Müslüman Hanımlar ve Müslüman Kadının Şahsiyeti Forumundan Müslüman kadın sadece Allah’a güvenir. Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Müslüman kadın sadece Allah’a güvenir.

    Reklam




    TEVEKKÜL


    Müslüman kadın sadece Allah’a güvenir.

    Yakîn derecesinde güçlü bir imana sahip olan müslüman, Allah’ın takdirine razı olur. Olayların arka planında ilâhî kudretin varlığını hisseder. Hak teâlâ’nın hükümlerine, kazâ ve kaderine teslim olur. Bütün tedbiri alır, ama neticeyi Allah’a havale eder.

    Allahım!.. Sana kavuşacağına iman eden, senin kazâna razı olan ve verdiğin rızka kanaat eden, seninle huzur bulan bir gönül istiyorum!..”[1] niyazında buklunur.

    Olgun müslüman Allah’tan gelen her şeyi hoş görür. Başına gelen her şeyi Allah’tan bilir. O’nun emrine gönülden teslim olur. Hakkın emirlerine itaatkâr olur. İyi-kötü, acı-tatlı, hayır-şer bütün kazâ ve kaderine razı olur. Hiçbir itiraz ve şikâyette bulunmaz, feryat ve figan etmez, saçını başını yolmaz.

    Kadere razı olan kul, sonsuz gönül huzuru hisseder, gam ve kederden emin olur. Allah’tan gelen her şeyi güzel telakkî eder. Olan her şeyde mutlaka hayır vardır, diye düşünür. O, yaradandır; ben de O’nun kuluyum, der. Şairin ifadesiyle:

    Her ne gelirse yahşîdir (güzeldir)....... Zira o, dostun bahşıdır (ikramıdır).

    Çün cümle Çünkü hepsi O’nun işidir.. Ben, bed gümânı (kötü sözü) n’eylerim?!.

    Ruhî bunalımlar, psikolojik krizler, asabî hastalıklar, şiddetli depresyonlar ve acı intiharların en önemli sebeplerinden biri, ilâhî kazâ ve kadere razı olmamaktır. Cenab-ı Hakkın takdirine teslim olmamak; psikolojik dengeyi bozmakta, aile ve iş hayatını, gönül ve toplum huzurunu tehdit eden davranışlara sebep olmaktadır. Manevî ve ruhî hastalıkların temelinde kaza ve kadere razı olmama duygusu bulunmaktadır.



    Musibetleri, ilâhî bir “ikram” olarak kabul eder.

    Cenab-ı Hak, dünya hayatını imtihan olarak kabul eden müslüman kula -açık nimetleri yanında- görünüşte belâ ve musibet şeklinde tecellî eden, ama arka planda ahiret için yatırım olabilecek nimetler de takdir etmektedir.

    Hastalık ve dertleri, felâket ve musibetleri, sıkıntı ve problemleri müslüman kula yaraşır tahammül, anlayış ve olgunlukla karşılamak; kat kat ecir ve mükâfat elde edilmesine, hata, kusur ve günahların silinmesine, manen Allah’a yaklaşmaya, Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacaktır.

    Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Mükâfatın büyüklüğü, belânın büyüklüğüne göredir. Allah, sevdiği topluluğa belâ verir. Kim başına gelen belâya razı olursa, Allah ondan razı olur. Kim başına gelen belâya razı olmazsa, Allah’ın gazabına uğrar”.[2]

    Bu konuda Efendimiz (s.a.v)’in pek çok müjdeleri vardır. Teselliden çok, tebrik ve takdir anlamındaki bu müjdeli hadis-i şerifler, belâ ve felâketlerle karşılaşan müslümane moral vermekte, manevî güç kazandırmaktadır.

    Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Müslümana isabet eden yorgunluk, hastalık, tasa, üzüntü, rahatsızlık ve gam; hatta ayağına batan diken sebebiyle Allah, onun hatalarını bağışlar”. [3]

    Deprem, sel, yangın, trafik kazası, hastalık... gibi belâ ve musibetler, yaşadığımız ilahî imtihan’ın parçasıdırlar. Belâ ve felâket, Allah’ın kuluna verdiği dünyevî ceza olabilceği gibi; Allah tarafından başkalarına ders ve ibret olması için takdir edilmiş olabilir. Sadece ecir ve mükâfat için belâ gelebilir. Belâ ve felâketleri daima Allah’ın cezası olarak kabul etmek yanlıştır. Peygamberlere, Allah’ın salih kullarına ve sabırlı müslümanlere gelen belâlar, onların manevî derecelerinin artması ve insanlığa ders ve ibret olması içindir.

    “İnsanlar içinde en şiddetli belâya uğrayanlar: Peygamberlerdir. Sonra salih kullar, sonra da diğer müslümanlerdir”.[4]

    Bütün insanlar gibi müslüman de belâ ve sıkıntılarla karşılaşır. Ancak müslüman sıkıntıları sabır ve metanetle karşılarsa; Allah’ın emrine teslim olur ve kadere razı olursa; bu durum onun günahlarının silinmesine vesile olur.

    “Erkek olsun kadın olsun, müslümanin kendisinde, çoluk-çocuğında ve malında belâ eksik olmaz. Müslüman, bu belâlar sebebiyle nihayet Allah’a günahsız olarak kavuşur”.[5]

    Bütün bu hadisler, müslüman kulun başına gelen belâ ve musibetlerin, sabır ve teslimiyetle karşılandığı takdirde o kul için manevî açıdan “ikram” olduğunu açık bir şekilde dile getirmektedir.

    Allah dostu saliha hatun Rabiatü’l-Adeviyye: “Bir kimse nail olduğu nimetlere sevindiği gibi, belâ ve musibetlere de sevinmedikçe rıza sahibi olamaz”, demiştir.

    Belâ ve musibetlere sevinmek, bunların kazandıracağı manevî derece ve ulvî mertebelere sevinmek anlamında olmalıdır. Belâ ve musibet sevilmez, istenmez. Ancak Cenab-ı Hak böyle çetin bir imtihan takdir etmişse müslüman kula düşen; sabır, tahammül, rıza ve teslimiyettir. Bunun en güzel ifadelerinden biri Erzurum’lu İbrahim Hakkı Hazretlerinin meşhur sözüdür:

    Mevlâ görelim, n’eyler...

    N’eylerse, güzel eyler...



    Sabır, belâyı nimete dönüştürür, inancını taşır.

    Olgun müslüman, sahip olduğu irade ve disipliniyle her haliyle diğer insanlardan farklı olmalıdır. Onun olaylar karşısındaki tavrı, dengeli ve mutedildir. Şuurlu müslüman, sevinç anlarında taşkınlık yapmaz ve şımarmaz, Allah’a şükreder. Üzüntü anlarında şikâyet ve isyan etmez, sabreder. Dolayısıyla onun her hali kendisi için hayra vesile olur.

    Enes bin Malik’in Rumeysa lakabıyla bilinenannesi Ümmü Süleym, sabır ve metanette, İslamî şuur ve olgunlukta örnek şahsiyetlerden biri idi.

    Oğlu günlerdir ağır hasta idi. Bir gün akşam üzeri vefat etti. Akşam evine dönen beyi oğlunun durumunu sorduğunda, Rumeysa hanım:

    -Oğlumuz, bu akşam her zamankinden daha iyi, dedi. Beyine yemek hazırladı. Tatlı tatlı sohbet ettiler. Süslendi, hazırlandı. Birlikte yattılar. Bir ara Rumeysa hanım:

    -Komşu, birkaç gün önce verdiği emaneti geri istiyor, dedi. Beyi Ebu Talha:

    -Emanettir, gayet tabii isteyecektir, Emaneti veren alma hakkına sahiptir, deyince Rumeysa hanım.

    -Allah verdiği emanetini bizden aldı, diyerek beyi Ebu Talha’ya oğullarının vefatını büyük bir sabır ve metanetle haber verdi. Oğlu vefat ettiği halde bunu saatlerce beyine duyurmayan ve bu acı haberi beyine güzel bir şekilde veren anne Rumeysa hanım, sabır ve metanette, tevekkülde örnek seviyeli ve olgun kişiliğiyle yâd edilecektir

    Müslüman kul, Cenab-ı Hakkın yazmadığı hiçbir musibetin başına gelmeyeceğine inanan, takdir edilen musibetin Allah’ın bir imtihanı olduğunu kabul eden, sabrettiği kadar ecir ve mükâfat alacağını, sabrın sonucu olarak belânın nimete dönüşeceğini düşünen kuldur.

    Müslüman kul, geçici dünya hayatını ebedî hayat yanında çok basit ve değersiz görür. Bu dünyada onun önüne çıkan belâ ve sıkıntılar, yangın söndürmeye koşan itfaiye memurunun ayağına takılan çakıl taşları gibidir.

    [1] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm: Fecr 27; İbn Asakir, Tarihu Dımaşk

    [2] Tirmizî: Zühd 57; İbn Mace: Fiten 23

    [3] Buharî: Merdâ 1; Müslim: Birr 49

    [4] Buharî: Merdâ 3; Tirmizî: Zühd 57; İbn Mace: Fiten 23.

    [5] Tirmizî: Zühd 57 __________________
    Mü'min menfaatçidir.
    Maneviyatta menfaatini düşünmeyen ahmaktır!



    Paylaş
    Müslüman kadın sadece Allah’a güvenir. Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Müslüman sadece Allah(c.c)a güvenir
    ne kadar güzel bilgiler,paylaşım için teşekkürler