Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan sadakat yazıları Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    sadakat yazıları

    Reklam




    sadakat ile ilgili yazılar


    Paylaş
    sadakat yazıları Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    GÜVERCİN SADAKATİ

    Evrimciler canlı yaradılışına ne kadar devirim yaparlarsa yapsınlar hayvanlardaki mükemmeliyet daima akıllı insanların dikkatini çekmiştir . Vücut organlarındaki üstün teknik , yaşadıkları ortama hayranlık verici uyumlarıyla ve en önemlisi ona hareket kabiliyeti veren can dediğimiz müthiş bir enerjiyle donatıldıklarını fark ederiz .

    Allah olarak isimlendirilen yüce kudret hayvanları yaratırken insan için aklını kullanarak onlardan yararlanmasını murat etmiştir . Helikoptere benzeyen yusufçuk , arılar , uçulabileceğini insana gösteren kuşlar ve milyonlarca canlı örneğinde kodlanmış , programlanmış güzellikler görürüz .

    Vahşi bir aslandaki annelik şefkati , sırtlanlardaki toplumsal dayanışma , binlerce tür hayvanda çok değişik davranışlar içgüdüsel olarak karşımıza çıkar .

    Bir örümcek ağındaki üstün teknik ve ipliğindeki mükemmellik ( ki dünyada bu incelikte ve esneklikte bir ip henüz yapılamamıştır ) örümcek ağındaki mucizeyi yansıtır .. Dişi örümcek , eşleşmeyi takiben erkeğini öldürür ve o mükemmel yuvada doğan yavrularını hiç acımadan yer . Kaçan kurtulur .


    Kur’an-ı Kerim’de Ankebut (örümcek) suresinde , yapısındaki mükemmelliğe rağmen örümcek yuvası “ en çürük ev “ olarak nitelendirilmiştir . Çünkü temelinde ihanet vardır . Sevgisizlik ve güvensizlik vardır . Çağımızdaki müreffeh yaşam ve imkanlara
    rağmen dışarıdan bakınca imrenilen bir çok evde örümcek yuvasındaki manzara vardır .

    Teknoloji çağı denilen yüzyılımızda en gelişmiş optik cihaz bile bir canlı gözü yanında çok ilkeldir . İnsan beyniyle programlanan bilgisayarlar , kafataslarımız içinde saklanan bu kanlı et parçası karşısında basit kalır . Canlıların beyinlerindeki programlar da genetik şifrelerle onları yaşamları boyunca en güzel şekilde yönetir .

    Gençliğimde güvercin beslerken fark etmiştim . Genç erkek güvercinler eşli bir dişiye kur yaptıklarında o dişi , erkeklere asla yüz vermezdi. Eşi ölen veya kaçan bir dişi güvercin belli bir zaman dilimi geçmeden asla eşleşmezdi.

    Onca çapkının arasında çalım atarak kaçan dişi güvercinlerdeki sadakati , internette karşıma çıkan bir fotoğraf karşısında tekrar hatırladım .

    Soğuk bir kış günü .. Her yerde kar var . Belli ki açlıktan ölen erkeği karşısında boyun büküp tabiatın bu acımasız kuralı karşısında gözlerini kapamış bu dişi güvercin mübarek bir ramazan gününde beni çok duygulandırdı .

    Sadakat


    Babaannem, şu uzun, uzunca ömründe bir defasına bari denizi görmemiş ve bu göremedi,görmedi meselesi sabah bilmez kış gecelerinin bitmez tükenmez muhabbetiydi evimizde...Ah o deniz, ne deniz, acayip bir şey...İnsan öyle böyle ne yapıp ne etmeli,ömründe bir defa bari denizi görmeli...Oysa nerde deniz,nerde bizim köy! Hani kuş uçmaz,kervan geçmez derler ya , Deliorman’ın tâ göbeği... Sonra, bizim buralarda kalûbelâdan beri,kadın aş evini, ocağını bilir, gezi neyinedir derler.. Derler de, babaannemin gene çıkınında lâfı bol, şöyle bir tutturdu mu,işte bin dokuz yüz kırk dörtlerde Urus gelince buralara, köylerde tekezeseler kurulunca,milletin malı mülkü bir yere toplanıp mirî malı olunca, mirî malı gene denizdir yemeyen ise domuzdur derlermiş, çalanı çırpanı,urguncusu vurguncusu tilkide pire gibi çoğalınca, yüksek yüksek binalar kurulup zina kaldırımlara inince, yuların ipi zebanilerin eline geçince,deniz denen o şeyin içine erkekli merkekli, kadınlı madınlı eşkâre, çırıl çıplak girme modası çıkınca, şu dünya işleri ters dönüp, geri geri tepince, kıyamet alâmetleri şöyle böyle bir bir görünüp artık kapıya dayandı diye, dinlene dinlene anlatıp durdukça ve işin acı yanı, dinleyicileri günden güne azaldıkça,onu da, denizi görme tutkusu öyle bir yakaladı,pir yakaladı...Hastalanıp yatakta kaldğı günlerde bile, ikide bir,"ay çocuklar,şu deniz denilen şeyi ölmeden,vallahi bir görebılsem, nasibimi almış olacağım bu fani dünyadan,açık gitmeyecek gözlerim..." diye mızmızlanmaya başladı...
    Bu yıl deniz boyunda bir geziye çıktık,beraberimizde onu da aldık. "Aman çocuklar,bu yaşta ,neyime benim deniz?... Sizin hiç başka yapacak işiniz yokmuş gibi, uydunuz şeytana.. ." diye şakalaşıp durdu yolculuk esnasında,ama denizi görünce:
    - Uuuuu bu da ne?- diyerek şaştı kaldı...
    Sözde lâfı bol köyün masalcı Gülsüm ninesiydi...Hemen de hayranlığını, anlatamadıklarını baştan savma,gelişi güzel bir uzunca "uuuu" ile geçiştiriverdi ve devam etti:
    - Deniiiz...Deniz dedikleri buymuş desene...Her zaman hep böyle mi?... Ne çok su Allahım!...Rahmetinin ucu bucağı yok Yarabbim...Kıpır kıpır dalgalar, çıkıp çıkıp bir yerlerden,aceleleri varmış gibi can havli ile geliyorlar...
    Sonra ezber bildiği, fakat içeriğini anlayamadığı o güzelim arapça dualarını hafif bir sesle,huşu içinde okuyarak, yavaş yavaş aşağılara indi...Yaşı seksenlerde seyretse de, hep daha yardımsız yürüyebiliyordu. Kıyıya vardı, kumsala oturdu.Ağır ağır,tek tek ayakkaplarını, çoraplarını çıkardı. Önce ellerini,sonra ayaklarını suya batırdı. Usulluca yüzüne bir avuç su serpti.Bir müddet böyle kalakaldı.Kendikendine söylenerek ayağa kalktı. Şalvarının paçalarını dizlerine kadar çekti,çıplak ayaklarıyla birkaç adım ilerledi... Her halde bugünkü gezi için özel olarak seçtiği,gelişi güzel bağlanmış, kenarları oyalı, kahverengi çemberinin altında, biraz dağınık, beyaz sümek rengi saçlarını meltem hafifçe okşarken,çocuklar kadar saf ve mutlu bir gülümseyişle dönüp ardına baktı.Orada,her zaman iftiharla,yakındakiler işitsin diye, etrafı çınlattığı "tosunlarım...çakırlarım... benim bir tanelerim" diye yüksek sesle haykırdığı ,o koskocaman delikanlı, ikiz torunları,bizlerdik... Arkamızda Varna,önümüzde yakomazlı bir ufukla haşır neşir dalgaların gizemli denizine demir atmış birkaç vapur,tepemizde martıların kavgacı çığlıkları vardı...
    Çıplak ayakları hep daha denizde,birkaç adım geri çıktı, bizi yanına çağırdı.
    -Beni iyi dinleyin, diyerek konuşmaya başladı... Bu, deniz dediğinizi gördüm sayılır artık...Baştan başa,boydan boya su.Su, su,sudan başka bir şey değil... Kim ne anlatırsa anlatsın,sadece ki, suyun acayip bir sesi var, o kadar da değil,tıpkı bizim Kurt Yolları’nda Koca Orman’ın yaprak ışıltısı gibi,vışşş, vışşş, vışşş... Nesi var, biraz daha serin bunun buraları , daha nefes açıcı,sebildir,dermanı boldur böyle şeylerin... Şimdi anlıyorum yaz günleri gençlerin neden denize kaçtığını... Ne bilmiyorlar, neler bilmiyorlar...
    Hep böyle, abartılıdır babaannemin anlatmaları.Rastgele mi köyün akıl kumkuması,ünü etrafa yayılmış taşmış,masalcı Gülsüm annesiydi...
    - Çocuklar, dedi,koca köyden alıp beni tâ buralara getirdiniz,zahmet ettiniz ...Muradınız neyse, nasıl desem,her şey pek alâ da,şu...
    Biraz durakladı, birşeyleri hatırlamak istercesine sağ elini alnına götürdü ve sanki onun değilmiş gibi derinlerden gelen üzüntülü bir sesle :
    - Ehhh dedeniz şimdi sağ olsaydı da, hep beraber baksaydık ya denize,dedi...Zavallı, birşey göremedi.Ellisinde var yoktu, göçüp gitti bu dünyadan...
    Belli ki, yine bugüne mahsus özel olarak kınalamış, ellerini havaya kaldırdı, denizin üstünden çok ötelere sallayarak:
    - Dedeniz çok kibardı,dedi...Camiye, cumaya giderken temiz gömlek ister,yakasına gül takardı.Al nar çiçeği fesine sarığını ağır ağır sararusulünce, tesbihi şöyle tutardı rahmetli...
    Durakladı , bize görünmemek için yüzünü öbür tarafa çevirdi ve gözpınarlarına çökmüş ufacık, o deniz mavisi solgun fersiz gözlerinden birkaç damla gözyaşının neden öyle ansızın dökülüp, buruşmuş yanaklarından usul usul süzüldüğünü, Karadeniz’in dur durak, ölüm nedir bilmeyen hınzırım dalgalarına karışıp, nasıl akıp gittiğini, bir sır bozulur diye, ikiz kardeşimle başbaşa oturup konuşamadık bir türlü...



sadakat yazıları