Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Batı Edebiyatında Müslüman Kadın İmajı Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Batı Edebiyatında Müslüman Kadın İmajı

    Reklam




    Batı Edebiyatında Müslüman Kadın İmajı


    Paylaş
    Batı Edebiyatında Müslüman Kadın İmajı Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Batı Edebiyatında Müslüman Kadın İmajı – Mohja Kahf

    Avrupalıların bizi nasıl gördüğü, modernleşme süreci boyunca zihnimizi hep meşgul etti. Son iki yüz yıldır kendimizi onlara bakarak hizalıyoruz. Öyle ki Şerif Mardin, bütün modernleşme tarihimizi “Onların bize bakmasından yola çıkarak bizim kendimize bakmamız hali” olarak özetleyebileceğimizi söyler. Batı karşısındaki askeri yenilgilerle birlikte, Batılıların değerlendirmeleri, kendimizi algılayışımız üzerinde etkili olmaya başladı.

    Özellikle Müslüman kadın konusunda Batı’da hakim olan yargılar, hem bizi rahatsız edegeldi, hem de kendimizi algılayışımızı doğrudan etkiledi. Leyla Ahmed, Oryantalist pencereden bakan Batılıların genel yargısını “İslam kadın için ezicidir. Peçe ve harem bunun en belirgin göstergesidir. Müslüman toplumların geri kalmasının nedeni de budur.” şeklinde özetleyebileceğimizi söyler. İster kabul edelim, ister karşı çıkalım, gerek geçmişte hareme kapatılmış, gerekse bugün tesettüre mahkum edilmiş “ezilmiş müslüman kadın” imajı, algımızın parametrelerini etkiledi.

    Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bile Çankaya’ya çıkacak first leydinin kıyafeti ve Batı’da bizi nasıl temsil edeceği temel sorulardan biriydi. Bu da gösteriyor ki onların bizi nasıl gördüğü, bizim kendimizi değerlendirişimizi hala etkiliyor. Oysa onların bize, yani genelde doğuya, özelde de İslam dünyasına bakışı, objektif bir bakış değil. Gerçi salt objektif bir bakıştan bahsetmek mümkün müdür, tartışılır. Zira her bakış bir yerden ve bir yere doğru olduğuna göre, bir perspektif ve ışık ayarının sınırlamasına, hatta bazen ışık kırılmasına maruz kaldığına göre, Batı’nın Doğu’ya bakışı da belli bir perspektif ve kırılmayla malül. Halbuki yenilgi psikolojisi içindeki aydınlarımız, onların değerlendirmelerini bir veri olarak kabul etmişlerdi.

    Yıllar önce Terry Hench’in ‘Hayali Doğu’ ve Rana Kabbani’nin ‘Avrupa’nın Doğu İmajı’ adlı kitaplarını eş zamanlı olarak okuduğumda, bu okuma bir taraftan doğu imajının nasıl önyargılarla beslendiğini, diğer taraftansa konjonküterel olarak değişen bu imajın nasıl modern Avrupa’nın kendisini inşa etmesine yaradığını görmeme katkıda bulunmuştu.

    Mohja Kahf’in Western Representations of Muslim Women kitabını kütüphanede keşfettiğimde ise, meselenin bir başka boyutu aydınlandı. Ortaçağlardan başlayarak Rönesans ve Aydınlanma dönemleri de dahil ondokuzuncu yüzyıla kadar Batılıların Müslüman kadınları edebi eserlerinde nasıl temsil ettiklerini ele alıyordu kitap. Fransız şansonları, Samuel Jhonson’un ‘Prens Rasselas’ı Montesquieu’nun ‘İran Mektupları’, Cervantes’in ‘Don Kişot’u, Lady Montagu’nun anıları, Rousseau’nun ‘Toplumsal Sözleşme’si, Byron’un “Türk” hikayeleri, Victor Hugo’nun Doğu şiirleri… hepsi ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulmuştu kitapta. Güçlü ya da güçsüz, at sırtında veya hareme kapatılmış, dev ya da cariye… dönemsel olarak hakim olan “Müslüman kadın” imajını yansıtan kahramanlarla bezeliydi tüm bu eserler.

    Başkalarının da istifade etmesi için hemen tercüme edilmesini önerdim yayınevine. ‘Batı Edebiyatında Müslüman Kadın İmajı’ adıyla tercüme edilen kitap, edebi metinlerin tarihsel süreç içinde izlerini sürerek, Müslüman kadın imajının, nasıl da Batı ve İslam dünyası arasındaki siyasal ve hegemonik ilişkinin bir yansıması olduğunu ortaya koyuyor. İlk etapta şunu öğreniyoruz kitabın hemen girişinden: Bir kere, Batılının gözünde Müslüman kadın imajı, tarih boyunca değişen dönüşen bir fenomendir. Sandığımızın aksine Müslüman kadın, Batılıların gözünde hep sessiz, pasif ve ezilmiş bir kadın değildi. Zaten kitabın orijinal isminde güçlü ve şirret diye tercüme edebileceğimiz Termagant’dan ezilmiş ve pasif bir cinsel nesneye, yani Odalık’a şeklinde değişimi vurgulayan bir alt başlık yer alıyor (From Termagant to Odalisque).

    Hep hakim olan bir anlayış değil idiyse, Müslüman kadınların ezilmiş olarak temsil edilişi neyle alakalıydı! “Ezilmiş Müslüman kadın”ın yükselişi ve kadın ve örtü meselesinin, Batılıların İslam anlatısının merkezine yerleşmesi, Avrupalıların İslam dünyasında sömürgeci güçler olarak yerleşmeleriyle doğrudan alakalıydı. Ezilmiş, boyun eğdirilmiş Müslüman kadının Batılıların temsilinin merkezine yerleşmesi, on dokuzuncu yüzyılda İngiliz ve Fransız İmparatorluklarının kuruluşu ile eş zamanlı olarak gerçekleşmişti. Yani bu imajların doğrudan doğruya sömürgecilikle ve sömürgeciliğin meşrulaştırılmasıyla ilişkisi vardı.

    Gerçi Kahf, Müslüman kadınları temsil meselesinin sadece oryantalizm teziyle açıklanamayacağını söyler. Ama sömürgecilik dönemi için yine de açıklayıcıdır bu tez. Yani Edward Said’in kavramlaştırmasıyla, “Doğu Doğululaştırıldığında” ve Batı’nın İslam dünyasını hakimiyeti altına almasıyla eş zamanlı olarak, batıda “İslami öteki” üzerinden bir Avrupa kimliği oluşturulmaya başlandığında, bugün hakim olan Müslüman kadın imajı da ortaya çıktı.

    Oysa, der Kahf, Müslüman kadınların Ortaçağlardaki temsillerinde örtü ve harem yer almaz; Rönesans’ta ise bu temsillere zorlukla rastlanır. Halbuki, modern çağın başlamasından itibaren, örtü ve haremle bağlantılandırılmayan bir Müslüman kadın temsili, neredeyse tahayyül bile edilemez.

    Avrupalı doğuyu duvağı açılacak bir gelin, ya da kocaman bir harem olarak tahayyül ediyordu. Bu tahayyülün gerçeklikle irtibatı çok tartışmalıydı. Zira saraylar ve konaklar hariç, böyle bir uygulama teknik olarak mümkün değildi. Hatta çok eşlilikle ilgili yapılan arşiv araştırmaları, 17-18. Yüzyıl İstanbul’unda bu oranın yüzde ikibuçuktan fazla olmadığını gösteriyor. Fakat kadınların hareme kapatıldığı çok eşli bir Doğu imgesi, batılının kendi kimliğini kurmasında çok önemli bir işleve sahipti.

    Hatta Voltaire’den şöyle bir mecaz aktarılır: “Asya ve Afrika’nın bazı bölümlerinde haremler ve çokkarılılık olmasaydı, onları Avrupalıların icat etmesi gerekecekti.” Irvin Cemil Schick, Cinselliğin Kıyısında adlı kitabında haremin, Avrupalı kimliğin kuruluşunda nasıl merkezi bir önem taşıdığını, kavramsal bir çerçeveye oturtarak anlatır.

    Avrupalılar, büyük coğrafi keşiflerden başlayarak Avrupalı olmayanların cinsel davranışlarını ve ahlaklarını merak etmişlerdir. Ama Müslümanların cinsel hayatı onlar için hep daha önemli olmuştur ve bu, insanlarda varolan egzotik olana ve yabancı olana merakı da aşan bir istek şeklinde tezahür etmiştir. Bu, normal bir ilgi ve merak değildi. Çünkü hem çok eşlilik, hem de kadınların ayrı mekanlarda yaşaması, İslam öncesi dönemde de mevcuttu. Bu uygulama Müslümanlar fethetmeden önce bütün Akdeniz’de vardı. Yunanlılar kadınları ayrı gynecea’da tutarlardı. İbraniler çok eşliydi. I9. Yüzyıl boyunca haremin kaldırılması için vaaz veren Evanjelik misyonerler de biliyordu ki, kutsal kitapta çok eşlilik örnekleri vardı ve Eski Ahit’te çok eşliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktu.

    Buna rağmen harem, Müslüman toplumların cinselliğini belirleyen bir sembol olarak kabul edildi. Harem adeta Orta Doğu’nun bir mikrokozmozu idi ve şu iki temel oryantal özellikle tanımlanıyordu: şehvet ve şiddet. Bu özellikleriyle, hem doğunun fethedilip kurtarılması girişimleri, yani sömürgecilik için bir gerekçe oluşturuyordu. Hem de Avrupa’nın kendi içindeki tartışmalarda sembolik bir görev üstleniyordu. Çünkü Montesquieu’nun İran mektuplarında da görüldüğü üzere, sivil toplumdaki ve devletteki adaletsizliğin ve keyfi idarenin eleştirisi hep harem üzerinden yapılmıştır. Yani hareme kapatılmış ezilmiş Müslüman kadın imgesinin, hem batının kendi kimliğini oluşturma süreci ile hem de Doğu’yu sömürgeleştirme arzusu ile doğrudan bir ilişkisi vardır.

    Geçmişin hiç geçmediğini, Kahf’in ve Schick’in ortaya koyduğu Batılı anlatıların bugün de hala egemen oluşundan anlamak mümkün. Elbette Yirminci Yüzyılın ikinci yarısı Müslüman kadınlarla ilgili farklı özellikleri devreye soktu. Cezayir kurtuluş savaşı peçenin direnişini, İran devrimi kaleşnikoflu çadorlu kadınla birlikte “İslami tehdit”in sembol bedenini tedavüle soktu. Ama Afganistan’ın işgalinde de görüldüğü üzere, bu imajların, “ezilen Müslüman kadın” paradigmasına dahil edilmesi hiç zor olmadı. Zira bugün bile batı kültüründe Müslüman kadına dair akıllarda kalan imaj, miskin odalık, ürkek bakire ve örtülü kurban imajıdır.

    Mohja Kahf, işte bu imajların yıkıcı etkisini bertaraf etme girişimi olarak sunuyor kitabını. “Benim Müslüman bir kadın olarak ‘Müslüman kadın’ın baskın Batılı temsillerinin, insanı takatsiz bırakan etkilerini savuşturmamın bir yolu var mı!” diye soruyor. Ele aldığı metinleri yeniden okuma stratejisinin, böyle bir savuşturmaya yardımcı olmasını umuyor. Kahf’e göre, oryantalist mirasın tahrip edici ağırlığından kurtulmak için, öncelikle batının Müslüman kadını temsilinin tarihi ortaya konulmalı.

    Nazife Şişman
    Kaynak Yeni Şafak Kitap Eki