekim el-Kastalânî, İbnu Ömer'in rivâyet ettiği yukarıdaki hadîsin el-Alâ b. Abdurrahman rivâyetinde, "Muhammed'in Allah'ın resûlü olduğuna şehadet edinceye, namazı kılıncaya ve zekatı verinceye kadar.." ifadesi yerine, "Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet edinceye ve benim getirdiklerime imân edinceye kadar.." ifâdesi yer almaktadır.208

    Buraya kadar söylenenler namaz kılmayan müslümanların, pasif durumda olsalar da öldürüleceği şeklindeki görüşün yeterli delillerden yoksun olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki, bu görüşün uygulama alanı bulduğu örneklere de rastlamıyoruz.

    Namazı kasten kılmamanın cezalandırılması gerektiği yönünde en ılımlı yaklaşım Hanefî ekolüne âittir. Başta Ebû Hanife olmak üzere bu mezheb bilginleri namaz kılmayanın kâfir olmayacağı ve kılmamakta direnenin öldürülmeyeceği görüşündedirler. Ancak, onlara göre namaz kılmayan kendi hâline bırakılmayıp cezâlandırılır. Cezâlandırma yöntemi, namaz kılıncaya kadar hapsetmektir.209 Hapse ilâveten kan çıkıncaya kadar dövüleceği de kaydedilmekte ve bunun mezhepteki temel görüş olduğu ifâde edilmektedir.210

    Namaz kılmayanın kâfir olmayacağı yönünde Şâfiî, Mâlikî ve Hanefî ekolleri görüş birliği hâlinde olduklarından, bu yöndeki delil ve mülâhazalar, karşı görüşün değerlendirilmesi sırasında ifâde edilmişti. Burada Hanefî ekolünün; namaz kılmayanın öldürülmeyeceği yönündeki delilini zikredip daha sonra bu görüşü değerlendirmeye çalışacağız.

    Namaz kılmayanın öldürülmeyeceği görüşünde olanların temel dayanağı şu hadistir:

    "Muhsan (başından nikâh geçmiş) zinakar, kasten adam öldüren ve (müslüman) topluluğu terk eden (ve mürted olan) kimseler hâriç; Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resülü olduğuma şehâdet eden hiçbir müslümanın kanı helal olmaz."211

    İbnu Dakîk el-`Îd, yukarıdaki hadisin hangi yönüyle bu konuda delil olduğunu şu şekilde açıklamaktadır:

    "Namazı terk etmek, hadiste belirtilen sebeplerden (muhsanın zinâsı, haksız yere adam öldürme ve irtidat eylemlerinden) biri değildir. Hz. Peygamber, müslüman kanını mübah kılan sebepleri -genel anlam taşıyan olumsuz ifâdeden (nefyden) sonra istisnâ edatı kullanarak- bu üç şeyle sınırlamıştır. (Dolayısıyla bu üç sebep arasında bulunmayana namaz kılmama `suç'u sebebiyle kişinin öldürülmesi meşru değildir.)"212






  5. 5
    Namazı terk edenin öldürülmeyeceği konusunda yukarıdaki hadisi delil olarak kullanan Hanefî ekolüne karşı Hanbelî ekolü tarafından şu itirazda bulunulmaktadır:

    "Bu hadis aslında, namaz kılmayanın öldürülmeyeceğinin değil, öldürüleceğinin delilidir. Çünkü hadis, müslümanın kanının üç şeyden biriyle helal olacağını söylüyor. (Yani namazı terk eden kafir olacağına göre, hadisin hükmünce, "dinini terk edenler" kategorisi içinde öldürülür.)213

    Bu karşı çıkış, namaz kılmayanın gerçekten kafir olması durumunda haklı olurdu. Ama namaz kılmayanın kafir olduğu görüşünün sağlam dayanaklardan yoksun olduğunu daha önce görmüştük.

    Hanefî kaynaklarında rastlamadığımız, ama onlar adına diğer kaynakların zikredip cevapladığı bir delil de şudur:

    "Namazı kılmayanın öldürülmesi, namazın bütünüyle terk edilmesine (ileride kılınması ümidinin ortadan kalkmasına) sebep olur."214

    Bu delile şöyle karşılık verilmektedir:

    "Bu gerekçe yersizdir. Zira namaz kılmadığı zaman öldürüleceğini bilen kimse namazı terk etmez. Özellikle üç kere, namazı terk etmemesi istendikten sonra... Bütün bunlardan sonra da namazı kılmayacak olursa namazdan ümidini kesmiş olur. Bu halde yaşamasında da bir fayda yoktur. Bu durumda ise itlâf edilmiş sayılmaz. Diyelim ki öldürülmesiyle namaz kılması ihtimali ortadan kalkmış oluyor. Ama aynı zamanda bin kişinin de namaz kılması sağlanmış oluyor. Muhtemel bir namazın ortadan kalkması karşısında bu neticenin alınması yukarıdaki prensibe aykırı değildir."215

    Kısaca, namaz kılmayanın kafir olmayacağı ve öldürülmeyeceği yönündeki Hanefî ekolü görüşü bizce doğru görüştür. Ancak aynı ekolün, namaz kılmayanın hapis ve dövme yoluyla "tazir" edilmesi gerektiği şeklindeki görüş üzerinde söylenecek sözler vardır. Zira namaz zekâtın aksine, kamuya ilişkin maddi yükümlülük getiren bir konumda değildir. Tamamıyla kişisel ve ahlaki bir özelliktedir. Belli düzendeki bedensel hareketlerin "ibadet" olarak gerçekleşmesinde niyet hayati bir fonksiyona sahiptir. Zorla kıldırılacak namazın, kendisinden beklenen sonuçları vermesi imkansızdır. Bir noktada, yapılan işin namaz olduğunu söylemek de zorlaşır. Özellikle sırf niyete bağlı etkinliklerde uygulanacak baskı, gizli sapmalara, şuur altı tepkilerine sebep olacağından bir tür "nifak" hayatının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır.


    O halde ne yapmak gerekir?


    Yapılması gereken şey her konuda olduğu gibi burada da Hz. Peygamber'i örnek almaktır. Her fırsatta namazın önemini vurgulayan öğütlerde bulunmuş olmasına rağmen onun, namaz yüzünden hiç kimseyi öldürdüğüne, ya da hapsedip dövdüğüne şahit olunmamıştır. Onun tüm yaptığı, önce yaşamak, uygulamak, tebliğ etmek ve açıklamak (öğretmek) idi.


    Namaz kılmayanı öldürmek, hapsetmek, dövmek yerine onun namaz kılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasına özen gösterilmelidir. Bu da sadece eğitim yoluyla çözülecek bir problemdir.


    Zaten namaz kılmayanın hapsedilip dövülerek tazir edileceği görüşü Hanefî mezhebinin konuyla ilgili tek görüşü değil, "müftâbih" görüşüdür. Hanefî kaynakları her ne kadar hep bu görüşü ön plana çıkarmakta ise de bu noktada Ebû Hanife'den gelen başka rivayetler de, vardır. Nitekim Ali b. el-Mufaddal, 212 no'lu dipnotta bir kısmını aktardığımız kasidesinde, "Ebû Hanife bir görüşünde, mühlet vererek onu bırakır, bir görüşündeyse onu vücûben namaza zorlar", demektedir.


    eş-Şâfiî de, isim zikretmeden, Hanefî mezhebinde konuyla ilgili rivayet edilen görüşleri şöyle ifade etmektedir:


    "Namaz kılması söylendiği halde `kılmıyorum' diyen kimseye yapılacak işlem hakkında bazı kimseler bize muhalefet etmişlerdir. Bir kısmı `Onu hapse koyarım ve döverim', bir kısmı, `Hapsederim, dövmem', bir kısmı da `Ne hapsederim, ne döverim. O, dini konusunda emindir.' demiştir."217


    Yine Zeydî alimlerden es-Seyyâğî (ö.1121/1709), Ebû Hanife'ye göre namaz kılmayanın hapsedilip dövüleceğini zikrettikten sonra, "(Yine ondan) bir rivayete göre namaz, kişinin boynunda bir emanettir. (Yani; cezalandırılmaz, sorumluluğuyla başbaşa bırakılır)", demektedir.218


    Gerek eş-Şâfiî'nin aktardığı en son rivayet, gerek es-Seyyâğî'nin aktardığı ikinci rivayet; namaz kılmayanın hapsedilip dövüleceği şeklindeki görüşün konu etrafında Ebû Hanife'ye ait tek görüş olmadığını ortaya koymaktadır. Ebû Hanife'nin, Hanefî kaynaklarında zikredilen görüşü sonradan ağırlık kazanarak "müftâbih" hale gelmiş, Kur'an'ın ruhuna uygun olan ve zor kullanmamayı öngören görüş unutulmaya terk edilmiştir. Bizce "âbid insan" yetiştirme noktasında içine düşülen "resmî" ve "sivil" zaaf İmam'a ait, namaz kılmayana zor kullanmayı öneren görüş ön plana çıkarılarak aşılmaya çalışılmıştır. Oysa, olumlu bir sonuca ulaşma şansı bulunmayan, bu kolaycı yaklaşım yerine; zor, ama sonuç getirici nitelikte olan, eğitime dayalı serbestiyetçi yaklaşım ön plana çıkarılmalıydı. Böyle bir bakış açısı, namazın terki konusunda diğer mezheplere oranla en yapıcı noktada bulunan Hanefî mezhebini tam isabet noktasına götürmüş olacaktı.
    Bu itirazı kabul etmek kolay değildir. Zira namaz kılmadığında öldürüleceğini bilen kimsenin namazı terk etmeyeceği bir varsayımdır. Bir varsayıma dayanarak insan hayatı hakkında hüküm vermek sağlıksız bir yaklaşımdır. Namazı kılmadan yaşayan insanın yaşamasında fayda olmadığı iddiası da temelsizdir. Zira Hz. Peygamber'in; bazen namaz kılan, bazen terk eden bir köle hakkında övücü sözler söylediği haberini yine bizzat bu itirazın sahibi aktarmaktadır.216 Namaz kılmayanda fayda olmasaydı Resülullah söz konusu köle hakkında iyi şeyler söylemezdi. Ayrıca, namaz kılmadığı için öldürülen kimsenin namaz kılması ihtimalini ortadan kaldıracağı itirazı iddia edildiği gibi yersiz değildir. Zira, ihtimal de olsa, namazla yükümlü olan kimseye, -onu öldürmeyerek- tekrar namaz kılma şansını tanımak gerekir. Onun ölümünden ibret alarak "bin kişinin namaz kılacak olması" onun elinden bu hakkın alınmasına gerekçe yapılamaz. Bu durumda yapılacak iş, hem öldürülmesi söz konusu olan kişinin, hem de diğer "bin kişinin" namaz kılmasını sağlayacak hakkaniyetli ve etkili yollar aramaktır.

    Şartlarını taşıyan müslümanların, sahip oldukları malların belli bir kısmını Kur'an'ın belirlediği cihetlere vermeleri diye tanımlanabilecek olan zekât, İslam toplumunda ekonomik ve sosyal açıdan taşıdığı önem dolayısıyla diğer ibadetlerden farklı bir konumdadır. Aşağıdaki ayette, zekâtın bu konumu açıkça belirlenmektedir.

    "Onların (mü'minlerin) mallarından zekât al ki, onunla kendilerini (malın mânevî kirinden) temizlemiş (mallarını) bereketlendirmiş olasın. (Zekât verdikleri zaman da) onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için bir huzur kaynağıdır."219

    Hz. Peygamber, bu ayete dayanarak zekâtı, görevlendirdiği zekât memurları aracılığı ile topluyordu. Günümüzde olduğu gibi zekât verme işi asla kişisel istek konusu gibi görülmemişti. Esasen zekatın farz kılınmasından kastedilen hedeflere en verimli biçimde; zekâtın bir merkezde toplatılıp değerlendirilmesi yoluyla ulaşılabilir.






  6. 6
    İşte bu özel durumu sebebiyle zekât konusunda, yükümlülere yaptırım uygulanması tabii bir şeydir. Çünkü "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır."220 Bu hakkı alıp sahiplerine ulaştırmak ta devletin görevidir. Devlet, bu görevini yerine getirmek konusunda karşısına çıkan engelleri meşru yola başvurarak ortadan kaldırır. Bu konudaki düzenleme şu hadiste ifadesini bulmuştur:

    "... Kim mükafatını Allah'tan bekleyerek onu (zekatı) verirse, ona mükafatı verilir. Kim de vermezse, Allah'ın haklarından biri olarak onu ve mallarının yarısını alırız. Muhammed ailesi için, zekattan hiçbir şey helal olmaz."221

    Bu hadiste zekât ile ilgili olarak şu önemli esaslar yer almaktadır:

    Prensip olarak zekât; mükafatı Allah'tan beklenerek verilmelidir. Servetinin zekâtını vermek istemeyen kimse ise kendi haline bırakılmaz. Devlet gücü kullanılarak bu zekât zorla alınır. İş bununla da kalmaz, ayrıca ceza olarak malının yarısı da alınır. Zekât konusunda takınılan bu tavizsiz tavır, fakirlerin, zekât alabilecek kimselerin hakkını koruma amacına yöneliktir.222

    Zekâtı ödemeyen kimseden zekâtın zorla alınmasından başka, maddi ceza olarak malının yarısının da alınacağı hükmünün; İslam'ın ilk dönemlerine ait olduğu, bu hükmün daha sonraları nesh edildiği bazı alimlerce ifade edilmiştir.223 Bu görüş sahipleri şu delilleri ileri sürmektedirler: Hz. Peygamber, "Malda zekâttan başka hak yoktur"224, buyurmuştur. Ayrıca zekât bir ibadettir. O yüzden diğer ibadetlerde olduğu gibi, zekâttan kaçınmak da malın yarısının alınmasını gerekli kılmaz. Zekât ödemeyenin malının yarısının alınması, ibadetler konusunda mali cezaların uygulandığı ilk dönemlere aittir.225

    İmam eş-Şâfiî de önceleri, cimrilik ederek zekât vermeyen yükümlüden zekâtın zorla alınacağı, ayrıca malının yarısına el konacağı görüşünde iken sonradan malına el konma yerine tazir edileceği görüşüne ulaşmıştır.226

    el-Beyhakî, "Ashabımızın ta'liklerde rivayet ettiği `malda zekâttan başka hak yoktur' hadisine ait bir isnad bilmiyorum," demektedir.227

    er-Râfiî (ö.620/ 1223) en-Nesâî'nin bu hadisi rivayet ettiğini kaydetmekte ve senedinin çok zayıf olduğunu belirtmektedir.228 Kaldı ki hadis sahih olsa bile zekâtı vermekten kaçınan kimsenin malının yarısının alınmayacağına delil olmaz. Zira hadiste sözü edilen malda mevcut olmadığı bildirilen hak, tıpkı zekâtın özelliklerine sahip, yani onun gibi oranı ve ödeme dönemleri belli, ibadet niyetiyle "sahibine" ödenen bir haktır. Zekâtını ödemekten kaçınan mükellefin, malının yarısına el konması ile, zekât gibi ibadet kategorisi içinde yer almamaktadır. Fakirlerin hakkını gasp eden mükellef için öngörülen maddi bir cezadır.

    Diğer ibadet görevlerini yerine getirilmemesi halinde mükellefe maddi ceza uygulanmadığı gibi, zekât ibadetini yerine getirmeyene de maddi ceza uygulanmayacağı iddiası da dayanaksızdır. Zira kulun Allah'ın emri olan zekât ibadetini yerine getirmesi noktasında üçüncü şahısların hakkı devreye girmektedir. Yani zekât ibadeti mali yükümlülüğün yerine getirilmesi ilgi gerçekleşmektedir. Bu şahısların hakkını koruma konumun da olan devlet söz konusu hakların verilmemesi durumunda sessiz kalamaz. Zekat ibadetinin yerine getirilmesi sırasında devreye, hakkını devletin koruması gereken üçüncü şahıslar girmektedir. Hatta zekâtın sarf edileceği yerler arasında "Allah yolu (cihad ve savunma harcamaları)" bulunması açısından, zekât vermekten kaçınılması durumunda doğrudan doğruya kamu yararını ihlali söz konusu olmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı zekâtın, gerektiğinde zor kullanılarak alınması tabiidir.

    Bundan önce, namazın terki konusu ile ilgili olarak ta detaylı biçimde ifade ettiğimiz üzere, Hz. Peygamber'in vefatı üzerine baş gösteren irtidat olayları sürecinde, Hz. Ebûbekir, zekât vermek istemeyenlere karşı savaşmıştı. Bu kimselerin, müslüman olduklarını söylemelerine rağmen kendilerine mürted oldukları, dolayısıyla isyancı konumuna düştükleri için savaş açıldığı da görülmüştü. İrtidat edenlerin zekât ödemesi söz konusu olmadığına göre Hz. Ebûbekir'in, "Allah'a yemin ederim ki bunlar, Resulullah'a verdikleri bir dişi oğlağı bile benden esirgerlerse, bundan dolayı onlarla mutlaka savaşırım",229 şeklindeki ifadesini o yıl için tahakkuk etmiş zekât borcunun tahsili yönündeki irade ile yorumlamak gerekir. Olay bu yönüyle, gerektiğinde zekât vermeyenlere savaş açılabileceğini gösterir.

    Aynı zamanda bir ibadet oluşundan hareketle zekâtın zorla alınması, din hürriyeti açısından bir zorlama olarak ele alınamaz.

    Namazı kasten kılmamanın cezalandırılması gerektiği yönünde en ılımlı yaklaşım Hanefî ekolüne âittir. Başta Ebû Hanife olmak üzere bu mezheb bilginleri namaz kılmayanın kâfir olmayacağı ve kılmamakta direnenin öldürülmeyeceği görüşündedirler. Ancak, onlara göre namaz kılmayan kendi hâline bırakılmayıp cezâlandırılır. Cezâlandırma yöntemi, namaz kılıncaya kadar hapsetmektir.209 Hapse ilâveten kan çıkıncaya kadar dövüleceği de kaydedilmekte ve bunun mezhepteki temel görüş olduğu ifâde edilmektedir.210

    Namaz kılmayanın kâfir olmayacağı yönünde Şâfiî, Mâlikî ve Hanefî ekolleri görüş birliği hâlinde olduklarından, bu yöndeki delil ve mülâhazalar, karşı görüşün değerlendirilmesi sırasında ifâde edilmişti. Burada Hanefî ekolünün; namaz kılmayanın öldürülmeyeceği yönündeki delilini zikredip daha sonra bu görüşü değerlendirmeye çalışacağız.

    Namaz kılmayanın öldürülmeyeceği görüşünde olanların temel dayanağı şu hadistir:

    "Muhsan (başından nikâh geçmiş) zinakar, kasten adam öldüren ve (müslüman) topluluğu terk eden (ve mürted olan) kimseler hâriç; Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resülü olduğuma şehâdet eden hiçbir müslümanın kanı helal olmaz."211

    İbnu Dakîk el-`Îd, yukarıdaki hadisin hangi yönüyle bu konuda delil olduğunu şu şekilde açıklamaktadır:

    "Namazı terk etmek, hadiste belirtilen sebeplerden (muhsanın zinâsı, haksız yere adam öldürme ve irtidat eylemlerinden) biri değildir. Hz. Peygamber, müslüman kanını mübah kılan sebepleri -genel anlam taşıyan olumsuz ifâdeden (nefyden) sonra istisnâ edatı kullanarak- bu üç şeyle sınırlamıştır. (Dolayısıyla bu üç sebep arasında bulunmayana namaz kılmama `suç'u sebebiyle kişinin öldürülmesi meşru değildir.)"212

    Namazı terk edenin öldürülmeyeceği konusunda yukarıdaki hadisi delil olarak kullanan Hanefî ekolüne karşı Hanbelî ekolü tarafından şu itirazda bulunulmaktadır:

    "Bu hadis aslında, namaz kılmayanın öldürülmeyeceğinin değil, öldürüleceğinin delilidir. Çünkü hadis, müslümanın kanının üç şeyden biriyle helal olacağını söylüyor. (Yani namazı terk eden kafir olacağına göre, hadisin hükmünce, "dinini terk edenler" kategorisi içinde öldürülür.)213

    Bu karşı çıkış, namaz kılmayanın gerçekten kafir olması durumunda haklı olurdu. Ama namaz kılmayanın kafir olduğu görüşünün sağlam dayanaklardan yoksun olduğunu daha önce görmüştük.

    Hanefî kaynaklarında rastlamadığımız, ama onlar adına diğer kaynakların zikredip cevapladığı bir delil de şudur:

    "Namazı kılmayanın öldürülmesi, namazın bütünüyle terk edilmesine (ileride kılınması ümidinin ortadan kalkmasına) sebep olur."214

    Bu delile şöyle karşılık verilmektedir:

    "Bu gerekçe yersizdir. Zira namaz kılmadığı zaman öldürüleceğini bilen kimse namazı terk etmez. Özellikle üç kere, namazı terk etmemesi istendikten sonra... Bütün bunlardan sonra da namazı kılmayacak olursa namazdan ümidini kesmiş olur. Bu halde yaşamasında da bir fayda yoktur. Bu durumda ise itlâf edilmiş sayılmaz. Diyelim ki öldürülmesiyle namaz kılması ihtimali ortadan kalkmış oluyor. Ama aynı zamanda bin kişinin de namaz kılması sağlanmış oluyor. Muhtemel bir namazın ortadan kalkması karşısında bu neticenin alınması yukarıdaki prensibe aykırı değildir."215






  7. 7
    Bu itirazı kabul etmek kolay değildir. Zira namaz kılmadığında öldürüleceğini bilen kimsenin namazı terk etmeyeceği bir varsayımdır. Bir varsayıma dayanarak insan hayatı hakkında hüküm vermek sağlıksız bir yaklaşımdır. Namazı kılmadan yaşayan insanın yaşamasında fayda olmadığı iddiası da temelsizdir. Zira Hz. Peygamber'in; bazen namaz kılan, bazen terk eden bir köle hakkında övücü sözler söylediği haberini yine bizzat bu itirazın sahibi aktarmaktadır.216 Namaz kılmayanda fayda olmasaydı Resülullah söz konusu köle hakkında iyi şeyler söylemezdi. Ayrıca, namaz kılmadığı için öldürülen kimsenin namaz kılması ihtimalini ortadan kaldıracağı itirazı iddia edildiği gibi yersiz değildir. Zira, ihtimal de olsa, namazla yükümlü olan kimseye, -onu öldürmeyerek- tekrar namaz kılma şansını tanımak gerekir. Onun ölümünden ibret alarak "bin kişinin namaz kılacak olması" onun elinden bu hakkın alınmasına gerekçe yapılamaz. Bu durumda yapılacak iş, hem öldürülmesi söz konusu olan kişinin, hem de diğer "bin kişinin" namaz kılmasını sağlayacak hakkaniyetli ve etkili yollar aramaktır.

    Kısaca, namaz kılmayanın kafir olmayacağı ve öldürülmeyeceği yönündeki Hanefî ekolü görüşü bizce doğru görüştür. Ancak aynı ekolün, namaz kılmayanın hapis ve dövme yoluyla "tazir" edilmesi gerektiği şeklindeki görüş üzerinde söylenecek sözler vardır. Zira namaz zekâtın aksine, kamuya ilişkin maddi yükümlülük getiren bir konumda değildir. Tamamıyla kişisel ve ahlaki bir özelliktedir. Belli düzendeki bedensel hareketlerin "ibadet" olarak gerçekleşmesinde niyet hayati bir fonksiyona sahiptir. Zorla kıldırılacak namazın, kendisinden beklenen sonuçları vermesi imkansızdır. Bir noktada, yapılan işin namaz olduğunu söylemek de zorlaşır. Özellikle sırf niyete bağlı etkinliklerde uygulanacak baskı, gizli sapmalara, şuur altı tepkilerine sebep olacağından bir tür "nifak" hayatının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır.

    O halde ne yapmak gerekir?

    Yapılması gereken şey her konuda olduğu gibi burada da Hz. Peygamber'i örnek almaktır. Her fırsatta namazın önemini vurgulayan öğütlerde bulunmuş olmasına rağmen onun, namaz yüzünden hiç kimseyi öldürdüğüne, ya da hapsedip dövdüğüne şahit olunmamıştır. Onun tüm yaptığı, önce yaşamak, uygulamak, tebliğ etmek ve açıklamak (öğretmek) idi.

    Namaz kılmayanı öldürmek, hapsetmek, dövmek yerine onun namaz kılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasına özen gösterilmelidir. Bu da sadece eğitim yoluyla çözülecek bir problemdir.

    Zaten namaz kılmayanın hapsedilip dövülerek tazir edileceği görüşü Hanefî mezhebinin konuyla ilgili tek görüşü değil, "müftâbih" görüşüdür. Hanefî kaynakları her ne kadar hep bu görüşü ön plana çıkarmakta ise de bu noktada Ebû Hanife'den gelen başka rivayetler de, vardır. Nitekim Ali b. el-Mufaddal, 212 no'lu dipnotta bir kısmını aktardığımız kasidesinde, "Ebû Hanife bir görüşünde, mühlet vererek onu bırakır, bir görüşündeyse onu vücûben namaza zorlar", demektedir.

    eş-Şâfiî de, isim zikretmeden, Hanefî mezhebinde konuyla ilgili rivayet edilen görüşleri şöyle ifade etmektedir:

    "Namaz kılması söylendiği halde `kılmıyorum' diyen kimseye yapılacak işlem hakkında bazı kimseler bize muhalefet etmişlerdir. Bir kısmı `Onu hapse koyarım ve döverim', bir kısmı, `Hapsederim, dövmem', bir kısmı da `Ne hapsederim, ne döverim. O, dini konusunda emindir.' demiştir."217

    Yine Zeydî alimlerden es-Seyyâğî (ö.1121/1709), Ebû Hanife'ye göre namaz kılmayanın hapsedilip dövüleceğini zikrettikten sonra, "(Yine ondan) bir rivayete göre namaz, kişinin boynunda bir emanettir. (Yani; cezalandırılmaz, sorumluluğuyla başbaşa bırakılır)", demektedir.218

    Gerek eş-Şâfiî'nin aktardığı en son rivayet, gerek es-Seyyâğî'nin aktardığı ikinci rivayet; namaz kılmayanın hapsedilip dövüleceği şeklindeki görüşün konu etrafında Ebû Hanife'ye ait tek görüş olmadığını ortaya koymaktadır. Ebû Hanife'nin, Hanefî kaynaklarında zikredilen görüşü sonradan ağırlık kazanarak "müftâbih" hale gelmiş, Kur'an'ın ruhuna uygun olan ve zor kullanmamayı öngören görüş unutulmaya terk edilmiştir. Bizce "âbid insan" yetiştirme noktasında içine düşülen "resmî" ve "sivil" zaaf İmam'a ait, namaz kılmayana zor kullanmayı öneren görüş ön plana çıkarılarak aşılmaya çalışılmıştır. Oysa, olumlu bir sonuca ulaşma şansı bulunmayan, bu kolaycı yaklaşım yerine; zor, ama sonuç getirici nitelikte olan, eğitime dayalı serbestiyetçi yaklaşım ön plana çıkarılmalıydı. Böyle bir bakış açısı, namazın terki konusunda diğer mezheplere oranla en yapıcı noktada bulunan Hanefî mezhebini tam isabet noktasına götürmüş olacaktı.

    diyanet.gov.tr



kasten namazı terk eden kâfir olur hadisinin senedi,  hz ebubekir namaz kılmayanlarla savaşı