Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Hastanede Emar Koşulları Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Hastanede Emar Koşulları

    Reklam




    iyi günler. hastaneden beyin emarı çekinmem istendi. hiç çekinmemiştim daha önce gittim ve üstümü çıkarıp üzerime yeşil bir önlük giymem istendi.kolları kısa boynu açık bi önlük. erkek görevli vardı beyin emarıydı ve başım açmam da istendi. bişey diyemedim çaresiz kaldım ama çok üzülüyorum . günah olmuş mudur? şimdiden Allah razı olsun.


    Paylaş
    Hastanede Emar Koşulları Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İslâm Hukukunda Zarûret Hali1

    Güçlüğü Kaldırıp Kolaylaştırmak:

    1. İslâm Hukuku'nun -doğruluğu kesin olarak kabul edilmiş- prensiplerinden birisi de güçlüğü kaldırmak ve insanlar için kolaylaştırmaktır; Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'in (sav) sünneti bu prensibi açıkça ortaya koymaktadır. "Allah sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez."2 "Sizin üzerinize dinde hiçbir güçlük yüklememiştir."3 meâlindeki âyetler ile "Şüphesiz bu din kolaylık dinidir; hiçbir kimse din ile kuvvet denemesine kalkışmamıştır ki din ona galip gelmesin! Şu halde doğru yolu tuttun, itidalden ayrılmayın, sevinçli ve ümitli olun; sabah, akşam ve gecenin -huzurlu- vakitlerinden faydalanın!4 ve Hz. Âişe'den rivâyet edilen: "Allah'ın Rasûlü (sav) ne zaman iki şey arasında serbest bırakıldıysa -günah olmadıkça- daha kolay olanını tercih etmiştir; eğer günah ise ondan, insanların en uzağı yine Rasûllullâh (sav) olmuştur."5 ve yine Hz. Peygamber'den (sav) rivâyet edilen: "Ben hak din ve müsâmaha ile gönderildim"6 meâlindeki hadîsler bu cümledendir.

    Güçlüğü Kaldırma Prensibine Riâyet:

    2. İslâm bu prensibe (güçlüğü kaldırma ve kolaylaştırma prensibine) bütün hüküm ve tekliflerinde riâyet etmiştir.

    Bazı örnekler:

    a) Dinin müslümanlardan istedikleri hem miktar bakımından çok değildir, hem de tabiatı bakımından insan gücünü aşmaz; insanın iyiliği ve ruhunun temizlenmesi için yetecek kadar ve gücünü aşmayacak ölçüde teklifler gelmiştir. Dinin istediklerinin şöylece iki kısma ayrılmış olması da bunu açıkça göstermektedir:
    Birinci nevi hükümlerde kesinlik vardır; bu hem bir şeyin yapılmasını kesin olarak isteyen "farz"a, hem de bir hususun kesin olarak terkini, yapılmamasını isteyen "haram"a şâmildir.

    İkinci nevi hükümlerden kesinlik ve cebrîliği kaldıran İslâm, sadece fiil veya terkinin tercihini taleb etmekle iktifâ etmiştir. Dileseydi bunları da mecburî hale getirir, insanlardan kesin olarak ister, birinci nevî hükümler arasına sokardı; insanlar güçlükle karşılaşmasın diye bunu istememiştir; çünkü insanlar itâat kabiliyeti, güç ve iman bakımından birbirine eşit değildir. İşte bu sebepledir ki din, bu nevî hükümlerde teşvik, dâvet ve heveslendirme ile yetinmiş, yapanlara büyük sevaplar va'detmiştir. Dinin bu yolu tutmuş olması insanlar için kolaylık istendiğini ve onları güçlüğe maruz bırakmanın arzu edilmediğini açık olarak göstermektedir.

    b) İslâm'ın bu prensibe riâyet ettiğini gösteren delillerden birisi de insanların mazeretleri gözönüne alınarak ve onlardan güçlüğü kaldırmak için vazedilmiş olan ruhsatlardır. Bu sebeple dinde iki nevî hüküm yer almıştır: Azîmet hükümleri ve ruhsat hükümleri.
    Azîmet: Normal hallerinde insanlar için umumî ve devamlı kanun ve kaide olmak üzere vazedilmiş olan hükümlerdir.
    Ruhsat: İnsanların mazeretleri ve sonradan başlarına gelen anormal durumlar sebebiyle konmuş olan hükümlerdir. Yahut da, Şâtıbî'nin dediği gibi: "Asıl kaide menedilmesini gerektirdiği halde, güçlük veren bir mazeretten dolayı ve yalnız bu mazerete bağlı olarak konmuş olan hükümler, müsaâdelerdir."7 Şu halde ruhsatların konmuş olması, İslâm'ın güçlüğü ortadan kaldırma ve kolaylaştırma prensibine riâyet ettiğine şüphesiz olarak delâlet etmektedir; çünkü -yine Şâtıbî'nin dediği gibi- din teklif ve isteklerinde güçlük bulunmasını isteseydi ruhsat ve hafifletmeye yer vermezdi.8

    c) Güçlüğü kaldırma prensibine riâyetin bir başka tezâhürü de amel (ibâdet vb) bunu gerektirmediği halde mükellefin kendisine zahmet vermesini dinin menetmiş olmasıdır. Nitekim şu hadîs bunu açıkça ifade etmektedir: Rasûlullâh (sav) halka hitap ederken birden güneş altında duran birisini farketti ve ne yaptğını sordu; yanındakiler şu cevabı verdiler: "Yâ Rasûlullâh (sav) bu, Ebû İsrâil'dir; konuşmadan ve gölgelenmeden güneş altında durmayı ve oruç tutmayı adadı." Rasûlullâh (sav) şöyle buyurdu: "Ona söyleyin gölgelensin, konuşsun ve orucunu tamamlasın!"9 Bir başka hadîs de şöyledir: Birkaç sahâbî bir araya gelerek hayırlı iş ve ibadetlerini konuştular. Birisi "Ben bütün gece namaz kılacak ve hiç uyumayacağım" dedi. Diğeri: "Ben her gün oruç tutacak ve hiç oruçsuz olmayacağım" dedi. Üçüncüsü: "Ben de kadınlarla evlenmeyeceğim" dedi. Sözleri Rasûlullâh'a (sav) ulaşınca şöyle buyurdu: "Unutmayın ki ben -vallahi- Allah'tan en çok korkanınız ve sakınanızım; bununla beraber bazen oruç tutarım bazen tutmam, namaz kılarım, uyurum ve kadınlarla da âile hayatı yaşarım; imdi benim yolumu terkeden benden değildir!"10

    Meselenin sırrı şudur: Allah Teâla nefsin acze düşürülmesini ve bedene işkence edilmesini kendisine yaklaşma ve sevabına nâil olmanın yolu kılmamıştır; O, orta yolu, itidâli ve bedene de hakkını vermeyi, gereken itinayı göstermeyi emretmiştir. Hadîs'de "...şüphesiz bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır..." buyurulmuştur; çünkü beden (cesed) rûhun bineğidir; binek ölürse insan, Allah'ın kendisine farz kıldğı vazifeleri yerine getiremez.

    Bütün bunlardan şu neticeye varıyoruz: Güçlük de Şârî'in (din vâzının) istediği, kasdettiği birşey değildir. Aksine onu ortadan kaldırmak için -normal olmayan hallerde- ruhsat getirilmiştir. Hattâ normal hallerde, normal ölçüdeki güçlük ve Şâriin maksudu değildir; istenen ibâdet ve ameldir, bunun normal olan güçlüğü yanında mükellef için temin ettiği iyi neticeler gözönüne alınmıştır.
    Güçlüğü Kaldırma Prensibi ve Zarûret Hali:
    3. Zarûret halinde büyük güçlük ve şiddetli bir sıkıntı mevcuttur. Bu sebeple İslâm zarûret halini de "güçlüğü kaldırma prensibi"nin ışığı altında ele almış aşağıda açıklayacağımız şekilde çözümleri muhtevî hükümler getirmiştir.

    Dilde ve Dinde Zarûret:
    4. Lûgatta zarûret "şiddetli sıkıntı" demektir, "ıztırar" mastarından isimdir. "Zarûret beni şuna ve şuna sevketti, mecbur etti", "Filan şuna ve şuna muztar kaldı" denir. Iztırarın mânâsı da bir şeye muhtaç olmaktır.11
    Dinde zarûret: Dinin yasak ettiği bir şeyi yapmaya veya yemeye mecbur eden, iten durumdur.12 Bazı fıkıhçılar da şöyle tarif etmişlerdir. İnsanın, yasak olan bir şeyi yapmadığı takdirde öleceği veya ölüme yaklaşacağı bir sınıra gelmiş bulunmasıdır.13
    Birinci tarif ikincisinden daha iyidir ve biz de onu tercih ediyoruz; çünkü -aşağıda açıklayacağımız üzere- dince yasaklanmış bir şeyi zarûret halinde yaparken insanın maksadı sadece canını kurtarmak değil, aynı zamanda ve gerektiğinde malını veya namusunu kurtarmaktır.

    Zarûretin Hükmü:

    "Zarûretler Yasakları Mübâh Kılar":

    5. Fıkıh bilginleri arasında meşhur ve yaygın kaidelerden birisi de "zarûretler yasakları mübâh kılar" şeklinde ifade edilmektedir. Bunun mânâsı: -mezkûr kaidenin lâfzından anlaşılan umumî mefhuma bakılırsa- "zarûretin hükmü, bütün yasakların mübâh olmasından ibarettir." Ancak gerçekte bu kaide lâfzından anlaşılan ve ilk akla gelen geniş mânâyı muhtevî değildir. Haramlar ve yasaklar içinde öyleleri vardır ki, hiçbir zaman onların haram olma vasıfları düşmez ve zarûret de onları mübâh kılamaz. Fıkıh bilginleri buna misâl olmak üzere "günahsız ve suçsuz bir kimsenin haksız yere, zarûret dolayısıyla öldürülemeyeceğini" göstermişlerdir. Şu halde "zarûretler yasakları mübâh kılar" kaidesinden umumî mânâ kastedilmemiştir. Ayrıca zarûret halinin yasakları mübâh kılmasının da çeşitli mânâları vardır: Zarûretler haram olan şeylerden bu sıfatı kaldırarak zarûret haline düşmüş kimseye bunları helâl mı kılar ve dolayısıyla zarûret halinde bunları yapan kimse helâl olan bir şeyi yaptığı için günah işlememiş mi olur? Yoksa zarûret haram ve yasak olan şeyin -haram sıfatını değil- onu işlemenin günahını mı kaldırır? Şimdi Hanefîler ve onlar ile aynı görüşte olanlar, zarûretin mübâh kıldığı yasak ve haramları ikiye ayırıyorlar:

    a) Zarûretin haram vasfını kaldırdığı ve mübâh hale getirdiği, dolayısıyla da işleyene günah olmayan haram ve yasaklar. Bu nevî yasaklarda zarûretin hükmü, haramlık vasfını ve işleyenden günahı kaldırmaktır ki bazen bunu işlemek farz da olabilir.

    b) Zarûretin, haramlık vasfını kaldırmadığı, sadece işleyenden günahı kaldırdığı haramlar. Bunlar, işleyene günah olmaması bakımından mübâh, haramlık vasıflarının kalkmamış olması bakımından ise haram gibidir. Bu nevin örneği zorlanan bir kimsenin küfrü (dinden çıkmayı) gerektiren bir iş işlemesi, mecbur kalan birisinin, diğerine ait malı itlâf ve imhâ etmesidir.14
    Ebû İshâk eş-Şâtıbî'nin el-Muvâfakât'ta ızhar ettiği kanâatine göre zarûret ruhsatı gerektirir, ruhsatın hükmü, haramlık vasfı durmakla beraber mecbur olup işleyenden yalnızca günahı kaldırmak değil, zarûretin ilgili bulunduğu haramdan haramlık vasfını kaldırmaktır. Bu ifadeden anlaşıldığına göre Şâtıbî, zarûretin mübâh kıldığı haramların Hanefîler tarafından yapılan ikili taksimine iştirak etmemektedir. Şâtıbî bu kanâatini isbat için birçok delil getirdikten sonra kendi kendine şöyle bir itiraz yöneltiyor: "Bilginler, mecbur (muztar) kalan kimsenin, ölmekten korkuyorsa murdar hayvanı yemesinin gerekli bulunduğunda ittifak etmişlerdir. Bu, zarûret halinin sevkettiği ruhsatı kullanmasının farz olduğuna delâlet etmektedir. Şu halde bunun hükmü devamlı olarak mübâh olmak değildir..." Sonra da bu itiraza şu cevabı veriyor: "Helâl yiyecek bulamayan bir kimseye, kendisini açlık eleminden kurtarmak ve sıkıntısını gidermek maksadıyla murdar hayvan etini yeme hususunda ruhsat verilmiştir. Kişi açlıktan ölüm tehlikesiyle karşılaşır ve murdar hayvan etini yemek suretiyle de tehlikeyi atlatma imkânını bulursa hayatını kurtarmak kendisine -şu âyetle- emredilmiştir: "kendinizi öldürmeyiniz..."15 Şâtıbî'nin ifadesinin anlaşıldığına göre, zarûret haline düşmüş bir kimsenin murdar hayvan eti yemesine iki yönden bakılacaktır.

    a) Şârî, umumî olarak yasakladığı birşey hakkında ona izin vermiştir, bu yönden bakılınca yemek ruhsat yoluyla mübâhtır, burada mübâh kılmak ve izin vermek, zarûret halinin gerektirdiği bir ruhsat mahiyetindedir.

    b) İkincisinde ise hayatı kurtarma yönünden bakılmaktadır; bu ise farzdır; çünkü yukarıda zikredilen âyette emrolunmuştur. Şâtıbî'ye göre buradaki farz oluş ruhsat hükmü değildir, başka bir delilden (âyetten) çıkarılmıştır.
    Zarûretin sevkiyle meydana gelen hükmün fıkhî keyfiyeti hakkındaki tartışma ne olursa olsun bütün fıkıh bilginleri zarûrete düşmüş kimsenin, murdar hayvan eti vb. haram şeyleri yemesine -içine düştüğü zarûret haline bakılarak- izin verilmiş bulunduğunda ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde bazı zarûret durumlarında, murdar hayvanı yemek gibi ruhsatları uygulamanın farz olduğunda da ittifak edilmiştir; bu farz oluşun zarûretten mi yoksa başka bir delilden mi doğmuş bulunduğu önemli değildir.
    Geçen ifadelerden çıkan neticeye göre "zarûretler yasakları mübâh kılar" kaidesi lâfzî ve umumî mânâsında alınmamıştır. Çünkü zarûretler bütün yasak ve haram olan şeyleri mübâh kılmaz. Ayrıca bu mübâh oluştan maksat "yapmak ile yapmamanın eşitliği" manâsında mâlum olan ibâhadır (mübâh kılmaktır). Bu, Şâtıbî ile onun gibi düşünenlerin görüşüdür. Hanefîler ve aynı görüşte olan diğerlerine göre ise zarûretin bazı yasakları kaldırması, Şâtıbî'nin anladığı mânâdadır; diğer bazılarında zarûret sadece günahı kaldırır, haramlık vasfını kaldırmaz. Biz de bu mevzûuda Hanefîlerin re'yini tercih ediyoruz.

    Çeşitli Zarûret Halleri:

    6. Zarûreti tarif ederken "dinin yasak kıldığı bir şeyi yapmaya veya yemeye sevkeden, mecbur kılan durum" demiştik. Bu sevk ve icbâr -tehdit ve tazyikte olduğu gibi- bazan başkalarından gelir; bazan da ârızî sebepler, hadiseler, dayanılmaz güçlüklerden gelir; insan için aç kalmak, insanlar için kıtlık bu kabildendir.
    Zarûret içinde kalan kimsenin işleyeceği yasak, yiyecek veya içeceklerle ilgili olduğu gibi insan öldürmek, yüz kızartıcı bir suç işlemek veya mülkiyete tecavüz şeklinde bir fiil de olabilir.
    Yasaklanmış bir şeyi -zarûret halinde- yapmaktan maksad ya hayatı veya malı, yahut da nâmusu kurtarmaktır.
    Zarûret halleri tahdit ve tesbit edilirken üç noktadan hareket edilmiştir:

    a) Zarûretin sebepleri,

    b) Zarûretin ne ile giderildiği,

    c) Maksad.

    Biz ikincisini -zarûrette kalanın işleyeceği yasağı- tercih ediyoruz. Buna göre -sırayla açıklayacağımız- zarûret halleri şunlardan ibâret olacaktır:

    1. Yeme ve içme ile ilgili zarûretler.

    2. Tedâvi ile ilgili zarûretler.

    3. Öldürme veya fuhşu gerektiren zarûretler.

    4. Mülkiyete tecavüze sevkeden zarûretler.

    5. Asılsız veya çirkin söz söylemeyi gerektiren zarûretler.

    TEDAVİ İLE ALÂKALI ZARÛRETLER
    Açmak, Bakmak ve Dokunmak:


    20. Hastalık halinde muâyene ve tedâvi için gizli yerlerin açılması, doktorun, kadın ve erkek vücudunda, bakmak helâl olmayan yerlere bakması zarûret sebebiyle caizdir. Ancak muâyene ve tedâvi için gerekli bulunan elle dokunma, bakma ve açma, zarûret miktarına göre ayarlanacak ve bu miktarı aşmayacaktır.58

    Fıkıh bilginlerinin bu ölçü ve ayarlama ile alâkalı sözlerinin bir örneğini Suyûtî el-Eşbâh'ta naklediyor: "Yabancı bir kimse bir kadına çark vurup kan alacak olsa, bütünüyle kolun örtülmesi farz olup sadece kan almak için zarûrî olan yer açılır, sargıda da sağlam yerlerin, ancak zarûri olan kısmı sargı altında bırakılacaktır."59

    Ancak kadının erkek tarafından tedâvi ve muayene edilmesi hususundaki bu ruhsat ve cevaza mütahassıs kadın doktor bulunmadığı takdirde gitmek gerekir. Böyle bir kadın doktor bulunamazsa veya kadın doktor bulunur da bilgi ve tecrübesi yetersiz olursa, erkek tarafından tedâvisi ve zarûret miktarı bakmak ve dokunmak caiz olur. el-Mebsût'ta bu hususa şöyle işaret edilmiştir: "Kadının bir yerinde çıban çıksa erkeğin ona bakması caiz değildir. Ona bakmadan bir kadına çıbanın nasıl tedâvi edileceğini öğretir. Çünkü aynı cinsten olanların birbirinin -gizli yerlerini görmeleri- daha hafiftir. Ancak onu tedâvi edecek bir kadın bulunamaz veya bir kadına tedâviyi öğretmeye muvaffak olamazlarsa ve hasta kadının ölmesi veya acı çekmesinden de korkarlarsa -böyle bir tehlike varsa- kadının gerekli yerlerini örterek erkeğin onu tedâvi etmesi ve mümkün olduğu kadar da gözünü sakınmasında zarar yoktur; çünkü bir cinsin diğer cinse bakması daha tehlikelidir, böyle bir tehlike ortaya çıkınca da zarûret miktarından fazlası mübâh olmaz."60

    Dipnot:

    1. Bu makale, Bağdad'daki İslâm Araştırmaları Fakültesi Profesörlerinden Dr. Abdulkerim Zeydân tarafından Arapça olarak kaleme alınmış fakültenin çıkardığı derginin 3. sayısında neşredilmiştir. Sene: 1970, s. 5-72.
    2. Bakara, 185
    3. Hacc, 78.
    4. Buharî, Sahih, c. I, s. 28.
    5. Müslim, c. V, s. 108
    .6. Hatib Câbir'den rivâyet etmiştir; bkz. Süyûtî, Câmi'u's-sağîr, c. I, s. 427.
    7. Şâtıbî, el-Muvâfakât, c. I, s. 301 (Eserin Türkçe neşri için bkz. El-Muvâfakât: İslâmî İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık, İstanbul 1991 ve 1999).
    8. Şatıbî, age., c. II, s. 122.
    9. Nevevî, Riyâzu's-sâlihîn, s. 92.
    10. Nevevî, Riyâzu's-sâlihîn, s. 92.
    11. İbn Manzûr, Lisânu'l-arab, c. IV, s. 483.
    12. Ali Haydar, Şerhu Mecelleti'l-ahkâmi'l-adliyye, c. I, s. 34.
    13. Suyûtî, el-Eşhâb ve'n-nezâir, s. 61.
    14. İbn Emîr-i Pâdişah, Teysir, c. II, s. 387; el-Mihlâvî, Teshil, s. 250.
    15. el-Muvâfakât, c. I, s. 30.

    58. İbn Hacer el-Askalânî, Fethû'l-Bârî, c. X, s. 150; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. V, s. 244.
    59. Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-nezâir, s. 60.
    60. el-Mebsût, c. X, s. 156. el-Fetâvâ el-Hindiyye'den (C. V, s. 343): Sünnetçi, ebe ve doktorun gerektiğinde ferce bakması caizdir; elinden geldiği kadar gözünü sakınır, kadının kan alması tehlikeli bulunursa yabancı erkek kan alabilir.
    61. İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. I, s. 270.
    62. İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. III, s. 114.
    63. İbnu'l-Arâbi, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. I, s. 59.
    64. Müslim, Sahih, c. XIII, s. 152.
    65. Şevkânî, Neylü'l-evtâr, c. VIII, s. 103; Zâdu'l-meâd, c. III, s. 114.
    66. Şevkânî, age., c. VIII, s. 203; İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. I, s. 270; Zâdu'l-meâd, c. III, s. 114.
    67. İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. I, s. 259-260, 268-270.
    68. Mu'cemu fıkh-ı İbn Hazm, c. I, s. 345.
    69. Age., s. 353.
    70. Age., s. 353.
    71. Age., s. 353.



    Prof.Dr.Hayrettin Karaman