Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan cinlerin şerrinden korunmak için dua Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    cinlerin şerrinden korunmak için dua

    Reklam




    cinlerin şerrinden korunmak için dua


    Paylaş
    cinlerin şerrinden korunmak için dua Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Cin şerrinden korunmak yada kurtulmak için

    Evvelâ, Allah (cc) ve Rasûl (sav)’ü ile iyi münasebet kurup, İslâm'ın prensiplerine uyulmalıdır.

    Bu işin birinci ve en sağlam yolu, Allah (cc) ve Rasûlüyle(sav) çok iyi münasebet kurmak, Din-i Mübin-i İslâm'ın prensiplerini hayatımıza hayat yapmak, gönülde derinleşmek ve tertemiz havamızla kendi âlemimizi yaşamaktır. Bir yandan bunları yaparken, bir yandan da habîs ruhların sızabileceği hiç bir boşluk ve günah penceresi bırakmamak gerekir. Ruhda açılacak bir gedik, onların sızmasına zemin hazırlayabilir.


    Fiilî ve kavlî duâ ile Cenâb-ı Hakk (cc)'a ilticâ edilmelidir.
    Cinlerin ve habis ruhların şerlerinden korunmada ikinci önemli bir unsur, husûsiyetiyle duânın kulluğumuzun bir parçası ve silahımız olarak dilimizden düşmemesidir. Evet, korunmamız, hâl-kâl, iç-dış, fiil-dil bütünlüğü ve birliği içinde olmalıdır.
    Duâ, fiilî ve kavlî olmak üzere iki şekildedir. Çiftçinin tarlayı sürmesi, tımar etmesi, ekmesi, sulaması fiilî duâ; sonra da el açıp, “Ya Rabbi, bereket ihsan eyle, rahmetini bol bol ver” diye yalvarması da kavlî duâdır. Birinci duâ olmaksızın ikincinin yapılması, insana herhangi bir şey kazandırmayacaktır. Buna karşılık, sadece fiilî duâ ile yetinilmesi ise, yümün ve bereketi, hele hele kulluğu eksik bırakacak ve bütün yaptığı, başında bir olmayan sıfır yığınından ibaret kalacaktır.


    Diyelim ki bir mü'min, “Ya Rabbi, mü'minleri muzaffer eyle” diye duâ eder; bu güzeldir ama, kâfi değildir. Çünkü, tek kanatla kuş uçmaz. Efendimiz (sav)'in Bedir Savaşı öncesi eksiksiz hazırlık yapması ve sonra da bütün benliğiyle Allah’a yönelerek duâ etmesi gösteriyor ki, fiilî duâ yapılacak, yanî, sebepler dairesinde yapılması gerekli olanlar yapılacak ve elden geldiğince sebeplere riayet edilecek, sonra da kavlî duâ için eller açılacaktır.


    Bunun gibi, vücudumuzda bir rahatsızlık ve hastalık hissettiğimizde hekime gitmemiz, ilaç kullanmamız birer fiilî duâdır. Arkasından, şifayı verecek olan Cenâb-ı Hakk'a el açıp, şifa dilememiz de kavlî duâdır. Bazen yalnız Allah’a teveccüh ve kavlî duâ ile hastalıklarımız, baş ve diş ağrılarımız geçebilir ama, bazen de murad-ı İlâhî başka olur ve hekime müracaatımız istenir. Efendimiz (sav): “Allah her derdin devasını yaratmıştır, tedavi olunuz” buyurmakla, bu fiilî duâya bizi teşvik etmektedir. Şu kadar ki, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, şifayı Allah (cc)'dan bilerek ve bir kulluk vazifesi olarak kavlî duâmızı her hal û kârda yaparız. Ne var ki, bazen münhasıran kavlî duânın yetmediği gibi, fiilî duânın yetmediği de olur. Ve, Allah (cc), şifayı bazen iki duâya birden, bazen de sadece birine bağlar. Her şey O'nun elindedir. Niceleri vardır ki, kavlî duâ nedir bilmedikleri halde sıhhat içinde, zevk dolu bir hayat yaşarlar; buna karşılık, ilaç kullandıkları ve duâyı da bir ân için olsun ağızlarından düşürmedikleri halde, Allah (cc)'a gönülden bağlı insanların hayatlarını dertlerle kıvrım kıvrım sürdürdükleri görülür. Böyle durumlarda biz, duâmızın kabûl olmadığını sanırız. Halbuki kabûl etmek ayrı, cevap vermek ayrıdır. Her duâ işitilir ve icâbet edilir fakat, bu icâbet, istenilenin aynen verilmesi şeklinde olabileceği gibi, te'hir edilip sonra verilmesi veya dünyâda verilmeyip, Ahiret'e bırakılması şekillerinde de olabilir; tamamen, Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine bağlıdır bu. Siz doktoru çağırdığınızda o, icâbet eder gelir; fakat, “Bana şu ilaçları ver” dediğiniz zaman, doktor o ilaçları size aynen vermeyebilir; neyi uygun görüyorsa onu verir ve uygun görmediğini de vermez, ya da daha iyisini, daha faydalısını verir. Teşbihte hatâ olmasın, Cenâb-ı Hakk da kulun duâlarını her zaman duyar, duyduğunu duyurur ve onun kalbine huzur verir; çünkü O, insana şah damarından daha yakındır. Fakat, hikmetinin muktezası olarak, kulunun her istediğini vermeyebilir; bu vermeyiş, bazan kulun yararına olacağı, bazen de ileride daha faydalı şekliyle vereceği içindir. Sonra, mülkün sahibi O'dur ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.. lûtfu da hoştur, kahrı da. O, abes iş yapmaz; her yaptığında bir değil, bin hikmet vardır.


    Ayrıca kat'iyyen bilinmelidir ki, duâ da namaz gibi bir kulluktur; sâfiyane, hâlisane, garazsız, ıvazsız, karşılıksız ve dünyâda peşin bir netice beklemeden yapılmalıdır. İnsan, saf ve dupduru bir gönülle O'na teveccüh edip, rızasını aramalıdır. Ama O, bazen lûtuf ve keremiyle ihsanlarda bulunup kulunu hoşnut edebilir... Bu sebeple de, hemen neticesi alınsın ve çarçabuk hedefe nail olunsun diye yapılan duâlar kabûl görmeyebilir; hâlis ve safî olmadıkları için, kabul noktasına yükselmeleri mümkün olmayabilir...
    Peşin ücretler için ısrarla duâ edilmemeli, ama, Hakk kapısında devam ve sebatta mutlaka ısrarlı olunmalıdır. Rabbine ilticadan bir ân dûr olmamak, daima hayırlı olanı istemek, günahların yaprak gibi döküldüğü, fazilet ve insanî değerlerin ziyadeleştiği o kapıda sadakatta bulunmak, sebat etmek ve imtihanda olduğumuzu unutmayarak neticeleri Ahiret'te beklemek, samimî kul olmanın gereğidir.

    Nezd-i Ulûhiyet'te makbûl kimselerin duâsı alınmalıdır.


    Nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden duâsı makbûl kimselere müracaat edip duâ etmelerini istemek, çok önemli ve yararlıdır. Nitekim, Efendimiz (sav)'e bu şekil müracaatlar çok olurdu: Ahmed İbn Hanbel, Ebu Davud ve Taberanî'nin rivayetlerinde Ümm-ü Hani (ra) naklediyor: “Allah'ın Rasûlü'ne mecnun bir çocuk getirildi. Efendimiz ona dokunup, “Çık ey Allah'ın düşmanı” buyurdu; sonra, çocuğun yüzünü yıkayıp duâ etti ve çocukta hiç bir şey kalmadı.” Biz de, hüsnü zannımız olan böyle kimselere müracaat eder, onlardan duâ dileriz. “İnşaallah Cenâb-ı Hakk da şifa ihsan eder.”


    Cinlere maruz kalındığında hemen cinlerle uğraşanlara gidecek olursak, bu bizde evhama yol açar ve kuvve-i maneviyemizi kırabilir.. sonra, başkaları tarafından istismar da ediliriz. Ona gider iki muska, berikine gider iki muska alır ve zavallı hastayı muska hamalı haline getiririz. Bu muskalardan bir tanesi kaybolacak olsa, hasta titremeye, korkmaya başlar ve ümitsizliğe düşer. Yani, şifa bulayım derken, daha fazla rahatsızlıklara düçar olur. Bu sebeple, duâ ettirmek en iyisidir. Abdullah İbn Amr (ra), çocuklarına duâ öğretir, bilmeyenlerin de üzerine yazıp, kordu. Sonra, bu işe de çok bel bağlamamak lâzımdır. Zira, sâhih hadis kaynaklarının rivayetine göre Efendimiz (sav),70 bin insanın sorgusuz-suâlsiz Cennet'e gireceğini müjdelerken, bunları, pazubent bağlamayanlar, teşe'üm, tefe’ül ve muskaya itibâr etmeyip Allah'a mütevekkil olanlar diye saymaktadır. Onun için, hem duâyı bırakmamak, hem de Allah (cc)'a tevekkül etmek en iyisidir.

    İnançlı psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir.




    Bu mevzûdaki diğer tavsiyemiz, materyalist ve inkârcı olmayan ve ruhlara, cinlere ve onların tesirlerine inanan ehil psikiyatrist ve hekimlerimize gidilmesidir. Fakat inanmayan ve kalb ve ruhun gıdasızlığından ve tatminsizlikten dolayı vicdan ve duyguları arasında muvazene kuramayıp düal yaşayan hekimler, habis ruhların hücumuna uğrayanları daha çok bataklığa teşvik edip, bunalımlı, stresli kimselere, “Git, kadınlarla münasebet kur, ye-iç, eğlen ve kötü düşüncelerini atmaya çalış” demektedirler. Böyle bir tavsiye, susuzluktan yanıp kavrulmuş birisine, “Biraz daha yan” diye deniz suyu vermek gibi bir şeydir. Zaten, hastayı hasta eden, kalbinin bağırsaklarına yedirilmesi, düşünce hayatının ölüp sönmesi ve habîslerle düşüp kalkmasıydı. Evet, böyle düşünen tıp da, tabip de tek gözlü sayılır; kaybettiği diğer gözünü bulunca, o da ilerde müstakim görmeye başlayacaktır...

    Ayet-ül Kürsî, Muavvizeteyn vb. duâlara müracaat edilmelidir.
    Evvelâ, Allah (cc)'a sığınma, O’na dehâlet etme ve himayesine girme, bu mevzûda en önemli yeri olan bir husustur. Allah'ü Teâlâ'nın Kur'ân'da kullarına emrettiği de budur: “Sana şeytandan (şeytânî) bir dürtü olacak olursa, hemen Allah’a sığın” (Fussilet, 41/36);
    yâni “Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm” de! Bu arada, Müminûn suresi 97 ve 98’nci âyetlerinin ezberlenip okunmasını da tavsiye edip geçelim.


    Ayetü'l-Kürsî, Efendimiz (sav) tarafından bizzat tavsiye edilmiştir. Sahabi, zekat malına el uzatmak isteyen insan suretinde bir habîs ruhu yakalamıştı. O habis ruh, kurtulmak için “Bırak beni, sana bizden kendini koruyacak duâ öğreteyim: O, Âyetü’l-Kürsî'dir” demişti. Efendimiz (sav) de, “O yalancıdır, fakat bu defa doğru söylemiş” şeklinde tenvirde bulunmuşlardı.
    Efendimiz (sav)'e yahudiler tarafından sihir yapıldığında Muâvvizeteyn, yani Felak ve Nâs Sûreleri okunarak sihir çözülmüştü. Ayrıca Peygamberimiz (sav), Aişe Validemiz (ra)'in beyânıyla, sabah-akşam “üçer defa Felâk ve Nas sûrelerini okur, birbirine birleştirdiği avuçlarının içine üfler ve her defasında ellerini vücudunun erişebildiği yerlerine sürerdi.” Yine, Efendimiz (sav), sabah-akşam üçer defa “Bismillâhillezî lâ ye--durru mea'smihî şey'ün fi'l-ardı velâ fi's-semâi ve hüve's-Semîu'l-Alîm” derdi ki -biiznillah- felce maruz kalmamanın teminatıdır. Yine, “Eûzü bi-kelimâti'llâhi't–tâmmâti min külli şeytânin ve hâmmetin ve min külli aynin ve lâmmetin” de, tavsiye ve tecrübe edilen duâlar arasındadır.


    İmam-ı Gazalî'nin bu husustaki tavsiyesi, 1 kere Bismillâhirrahmânirrahîm, 10 kere Allahü Ekber, 19 defa “Lâ-yüflihu's-sâhiru haysu etâ”; ve “min şerr'in-neffâsâti fil-ukad” (Ta-Ha, 20/69; Nâs,113/4) okumaktır.

    Kaynak :Fethullah Gülen-Duanın gölgesinde



insanların şerrinden korunmak için dua,  cin şerrinden korunmak için dua