Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan islamda kadın evliyalar hakkında bilgi Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    islamda kadın evliyalar hakkında bilgi

    Reklam




    islamda kadın evliyalar


    Paylaş
    islamda kadın evliyalar hakkında bilgi Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    ÂİŞE BİNTİ CÂFER-İ SÂDIK

    Evliyâ hanımlardan. İsmi Âişe binti Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn, lakabı Ümmü Ferve'dir. Seyyide olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır.

    Mûsâ Kâzım hazretlerinin kızkardeşidir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 762 (H.145) senesi Mısır'da (Kahire) vefât etti. Karâfe kabristanlığına giderken sol tarafta Seyyidet Âişe

    adını taşıyan mescid içinde medfundur.

    Seyyidet Âişe edeb ve hayâ üzere yetişti. Emevî halîfelerinin sekizincisi, İkinci Ömer de denilen Ömer bin Abdülazîz hazretleriyle evlendi. Çok ibâdet ederdi. İbâdet ve mücâhedede, nefse zor gelen nefsin istemediği şeyleri yapmada çok ileri gitmiş, evliyâ bir hanım idi.

    Seyyidet Âişe bir münâcâtında; "Yâ Rabbî! İzzet ve Celâlin hakkı için eğer beniCehennem'ine koyacak olursan yine seni

    tevhîd eder, var ve bir bilirim." dedi.

    ÂMİNE-İ REMLİYYE

    Hanım evliyâlardan. Sekizinci asrın sonlarında, Kudüs civârında Remle şehrinde yaşamıştır. Doğum târihi bilinmemektedir. 815 (H.200) yılında vefât etti. Âmine-i Remliyye, ilmî seviyesinin yüksekliği ile kadın evliyâlar arasında bilinmektedir.

    Kalbinde, dünyânın şan, şöhret ve malına zerre kadar yer vermezdi.Nefsinin zevk ve arzularından tamâmen uzak yaşar, devamlı Allahü teâlâya ibâdetle meşgul olurdu ve duâ ederdi. Haramlardan ve şüphelilerden kaçması, her şeyi Allah rızâsı için yapması herkes

    tarafından bilinirdi. Bu bakımdan onu tanıyanlar, devamlı duâsını isterlerdi.Hattâ zamânın büyük velîlerinden olan Bişr-i Hafî hazretleri, devamlı ondan duâ isterdi. Günlerden bir gün Bişr-i Hafî hazretleri hastalandı. Yaşlı ve ihtiyar olduğu rivâyet edilen, o büyük hanım evliyâ, Remle'den kalkıp, Bişr-i Hafî'nin ziyâretine geldi.Bu sırada Hanbelî mezhebinin kurucusu İmâm Ahmed bin Hanbel de Bişr-i Hafî'nin ziyâretine gelmişti. Yanında bulunan ihtiyar ve

    yaşlı hanımın kim olduğunu sorduğu zaman; Âmine-i Remliyye diye cevap verdi. İmâm Ahmed bin Hanbel hemen kendisinin duâsına ihtiyâcı olduğunu belirtti ve duâ istedi. Bunun üzerine; Âmine-i Remliyye'nin şu şekilde duâ ettiği rivâyet edilmektedir:

    "Ey Allah'ım! Bişr-i Hafî ve Ahmed bin Hanbel, Cehennem azâbından kurtulmak istiyorlarsa, onları kurtar ve bağışla. Ey merhameti ve bağışı bol Allah'ım! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin..."

    BÎBÎ CEMÂL HÂTUN

    Evliyâ hâtunlardan. Horasan tarafındaki Sustan'da yaşamıştır. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1639 (H.1049) senesinde altmış yaşını geçmiş olduğu halde vefât etti. Annesi, babası ve

    ağabeyi tasavvufta yetişmiş kimselerdi. Tasavvufta onların sohbetlerinde yetişip kemâle erdi.Bîbî Cemâl'in çok kerâmeti görülmüştür. Bir defâsında bir mikdâr buğdayı kendi eliyle birkaba doldurmuştu. Az mikdardaki bu buğdaydan fakir ve gariplere bir sene boyu dağıtıldı,onun bereketiyle, bitmedi.

    Yine bir gün kendisine balık getirilip hediye edilmişti. Buna çok memnun olup, balığa bir nazar etti. Balık üzerinde bir nûr parladı. Sonra da bunu saklayın, kurusun ve bütün yakınlarımız ondan istifâde etsin dedi. Hakîkaten dediği gibi oldu. Az bir ürün ve mal onun bereketiyle şaşılacak derecede artardı. Her kimin bir ihtiyâcı olsa halledilmesi için ona

    mürâcaat eder, duâsını isterdi. Fâtiha okuyup duâ edince, o ihtiyaç hallolur, bir sebeple sıkıntı kalkardı.Sevâbı büyüklerin rûhuna bağışlanmak üzere pişirilip dağılan yemeğe eliyle biraz tuz ekerdi. Ondan sonra o yemekten pekçok kimse yer, yemek bitmezdi.

    BÎBÎ HACERE HANIM

    Hindistan'da yetişen hanım velîlerden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin neslindendir. Büyük âlim Ebü'l-Hayr Fârûkî'nin hanımı olup, Şeyh Hüseyin Efendinin kızıdır. 1867 (H.1284)

    senesinde doğdu. Babası şal ticâreti yaptığı için bu yüzden Hicaz'da Şalvâlâ diye tanınmıştı.

    Bîbî Hacere Hanım babasından ilim öğrendi. Ev işlerinde çok mâhirdi. Allahü teâlâ ona olgun bir akıl ihsân etmişti. Çokça ibâdet ederdi. Vakitlerini Allahü teâlânın zikri ile geçirmekte olup, zamânının bir tânesi idi. Her gün Peygamber efendimize selâtü selâmları ihtivâ eden delâil-i hayrât ve daha başka çeşitli zikirleri, kocası Ebül-Hayr ile berâber okurdu. Ramazan hâricinde çok nâfile oruç tutardı. Müceddidiyye yolunda en mükemmel şekliyle yetişmişti. Ebü'l-Hayr hazretleri bir gün çocuklarına; "Vâlideniz yüksek makamlara kavuşmuştur. Bâtın halleri çok iyidir." buyurdu. Kadınları yetiştirme işi tamâmen ona verilmişti.

    Bîbî Hacere Hanım, kırk yaşının sonlarına doğru şiddetli bir hastalığa yakalandı. Çok az konuşabiliyordu. Gücü ve kuvveti iyice azalmıştı. Ebü'l-Hayr hazretlerine; "Namazlarımı

    nasıl kılayım? Oturacak ve hareket edecek hâlim yok." dedi. O da; "Namazlarını işâretle kıl." buyurdu. Ebü'l-Hayr hazretleri hanımının hastalığı yüzünden devamlı mahzûn ve kederli idi. Çünkü kendisine çok hizmet etmişti. Üzerinde çok hakkı vardı. Bir gün oğlu Zeyd Efendiye; "Zeyd! Vâliden bize çok hizmet etti. İsterdik ki, bu hizmetlerin karşılığı olarak biraz da biz ona hizmet edelim." dedi.

    Belûcistân'ın Kutia şehrinde 1935 (H.1354) senesi seher vaktinde büyük bir zelzele oldu.

    Binlerce insan bu zelzelede şehîd oldu. Bîbî Hacere Hâtun da şehîd olanlar arasında idi.


    CEVHERE BERÂSİYYE

    Evliyâ hanımlardan. İsmi Cevhere'dir. Bağdât'ta yaşadı. Doğum ve vefât târihleri kesin olarakbilinmemektedir. Cevhere Hanım, sâlih bir zât olan Ebû Abdullah el-Berâsî ile evlendi. Daha önceleri câriye idi. Âzâd edilince yuva kurdu ve kendini ibâdete verdi.

    Ebû Abdullah el-Berâsî anlatır: "Birgün Cevhere bana; "Ey efendi! Kadınlar Cennet'e girdiklerinde süslenir zinetlenirler mi?" diye sordu. Ben de evet dedim. Bunun üzerine bir

    feryat koparıp bayılıp, yere düştü. Daha sonra kendine geldi. Ona; "Bu ne haldir." dedim.

    Bana; "Şu hâlimi düşünüyorum da dünyâ nîmetlerinden kavuştuğum şeyler beni korkutuyorve âhirette mahrûm kalacağımı zannettim." diye cevap verdi. Bir zaman Cevhere Hâtundan çok ibâdet etmesinin sebebini sordular; Oşöyle anlattı: "Bir gece rüyâmda bana Cennet'te bir köşk gösterdiler. Burası kimin için hazırlandı diye sordum. Bana; "Burası gece kalkıp Kur'ân-ı kerîm okuyanlar içindir." denildi. Bundan sonra geceleri uyumayıp Kur'ân-ı kerîm okumaya ve gece ibâdetine devâm ettim." dedi.

    Cevhere Hâtun geceleri efendisini uyandırır ve ona; "Ey efendi! Kalk kervan gidiyor!" derdi. Cevhere Hâtun edebe çok dikkat eder, kıbleye arkasını dönmez, yüzünü döner öylece otururdu.

    Hakim bin Câfer anlatır: "Bir gün Ebû Abdullah'ın evine gittim. Kuru bir yer üzerine

    oturmuştu. Daha önceleri geldiğimde altında bir minder, döşek görürdüm. Lâkin bu defâ altındaki döşek yoktu. Ona; "Ey Ebû Abdullah! Daha önceleri oturduğun minderi ne yaptın. Şimdi kuru bir yer üzerine oturmuşsun? dedim. Bunun üzerine o; "Dün gece Cevhere Hâtun beni uyandırdı ve bana; "Ey efendi! Şu hadîs-i şerîfi duymadın mı? "Yer, Âdemoğlu için; Ey insanoğlu benimle aranda sâdece bir perde var. Yarın ise benim altımda (içimde) olursun." "Ben de evet öyledir dedim. Bana; "Öyleyse bu yaygıyı kaldır. Artık ona

    ihtiyâcımız yok." dedi. Ben de o yaygıyı kaldırdım.







  3. 3
    DESTÎNE HÂTUN

    Konya'da yetişen evliyâ hanımlardan. Mevleviye tarîkatının büyüklerinden. On yedinci yüzyılda yaşadı. Babası, Mevleviye tarîkatının ileri gelenlerinden Şeyh Muhammed'dir.

    Doğmadan önce annesi rüyâsında Şeyh Dîvânî'nin kendisine süslü bir bilezik taktığını, ayrıca bir bilezik daha verip; "Bu da doğacak kızınızın." dediklerini gördü. Rüyâsını ertesi gün beyine anlatınca, doğacak çocuğun kız olacağına, ona Destîne ismi konmasına işâret vardır, diye yorumladı. Doğum târihi belli değildir.

    Destîne Hâtun küçük yaştan îtibâren ibâdet etmek, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmak, nefsinin istediği şeyleri yapmamakta çok gayretli olup, dünyâ süsüne ve lezzetlerine kıymet vermezdi. Babasından; tefsîr, hadîs ve medreselerde okutulan bütün ilimleri öğrendi ve Mesnevî'yi incelikleri ile okudu. Zamânının büyük bir kısmını, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesinde sâlihâ hanımlar için yapılan kafeste ibâdet, zikir ve murâkabe ile geçirirdi. Babasının vefâtından sonra dergâhı idâre etmek kendisine kaldı. Fakat Mesnevî okutmak ve ders vermeye babasının yetişmiş talebelerinden birisini tâyin etti. Herhangi bir müşkil ortaya çıktığında ve bir husus hakkında görüşü alınmak istendiğinde, yazılı olarak kendisine arz edilir, o da cevap gönderirdi.

    Karahisar Mevlevî Dergâhına âit vakıflar vardı ve dergâha mensup kimseler tarafından işletiliyordu. Devlet, Mevlevîleri bâzı yükümlülüklerden muaf tutmuştu. O sırada Karahisar sancağı vâlisi bâzı kötü kimselerin teşviki ile devletin Mevlevîlere tanıdığı muâfiyet hakkına riâyet etmeyip, sırf onların mallarını müsâdere etmek için iftirâ ile zengin olanları yakalatıp hapsettirerek, mallarına el koydu. Bunların çoluk-çocuğu gelip durumlarını Destîne Hâtuna anlattılar. O da; "Eğer vâli onları hapisten çıkarmazsa yakalanacağı hastalıktan kurtulamaz." diyerek gelenleri teselli etti. O sırada vâli çeşitli yerlerinden rahatsızlandı. Doktorlara gidip ilaç kullandıkça hastalığı daha da arttı. Vâlinin hanımı, Destîne Hâtunu sever ve ona hürmet gösterirdi. Kocasının rahatsızlığına çâre bulunamayınca, Destîne Hâtundan duâ istemeye gitti. Destîne Hâtun; "Sevdiklerimiz hapisten ve ayakları zincirden kurtulmadıkça murâd hâsıl olmaz." dedi. Vâlinin hanımı bunları işitince kocasının hastalık sebebini ve o kadar tedâvî görmesine rağmen niçin iyileşmediğini anladı. Durumu kocasına bildirince, derhal hapsettiği o şahısları serbest bıraktı. O anda iyileşti ve yaptığına pişmân oldu. Allahü teâlânın lütfu ile hastalıktan kurtulmasının şükrânesi olarak dergâhta bulunanlara ikrâmda bulundu.

    Destîne Hâtun, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yakınlarında dar ve karanlık bir odada yaşardı. Gündüzleri oruç tutar, vakitlerini Allahü teâlâyı anmakla geçirirdi. Allah korkusu ile göz yaşları dökerdi. Onun bu hallerini görüp, gönülleri râzı olmayan Sâlihâ hanımlar; "Kendinize çok eziyet ediyorsunuz. Birazcık bedeninizin rahatını düşünseniz olmaz mı?" dediklerinde, onlara; "Bunlarsız olmaz. Binicinin serkeş, dikbaşlı, itâatsız ata yumuşaklık yapması onun serkeşliğini arttırır." diye cevap verirdi.

    Destîne Hâtun'un bedeni zayıf idi. Bir kerre yanına gelenler bir tek post üzerine oturduğunu ve üzerinde eski bir elbise olduğunu gördüler. "Bedeninizi rahat tutacak birkaç elbise ile birkaç yaygı alsak." dediklerinde; "Biz postu, Allahü teâlânın yolunda ayağımızın altına koyduk. Üstelik bu, Allah yolunda kurban olan koyunun postudur. O binlerce güzel elbiseden daha iyidir." buyurarak dervişlerin post üzerine oturmalarının sırrını da beyân etmişlerdir. Küçük Muhammed Efendinin annesi vefât edince, Destîne Hâtun onu yanına alarak, bizzat terbiyesi ile meşgul oldu ve yetiştirdi. Maddî ve mânevî her şeyini ona teslim etti. Dergâh işlerini ona bırakıp, kendisi bütün dünyevî alâka ve düşüncelerden sıyrılıp, odasında ömrünün sonuna kadar uzlet ve yalnızlık hâlinde kaldı. Seksen senelik ömrünü hep Allahü teâlâ ile berâber bulunarak, âhireti düşünüp hazırlık yaparak geçirdi. Bu halde iken vefât etti.


    FÂTIMA BİNTİ MÜSENNÂ

    Endülüs'ün İşbîliyye şehrinde yetişen hanım velîlerden. İsmi, Fâtıma binti Müsennâ'dır. On ikinci asırda yaşamıştır.

    Muhyiddîn-i
    Arabî hazretleri Rûh-ül-Kuds isimli eserinde şöyle anlatıyor: Ben,
    Fâtıma binti Müsennâ'ya yetiştim. On sene sohbetlerine devâm ettim.
    Dikkat ettim, hiçbir şey yemiyordu. İnsanlar yemek olarak kapısının
    önüne bir şey koyarlarsa, onlardan ölmeyecek kadar yerdi. Ben yanına
    oturduğumda, yüzüne bakmaya utanır, hayâ ederdim. 90 yaşının üzerinde
    olduğu hâlde, kendisini gören çok genç zannederdi. Kendi hâlinde
    yaşardı. Dünyâ ile alâkası yoktu. Kimseden bir şey istemezdi. Bir
    ihtiyâcı olsa, görülmesi icâb eden bir işi meydana çıksa Fâtiha-i
    şerîfeyi okur, Allahü teâlânın izni ile o şey hemen hallolurdu. Onun
    kalması için, kendi elimle hurma dallarından bir ev yaptım. Orada
    kalırdı. Huzûruna benden başka kimsenin girmesine müsâade etmezdi.
    "Niçin sâdece ona izin veriyorsunuz da başkalarına müsâade
    etmiyorsunuz?" diye suâl edildiğinde, cevâben; "Başkaları yanıma
    geldikleri zaman yarım olarak gelirler. Yâni kendileri gelirler, fakat
    kalpleri işlerinin, dünyâlıklarının, evlerinin, âilelerinin yanında
    kalıyor. Ancak Muhammed ibni Arabî benim evlâdımdır. Gözümün nûrudur."
    buyurdu. Yanıma geldiği zaman, tam gelir. Oturduğu zaman tam oturur.
    Diğerleri gibi, geride bir şey bırakmaz. Düşünceleri, kalbi geride
    olmaz."buyurdu.

    Fâtıma binti Müsennâ hazretleri, her an Allahü
    teâlâyı düşünürdü. Hep O'nu hatırlardı. "Ente, ente (Sensin, sensin),
    senden başka her şey boştur." derdi. Onun hâlini ve durumunu
    anlayamayanlar, kendisine ahmak derlerdi. Hakkında böyle uygunsuz
    şeyler söylendiğini

    haber alınca; "Asıl ahmak, Rabbini
    tanımayanlardır." buyururdu. Fâtıma binti Müsennâ o zamanda bulunanlar
    için, Allahü teâlânın bir rahmetiydi.

    Bir Ramazân-ı şerîf
    bayramı akşamı, Fâtıma binti Müsennâ, bulunduğu beldedeki câminin
    önünden geçiyordu. Câminin müezzini Ebû Âmir isminde bir kimseydi.
    Elindeki sopayla

    Fâtıma binti Müsennâ'ya vurunca, dönüp müezzine
    baktı ve bir şey söylemeden ayrılıp gitti. Gönlü incinmişti. Kırık
    gönülle evinde ibâdet ve tâatine devâm etti. Kendisine sopa ile vuran
    müezzin sabah ezanını okumaya başlayınca, Fâtıma binti Müsennâ, o
    müezzin için Allahü teâlâya duâ etmeye başladı. Allahü teâlânın bir
    velî kulunu inciten kimseyi, mutlakâ

    cezâlandıracağını
    biliyordu. Müezzinin başına bir belâ gelmesinin yakın olduğunu bildiği
    ve belâya düçâr olmaması için şöyle duâ etti:

    "Ya Rabbî! Şu
    gecenin son vaktinde, herkes uyurken kalkıp senin ismini, Kelime-i
    şehâdeti, Kelime-i tevhîdi söyleyen, senin ve habîbinin ismini
    zikreden, senin dâvetini, emrini, senin kullarına bildiren şu kimseyi,
    bana yaptığı sebebiyle cezâlandırma!Onu affet. Beni kırmış olduğu için
    ona cezâ verme! Âmin!"

    O gün (Ramazan bayramı günü), fıkıh âlimleri toplanarak vâli ile bayramlaşmaya gittiler.

    Ebû
    Âmir ismindeki o müezzin de, dünyâlık bâzı menfaatler temin etmek
    niyetiyle âlimlerle berâber vâlinin yanına gitti. Vâli onun kim
    olduğunu sordu. "Câminin müezzinidir." dediler. "Sizinle berâber buraya
    gelmesi için ona kim izin verdi?" dedi. Bunun maksadını anlamıştı,
    hemen kendisini dışarı attırdı. Daha sonra âlimler bunun içeri alınması
    için şefâat ettiler, nihâyet içeri alındı. Bu hâl, Fâtıma binti
    Müsennâ'ya anlatıldığında, o da akşamki hâdiseyi ve sabah ezânı
    okunurken yaptığı duâyı anlattı ve; "Ben onda olan hakkımdan vazgeçtim.
    Yâni hakkımı ona helâl ettim. Allahü teâlâya duâ ettiğim için o, bu
    kadarlık bir kovulma ile işi atlatmış oldu. Ben hakkımdan vazgeçmemiş
    olsaydım, o müezzin mutlakâ öldürülürdü." buyurdu.

    Muhyiddîn-i
    Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye kitabında şöyle anlatıyor: "Bir gün Fâtıma
    hazretlerinin yanında oturuyorduk. Bir kadın gelerek; "Ey kardeşim!
    Benim kocam,

    Endülüs'te Şeriş (yâhut Şerş) beldesinde bulunuyor.
    Haber aldım ki, orada birisi ile evlenmiş. Siz bu hâle ne dersiniz?"
    dedi. Ben de o kadına; "Siz ona kavuşmak (ulaşmak) istiyorsunuz değil
    mi?" dedim. Kadın; "Evet." dedi. Bunun üzerine Fâtıma hazretlerine
    dönerek; "Ey anacığım! Bu kadıncağızın söylediklerini duydunuz. Ne
    dersiniz?" "Ey evlâdım! Bu kadının arzusu, ihtiyâcı nedir?"
    dedi."Kocasının gelmesi." dedim. Fâtiha-i şerîfe ve başka şeyler okudu.
    Ben de onunla berâber okudum. "Fâtiha-i şerîfeden, bu kadının kocasını
    getirmesini istedim." buyurdu. Okuduğu Fâtiha, Allahü teâlânın izniyle
    insan sûretine (şekline) geldi. Ona; "Ey Fâtiha-ul-kitâb! (Fâtiha
    sûresi) Şeriş şehrine git! Bu kadının kocasını getir! Gelmek istemezse
    bile sen bırakma! Mutlaka getir!" dedi.

    Aradaki mesâfe çok uzun
    olmasına rağmen, Allahü teâlânın izniyle o kadının kocası bir anda
    evine geldi. Çoluk çocuğu çok sevindiler. Böylece, Fâtıma hazretlerinin
    bir kerâmetine daha şâhid olduk."






  4. 4
    FÂTIMA-İ NİŞÂBÛRİYYE

    Nişâbur'da yetişen hanım velîlerden. İsmi Fâtıma-i Nişâbûriyye olup, Horasanlıdır. Doğum

    târihi bilinmemektedir. 837 (H.223) senesi Mekke-i mükerremede ömre yapmak için çıktığı

    yolda
    vefât etti. Fâtıma-i Nişâbûriyye Mekkede ikâmet etti. Evliyânın
    büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin medh ve iltifâtlarına
    kavuştu. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri onun hakkında: "Ömrümde velî bir
    hâtun tanıdım. O da Fâtıma-i Nişâbûriyye'dir. Kendisine herhangi bir
    konuda haber vermek istesem, ona açıkça belli olur ve o şeyi kendisi
    bana bildirirdi."

    Zünnûn-i Mısrî hazretleri de kendisini bilir ve çok hürmet ederdi. Ona birçok meselelerde

    suâl sormuş, danışmıştır.
    Zünnûn-i Mısrî hazretleri onun hakkında:

    "Mekke-i
    mükerremede bir hâtun vardır. Adı Fâtıma-i Nişâbûriyye'dir. Bu velîyye
    hanım, Kur'ân-ı kerîmin mânâ ve esrârı ile inceliklerinden öyle şeyler
    söylerdi ki, bana hayret

    verirdi." buyurdu. Fâtıma-i Nişâbûriyye hikmetli sözler söyledi ve nasîhatlerde bulundu.

    Kendisine;
    "Nasıl zikir yapıp Rabbimizi analım?" dediler. O; "Allahü teâlâyı
    zikrettiğin, andığın zaman, Allahü teâlânın seni gördüğünü düşün ve
    zikre devâm et." cevabını verdi.

    "İhlâs sâhibi kime denir?"
    dedikleri zaman da; "Kim, Allahü teâlâyı düşünerek amel ve ibâdet
    yaparsa, o kimse ihlâs sâhibidir." buyurdu.

    Fâtıma-i Nişâbûriyye
    bir ara Kudüs'e Beyt-i Makdise gelmişti.Zünnûn hazretleri ona; "Bana
    nasîhat eder misin ey velî hâtun!" dedi. O da; "Doğruluğa sarıl.
    İşlerinde nefsinle mücâdele et." buyurdu.

    Kendisinden sıdk ve
    takvâ sâhiplerinin halleri soruldu. O zaman; "Sıdk ve takvâ sâhipleri
    bu zamanda bir deryâ içindedirler. O deryânın dalgaları onlara
    çarpmaktadır. O deryâ içinde boğulmuşçasına Allahü teâlâya duâ ve
    feryâd ederler. Kâdir-i mutlak olan Hak teâlâdan saâdet, necât ve
    kurtuluş taleb ederler." buyurdu.

    RÂBİA-İ ADVİYYE

    Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden. Babasının adı İsmâil'dir. Doğum târihi

    bilinmemektedir. 752 (H. 135) yılında Kudüs civârında vefât etti.

    Babası İsmâil'in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası İsmâil Efendi çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi. Hazret-i Râbia'nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeğe söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver." Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân'a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia'nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân'ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-i Adviyye'nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.

    Râbia-i Adviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üstelik, Basra'da kıtlık ve

    fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia'nın ablaları dağıldılar. Kimsesiz kalan

    Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak altı

    gümüş karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen zor işleri sabırla

    yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi. Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi.

    Allahü teâlânın takdirine râzı oldu. Edebi fevkalâde idi. Bir gün karşısına bir nâmahrem,

    yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla giderken düşüp kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü teâlâya yalvardı.

    "Yâ Rabbî! Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum kırıldı.

    Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızânı istiyorum. Benden râzı olup

    olmadığını da bilmiyorum" dedi. Bu sırada bir ses duydu. "Üzülme, sen âhirette meleklerin

    bile imreneceği bir makamda bulunacaksın." diyordu. Râbia tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir, akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur, geceleri de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece efendisi

    uyandığındaRâbia'nın odasından sesler geldiğini işitti. Pencereden bakınca, Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle yalvardığını duydu. Diyordu ki: "Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saâdetim senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten, bir ân geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..." Ev sâhibi, bunları duydu. Ayrıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu, kandilin bir yere asılı olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin nûru ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı. "Artık Râbia köle olamaz!" diyordu. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki: "Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim." Râbia; "Gideyim." dedi. Oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşti. Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.

    Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder" dedi. Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-i Adviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeğe utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O'nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."

    Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Birgün Râbia'nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Kerpiçten bir de yastığı vardı. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O'nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.

    Râbia-i Adviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük

    derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem'e ve bir grup Cennet'e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi. O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu. Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat, yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-i Adviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O'nun rızâsını istiyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.






  5. 5
    Râbia-i Adviyye'nin hacca gitmek arzusu çoğaldı. Bir kâfileye katılarak yola çıktı. Yolda

    merkebi ölünce kâfiledekiler; "Eşyâlarınızı bizim hayvana yükleyelim" dediler. Onlara; "Ben Allahü teâlâya tevekkül ederek yola çıktım. Siz yolunuza devam ediniz, ben yavaş yavaş gelirim" dedi ve kervan yoluna devam etti. "Yâ Rabbî! Çok âciz olduğumu görüp, biliyorsun. Beni evine dâvet ettin ama bineğim yarı yolda öldü. Koca çölde yalnız kaldım. Durumu sana havâle ettim." diyerek eşyâlarını yüklendi. Onun bu yalvarışından sonra Allahü teâlâ merkebi diriltti. Hazret-i Râbia buna çok sevindi.

    Bir gün, Râbia-iAdviyye'ye yemek yapmak istediler, fakat soğan yoktu.Komşudan alalım

    dediler. O da; "Kırk senedir, Allahü teâlâdan başkasından bir şey istememek üzere söz

    verdim. Zararı yok soğansız olsun." buyurdu. Sözünü yeni bitirmişti ki, bir kuş ayaklarındaki soğanları oraya bırakıp gitti. Bunu gören hazret-i Râbia; "Bu ilâhî bir imtihandır, Allahü teâlânın azâbından emin değilim, korkuyorum!" deyip, yemek yerine kuru ekmeği yedi.

    Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında

    bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-i Adviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî'yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.

    Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil

    yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-i Adviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun

    üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.

    Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya

    doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana

    böyle veriyorlar." dedi.

    Bir gün iki kişi, Râbia-i Adviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği helâldir" diye

    içlerinden yemek yimek geçti. O anda kapıya biri gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi.

    Râbia hazretleri evdeki iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi.Râbia hazretleri ekmekleri saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki: "Ekmekler yirmi olsa gerektir." Ekmeği getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler hayretle sordular. "Bu ne sırdır? Biz senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu söyledin."Cevâbında şöyle buyurdu: "Siz ikiniz gelince karnınızın aç olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelene verdim. Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını, bunun için bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde (En'âm sûresi 160. ayet-i kerîmesinde) bire on vereceğini bildiriyor. Ben O'nun bu vâdine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim."

    Bir defâsında namaz kılarken gözüne bir kamış saplandı. Kalb huzûru ve Allahü teâlânın

    muhabbetinin her tarafını kaplamış olması hâli o kadar fazla idi ki, namazda bunu hiç

    farketmedi. Namaz bitince oradakilere; "Gözüme bir bakın. Gâlibâ gözüme bir şey girmiş"

    dedi. Baktılar kamış parçası gözüne saplanmıştı. Güçlükle çıkardılar.

    Hasan-ı Basrî hazretleri suâl edip: "Ey Râbia, yokluğu nerede buldun?" dedi. Cevâbında; "KendimiHak teâlâya teslim ve işlerimi O'na havâle ettim." buyurdu. Yine Hazret-i Hasan suâl edip; "Ey Râbia! Hak teâlâ aşkına sana ihsân olunan ilim ve amelden bana bir harf öğret" dedikte, cevâbında: "Ey Hasan, câriyelikten kurtulalı beri iplik eğirip satarım, geçimimi temin ederim. Lâkin hiç bir zaman iki akçeyi bir elime almadım. İkisi bir yere gelir de beni Hak teâlânın yolundan ve mârifetullahtan alıkoyar diye korktum." buyurdu.

    Birinin; "Yâ Rabbî, bana rahmet kapısını aç!" diye duâ ettiğini işitince, Râbia-i Adviyye; "Eycâhil, Allahü teâlânın rahmet kapısı kapalı mı idi de şimdi açmasını istiyorsun. Rahmetin çıkış kapısı her zaman açık ise de giriş kapısı olan kalbler, herkeste açık değildir. Bunun açılması için duâ edilmelidir." dedi.

    Kendisine, Hasan-ı Basrî hazretlerinin; "Cennet'te, Allahü teâlâyı görmekten bir an mahrum olursam öyle ağlayıp, feryâd edeceğim ki, bütün Cennet ehli bana acıyacak." Dediğini naklettiklerinde; "Bu çok güzeldir. Lâkin, eğer dünyâda, Allahü teâlâdan bir an gâfil olduysa ve bu gafletinden dolayı aynen bildirdiği üzüntü, ağlamak ve inlemek meydana geldiyse âhirette de dediği gibi olacaktır. Aksi halde olmayacaktır." buyurdu.

    Râbia-i Adviyye bir gece; "Yâ Rabbî! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, veya kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allah'ım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhirette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla!" diye yalvardı.

    Bir gün Râbia Hâtun ağlıyordu. "Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var." dediler. Buyurdular ki: "Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbia) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim nice olur? Eyvah, eyvah!" deyip ağladı.

    Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki; "Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla

    yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez. Çünkü, Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır" derdi.

    Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler; "Ey Râbia! Sana gelen bu hastalık çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin." dediklerinde, buyurdu ki: "Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırâbı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.""Evet biliyoruz" dediler. O da; "Bunu bildiğiniz halde, O'nun irâdesine muhâlefet etmemi, O'ndan tersini dilememi nasıl istiyebiliyorsunuz?" dediği zaman, onlar; "Ey Râbia, peki senin arzun nasıldır?" diye sordular. O da; "Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde ve ne takdir etmişse ona râzı olmak" buyurdu.


    SEYYİDET NEFÎSE
    Dünyâya
    düşkün olmaması, haramlardan çok sakınması, kerem ve cömertliği ile
    meşhûr hanım velîlerden. İsmi, Nefîse binti Hasan olup, hazret-i
    Ali'nin dördüncü göbekte torunudur. Tâhire ve Kerîmet-üt-dâreyn
    lakabları vardır. 762 (H.145) senesinde Mekke-i mükerremede doğdu.
    Annesi, Lübâne binti Abdullah bin Abbâs bin Abdülmuttalib'dir. 823
    (H.208)de Kâhire'de vefât etti. ÖnceMedîne-i münevverede yerleşti.
    Seyyidet Nefîse, İmâmı Ca'fer-i Sâdık'ın oğlu İshâk-ı Mu'temen ile
    evlendi. Bu evlilikten Kâsım ve Ümmü Gülsüm isminde iki çocukları oldu.
    Tefsîr,
    hadîs ve başka ilimlerde âlim idi. Halk onun büyüklüğünü kabûl ederdi.
    Seyyidet Nefîse ümmî olmasına rağmen çok hadîs-i şerîf öğrenmişti.
    Kur'ân-ı kerîmi ezbere bilirdi. Çok kerâmetleri görüldü. Kabr-i şerîfi,
    zamanımıza kadar ziyâret olunmakta ve istifâde edilmektedir.
    Seyyidet
    Nefîse, otuz defa hacca gitti. Gündüzleri oruç tutar, geceleri ibâdetle
    geçirirdi ve üç günde bir yemek yerdi. Efendisinden ayrı hiçbir şey
    yemezdi.
    Seyyidet Nefîse'nin, zamânından günümüze kadar Mısır'da
    bulunanlar ve bütün müminler için bereket olduğunu, İslâm âlimleri
    buyurmuşlardır. Kendini, günahı çok ve duâ etmeğe yüzü yok bilerek,
    "Hastam iyi olursa veya şu işim hâsıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefîse
    hazretlerine olmak üzere, Allah rızâsı için üç Yâsîn okumak veya bir
    koyun kesmek nezrim, adağım olsun." deyince, bu dileğin kabûl olduğu
    çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlânın rızâsı için Kur'ân-ı
    kerîm okunup veya koyun kesip, sevâbı hazret-i Seyyidet Nefîse'ye
    bağışlanmakta, onun şefâati ile, Allahü teâlâ hastaya şifâ vermekte,
    kazâyı, belâyı gidermekte, duâyı kabûl etmektedir.
    Zevci ve evlâdı ile berâber, Mısır'a yerleşmek için Medîne-i münevvereden
    ayrıldılar. Gelmekte olduğunu haber alan halk yollara dökülüp,
    kendilerine çok hürmet gösterdi. Herkes onları, kendi evlerinde misâfir
    etmek istiyordu. Abdullah-ı Cessâs adında velî bir zâtın kullanılmayan
    boş bir evi vardı. Oraya yerleştiler. Herkes, bereketlenmek ve kıymetli
    sözlerinden istifâde etmek için Mısır'ın her tarafından ziyâretine
    gelirlerdi. Ziyâretine gelenlerin sayısı haddi aşınca, onlarla meşgûl
    olmanın, her an Allahü teâlâya ibâdet etmesine mâni olabileceğini
    düşündü. Tekrar memleketi olan Hicaz'a dönmeye karar verdi. Herkes çok
    üzülüp yalvardılar ise de kabûl etmedi. Nihâyet bu durumu, Mısır emîri
    Sırrı bin Hakem'e arzettiler. Mısır emîri bu haber üzerine, doğruca
    Seyyidet Nefîse'nin yanına gelip, Mısır'dan ayrılmak istemesinin
    hikmetini sordu. Seyyidet Nefîse cevâbında "Mısır'da ikâmet etmek
    istiyorum. Lâkin ziyâretçilerim çok fazladır. Ben zaîf bir kimseyim.
    Evimiz de dardır. Ayrıca gelen ziyâretçilerle meşgûl olmak
    mecbûriyetinde kalmam, her an Allahü teâlâya ibâdet yapmama mâni
    oluyor." diye cevap verdi. Bunları dinleyen Mısır emîri;"Falan yerde,
    şahsıma âit geniş bir evim vardır. Onu size hediye ettim. Lütfen kabûl
    ediniz." dedi. Seyyidet Nefîse bunu kabûl edince, Mısır emîri çok
    sevindi. Seyyidet Nefîse; "Haftada sâdece Çarşamba ve Cumartesi günleri
    ziyâretime gelsinler. O iki gün onlarla meşgûl olurum. Diğer günlerde
    hep ibâdet yapmak istiyorum." buyurdu.





  6. 6
    Rivâyet edilir ki,
    Seyyidet Nefîse zamanında Mısır'da, dört tâne kız çocuğundan başka
    kimsesi bulunmayan ihtiyar bir kadın vardı. Bunlar iplik eğirirler, her
    Cumâ günü ihtiyar kadın ipliği pazara götürüp, yirmi dirheme satardı.
    On dirheme, iplik yapmak için pamuk, kalan on dirhem ile de yiyecek bir
    şeyler satın alır, gelecek Cumâya kadar bunlarla idâre ederlerdi. Yine
    bir Cumâ günü, ihtiyar kadın bir hafta müddetince eğirdikleri ipliği,
    kırmız bir beze sarıp, çarşıda satmak için yola çıktı. Bohçayı başında
    taşıyordu. Yolda giderken
    büyük bir kartal gelip, ipliklerin
    bulunduğu bohçayı kaparak kaçtı. Kadıncağız düşüp bayıldı. Kendine
    geldiğinde olanları hatırlayıp ağlamaya başladı. Başına toplananlara
    hâlini anlatıp; "Bir hafta boyunca çocuklarım nafakasız ne yaparlar?"
    diye sızlandı. Oradakiler kendisine; "Falan yerde Seyyidet Nefîse
    isminde velî bir hanım vardır. Hâlini ona arzet, bakalım ne diyecek?"
    dediler. Kadın gelip Seyyidet Nefîse'ye durumu anlattı, o da ellerini
    açıp duâ etti. Kadına da; "Sen şimdi evine git. Allahü teâlâ her şeye
    kâdirdir." buyurdu. Kadıncağız evine gitti. Bir müddet sonra Seyyidet
    Nefîse'ye bâzı kimseler gelerek; "Biz deniz yolculuğunda idik. Gemimiz
    bir ara su almaya başladı. Ne yaptıysak su giren yeri kapatamadık. Sizi
    vesile ederek Allahü teâlâya duâ edip bizleri o sıkıntıdan kurtarmasını
    istedik. O sırada büyük bir kartal göründü. Pençesinde kırmızı bir
    bohça vardı. Gemimizin üzerine gelince, bohçayı bırakıp gitti. Bohçayı
    açtık. İçinde çok miktarda iplik vardı. Bunlarla gemimize su sızan yeri
    iyice kapadık. Bundan sonra selâmetle memleketimize geldik. Bu hâlimize
    şükür için, size hediye olarak beş yüz dirhem getirdik, lütfen kabûl
    ediniz." deyip gittiler. Seyyidet Nefîse, Allahü teâlâya şükredip
    ağladı. Sonra o ihtiyar kadını yanına istedi. Kadın gelince ona;
    "Kartalın kaptığı iplikleri kaça satacaktın?" dedi. Kadın; "Yirmi
    dirheme." deyince, Seyyidet Nefîse ona beş yüz dirhemi verip hâdiseyi
    anlattı ve; "Allahü teâlâ senin her dirhemine 25 kat ihsân etti."
    buyurdu.Hıristiyan bir kadının, genç bir oğlu vardı. Bu genç, bir sefere çıktı ve yolda, esir düştü.
    Annesi kiliselere gidip çok araştırdı ise de, oğlundan bir haber alamadı. Bir
    gün kocasına, "Bu şehirde Seyyidet Nefîse isminde, duâsı makbûl bir
    hanım varmış, ona git. Belki çocuğumuzun bulunması için duâ eder. Eğer
    onun duâsı hürmetine oğlumuz bulunursa, ben de o hanımın dînini,
    İslâmiyeti kabûl edeceğim." dedi. Kocası gelip, Seyyidet Nefîse'yi
    buldu ve durumlarını anlattı. O da duâ etti. Adam eve gelip hanımına;
    "Oğlumuzun bulunması için duâ etti." dedi. Gece olunca evlerinin kapısı
    çalındı. Kadın kalkıp kapıyı açınca, oğluyla yüz yüze geldi. Kadın hem
    hayret etti, hem de çok sevinip, nasıl geldiğini sordu. Genç; "Nasıl
    geldiğimi ben de bilmiyorum. Ancak, beni bağladıkları zincirin üzerinde
    bir el gördüm ve; "Bunu salın. Buna Seyyidet Nefîse şefâat etmiştir"
    diye bir ses duydum. Zincirlerim çözüldü ve birden kendimi burada
    buldum." diye anlattı. Gencin anlattıklarını dinliyen annesi hemen
    müslüman oldu.
    Zâlim bir kimse, eziyet etmek için bir adamı
    çağırttı. O adam Seyyidet Nefîse'ye gidip, yardım istedi. Kurtulması
    için duâ ettikten sonra; "Gidiniz. Allahü teâlâ seni zâlimlerin
    gözünden saklar." buyurdu. Adamcağız, zâlim kimsenin adamları ile
    berâber, onun huzûruna vardılar. Zâlim, "O kimse nerededir?" diye
    sordu. "Huzûrunuzda duruyor." dediler. "Benimle alay mı ediyorsunuz?
    Ben onu göremiyorum" dedi. Adamları; "Bu adam buraya gelmeden önce
    Seyyidet Nefîse'nin yanına gidip duâ istedi ve duâ aldı. "Gidiniz
    Allahü teâlâ seni zâlimlerin gözlerinden saklar" buyurdu." dediler.
    Zâlim kimse bunları duyunca, demek ben zâlimim, dedi. Yaptığı işlere
    çok pişman oldu. Başını eğip tövbe ve istigfâr etti. Sonra başını
    kaldırdığında, o kimseyi karşısında gördü. Yanına çağırıp ona sarıldı.
    Kendisine kıymetli elbiseler ile başka hediyeler verip yolcu etti.
    Sonradan da Seyyidet Nefîse'ye yüz bin dirhem gönderip; "Bu, Allahü
    teâlâya tövbe etmesine vesîle olduğunuz kulun şükrân borcudur." dedi. O
    da bu paranın hepsini fakirlere dağıttı.

    İmâm-ı Şâfiî ve başka âlimler, kendisini perde arkasından ziyâret eder ve sohbetlerinden istifâde ederlerdi.

    Seyyidet Nefîse hazretlerinin kardeşi Yahya'nın, Zeyneb isminde bir kızı vardı.
    Bu kız dâimâ, halası Seyyidet Nefîse'nin hizmetinde bulunurdu. Şöyle
    anlatıyor: "Kırk sene hizmetinde bulundum. Lâkin bir defa uyuduğunu ve
    bir defa yemek yediğini görmedim. Bir gün kendisine; "Halacığım!
    Nefsine çok zorluk veriyorsun." dedim. Bana; "Ben nefsime çok zorluk
    vermiyorum. Nefs çok zorluk çeker, beden çok ibâdet ederse, kurtulmak
    ümidi çoğalır." buyurdu.Evinin önünde, kendisi için bir kabirkazmıştı.Kabre iner,
    orada namaz kılardı. Bu yerde altı bin hatim
    okumuştu. Vefâtı yaklaştığı sırada oruçlu idi. Hastalığı ağırlaşınca
    kendisine, orucunu bozabileceklerini söylediklerinde, onlara; "Siz ne
    diyorsunuz? Ben otuz senedir oruçlu olarak vefât etmem için duâ
    ediyorum." buyurdu. En'âm sûresini okumaya başladı. "Düşünen ve hakkı
    kabûl edenlere, Rableri katında Cennet vardır." (En'âm sûresi:127)
    meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince vefât etti. Cenâzesi çok kalabalık
    oldu. Şehirli-köylü,büyük-küçük toplanıp ağladılar ve kendi eliyle
    kazdığı kabrine defnettiler. Derb-üs-Sibâ denilen yerde medfundur.
    Kabri üzerinde bir nûr ve heybet vardır. Her taraftan ziyâretine
    gelinir. İmâm-ı Şa'rânî hazretleri, "Ehl-i beyt içinde tasarrufu en
    fazla olanı, Seyyidet Nefîse'dir" buyurdu.
    Zevci, cenâzesini Medîne'ye götürmek istedi ise de, halk çok ısrâr edip vazgeçmesini
    istediler. Nitekim rüyâda Peygamber efendimizi görüp, kendisine;
    "Mısırlıları kırma. Nefîse'nin bereketi ile ora halkına rahmet iner."
    buyurunca, cenâzeyi nakletmekten vazgeçti.
    VALLAHİ ONUN DÎNİ HAKTIR
    Seyyidet
    Nefîse'nin, yahudî bir kadın komşusunun, bir kötürüm kızı vardı. Annesi
    hamama gitmek istedi. Kızı da onunla gitmek arzu edince annesi; "Olmaz,
    sen evde yalnız otur." dedi. Çocuk; "Bâri sen gelinceye kadar
    komşumuzun yanında kalayım." dedi. Kadın, Seyyidet Nefîse'ye gelip
    çocuğunun arzusunu bildirince o da izin verdi. Kadın çocuğunu getirip
    gösterilen bir odaya bıraktı ve kendisi de hamama gitti. Kötürüm kız
    otururken Seyyidet Nefîse diğer tarafta abdest alıyordu ve abdest suyu
    kötürüm kızın yanından akıyordu. Allahü teâlânın hikmeti, o kızın
    aklına, yanından akıp giden abdest suyundan biraz alıp ayaklarına
    sürmek geldi ve düşündüğünü yaptı. Hemen sıhhate kavuştu. Sanki hiç
    hasta değilmiş gibi ayağa kalkıp yürümeye başladı. Seyyidet Nefîse
    olanlardan habersiz, öbür tarafta namaz kılıyordu. Kız, dışardan gelen
    seslerden, annesinin hamamdan geldiğini anlayınca, hemen evlerinin
    kapısına gidip kapıyı çaldı. Annesi kapıya gelip kim olduğunu sorunca;
    "Senin kızınım." dedi. Hemen kapıyı açıp, kızını sapa-sağlam karşısında
    görünce; "Nasıl oldu da iyileştin? Anlat!" dedi. Kız olanları
    anlatınca, kadın hüngür hüngür ağlayıp; "Vallahi bizim dînimiz
    bâtıldır. Onun dîni haktır." dedi. Hemen gidip, Seyyidet Nefîse'nin
    elini öptü. Ayaklarına kapandı. Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.
    Seyyidet Nefîse de bu hâle sevinip, bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya
    hamd ve şükretti. Sonra kadın evine gitti. Kızın babasının ismi Eyyûb
    olup, kavminin ileri gelenlerinden idi. Akşam eve gelip kızının sağlam
    hâlini görünce, sevincinden aklı gidecek gibi oldu. Hanımı hâdiseyi ve
    müslüman olduğunu anlatınca, kendisinden geçer gibi oldu ve; "Yâ Rabbî!
    Sen dilediğine hidâyet verirsin. Vallahi, İslâm dîni haktır. Bizim
    şimdiye kadar bulunduğumuz din bâtıldır." dedi. Sonra Seyyidet
    Nefîse'nin hânesine gelip, yüzünü gözünü kapının eşiğine sürdü ve
    Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Kızın iyileşmesi ve annesinin,
    babasının müslüman olmaları hâdisesi, kısa zamanda her tarafa yayıldı
    ve komşu yahudilerden birçoğu îmân etti.
    SEYYİDET SEKÎNE
    Hazret-i
    Hüseyin'in Rebâb Hâtundan olan kızıdır. Esas ismi Ümeyme veya Emine
    olup Sekîne diye meşhûr olmuştur. Önce amcasının oğlu Abdullah bin
    Hasan ile evlenmiş; Abdullah Kerbelâ'da şehîd olunca da başka birisiyle
    evlenmişti. Vefât târihi belli değildir.
    Kabri Kâhire'de Karâfe kabristanında Seyyidet Nefîse'nin yanındadır.
    alıntı