Müslüman Hanımlar ve Müslüman Kadının Şahsiyeti Forumundan Müslüman Kadın şahsiyeti (kimliği) Nasıl Olmalı? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Müslüman Kadın şahsiyeti (kimliği) Nasıl Olmalı?

    Reklam




    İslam’i çerçeve ve anlayış doğrultusunda Müslüman kadın şahsiyeti nasıl olmalı sorusuna değinmeden önce, şahsiyet terimi sözlükte ve ıstılahta ne manaya geliyor anlamaya çalışalım. Istılahı mana olarak şahsiyet; nefsiyet ve zihniyetten oluşur. Nefsiyet; insanoğlunun sahip olduğu içgüdü ve organik ihtiyaçlara verilen addır. Zihniyet ise akletme ve idrak etme yoluyla insanın sahip olduğu düşünce ve fikirlerdir. Bir diğer adıyla zihniyet insanın hayatına yön veren, dünya görüşünü ve yaşam tarzını belirleyendir. Şahsiyet terimini tarif ettikten sonra, İslam’ın kadına verdiği değer, cahili batı toplumunun (her ne kadar kendilerini çağdaş ve ilerici olarak nitelendirseler de) kadını oturtturduğu yer, Müslüman kadının sahip olması gereken şahsiyet, İslam’i şahsiyete sahip Müslüman kadının davadaki samimiyeti ve mücadelesi ve sonuç olarak örneğimiz olan mücahide sahabe kadınlarının sahip olduğu şahsiyet ve mücadelelerine değinmek istiyoruz.

    Muhakkiki İslam’ın kadına verdiği değeri, itibarı, şerefi, haysiyeti, oturtturduğu yeri hiçbir din, hiçbir ideoloji vermemiştir ve veremeyecektir. Çünkü bu değer ve itibar âlemlerin rabbi olan, her zerreye yön veren Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. Mahlûkatın yaratıcısı kadına ve erkeğe öyle mükemmel haklar belirlemiştir ki ona yönelip fiiliyata geçirdiğimizde hem dünyada, hemde ahirette saadetin, huzurun doruğuna ulaşırız.

    Kendilerini demokrasi havarileri olarak tanıtan cahili batı hadaretinin, kültürünün savunucularıysa kadını öyle bir yere oturtturmuştur ki, kadının sahip olduğu şeref ve haysiyeti ayaklar altına alan, onu bir dünya metaı haline dönüştüren, şahsiyetsiz kimliksiz, adeta salyalarını akıtan sinsi timsahların avı haline getirip, hayvanların dahi sahip olmadığı aşağılık bir hayata mahkum etmiştir. Aile kurumunu ortadan kaldırıp kadını kariyer yapma telaşına itip çocuk sahibi olma düşüncesinden uzaklaştırmıştır. Bencillik duygusu onları sarıp sarmalamıştır. Öyle ki, çocuk bakma sıkıntısına girmektense köpeklerle yaşamayı tercih etmişlerdir. Son dönemlerde çocuk yapmamaktan ötürü nesilleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çocuk sahibi olan ailelerse çocuğu belli bir yaşa geldikten sonra sanki onu bir paçavra gibi sokağa atmaktadır. Hâlbuki İslam’a göre annelik kadının en büyük sorumluluğu ve evliliğin en büyük gayesidir. Çocuk sahibi olup onu en güzel bir şekilde yetiştirip terbiye etmek İslam'ada çok büyük sevabı olan kutsal bir görevdir. İslam şeriatında kadın her türlü tehlikeden, kem gözlerden korutulması, sakınılması gereken bir namus bir cevherdir. Asıl haksızlık ve kötülük onu namussuzca açıp saçmak değersiz bir meta gibi sergilemek, sahipsizce elden ele dolaşan eğlence aracı kılmaktır. Nitekim kâfirler eşlerini kıskanmazlar.
    İşte görüldüğü gibi İslam inancından uzak haya ve heveslerinin esiri olmuş insanlar kendilerine hayvanların dahi yaşamaktan hayâ ettiği bir hayatı yaşamayı reva görüyorlar vede bu yaşantılarıyla gurur duyuyorlar.
    Bir de herkesin uzaktan veya yakından bildiği bir mesele var oda şu; feminizm. Evet, batı hadaretinin, kültürünün ürünü bir düşünce biçimi. Feminizm; kadın ve erkek eşitliğini, sosyal hayatın her alanınında erkeğin sahip olduğu hakların aynı surette kadına da verilmesi gerektiğini savunan bir düşünce biçimi. Kadın ve erkeğin eşitliğini savunmak realist fıtri yapıyı inkâr etmek demektir. Çünkü kadın ve erkek yaratılış itibariyle eşit değildir. Kadın kadın olarak muayyen özelliklere, erkekte erkek olarak muayyen özelliklere sahiptir. Kadının sahip olduğu özelliklere erkekler kadir olmadığı gibi erkeğinde sahip olduğu özelliklere kadınlar kadir değildir. Bunlar Allah’ın yarattığı varlık âlemine koyduğu değişmeyen kanunlardır. İslam erkeği ve kadını içgüdü ve organik ihtiyaçları olan bir insan olarak ele alır ve ne bunları yok sayar ne de fıtratta var olmayan özellikleri sanki varmış gibi gösterir.
    Zaten batı toplumu bu düşünceyi savunurken bir yandanda kendi kendileriyle çelişmektedir. Misalen; ağır sanayi, kazı, inşaat yapımı vs. gibi işlerde kadın çalışan yok denecek kadar azdır. Yine yönetim gibi siyasi işlerle uğraşan kadınların sayısıda erkeğe nazaran çok azdır. Çocuk bakımıyla ilgili mesleklerde, hemşirelik, hasta bakıcılığı vs. gibi işlerde de erkek çalışan sayısı yok gibidir. Madem erkek ve kadın eşittir neden kadınlar ve erkekler her meslek alanında eşit sayıda değildir? Zarafette, duygusallıkta, nezakette, şefkat ve merhamette erkek kadına yetişemez. Aklî muhakemede, soğukkanlılıkta, fikri tahlil, yani çözümlemede de kadın erkeğe yetişemez. Burada kadın ve erkek eşit değildir derken kastedilen fıtri özellikler açısından eşitlilik söz konusu değildir. Yoksa Allah indinde kadın-erkek eşittir ve herkes ahirette yaptığının karşılığını görecektir.
    “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adın cennetlerinde güzel meskenler vaat etti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (Tövbe 72)
    Bu konuda Allah Resulü ise;
    “Sizler tarağın dişleri gibi eşitsiniz. Ne arabın, aceme, nede bir kölenin, araba üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takva iledir” buyurmaktadır.
    Peşin fikir ve kabullenişlerden uzak olarak düşünebilen herkes; mutlak anlamda kadın erkek eşitliğini savunanların, bu tür bir eşitliği bir türlü gerçekleştiremedikleri gibi, kaş yaparken göz çıkardıklarını ve bu uğurda insânî eşitliği de ortadan kaldırdıklarını kabullenmek zorunda kalacaktır. Çünkü girift bir makinede, kendi yerinde çok büyük görevler yapan bir dişliyi, aynı makinedeki bir başka dişliye benzemiyor diye yerinden alıp, onun gibi yapmaya çalışmak, hem her iki dişlinin görevini aksatmak, hem de makineyi bozmak demektir. Çünkü bu her iki dişlinin de, kendi yerinde çok önemli görevleri vardır. Hiçbiri değersiz olamaz. Ve bu onların birinin diğerinden mutlak üstünlüğünü de göstermez.
    Bunlar eşit yapacağız diye sokaklara döktükleri kadını erkek yapamamışlar ama kadınlığından da çıkarmışlar ve maskaraya çevirmişlerdir. Kadın, bu gayretlerle tavus kuşuna özenen karga durumuna düşmüştür.
    Bir öğretim görevlisi yazar Ayşin Şişman’a göre Türkler İslam’ı seçtikten sonra kadınlar ikinci sınıf muamele görmeye başlamış, bakınız bu düşüncelerini nasıl dile getiriyor;
    “Türk kadının sosyal ve siyasal boyutunu ele almak için öncelikle tarih içerisindeki durumunu ve gelişim seyrini incelemek gerekir. Türklerin Orta Asya’daki varlığından itibaren İslam dininin kabul edildiği 8. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde, Türk kadını toplumsal konum bakımından büyük ölçüde erkekle eşitti. Hun hâkimiyetinin sürdüğü devirlerde devletin başı hakan, eşi hatun ile birlikte devleti temsil ederlerdi. Türklerin ilk yazılı belgeleri olan Orhun Kitabelerinde Türk kadınından saygı ile bahsedilir. Devlet ve milletle ilgili önemli kararların alındığı kurultaylara hatunlar da katılır ve etkili olurdu. Kadın erkekler gibi çok iyi ata biner ve kılıç kullanırdı.
    8. yüzyılın başlarında önceleri tek tek, daha sonra ise topluca İslam dinini kabul eden Türklerde, zamanla Arap ve İran kültürünün etkileri kendini göstermiştir. Bilindiği gibi İslamiyet Arap Yarımadasında doğmuştur. Dolayısıyla Arap kültürünün gelenek ve göreneklerinden etkilenmiştir. Cahiliye devri Arap toplumunda kadın eşya değerinde bir varlıktır. Bir erkek istediği sayıda kadınla evlenebilir, isterse onları öldürebilir, hatta kız çocuklarını diri diri toprağa gömerdi. Buna karşılık İslam dini evlilik kurumunu uygulamaya koymuş, eş sayısına bir sınır getirmiş ve boşanma durumunda erkeği kadına nafaka ödemekle sorumlu tutmuştur. Ancak dini kurallar doğru bir biçimde yorumlanmamış ve bu yorumlar İslam’ı yetin ruhuna ve amacına uygun bir şekilde yapılmamıştır. Bu nedenle de kadın ikinci sınıf insan olarak addedilmiş, çarşafa sokulup eve kapatılarak sosyal hayattan men edilmiştir. Bu durum İslam topluluklarına büyük zarar vermiştir." şu iyi bilinmelidir ki, bu gibi terennümler yalnızca İslam’i düşünceden uzak zihniyete sahip insanların terennümleri değil!
    İslam şeriatına göre kadın sosyal hayattan kopuk sadece evinde oturan bir varlık değildir. Sosyal hayatta kadın ve erkek birbirinden ayrı olduğu ve tesettürüne büründüğü müddetçe kadın yönetimle ilgili konular hariç diğer mesleklerde yer alabilir. Buna ilişkin bir haramlılık söz konusu değildir. Yönetimle ilgili alanlarda (halife, vali, kadı) bulunması caiz değildir.
    Rasulullah kendisine Pers halkının kendilerine Kira’nın kızını kraliçe olarak tayin ettiklerine dair haberi ulaşınca şöyle dedi: “Bir kavim kendileri için ulul-emir olarak bir kadın tayin ederse felah bulmayacaktır.” (Buhari)
    İslam’ın hükümleri ve kaideleri herkesin lastik gibi oraya buraya çekiştirebileceği heva ve heveslerine göre yorum yapabileceği hükümler değildir. Bilakis her şey ayan ve beyandır. Ve hiçbir zaman İslam toplumu İslami hükümleri yürürlüğe soktuğundan dolayı zarar görmemiştir bilakis İslami hükümlerden uzaklaşarak batının kültürünü ve hadaretini almaya başladığından ötürü zarar görmüştür. İslam şeriatının kâmilen tatbik edildiği dönemlerde İslam devleti maddi, siyasi, fikri, ahlaki açıdan en zirve noktada olduğu gibi inanmayan kâfirlerin dahi hayranlıkla baktığı hatta orada var olan adaleti görüp yaşamak için göç ettiği bir yerdi. İslam ideolojisi öyle mükemmel ve muazzam bir ideolojidir ki cehaletin en alasının yaşandığı küfrün, fişkın, her türlü fuhşiyatın ve ahlaksızlığın kol gezdiği bir dönemde bütün bu pisliklerden arınmış bir kişinin daveti ile başlayıp kısa zamanda dünyanın üçte birinin Müslüman olduğu ve İslami ideolojinin o topraklarda tatbik edilip yaşandığı bir yer haline gelmiştir. Tarihte böyle bir örnek asla hiç bir yerde görülmemiştir. Ve o ideolojiyi benimseyenler İslam’ın akide ve fikri karşısında dil, ırk, milliyet gözetmeksizin yaşamışlar ve aynı kültür içerisinde erimişler kardeşçe yaşayan bir toplum haline dönüşmüşlerdir.
    Şimdi soruyoruz; farklı kültür, din, ırk ve milliyete sahip insanları bir araya toplayıp aynı fikirlerin, duyguların ve nizamların yaşandığı ve paylaşıldığı bir toplum haline dönüştüren İslam ideolojisi değ ilmiydi? Acaba insanları akın akın İslam’a koşturan ve bir ümmet yapan İslam ideolojisi değimiydi?
    Evet, İslam’ın ve batının kadına verdiği değerin kısaca kıyasını yaptıktan sonra Müslüman kadın şahsiyeti nasıl olması gerekiyor meselesine değinelim. Şahsiyetin zihniyet ve nefsiyetten oluştuğunu söylemiştik. Buna binaen bir insanın nefsiyeti İslam dini ve ideolojisine dayalı bir şekilde tatmin ediliyorsa ve zihniyeti de İslam akide ve fikrine dayanıyor ve ameller dede eseri görülüyorsa o kişi İslam şahsiyetine sahiptir. Bunun tam tersi olacak şekilde bir insanında nefsiyet ve zihniyeti komünizm ideolojisine dayanıyorsa o kişide komünist (sosyalist, ateist) şahsiyetine sahiptir. Müslüman kadının sahip olması gereken şahsiyetse ebetteki İslam’ın akide ve fikirlerini kendine referans kabul eden ve bu doğrultuda bir hayatı yaşayan olmalıdır. Peki, İslam dini Müslüman kadından ne istiyor?
    1) İslam’ın bir ferd olarak kadına yüklediği farizaları eksiksiz bir şekilde uygulamak;
    Bilindiği gibi İslam hem ruhani hemde siyasi bir dindir. İslam’ın ruhani yönü ferdlere ilişkin hükümleri kapsar. Siyasi yönüyse topluma ilişkin hükümleri ve kanunları kapsar. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibadetle ilgili hükümler, aynı zamanda yalan söylememek, gıybetten, tecessüs, nemimden kaçınmak gibi ahlaki hükümler ruhi yönü; namaz kılmayana, oruç tutmayana ceza vermekse siyasi yönünü oluşturur.
    Binaenaleyh Müslüman kadın şahsiyet elbette İslam’ın bir ferd olarak kadına yüklediği farizaları yerine getirmede çok titiz davranmalıdır. Ve yine Allah’ın haram kıldıklarından da şiddetle kaçınmalıdır.
    “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarini kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehine 12)
    2) Kocasına itaat etmeli, evinin düzenini, temizliğini sağlamalı ve yemeğini pişirmelidir;
    Evet, kadının evlendiğinde çok dikkat etmesi gereken bir husus kocaya itaat konusu. İslam da evin reisi erkektir ve mubah dairede kadına emrettiğinde kadın itaat etmek zorundadır. Şayet itaat etmez ise büyük bir günah işlemektedir. Fakat itaat konusu farzların ve haramların dışındadır. Zira Allah’a isyanda kula itaat yoktur.

    Ashabı-ı kiramdan Esma binti Yezid adında bir hanım vardı. Çok güzel konuşurdu. Bir gün hanım sahabiler Esma’yı aralarında temsilci seçerek Peygamber efendimize gönderdiler.
    Esma Resul-i Ekrem’in huzuruna giderek şunları söyledi:
    -Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın resulü! Ben kadınlar tarafından gönderilen elçiyim. Allah seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Fakat biz kadınlar olarak, sizin evlerinizde kapanıp kalıyoruz. Sizin cinsi isteklerinizi tatmin ediyoruz. Siz erkekler ise Cuma namazı kılmak, camilere ve cemaatlere gitmek, hastalara gidip hatır sormak, cenazelerde bulunmak, defalarca hac edebilmek, bunlardan daha faziletli olarakta Allah yolunda savaşıp cihad etmek gibi üstünlüklerle bizi geçmiş durumdasınız. Şurası muhakkak ki erkek kısmı hac veya umre etmek, kâfirlerle savaşmak üzere evinden çıktığı zaman mallarınızı biz koruyor, iplik eğirip elbiselerinizi dokuyor ve çocuklarınızı besliyoruz. O halde biz kadınlar, o hayırlı işlerin ecir ve sevabında sizlere ortak olamaz mıyız?
    Efendimiz onu sonuna kadar dinledikten sonra sahabilere dönerek:
    -“Ey hanım! Şunu iyice anla ve seni gönderen hanımlara anlat ki, kadın kısmının kocasıyla geçinip onun hoşnutluğunu kazanması, saydığın o değerli ibadetlerin hepsine denk olur” buyurdu.
    Kadınların hatibi diye tanınan ve katıldığı Yermük savaşında, söktüğü çadırın direğiyle dokuz bizanslıyı öldüren Esma hatunun Müslüman kadınlara getirdiği bu mesaj çok önemlidir.
    3) Çocuklarının İslami, ahlaki terbiyesi ile yakından ilgilenmeli onları en güzel şekilde yetiştirmelidir;
    Zira evliliğin en büyük gayesi çocuk sahibi olup onu yetiştirmektir. Bu Müslüman kadının başta gelen görevidir.
    4) İlmi seviyesini her daim yükseltmeye, çok kitap okumaya ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmaya çalışmalıdır;
    Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) buyuruyor ki; “iki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” Buna binaen Müslüman kadın şahsiyeti bu konuya çok dikkat etmelidir. Erkek olsun kadın olsun her Müslüman akıl baliğ olduktan sonra ölene dek, hangi yaşta olursa olsun iki günü birbirine eşit olmamalı, bilakis her geçen gün yeni bir şeyler öğrenip kendini geliştirmeli ve hatalarını düzeltmelidir.
    5) Etrafındaki insanlara örnek olmalı ve kendine sahabe hanımlarını örnek alarak onlar gibi olmak için mücadele etmelidir:
    Şurası muhakkakı İslam’ı bizlere ulaştıran ve onu hayatlarında en güzel yaşayanlar sahabelerdir. Asrısaadet devri her döneme ışık tutmuş, herkesin özlemini çektiği bir dönem olmuştur. Onlar Allah resulünü bizzat görmüş onunla yaşamış, iman etmiş, amel etmiş, zorluklara göğüs germiş ve savaşmıştır. Dolayısıyla Müslüman kadın şahsiyet hayatının her alanında sahabe hanımlarını örnek alarak yaşamalı ve Allah’ın rızasını ummalıdır.
    6) Hayatta amellerinin ölçüsü helal ve haram ihtilafa düştüğünde de dayanağı Kur’an ve sünnet olmalıdır:
    Kuran’a ve sünnete sarılmak asla kopmayan bir kulba yapışmaktır. Dolayısıyla Müslüman kadın ihtilafa düştüğünde menfaatlerine veya insanların görüşlerine göre değil Kur’an’a ve Sünnet’e başvurmalı çözümü orada aramalıdır. Allahu telala buyuruyor ki;
    "Allah ve Resulü bir husus için hüküm verirlerse, artık mü'min erkek ve kadına o hususu kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü’ne isyan ederse apaçık bir delalete (sapıklığa) düşmüş olur." (Ahzab:36)
    7) Emr-i bil maruf nehy-i anil münker görevini ifa etmeli;
    İyiliği emredip, kötülükten nehyetme erkek ve kadın her ferdin üzerine vaciptir. Zira emr-i bil maruf nehyi anil münkeri emreden şer-i hükümler incelendiğinde kadın veya erkeğe has kılınmamıştır. Bilakis genel bir hitap vardır. Zaten bir hükmü tahsis edici kinaye olmadıkça o hüküm genel kabul edilir. Misalen Allah Resulü hadisi şerifte buyuruyor ki;
    “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle ona karşı buğuz beslesin. Bu da imanın en zayıf noktasıdır.”
    Hadis-i şerifte Allah Resulü erkek veya kadın zikretmeksizin genel bir hitap kullanmaktadır. Müslüman kadın şahsiyetinin belirgin bir özelliği de budur. O toplum içerisinde parmakla gösterilen bir kimliktir. Harama katiyen müsamaha göstermez. Bunu kendine büyük bir görev bilir ve haram işleyip bundan kaçınmayanları veya buna müsamaha gösterenleri uyarır, onları maruf işlemeye davet eder.
    8) İslamı hayatı yeniden başlatacak batılı ve küfrü kökünden söküp atacak olan Raşid-i hilafeti kurmak için elinden gelen mücadeleyi vermeli:
    Bütün problemlerin çıkış noktası, bütün dünyayı bir örümcek ağı gibi kaplamış olan küfür, Müslümanların hayatını zifiri karanlığa bürümüş adeta onların hayatını cehenneme çeviren şey şudur ki; onları izzete kavuşturacak, küfrün cehenneminden İslam’ın nuruna çıkaracak ve İslami hayatı her alanda tatbik edecek Raşid-i Hilafetin olmayışıdır. Evet, o olmadıkça İslam raflarda hapsedilmeye mahkûm, o olmadıkça Müslümanlar sahipsiz, bir avuç keferenin ayakları altında ezilmeye, küfrün iğrenç yüzünü toplumda seyretmeye, tertemiz yavrularını küfrün cehenneminde yetiştirmeye mahkûm. Ama kelime-i tevhid bayrağının gölgesinde İslam’ın nurunun açığa çıktığı İslam’ın devleti hilafette yaşamak varken neden bu cehennemde yaşıyoruz? Hayır, Müslüman şahsiyet buna razı olamaz. O bunun değişmesi için elinden gelen mücadeleyi gücünün son sınırına kadar sarfeder. Çünkü onun hayattaki tek arzusu Allah’ın rızasına kavuşmaktır.
    İslam devletini kurmak için mücadele etmek kadına da farzdır. Ve şu anda bu farz bütün farzların üstündedir. Dava taşımak ancak bir kitle ile gerçekleşir. Tek başına ferd dava taşıyamaz. Kadının bu farzı bunun için çalışan bir kitle ile ifa etmesi gerekir. Zira Allahu Teala:
    “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 104) buyurmaktadır.
    Sahabe hanımları da dava taşırlardı. Ve bunu kendilerine büyük bir görev bilmişlerdi. Bakınız hanım sahabilerden ümmü şerik nasıl dava taşıyordu!
    Ümmü Şerîk (r.anhâ) imanının tadını alan, heyecanını duyan ve İslâm’ı yaymak için canla başla uğraşan bahtiyar bir hanımdı. Kureyş kadınlarının evlerine sık sık ziyaretler yapar ve onları İslâm’a davet ederdi. İslâm’ı hanımlar arasında anlatmayı kendine vazife bilmişti. Bu hizmeti gizli gizli yürütürdü. İnsanların şirk bataklığından kurtulup hak yola gelmesinden büyük zevk duyardı. Bu sebepten bu vazifeyi büyük bir aşk ve heyecanla yapardı.
    O, Zira bir insanın karanlıktan çıkıp, cehaletten kurtularak hidayete kavuşmasını, putları bırakıp Allah’a yönelmesi ve Kur’an’la buluşmasını, dünya ve içindekilerin kendisine verilmesinden daha hayırlı görürdü.
    Ümmü Şerîk (r.anhâ) İslâm’ın güzelliklerini Kureyş’li hanımlar arasında yayabilmek için canhıraş bir şekilde çalışıyordu. Müşriklere yakalanmamak için de elinden gelen gayreti gösteriyordu. Fakat ne çare ki, azgın müşrikler onu takip ediyorlardı. Gün geçtikçe de İslâmiyet hızla yayılıyordu. Mekke dışından da İslâm’a koşanlar çoğalmaya başlamıştı. Müşrikler yeni Müslüman olan kimsesiz, gariplere işkence etme kararı aldılar. İslâm adına yapılan faaliyetlerin önünü almak için eza ve cefalarını artırdılar.
    Ümmü Şerîk (r.anhâ)’yı önce tehdit ettiler. Sonra hapsettiler. Kızgın güneşin altında bir lokma ekmek bir yudum su vermeden üç gün boyunca eziyet ettiler. Ve mübarek sahabi asla taviz vermedi, sabretti. Çünkü onlar ne için yaşadıklarının bilincindeydiler.
    9) Müslüman hanım şahsiyet dava taşıyan eşini, çocuklarını, babasını vs. desteklemeli onların yardımcısı olmalıdır.
    Mübarek hanım sahabilerden Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma’nın oğlu Abdullah ile yaptığı istişare dillere destandır.
    “Haccac Mekke’yi kuşatmış, Ebu Kubeys dağından bu mübarek şehri mancınıklarla taşa tutmuştu. Kuşatmanın altıncı ayında Mekkelilerin yiyecekleri tükenmişti, taraftarları Abdullah’ı terk etmeye başlamıştı. Abdullah’ın yanında pek az adam kalmıştı. Haccac ona, teslim olduğu takdirde kendilerine bir şey yapmayacağına dair haber salmıştı. Abdullah ibni Zübeyr annesinin yanına giderek dedi ki:
    -Anneciğim! Halk beni terk etti. Hatta kendi oğlum bile beni bırakıp gitti. Yanımda az bir adam kaldı. Onlarda en fazla bir saat dayanabilir. Bu herifler bana ne istersem verecekler. Ne yapmamı uygun görürsün?
    Hz. Esma ona şunları söyledi:
    -Oğlum! Sen kendini daha iyi bilirsin. Davanın hak olduğundan ve halkı Hakk’a çağırdığından eminsen, diren. Senin bütün adamların, arkadaşların Hak yolunda öldüler. Boynunu Beni Ümeyye oğlanlarının ellerine teslim edip oynatma! Eğer bunu dünyalık kazanmak için yapacaksan, sen ne kötü bir kulmuşsun! Böylece hem kendini hem de senin yanında yer alanları mahvetmiş oldun demektir. Eğer „Ben doğru yoldaydım. Fakat arkadaşlarıma baygınlık gelince gücümü kaybettim“ diyorsan, bu yiğitlerin yapacağı iş değildir. Dünyada daha ne kadar yaşayacaksın? Ölmek daha iyidir…“ dedi.
    Esma bu tarihi konuşmadan bir müddet önce gözlerini kaybetmişti. Bu uzun konuşmanın sonunda oğluyla vedalaşırken, onun üzerinde zırh bulunduğunu anladı. „Bu şehitlik isteyenlerin yapacağı iş değildir“ diyerek üzerindeki zırhı çıkarmasını istedi.
    Başka bir örnek sahabi Nesibe el-maziniyye’ye Oğlu Habib ibni Zeyd’in ölüm haberini verdikleri zaman şöyle dedi.
    "Onu bugünler için doğurdum. Allah’tan onun için ecir diliyorum. O küçükken Akabe gecesi Resulullah’a biat etmişti. Büyüyünce ona verdiği sözü tam olarak yerine getirdi. Eğer Allah Müseylime’ye karşı bana imkan verirse, arkasından kızlarını mutlaka ağlatacağım." dedi.
    Allah onlardan ve onlar gibi cesur Allah yolunda gözünü kırpmadan eşini, babasını, yavrusunu feda eden hanımlardan razı olsun.
    10) Müslüman hanım şahsiyet davada sabr ve sebat etmeli, musibetler karşısında asla taviz vermemelidir.
    Sahabeler Allah Resulüne Müşriklerin yaptıkları işkenceleri arz ve şikâyet edip:
    Ya Resulallah! Yüce Allah’a bizim için dua et. Bizim için Allah’dan yardım dile. Ya Resulallah! Bizi dinimizden döndürmelerinden korktuğumuz şu kavme karşı, bizim için Yüce Allah’dan yardım dilemez misin? Bizim İçin, Yüce Allah’a dua edemez misin? dediler.
    Resulullah (s.a.v.) hemen yüzünün rengi değişti. Yüzü al al olduğu halde, doğrulup oturdu:
    "Vallahi, sizden öncekiler içindeki mü’minlerden bir kimse yakalanır, kendisi için yerde bir çukur kazılır, o kimse, o çukura dizlerine kadar gömülür, sonra bir testere getirilir, başının üzerine konulup ikiye bölünürdü de, bu işkence onu dininden döndüremezdi. Yahud onun kemiğinin üzerinden eti ve siniri demir taraklarla taranır, kazınırdı da yine bu işkence, kendisini dininden döndüremezdi."
    Allah’tan korkunuz!
    Hiç şüphesiz Allah sizin için fetih ihsan edecektir. Vallahi Yüce Allah bu işi muhakkak tamamlayacak. Bu işin hükmü muhakkak yerine getirilecektir.
    O denli ki: hayvanına binmiş bir kimse. San’a ile Hadramevt arasında, San’a dan çıkıp Hadramevt’e kadar gidecek te Yüce Allah’tan başka birşeyden korkmayacak. Ancak varsa koyunu hakkında kurt saldırısından kaygı duyacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuzdur.” buyurdu.
    Bu hadis-i şerif sabrın ve sebatın nasıl olması gerektiğini çok açık ve net bir şekilde ifade ediyor. Sabr ve sebat mü’minin en büyük silahıdır. Bu kâfirlerde olmayan bir özelliktir. Elbette Allah’ın rızasını kazanıp, cennete girmenin yolu basit değil binbir çetrefilli, badireli yolları atlatmak gerekiyor. Hani bir söz vardır “cennet ucuz değil, cehennemde lüzumsuz değil” hakikaten doğru bir söz. Bizden önce gelip geçen ümmetler cenneti ucuza almadılar, çok mücadele ettiler de cenneti hakkettiler. Allah katiyen adaletsiz değildir. Onlara uyguladığı hükmü bize de uygulayacak ve onların çektiğini çekmeden, rahatlığı bir kenara bırakıp malımızı, canımızı, eşimizi, annemizi, babamızı, yavrumuzu gerektiğinde feda etmeden cenneti hak edemeyeceğiz.
    Allah (c.c.) Kur’an’ı Kerim'inde bakınız ne buyuruyor:
    (Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. (Bakara Suresi: 214)
    Müslüman bacılar, kardeşler!
    Şu hakikattir ki, Allah nurunu muhakkak tamamlayacak ve batıl yok olacaktır. Muhakkak ki bizler dünyaya önceden gelip, sonra göçenler gibi bir gün ölümü tadacağız. Ve Allah muhakkak bizleri dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekecek, vaadini yerine getirecek. Öyleyse Rabbimizin emrine kulak verelim, üzerimize düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeye, Resulullah (sav)’in hadiste bildirdiği üzere bir yerden bir yere göç eden yolcu gibi olmaya çalışalım. Dünyada sahip olduğumuz her şey bildiğimiz gibi geçici, aslolan ise ahiret hayatı. Öyleyse varmısınız Allah’ın rızasını ve cennet nimetini bu geçici ve basit dünyaya tercih edip, hakkı ve hakikati hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan haykırmaya? Öyleyse varmısınız gerçek saadeti ve mutluluğu tatmaya? Öyleyse var mısınız kâfirlerin düşünmekten bile korktuğu ölümü, şahadeti arzulayarak ona koşmaya?

    Saliha Aydın


    Paylaş
    Müslüman Kadın şahsiyeti (kimliği) Nasıl Olmalı? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    MÜSLÜMAN KADIN ŞAHSİYETİ (KİMLİĞİ) NASIL OLMALI?



    İslam’i çerçeve ve anlayış doğrultusunda Müslüman kadın şahsiyeti nasıl olmalı sorusuna değinmeden önce, şahsiyet terimi sözlükte ve ıstılahta ne manaya geliyor anlamaya çalışalım. Istılahı mana olarak şahsiyet; nefsiyet ve zihniyetten oluşur. Nefsiyet; insanoğlunun sahip olduğu içgüdü ve organik ihtiyaçlara verilen addır. Zihniyet ise akletme ve idrak etme yoluyla insanın sahip olduğu düşünce ve fikirlerdir. Bir diğer adıyla zihniyet insanın hayatına yön veren, dünya görüşünü ve yaşam tarzını belirleyendir. Şahsiyet terimini tarif ettikten sonra, İslam’ın kadına verdiği değer, cahili batı toplumunun (her ne kadar kendilerini çağdaş ve ilerici olarak nitelendirseler de) kadını oturtturduğu yer, Müslüman kadının sahip olması gereken şahsiyet, İslam’i şahsiyete sahip Müslüman kadının davadaki samimiyeti ve mücadelesi ve sonuç olarak örneğimiz olan mücahide sahabe kadınlarının sahip olduğu şahsiyet ve mücadelelerine değinmek istiyoruz.

    Muhakkiki İslam’ın kadına verdiği değeri, itibarı, şerefi, haysiyeti, oturtturduğu yeri hiçbir din, hiçbir ideoloji vermemiştir ve veremeyecektir. Çünkü bu değer ve itibar âlemlerin rabbi olan, her zerreye yön veren Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. Mahlûkatın yaratıcısı kadına ve erkeğe öyle mükemmel haklar belirlemiştir ki ona yönelip fiiliyata geçirdiğimizde hem dünyada, hemde ahirette saadetin, huzurun doruğuna ulaşırız.

    Kendilerini demokrasi havarileri olarak tanıtan cahili batı hadaretinin, kültürünün savunucularıysa kadını öyle bir yere oturtturmuştur ki, kadının sahip olduğu şeref ve haysiyeti ayaklar altına alan, onu bir dünya metaı haline dönüştüren, şahsiyetsiz kimliksiz, adeta salyalarını akıtan sinsi timsahların avı haline getirip, hayvanların dahi sahip olmadığı aşağılık bir hayata mahkum etmiştir. Aile kurumunu ortadan kaldırıp kadını kariyer yapma telaşına itip çocuk sahibi olma düşüncesinden uzaklaştırmıştır. Bencillik duygusu onları sarıp sarmalamıştır. Öyle ki, çocuk bakma sıkıntısına girmektense köpeklerle yaşamayı tercih etmişlerdir. Son dönemlerde çocuk yapmamaktan ötürü nesilleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çocuk sahibi olan ailelerse çocuğu belli bir yaşa geldikten sonra sanki onu bir paçavra gibi sokağa atmaktadır. Hâlbuki İslam’a göre annelik kadının en büyük sorumluluğu ve evliliğin en büyük gayesidir. Çocuk sahibi olup onu en güzel bir şekilde yetiştirip terbiye etmek İslam'ada çok büyük sevabı olan kutsal bir görevdir. İslam şeriatında kadın her türlü tehlikeden, kem gözlerden korutulması, sakınılması gereken bir namus bir cevherdir. Asıl haksızlık ve kötülük onu namussuzca açıp saçmak değersiz bir meta gibi sergilemek, sahipsizce elden ele dolaşan eğlence aracı kılmaktır. Nitekim kâfirler eşlerini kıskanmazlar.

    İşte görüldüğü gibi İslam inancından uzak haya ve heveslerinin esiri olmuş insanlar kendilerine hayvanların dahi yaşamaktan hayâ ettiği bir hayatı yaşamayı reva görüyorlar vede bu yaşantılarıyla gurur duyuyorlar.

    Bir de herkesin uzaktan veya yakından bildiği bir mesele var oda şu; feminizm. Evet, batı hadaretinin, kültürünün ürünü bir düşünce biçimi. Feminizm; kadın ve erkek eşitliğini, sosyal hayatın her alanınında erkeğin sahip olduğu hakların aynı surette kadına da verilmesi gerektiğini savunan bir düşünce biçimi. Kadın ve erkeğin eşitliğini savunmak realist fıtri yapıyı inkâr etmek demektir. Çünkü kadın ve erkek yaratılış itibariyle eşit değildir. Kadın kadın olarak muayyen özelliklere, erkekte erkek olarak muayyen özelliklere sahiptir. Kadının sahip olduğu özelliklere erkekler kadir olmadığı gibi erkeğinde sahip olduğu özelliklere kadınlar kadir değildir. Bunlar Allah’ın yarattığı varlık âlemine koyduğu değişmeyen kanunlardır. İslam erkeği ve kadını içgüdü ve organik ihtiyaçları olan bir insan olarak ele alır ve ne bunları yok sayar ne de fıtratta var olmayan özellikleri sanki varmış gibi gösterir.

    Zaten batı toplumu bu düşünceyi savunurken bir yandanda kendi kendileriyle çelişmektedir. Misalen; ağır sanayi, kazı, inşaat yapımı vs. gibi işlerde kadın çalışan yok denecek kadar azdır. Yine yönetim gibi siyasi işlerle uğraşan kadınların sayısıda erkeğe nazaran çok azdır. Çocuk bakımıyla ilgili mesleklerde, hemşirelik, hasta bakıcılığı vs. gibi işlerde de erkek çalışan sayısı yok gibidir. Madem erkek ve kadın eşittir neden kadınlar ve erkekler her meslek alanında eşit sayıda değildir? Zarafette, duygusallıkta, nezakette, şefkat ve merhamette erkek kadına yetişemez. Aklî muhakemede, soğukkanlılıkta, fikri tahlil, yani çözümlemede de kadın erkeğe yetişemez. Burada kadın ve erkek eşit değildir derken kastedilen fıtri özellikler açısından eşitlilik söz konusu değildir. Yoksa Allah indinde kadın-erkek eşittir ve herkes ahirette yaptığının karşılığını görecektir.

    “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adın cennetlerinde güzel meskenler vaat etti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (Tövbe 72)

    Bu konuda Allah Resulü ise;

    “Sizler tarağın dişleri gibi eşitsiniz. Ne arabın, aceme, nede bir kölenin, araba üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takva iledir” buyurmaktadır.

    Peşin fikir ve kabullenişlerden uzak olarak düşünebilen herkes; mutlak anlamda kadın erkek eşitliğini savunanların, bu tür bir eşitliği bir türlü gerçekleştiremedikleri gibi, kaş yaparken göz çıkardıklarını ve bu uğurda insânî eşitliği de ortadan kaldırdıklarını kabullenmek zorunda kalacaktır. Çünkü girift bir makinede, kendi yerinde çok büyük görevler yapan bir dişliyi, aynı makinedeki bir başka dişliye benzemiyor diye yerinden alıp, onun gibi yapmaya çalışmak, hem her iki dişlinin görevini aksatmak, hem de makineyi bozmak demektir. Çünkü bu her iki dişlinin de, kendi yerinde çok önemli görevleri vardır. Hiçbiri değersiz olamaz. Ve bu onların birinin diğerinden mutlak üstünlüğünü de göstermez.

    Bunlar eşit yapacağız diye sokaklara döktükleri kadını erkek yapamamışlar ama kadınlığından da çıkarmışlar ve maskaraya çevirmişlerdir. Kadın, bu gayretlerle tavus kuşuna özenen karga durumuna düşmüştür.

    Bir öğretim görevlisi yazar Ayşin Şişman’a göre Türkler İslam’ı seçtikten sonra kadınlar ikinci sınıf muamele görmeye başlamış, bakınız bu düşüncelerini nasıl dile getiriyor;

    “Türk kadının sosyal ve siyasal boyutunu ele almak için öncelikle tarih içerisindeki durumunu ve gelişim seyrini incelemek gerekir. Türklerin Orta Asya’daki varlığından itibaren İslam dininin kabul edildiği 8. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde, Türk kadını toplumsal konum bakımından büyük ölçüde erkekle eşitti. Hun hâkimiyetinin sürdüğü devirlerde devletin başı hakan, eşi hatun ile birlikte devleti temsil ederlerdi. Türklerin ilk yazılı belgeleri olan Orhun Kitabelerinde Türk kadınından saygı ile bahsedilir. Devlet ve milletle ilgili önemli kararların alındığı kurultaylara hatunlar da katılır ve etkili olurdu. Kadın erkekler gibi çok iyi ata biner ve kılıç kullanırdı.

    8. yüzyılın başlarında önceleri tek tek, daha sonra ise topluca İslam dinini kabul eden Türklerde, zamanla Arap ve İran kültürünün etkileri kendini göstermiştir. Bilindiği gibi İslamiyet Arap Yarımadasında doğmuştur. Dolayısıyla Arap kültürünün gelenek ve göreneklerinden etkilenmiştir. Cahiliye devri Arap toplumunda kadın eşya değerinde bir varlıktır. Bir erkek istediği sayıda kadınla evlenebilir, isterse onları öldürebilir, hatta kız çocuklarını diri diri toprağa gömerdi. Buna karşılık İslam dini evlilik kurumunu uygulamaya koymuş, eş sayısına bir sınır getirmiş ve boşanma durumunda erkeği kadına nafaka ödemekle sorumlu tutmuştur. Ancak dini kurallar doğru bir biçimde yorumlanmamış ve bu yorumlar İslam’ı yetin ruhuna ve amacına uygun bir şekilde yapılmamıştır. Bu nedenle de kadın ikinci sınıf insan olarak addedilmiş, çarşafa sokulup eve kapatılarak sosyal hayattan men edilmiştir. Bu durum İslam topluluklarına büyük zarar vermiştir." şu iyi bilinmelidir ki, bu gibi terennümler yalnızca İslam’i düşünceden uzak zihniyete sahip insanların terennümleri değil!

    İslam şeriatına göre kadın sosyal hayattan kopuk sadece evinde oturan bir varlık değildir. Sosyal hayatta kadın ve erkek birbirinden ayrı olduğu ve tesettürüne büründüğü müddetçe kadın yönetimle ilgili konular hariç diğer mesleklerde yer alabilir. Buna ilişkin bir haramlılık söz konusu değildir. Yönetimle ilgili alanlarda (halife, vali, kadı) bulunması caiz değildir.

    Rasulullah kendisine Pers halkının kendilerine Kira’nın kızını kraliçe olarak tayin ettiklerine dair haberi ulaşınca şöyle dedi: “Bir kavim kendileri için ulul-emir olarak bir kadın tayin ederse felah bulmayacaktır.” (Buhari)

    İslam’ın hükümleri ve kaideleri herkesin lastik gibi oraya buraya çekiştirebileceği heva ve heveslerine göre yorum yapabileceği hükümler değildir. Bilakis her şey ayan ve beyandır. Ve hiçbir zaman İslam toplumu İslami hükümleri yürürlüğe soktuğundan dolayı zarar görmemiştir bilakis İslami hükümlerden uzaklaşarak batının kültürünü ve hadaretini almaya başladığından ötürü zarar görmüştür. İslam şeriatının kâmilen tatbik edildiği dönemlerde İslam devleti maddi, siyasi, fikri, ahlaki açıdan en zirve noktada olduğu gibi inanmayan kâfirlerin dahi hayranlıkla baktığı hatta orada var olan adaleti görüp yaşamak için göç ettiği bir yerdi. İslam ideolojisi öyle mükemmel ve muazzam bir ideolojidir ki cehaletin en alasının yaşandığı küfrün, fişkın, her türlü fuhşiyatın ve ahlaksızlığın kol gezdiği bir dönemde bütün bu pisliklerden arınmış bir kişinin daveti ile başlayıp kısa zamanda dünyanın üçte birinin Müslüman olduğu ve İslami ideolojinin o topraklarda tatbik edilip yaşandığı bir yer haline gelmiştir. Tarihte böyle bir örnek asla hiç bir yerde görülmemiştir. Ve o ideolojiyi benimseyenler İslam’ın akide ve fikri karşısında dil, ırk, milliyet gözetmeksizin yaşamışlar ve aynı kültür içerisinde erimişler kardeşçe yaşayan bir toplum haline dönüşmüşlerdir.

    Şimdi soruyoruz; farklı kültür, din, ırk ve milliyete sahip insanları bir araya toplayıp aynı fikirlerin, duyguların ve nizamların yaşandığı ve paylaşıldığı bir toplum haline dönüştüren İslam ideolojisi değ ilmiydi? Acaba insanları akın akın İslam’a koşturan ve bir ümmet yapan İslam ideolojisi değimiydi?

    Evet, İslam’ın ve batının kadına verdiği değerin kısaca kıyasını yaptıktan sonra Müslüman kadın şahsiyeti nasıl olması gerekiyor meselesine değinelim. Şahsiyetin zihniyet ve nefsiyetten oluştuğunu söylemiştik. Buna binaen bir insanın nefsiyeti İslam dini ve ideolojisine dayalı bir şekilde tatmin ediliyorsa ve zihniyeti de İslam akide ve fikrine dayanıyor ve ameller dede eseri görülüyorsa o kişi İslam şahsiyetine sahiptir. Bunun tam tersi olacak şekilde bir insanında nefsiyet ve zihniyeti komünizm ideolojisine dayanıyorsa o kişide komünist (sosyalist, ateist) şahsiyetine sahiptir. Müslüman kadının sahip olması gereken şahsiyetse ebetteki İslam’ın akide ve fikirlerini kendine referans kabul eden ve bu doğrultuda bir hayatı yaşayan olmalıdır. Peki, İslam dini Müslüman kadından ne istiyor?

    1) İslam’ın bir ferd olarak kadına yüklediği farizaları eksiksiz bir şekilde uygulamak;

    Bilindiği gibi İslam hem ruhani hemde siyasi bir dindir. İslam’ın ruhani yönü ferdlere ilişkin hükümleri kapsar. Siyasi yönüyse topluma ilişkin hükümleri ve kanunları kapsar. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibadetle ilgili hükümler, aynı zamanda yalan söylememek, gıybetten, tecessüs, nemimden kaçınmak gibi ahlaki hükümler ruhi yönü; namaz kılmayana, oruç tutmayana ceza vermekse siyasi yönünü oluşturur.

    Binaenaleyh Müslüman kadın şahsiyet elbette İslam’ın bir ferd olarak kadına yüklediği farizaları yerine getirmede çok titiz davranmalıdır. Ve yine Allah’ın haram kıldıklarından da şiddetle kaçınmalıdır.

    “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarini kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehine 12)

    2) Kocasına itaat etmeli, evinin düzenini, temizliğini sağlamalı ve yemeğini pişirmelidir;

    Evet, kadının evlendiğinde çok dikkat etmesi gereken bir husus kocaya itaat konusu. İslam da evin reisi erkektir ve mubah dairede kadına emrettiğinde kadın itaat etmek zorundadır. Şayet itaat etmez ise büyük bir günah işlemektedir. Fakat itaat konusu farzların ve haramların dışındadır. Zira Allah’a isyanda kula itaat yoktur.

    Ashabı-ı kiramdan Esma binti Yezid adında bir hanım vardı. Çok güzel konuşurdu. Bir gün hanım sahabiler Esma’yı aralarında temsilci seçerek Peygamber efendimize gönderdiler.
    Esma Resul-i Ekrem’in huzuruna giderek şunları söyledi:

    -Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın resulü! Ben kadınlar tarafından gönderilen elçiyim. Allah seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Fakat biz kadınlar olarak, sizin evlerinizde kapanıp kalıyoruz. Sizin cinsi isteklerinizi tatmin ediyoruz. Siz erkekler ise Cuma namazı kılmak, camilere ve cemaatlere gitmek, hastalara gidip hatır sormak, cenazelerde bulunmak, defalarca hac edebilmek, bunlardan daha faziletli olarakta Allah yolunda savaşıp cihad etmek gibi üstünlüklerle bizi geçmiş durumdasınız. Şurası muhakkak ki erkek kısmı hac veya umre etmek, kâfirlerle savaşmak üzere evinden çıktığı zaman mallarınızı biz koruyor, iplik eğirip elbiselerinizi dokuyor ve çocuklarınızı besliyoruz. O halde biz kadınlar, o hayırlı işlerin ecir ve sevabında sizlere ortak olamaz mıyız?

    Efendimiz onu sonuna kadar dinledikten sonra sahabilere dönerek:

    -“Ey hanım! Şunu iyice anla ve seni gönderen hanımlara anlat ki, kadın kısmının kocasıyla geçinip onun hoşnutluğunu kazanması, saydığın o değerli ibadetlerin hepsine denk olur” buyurdu.

    Kadınların hatibi diye tanınan ve katıldığı Yermük savaşında, söktüğü çadırın direğiyle dokuz bizanslıyı öldüren Esma hatunun Müslüman kadınlara getirdiği bu mesaj çok önemlidir.

    3) Çocuklarının İslami, ahlaki terbiyesi ile yakından ilgilenmeli onları en güzel şekilde yetiştirmelidir;

    Zira evliliğin en büyük gayesi çocuk sahibi olup onu yetiştirmektir. Bu Müslüman kadının başta gelen görevidir.

    4) İlmi seviyesini her daim yükseltmeye, çok kitap okumaya ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmaya çalışmalıdır;

    Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) buyuruyor ki; “iki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” Buna binaen Müslüman kadın şahsiyeti bu konuya çok dikkat etmelidir. Erkek olsun kadın olsun her Müslüman akıl baliğ olduktan sonra ölene dek, hangi yaşta olursa olsun iki günü birbirine eşit olmamalı, bilakis her geçen gün yeni bir şeyler öğrenip kendini geliştirmeli ve hatalarını düzeltmelidir.

    5) Etrafındaki insanlara örnek olmalı ve kendine sahabe hanımlarını örnek alarak onlar gibi olmak için mücadele etmelidir:

    Şurası muhakkakı İslam’ı bizlere ulaştıran ve onu hayatlarında en güzel yaşayanlar sahabelerdir. Asrısaadet devri her döneme ışık tutmuş, herkesin özlemini çektiği bir dönem olmuştur. Onlar Allah resulünü bizzat görmüş onunla yaşamış, iman etmiş, amel etmiş, zorluklara göğüs germiş ve savaşmıştır. Dolayısıyla Müslüman kadın şahsiyet hayatının her alanında sahabe hanımlarını örnek alarak yaşamalı ve Allah’ın rızasını ummalıdır.

    6) Hayatta amellerinin ölçüsü helal ve haram ihtilafa düştüğünde de dayanağı Kur’an ve sünnet olmalıdır:

    Kuran’a ve sünnete sarılmak asla kopmayan bir kulba yapışmaktır. Dolayısıyla Müslüman kadın ihtilafa düştüğünde menfaatlerine veya insanların görüşlerine göre değil Kur’an’a ve Sünnet’e başvurmalı çözümü orada aramalıdır. Allahu telala buyuruyor ki;

    "Allah ve Resulü bir husus için hüküm verirlerse, artık mü'min erkek ve kadına o hususu kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü’ne isyan ederse apaçık bir delalete (sapıklığa) düşmüş olur." (Ahzab:36)

    7) Emr-i bil maruf nehy-i anil münker görevini ifa etmeli;
    İyiliği emredip, kötülükten nehyetme erkek ve kadın her ferdin üzerine vaciptir. Zira emr-i bil maruf nehyi anil münkeri emreden şer-i hükümler incelendiğinde kadın veya erkeğe has kılınmamıştır. Bilakis genel bir hitap vardır. Zaten bir hükmü tahsis edici kinaye olmadıkça o hüküm genel kabul edilir. Misalen Allah Resulü hadisi şerifte buyuruyor ki;

    “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle ona karşı buğuz beslesin. Bu da imanın en zayıf noktasıdır.”

    Hadis-i şerifte Allah Resulü erkek veya kadın zikretmeksizin genel bir hitap kullanmaktadır. Müslüman kadın şahsiyetinin belirgin bir özelliği de budur. O toplum içerisinde parmakla gösterilen bir kimliktir. Harama katiyen müsamaha göstermez. Bunu kendine büyük bir görev bilir ve haram işleyip bundan kaçınmayanları veya buna müsamaha gösterenleri uyarır, onları maruf işlemeye davet eder.

    8) İslamı hayatı yeniden başlatacak batılı ve küfrü kökünden söküp atacak olan Raşid-i hilafeti kurmak için elinden gelen mücadeleyi vermeli:

    Bütün problemlerin çıkış noktası, bütün dünyayı bir örümcek ağı gibi kaplamış olan küfür, Müslümanların hayatını zifiri karanlığa bürümüş adeta onların hayatını cehenneme çeviren şey şudur ki; onları izzete kavuşturacak, küfrün cehenneminden İslam’ın nuruna çıkaracak ve İslami hayatı her alanda tatbik edecek Raşid-i Hilafetin olmayışıdır. Evet, o olmadıkça İslam raflarda hapsedilmeye mahkûm, o olmadıkça Müslümanlar sahipsiz, bir avuç keferenin ayakları altında ezilmeye, küfrün iğrenç yüzünü toplumda seyretmeye, tertemiz yavrularını küfrün cehenneminde yetiştirmeye mahkûm. Ama kelime-i tevhid bayrağının gölgesinde İslam’ın nurunun açığa çıktığı İslam’ın devleti hilafette yaşamak varken neden bu cehennemde yaşıyoruz? Hayır, Müslüman şahsiyet buna razı olamaz. O bunun değişmesi için elinden gelen mücadeleyi gücünün son sınırına kadar sarfeder. Çünkü onun hayattaki tek arzusu Allah’ın rızasına kavuşmaktır.

    İslam devletini kurmak için mücadele etmek kadına da farzdır. Ve şu anda bu farz bütün farzların üstündedir. Dava taşımak ancak bir kitle ile gerçekleşir. Tek başına ferd dava taşıyamaz. Kadının bu farzı bunun için çalışan bir kitle ile ifa etmesi gerekir. Zira Allahu Teala:

    “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 104) buyurmaktadır.

    Sahabe hanımları da dava taşırlardı. Ve bunu kendilerine büyük bir görev bilmişlerdi. Bakınız hanım sahabilerden ümmü şerik nasıl dava taşıyordu!

    Ümmü Şerîk (r.anhâ) imanının tadını alan, heyecanını duyan ve İslâm’ı yaymak için canla başla uğraşan bahtiyar bir hanımdı. Kureyş kadınlarının evlerine sık sık ziyaretler yapar ve onları İslâm’a davet ederdi. İslâm’ı hanımlar arasında anlatmayı kendine vazife bilmişti. Bu hizmeti gizli gizli yürütürdü. İnsanların şirk bataklığından kurtulup hak yola gelmesinden büyük zevk duyardı. Bu sebepten bu vazifeyi büyük bir aşk ve heyecanla yapardı.
    O, Zira bir insanın karanlıktan çıkıp, cehaletten kurtularak hidayete kavuşmasını, putları bırakıp Allah’a yönelmesi ve Kur’an’la buluşmasını, dünya ve içindekilerin kendisine verilmesinden daha hayırlı görürdü.

    Ümmü Şerîk (r.anhâ) İslâm’ın güzelliklerini Kureyş’li hanımlar arasında yayabilmek için canhıraş bir şekilde çalışıyordu. Müşriklere yakalanmamak için de elinden gelen gayreti gösteriyordu. Fakat ne çare ki, azgın müşrikler onu takip ediyorlardı. Gün geçtikçe de İslâmiyet hızla yayılıyordu. Mekke dışından da İslâm’a koşanlar çoğalmaya başlamıştı. Müşrikler yeni Müslüman olan kimsesiz, gariplere işkence etme kararı aldılar. İslâm adına yapılan faaliyetlerin önünü almak için eza ve cefalarını artırdılar.

    Ümmü Şerîk (r.anhâ)’yı önce tehdit ettiler. Sonra hapsettiler. Kızgın güneşin altında bir lokma ekmek bir yudum su vermeden üç gün boyunca eziyet ettiler. Ve mübarek sahabi asla taviz vermedi, sabretti. Çünkü onlar ne için yaşadıklarının bilincindeydiler.

    9) Müslüman hanım şahsiyet dava taşıyan eşini, çocuklarını, babasını vs. desteklemeli onların yardımcısı olmalıdır.

    Mübarek hanım sahabilerden Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma’nın oğlu Abdullah ile yaptığı istişare dillere destandır.

    “Haccac Mekke’yi kuşatmış, Ebu Kubeys dağından bu mübarek şehri mancınıklarla taşa tutmuştu. Kuşatmanın altıncı ayında Mekkelilerin yiyecekleri tükenmişti, taraftarları Abdullah’ı terk etmeye başlamıştı. Abdullah’ın yanında pek az adam kalmıştı. Haccac ona, teslim olduğu takdirde kendilerine bir şey yapmayacağına dair haber salmıştı. Abdullah ibni Zübeyr annesinin yanına giderek dedi ki:

    -Anneciğim! Halk beni terk etti. Hatta kendi oğlum bile beni bırakıp gitti. Yanımda az bir adam kaldı. Onlarda en fazla bir saat dayanabilir. Bu herifler bana ne istersem verecekler. Ne yapmamı uygun görürsün?

    Hz. Esma ona şunları söyledi:

    -Oğlum! Sen kendini daha iyi bilirsin. Davanın hak olduğundan ve halkı Hakk’a çağırdığından eminsen, diren. Senin bütün adamların, arkadaşların Hak yolunda öldüler. Boynunu Beni Ümeyye oğlanlarının ellerine teslim edip oynatma! Eğer bunu dünyalık kazanmak için yapacaksan, sen ne kötü bir kulmuşsun! Böylece hem kendini hem de senin yanında yer alanları mahvetmiş oldun demektir. Eğer „Ben doğru yoldaydım. Fakat arkadaşlarıma baygınlık gelince gücümü kaybettim“ diyorsan, bu yiğitlerin yapacağı iş değildir. Dünyada daha ne kadar yaşayacaksın? Ölmek daha iyidir…“ dedi.

    Esma bu tarihi konuşmadan bir müddet önce gözlerini kaybetmişti. Bu uzun konuşmanın sonunda oğluyla vedalaşırken, onun üzerinde zırh bulunduğunu anladı. „Bu şehitlik isteyenlerin yapacağı iş değildir“ diyerek üzerindeki zırhı çıkarmasını istedi.

    Başka bir örnek sahabi Nesibe el-maziniyye’ye Oğlu Habib ibni Zeyd’in ölüm haberini verdikleri zaman şöyle dedi.

    "Onu bugünler için doğurdum. Allah’tan onun için ecir diliyorum. O küçükken Akabe gecesi Resulullah’a biat etmişti. Büyüyünce ona verdiği sözü tam olarak yerine getirdi. Eğer Allah Müseylime’ye karşı bana imkan verirse, arkasından kızlarını mutlaka ağlatacağım." dedi.

    Allah onlardan ve onlar gibi cesur Allah yolunda gözünü kırpmadan eşini, babasını, yavrusunu feda eden hanımlardan razı olsun.

    10) Müslüman hanım şahsiyet davada sabr ve sebat etmeli, musibetler karşısında asla taviz vermemelidir.

    Sahabeler Allah Resulüne Müşriklerin yaptıkları işkenceleri arz ve şikâyet edip:
    Ya Resulallah! Yüce Allah’a bizim için dua et. Bizim için Allah’dan yardım dile. Ya Resulallah! Bizi dinimizden döndürmelerinden korktuğumuz şu kavme karşı, bizim için Yüce Allah’dan yardım dilemez misin? Bizim İçin, Yüce Allah’a dua edemez misin? dediler.

    Resulullah (s.a.v.) hemen yüzünün rengi değişti. Yüzü al al olduğu halde, doğrulup oturdu:
    "Vallahi, sizden öncekiler içindeki mü’minlerden bir kimse yakalanır, kendisi için yerde bir çukur kazılır, o kimse, o çukura dizlerine kadar gömülür, sonra bir testere getirilir, başının üzerine konulup ikiye bölünürdü de, bu işkence onu dininden döndüremezdi. Yahud onun kemiğinin üzerinden eti ve siniri demir taraklarla taranır, kazınırdı da yine bu işkence, kendisini dininden döndüremezdi."

    Allah’tan korkunuz!

    Hiç şüphesiz Allah sizin için fetih ihsan edecektir. Vallahi Yüce Allah bu işi muhakkak tamamlayacak. Bu işin hükmü muhakkak yerine getirilecektir.
    O denli ki: hayvanına binmiş bir kimse. San’a ile Hadramevt arasında, San’a dan çıkıp Hadramevt’e kadar gidecek te Yüce Allah’tan başka birşeyden korkmayacak. Ancak varsa koyunu hakkında kurt saldırısından kaygı duyacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuzdur.” buyurdu.

    Bu hadis-i şerif sabrın ve sebatın nasıl olması gerektiğini çok açık ve net bir şekilde ifade ediyor. Sabr ve sebat mü’minin en büyük silahıdır. Bu kâfirlerde olmayan bir özelliktir. Elbette Allah’ın rızasını kazanıp, cennete girmenin yolu basit değil binbir çetrefilli, badireli yolları atlatmak gerekiyor. Hani bir söz vardır “cennet ucuz değil, cehennemde lüzumsuz değil” hakikaten doğru bir söz. Bizden önce gelip geçen ümmetler cenneti ucuza almadılar, çok mücadele ettiler de cenneti hakkettiler. Allah katiyen adaletsiz değildir. Onlara uyguladığı hükmü bize de uygulayacak ve onların çektiğini çekmeden, rahatlığı bir kenara bırakıp malımızı, canımızı, eşimizi, annemizi, babamızı, yavrumuzu gerektiğinde feda etmeden cenneti hak edemeyeceğiz.

    Allah (c.c.) Kur’an’ı Kerim'inde bakınız ne buyuruyor:

    (Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. (Bakara Suresi: 214)

    Müslüman bacılar, kardeşler!

    Şu hakikattir ki, Allah nurunu muhakkak tamamlayacak ve batıl yok olacaktır. Muhakkak ki bizler dünyaya önceden gelip, sonra göçenler gibi bir gün ölümü tadacağız. Ve Allah muhakkak bizleri dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekecek, vaadini yerine getirecek. Öyleyse Rabbimizin emrine kulak verelim, üzerimize düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeye, Resulullah (sav)’in hadiste bildirdiği üzere bir yerden bir yere göç eden yolcu gibi olmaya çalışalım. Dünyada sahip olduğumuz her şey bildiğimiz gibi geçici, aslolan ise ahiret hayatı. Öyleyse varmısınız Allah’ın rızasını ve cennet nimetini bu geçici ve basit dünyaya tercih edip, hakkı ve hakikati hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan haykırmaya? Öyleyse varmısınız gerçek saadeti ve mutluluğu tatmaya? Öyleyse var mısınız kâfirlerin düşünmekten bile korktuğu ölümü, şahadeti arzulayarak ona koşmaya?

    Saliha AYDIN






  3. 3
    Müslüman bacılar, kardeşler!

    Şu hakikattir ki, Allah nurunu muhakkak tamamlayacak ve batıl yok olacaktır. Muhakkak ki bizler dünyaya önceden gelip, sonra göçenler gibi bir gün ölümü tadacağız. Ve Allah muhakkak bizleri dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekecek, vaadini yerine getirecek. Öyleyse Rabbimizin emrine kulak verelim, üzerimize düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeye, Resulullah (sav)’in hadiste bildirdiği üzere bir yerden bir yere göç eden yolcu gibi olmaya çalışalım. Dünyada sahip olduğumuz her şey bildiğimiz gibi geçici, aslolan ise ahiret hayatı. Öyleyse varmısınız Allah’ın rızasını ve cennet nimetini bu geçici ve basit dünyaya tercih edip, hakkı ve hakikati hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan haykırmaya? Öyleyse varmısınız gerçek saadeti ve mutluluğu tatmaya? Öyleyse var mısınız kâfirlerin düşünmekten bile korktuğu ölümü, şahadeti arzulayarak ona koşmaya?
    Allahu Teala azze ve celle razi olsun degerli ikbal ve Ervanur kardeslerim.Haydi kosmaya...



müslüman kadının şahsiyeti,  müslüman kadın nasıl olmalı,  kadının şahsiyeti nasıl olmalıdır,  müslüman kadinin sahsiyeti,  şahsiyet insan nasıl oolmalı,  kuran ve sünnete göre müslüman kadının şahsiyeti,  müslüman kadının şahşiyeti