Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan islamın insan onuruna verdiği değer Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    islamın insan onuruna verdiği değer

    Reklam




    islamın insan onuruna verdiği değer


    Paylaş
    islamın insan onuruna verdiği değer Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İnsan Hakları ve İnsanlık Onuru

    İslam’da insan algısı

    İslam bakış açısından insan, bir yaratıktan fazlasıdır. Diğer yaratıklar gibi bir canlı olması insana bir üstünlük sağlamaz. İnsanoğlunun üstünlüğü İsra suresi 70. Ayette belirttiği üzere Allah Teala’nın sadece insana bahşettiği bir lütfüdür. Onur ve asalet başka hiçbir canlıya verilmemiş üstün insani niteliklerdendir. İnsanoğlunun bu üstünlüğü karşısında melekler dahi ona saygı göstermişlerdir. Rad suresi 73 ve 74. ayetlerde belirtildiği üzere Allah Teala insanoğluna kendi ilahi ruhundan üflemiş ve melekler insanoğluna secde etmişlerdir.
    İnsanlık onuru, her insanın sahip olması gereken yaşam hakkı, ikamet hakkı gibi temel haklarının yanı sıra insan varoluşunun ve kimliğinin en temel işaretlerindendir. Her insan dinine, ırkına, düşüncesine bakılmaksızın insanlık onuruna sahiptir. Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi Allah Teala Ademoğullarını onurlu kılmış, bunu yaparken de inançlı inançsız ayrımı yapmamıştır. Dolayısıyla insanlık onuru insanlığın ortak paydasıdır. Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de bir insanı öldürenin tüm insanlığı öldürmekle eş sayılacağını, aynı şekilde bir insanın onurunu korumanın tüm insanlığın onurunu korumakla aynı olduğunu belirtmiştir. (Maide 32)

    Kur’an’a göre insanın üstünlüğü kişisel değil bilakis tüm insanlığa aittir. İslam insanları inançlarına, düşüncelerine, ırklarına yada dinlerine göre kategorize etmez. İslam’da birinci sınıf, ikinci sınıf insan gibi ayrımlar yoktur. Kadın-erkek, Müslüman-Müslüman olmayan, siyah-beyaz tüm insanlar insan olmaları hasebiyle tamamen eşittir ve aynı haklara sahiplerdir. Hiçbir ırk bir diğerinden üstün değildir.

    Hucurat suresi 13. ayette ırkların bir üstünlük vesilesi olmadığı, Allah Teala’nın insanları birbirlerini tanımaları için kadın ve erkek olarak kabile ve ırklardan meydana getirdiği bildirilmiştir.

    İnsan olmak hasebiyle, her Müslüman’ın diğer Müslümanlara olduğu Müslüman olmayanlara karşı da belli bazı sorumlulukları vardır. bu sorumlulukları yerine getirmeyen Müslümanlar günah işlemiş olur ve Allah tarafından cezalandırılırlar.
    İslami açıdan etnik kimlik toplumsal ilişkiler açısından bir değerdir. İslami kaynaklarda bu konuyla ilgili bir çok örnek mevcuttur. İmam Buhari’nin Cabir bin Abdullah’tan rivayet ettiği bir Hadis-i şerif: ‘Bir gün Peygamberin önünden bir cenaze geçiyordu. Peygamber o cenazeye saygı gösterdi. Oradaki Müslümanlardan birisi: Eya Allah’ın resulü, bu bir Yahudi’nin cenazesidir! Peygamber şöyle cevapladı: O da bir insan değil miydi!’

    Kur’an bizlere insanların bazı bakımlardan birbirlerine üstün olabileceklerini buna karşın temel insan hakları bakımından hiçbir şekilde birbirlerine üstün olamayacaklarını öğretir. Bu temel hakların din, cinsiyet ya da ırk ile ilgisi yoktur. Her insan, insan olduğu için yaşam hakkına sahiptir; Müslüman olduğu, beyaz olduğu ya da Arap, Fars, İngiliz olduğu için değil. Sadece insan olmak beraberinde düşünce ve ifade özgürlüğünü, çalışma ve ikamet özgürlüğünü getirir.

    Güvenlik, çalışma, ikamet yani huzurlu bir yaşam sürme de insanın temel haklarındandır. Din ve vicdan hürriyeti de bu cümledendir. Her türlü baskı ve güç kullanımı insan haklarına tecavüz kabul edilir. İslam hiçbir şart koşmaksızın tüm temel insan haklarını kabul eder. Bireysel, toplumsal, maddi, manevi veya duygusal her türlü temel insan ihtiyacı dokunulmazdır.
    İslam’da insanların dünyevi istek ve arzuları kötü addedilmemiştir. İnsanlar Allah’ın yarattığı üzere istek ve arzularını helal ve yasal yollardan gidermelilerdir. Bu, insanın bir hakkı, özgürlüğüdür. Lakin kendi özgürlüğünü yaşarken diğer bireylerin hak alanına tecavüz etmemelidir. İnsanın özgürlüğü diğerinin özgürlük alanını kısıtlayamaz. İnsanın, arzu ve isteklerini sınırsız şekilde doyurması yada bazı arzularını bastırması aynı şekilde yanlıştır ve bu kişinin kendi nefsine zulmüdür.
    İslam’ın ve diğer ilahi dinlerin mesajı, insanın tabii olan arzu ve isteklerinin helal yollarla karşılanmasıdır. Bunun aksi bir durum insana zulüm olacaktır. Batıda görülen ateizm ile İslam’ın insan algısı arasındaki temel farklardan birisi de şu düşüncedir: ateizm insana zulmün sadece dışarıdan geleceğini iddia ederken, İslam, insanın kendi nefsine zulüm edebileceğini öngörür. Bu bağlamda İmam Ali’nin Kumeyl duasından şu bölümü hatırlamak gerekir: ‘ Allah’ım, ben kendi nefsime zulmettim! ‘

    Her kim ki kendi süfli arzularının peşine düşer, açgözlülük ederse, bizzat kendi nefsine haksızlık etmiş olur. Çünkü sadece bazı ihtiyaçlarını aşırı şekilde giderip bazı ihtiyaçlarını da göz ardı etmek ancak kişinin kendi kendine zulmetmesiyle açıklanır. Yine aynı şekilde her kim de sadece ruhi ihtiyaçlarının peşinden gider, bedeni ihtiyaçlarını göz ardı ederse yine kendine zulmetmiş olur.

    İslam insanlara orta yolu tavsiye eder. Orta yol insanın tabiatındaki tüm arzu ve temayüllerin gerektiği gibi giderilmesidir. Bir ihtiyacın başka bir ihtiyacı bastırması kabul edilemez. Böyle bir tavır radikalizm olarak adlandırılır. İnsanın davranışlarında orta yolu tercih etmesi, her türlü arzusunu makul ölçülerde aşırıya kaçmadan gidermesi, yani bedeni, zihni ve ruhsal yönden tam bir harmoni içinde yaşaması gerekir. Bunun aksi tüm davranışlar aşırıcılıktır ve islam’ca hoş görülmez.

    Sonuç olarak açıkça ortaya konmuştur ki, toplumlarda olduğu gibi bireylerde de mutlu bir yaşamın sırrı ihtiyaçların bir harmoni içinde giderilmesinde yatar. İslam insanın tabii olan tüm arzularına saygı duyar. Değil mi ki insan Allah’ın bir yaratığıdır, dolayısıyla onu en iyi tanıyan ve doğru yola iletecek olan da Allah Teala’dır. Allah insana düşünmesi için akıl vermiş, peygamberler ve kitaplar göndermiş fakat iyiye veya kötüye karar verme yetkisini de insana vermiştir.
    Müslüman her şeyden önce bir insandır. Kendi onurunun ve sorumluluklarının farkında olmazsa İslam’dan da uzaklaşır. Orta yol ve akılcılık sadece İslam’ın değil aynı zaman da Müslüman’ın da özelliklerindendir.

    İnsanın kendine ve topluma karşı olan tüm hakları ve sorumlulukları göz önünde tutulmalıdır. İslam insana verilen tüm bu hakları koşulsuz tanır. Materyalist düşünce ekolleri insana bu hakların teslimini, ancak belirli şartlar altında, belirli protokollerle ya da konvansiyonlarla, öngörür. İnsanın kendisine bile bu hakları olumsuzlama hakkı tanımamıştır İslam. Kendi haklarını bilmeyen bir kişi, haklarını bilen bir kişiye nazaran zulme ve haksızlığa daha açık durumdadır. Bu anlamda görev kavramı daha geniş anlama kavuşur. Buna göre insanın görevi sadece özgür yaşamak değil, aynı zamanda özgürlüğünü elde etmektir. Haklarından bahseden, buna karşın hakkını aramayan bir insan, otomobili olup ta asla kullanmayan birinin durumuna benzer.

    En büyük toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel problemlerin kaynağı insanların kendi haklarını bilmemesi ve sahip çıkmamasında yatar. İslam’da sadece zulüm eden değil zulme sessiz kalan mazlum da bu suça iştirak etmiş sayılır. İnsanlara haksızlık edenler, baskı uygulayanlar ve buna rıza gösterenler hem bu dünyada hem de ahrette suçlu ve sorumludurlar.
    Özgürlük ve sorumluluk kavramları nasıl bir arada düşünülebilir? İslam bir yandan insanın özgürlüklerinden bahsederken, diğer yandan da her özgürlüğü bir görevle, sorumlulukla ilişkilendirmiştir. Bir yandan ‘Sen haklara sahipsin, öyleyse istediğin gibi yaşa’ denirken, diğer yandan ‘Haklarından vazgeçmekte özgür değilsin’ denirse; burada bir çelişki olmaz mı?

    Bu sorunun cevabını bulmak için zulüm ve görev kavramlarına bakmalıyız. Bu kavramlar özgürlük ve irade kavramlarının zıddı olarak kullanılır. Görev kavramı baskı olmaksızın bir gerekliliğe işaret eder. 2+2=4 örneğinde olduğu gibi, gerekli bir zorunluluk, içinde baskı, zulüm barındırmayan, inkâr edilemez bir olgudur. Böyle bir zorunluluk aklın doğal bir sonucudur. Bunu kabul etmeyen birisi suçlu görülemez. Bu esasların kabulü için kimseye baskı da yapılamaz. Kişi ancak kendi aklıyla doğruya ulaşmalı, haklılığını teslim etmelidir. Rasyonel, felsefi ya da matematik varsayımlar, insanın, kendi aklını kullanmasını engellemek yerine, karar verme sürecinde insana olumlu katkı yapan ‘doğal akli görevler’ içerir. Bu, akli görev ve sorumlulukların yanında bir de somut bazı zorunluluklar vardır ki insanın özgürlüğünü ve iradesini hiçe sayar. Özgürlük ve bu anlamdaki zorunluluk birbirinin zıddıdır. Aklın gösterdiği görev ve sorumluluklar insanı kendi iradesini kullanmaya teşvik eder. Dini uygulamalar da bunlardandır. Eğer İslam, insanları kendi haklarını ve başkalarının haklarını korumaya, saygı göstermeye teşvik ediyorsa, bu, aklın açıkça gösterdiği doğru bir yoldur. Ve bu hiçbir şekilde insanlara baskı ve zulüm yapma anlamına gelmez.

    Her insan ilahi mesajın doğruluğunu kendi aklıyla bulabilir. Bu kabul tabiatıyla insana bazı sorumluluklar getirecektir. İslam, bu sebeple dinde zorlama olmadığını belirtir.[1] Peygamberlerin görevi de insanları düşünmeye motive etmek, gerçeği tanımaya ve kabul etmeye yönlendirmektir. Allah Teâlâ, insanları doğru yola bile olsa, zorlamaya asla müsaade etmemiştir. Allah, peygamberine, insanların üzerinde onlardan sorumlu bir gözleyici olmadığını bildirmiştir. [2]

    Özgürlük insan onuru ile aynı anlamdadır. Ve bu onur bir haktan ziyade, insanın özünde bulunan bir cevherdir. İnsandan bu onur alınırsa geriye hayvan mertebesinde bir varlık kalır. Özgürlük açısından da böyledir. Eğer bir insana tüm haklarını verir fakat özgürlüğünü alırsanız her şeyini almış olursunuz. İnsan, irade ve özgürlüğü varsa ancak insandır. Eğer ona herhangi bir fikir empoze etmeye çalışılırsa, özgürlüğü ortadan kalkacak ve insanlık onuru zedelenecektir. İslam, insanlara fikir empoze etmeyi büyük bir günah olarak görür. Mantıki temellere değil, körü körüne taklide dayanan inançları da asla kabul etmez. Kendilerinden önce gelen atalarının inançlarını takip ettiklerini iddia eden kişilerin inançları da batıldır.

    İslam’a göre insanoğlu dışında kalan melekler dahil tüm yaratıklar tek boyutludur. Melekler doğa üstü ilahi varlıklardır, dünyevi ihtiyaçlardan münezzehlerdir. Buna karşın hayvanlarda tamamen dünyevi ve içgüdülerine göre hareket eden varlıklardır. Sadece insanoğlu bu iki özelliği bünyesinde barındırır, meleklerin ve hayvanların özelliklerini uyum içinde kendi bünyesinde ortaya çıkarır. Ne hayvanlar ne de melekler mükemmel yada hatasız değildir. İnsanoğlu iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir akla sahip olduğundan bu varlıklardan üstündür. Kur’an’da bu durum İblis’in insana neden secde etmediği ile açıklanır. [3]

    Yukarıdaki ayetlerde geçen ‘iki el’ ifadesi insanın ruhsal ve maddi yönlerini tasvir eder. Kur’an’a göre sadece insanoğlu iki yönlü bir varlıktır ve sadece o mükemmelliğe erişebilir. İnsan Allah Teala’nın bazı sıfatlarını kendisinde gösterebilir. Çünkü Allah Teala insanoğluna yeryüzünde halifelik görevi bahşetmiştir. [4] İnsanoğluna tüm isimleri öğretmiştir.[5] Bu iki yönlülük insana istemlerinde özgürlük verir. Özgürlük ise ancak yeterli kapasite ve güç varsa bir anlam kazanır. Ne melekler ne de hayvanlar bunlara sahiptir. Sadece insan bu güç ve kapasiteye sahiptir. Bu, aynı zamanda insana Allah’a karşı sorumluluk yükler.
    Peygamberler asla insanlara kendi görüşlerini empoze etmemişler, zorla Allah’ın dinini kabul ettirmemişlerdir. Onlar sadece insanlara doğru yolu göstermiş ve vicdanlarını uyarmışlardır. İslam açısından insan iyi ve dürüst bir tabiat üzere doğmuştur. İnsan tabiatı gereği iyiyi ve doğruyu seçecektir. Ama, nasıl ki bir bitki gereğince bakımı yapılmadığı, sulanmadığı zaman yeşermeyeceği gibi, insanoğlu da kendisi için en güzel kararı verebilmesi için doğruya yönlendirilmelidir. Eğitimin diğer bir anlamı da insanın mükemmelliğe meyilli olan tabiatını geliştirmektir. İnsan bir çok durumda, ihtiyaçlarını karşılarken makul ölçülere göre hareket etmez, doğruya meylettiği gibi yanlışa da meyledebilir. Başarılı bir insan iyiyi ve doğruyu bildiği gibi, bu özellikleri karakterine yerleştirebilendir.
    İnsanlara hak ve özgürlüklerini vermek yeterli değildir. Bunun yanında insanlar haklarının bilincinde olmalıdırlar. İslam’da sorumluluk ‘rüşd’e ermekle başlar. Rüşde ermek bir bakıma doğru ve yanlışı birbirinden ayırabilmektir. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin çocuğa hak ve özgürlük bilincini kazandırması elzemdir. Bilgi ve bilinç özgürlükler için bir engel değil bilakis özgürlüklerin kullanılması için yol işaretleridir.

    [1] Bakara 256
    [2] Ğaşiye 22
    [3] Sad 71-78
    [4] Bakara 30
    [5] Bakara 31



islamın insan onuruna verdiği değer,  islamın insan onuruna verdiği değer ile ilgili şiirler,  islamın insan onuruna verdiği değer ile ilgili kompozisyon,  islamın insan onuruna verdiği önem,  islamiyetin insan onuruna verdiği önem,  islam dininin insan onuruna verdiği değer,  islamın insan onuruna verdiği değer şiir