Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Dul Olmak Kadının İkinci Ele Dönüşümü Müdür? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Dul Olmak Kadının İkinci Ele Dönüşümü Müdür?

    Reklam




    Dul Olmak Kadının İkinci Ele Dönüşümü Müdür?


    Paylaş
    Dul Olmak Kadının İkinci Ele Dönüşümü Müdür? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Örfün katı bir şekilde kendisini hissettirdiği toplumumuzda kadınının herhangi bir
    şekilde yalnız kalması ona bakış açısını da değiştirmektedir. Evli bir kadının
    boşanması, kocasının ölmesi veya kocasının uzun yıllar uzaklarda bulunması
    nedenleriyle yalnız kalması onu potansiyel bir namus sibobu olarak
    değerlendirilmesine zemin hazırlamaktadır. Böylece dul yani sahipsiz kalınca ona
    sahip olmak isteyenler çoğalmaktadır. Ancak bu sahip oluş da sadece bedensel
    hazzın tatmini olarak ele alınmaktadır. Can çekişmekte olan bir ceylanın üstünde
    kanat çırparak ölümünü bekleyen akbabalar gibi dul kadının etrafında üşüşen
    erkekler onu şehvet ağlarına nasıl düşüreceklerini düşünürler. Bu anlamda
    toplumda kadın olmak ciddi anlamda zordur. Çünkü onu üstesinden gelmesi
    oldukça zor durumlar beklemektedir. Bunların başında ekonomik özgürlüğü
    yoksa geçim derdi gelmektedir. İkinci sırada insan olmanın doğal sonucu olarak
    cinsel arzunun giderilmesi gelmektedir.
    İnsanlık tarihi kadınlara uygulanan çifte standartlarla doludur. İnsan olarak
    erkek ve kadın aynı düzlemde değerlendirilmemektedir. Kocası ölen kadınlara ve
    genel anlamda dul kalan kadınlara bakışın tarihçesini gözler önüne serdikten
    sonra günümüzün ilkel anlayışları üzerinde daha sağlıklı durabiliriz.
    Hindistan`da kadınların hiçbir önemi ve değeri yoktu. Kocası ölen kadın ya diri
    diri toprağa gömülür ya da kendisini yakardı. Dul bir kadının saygı görmesi şöyle
    dursun evlenmesi bile yasaktı. Kadınların iffetinden de söz edilemezdi. Bir adam
    karısını kumar masasında kaybedebilirdi. (120)
    Cahiliye devrinde kocası ölen kadın, bir yıl mağaramsı bir kulübeye kapatılır,
    kimseyle temas etmez, yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Hatta
    bu devir Araplar arasında, ölümünden sonra kendisi için bağıra çağıra, iyiliklerinin
    sayılarak ağlanmasını vasiyet edenler bile vardı.(121)
    Yiğitliğin can almak ile eş tutulduğu; babaerkil Yunan tanrılarının aşık oldukları
    ölümlü kızların ırzına geçtiği; kahraman erkekler ülkeler fethederken karılarının
    evde gergef işledikleri çağlarda... O çağlarda ki Atinalı kadınlar fikri
    sorulmaksızın evlendirilir, kocası boşadım deyince dul kalır, yanında yaşlı bir köle
    olmadan sokağa çıkamaz, eşinin arkadaşları ile sofraya oturamaz, oy kullanamaz,
    eğitim göremezdi.(122)
    Moğollarda kadın, çocuğu doğuncaya kadar kendi evinde kalır. Dullar bir daha
    evlenemezler. Oysa, Hunlar ve Göktürklerde böyle bir gelenek yoktur. Hun ve
    Göktürk tarihinde babalar ölünce, erkek çocukların annelerinin kumaları ile
    evlenmeleri çok görülürdü. Bu husus, baba ölünce aileyi bir çatı altında toplama
    geleneğidir. Levirat denen "Kayın alma" da yaygındı. Eşi ölen gelin, kayınla
    evlenmekteydi. Böylece eşi ölen kadın ve çocukları sokakta kalmazdı.(123)
    Ve Yahuda ilk oğlu Er için bir karı aldı, ve onun adı Tamar’dı. Ve Yehudanın ilk
    oğlu Er Rabbin gözünde kötü idi. Ve Rab onu öldürdü. Ve Yehuda Onana dedi;
    kardeşinin karısının yanına gir ve ona kayın biraderlik görevini yap ve kendi
    kardeşine zürriyet yetiştir.(Tekvin; 38/7-8)
    Eğer kardeşler birlikte otururlarsa ve onlardan biri ölürse ve onun oğlu yoksa
    ölenin karısı dışarıda yabancı bir adama varmayacaktır. Kocasının kardeşi ona
    yaklaşacak ve kendisine kayın biraderlik vazifesini yapacaktır.( tesniye; 25/5)
    Ve eğer o adam kardeşinin karısını almak istemezse, o zaman kardeşinin karısı
    kapıya ihtiyarların yanına çıkacak ve diyecek; Kayın biraderim İsrailde kardeşinin
    adını durdurmaktan çekiniyor. Bana kayın biraderlik vazifesini yapmak istemiyor.
    O zaman şehrin ihtiyarları onu çağırıp kendisine söyleyecekler. Ve eğer durup;
    onu almak istemem, derse o zaman ihtiyarların önünde kardeşinin karısı onun
    yanına gelecek ve onun ayağından çarığını çıkartacak ve onun yüzüne tükürecek.
    Ve cevap verip diyecek; kardeşinin evini bina etmeyen adama böyle yapılır. Ve
    İsrailde onun adı; çarığı çıkarılanın evi, çağırılacaktır.(Tensiye;25/710)
    Gerçekten kimsesiz, yalnız kalmış dul kadın umudunu Tanrı`ya bağlamıştır; gece
    gündüz O`na dilekte bulunmaya ve dua etmeye devam eder. Kendini zevke veren
    dul kadınsa daha yaşarken ölmüştür. Ayıplanacak duruma düşmemeleri için onları
    bu konularda uyar. Timoteosa birinci mektup; 5/ 4-7
    Yaptığı iyiliklerle tanınmış, tek erkekle evlenmiş, en az altmış yaşında olan dul
    kadın, eğer çocuk büyütmüş, konuk ağırlamış, kutsalların ayaklarını yıkamış,
    sıkıntıda olanlara yardım etmiş, kendini her tür iyi işe adamışsa, adı dullar
    listesine yazılsın.
    Daha genç dulları listeye alma. Çünkü bedensel arzuları Mesih`e bağlılıklarına
    baskın çıkınca evlenmek isterler.
    Böylece verdikleri ilk sözü çiğneyerek hüküm giyerler.
    Aynı zamanda ev ev gezerek tembelliğe alışırlar. Yalnız tembelliğe alışmakla
    kalmazlar, üzerlerine düşmeyen sözler söyleyerek başkalarının işine karışan
    boşboğazlar olurlar.
    Bu nedenle, daha genç dulların evlenmelerini, çocuk yapmalarını, evlerini
    yönetmelerini, düşmana hiçbir iftira fırsatı vermemelerini isterim. (Timoteosa
    birinci mektup;5/9-14)
    Çin`de, 20. yüzyılın başına kadar süren bir geleneğe görekocası ölen kadın,
    intihar eder. Bu ölüm, ailesinin ve kadının "şeref" hanesine büyük bir fazilet
    nişanesi olarak kaydedilir. Kalabalığın ortasındaki darağacında "yas rengi"
    beyaza bürünmüş kadın, bu defa bir başka dünyaya gelin olur.(12
    İlk çağlardan günümüze kadar gelen anlayış çok fazla değişmemişe
    benzemektedir. Dul kadınlar kendi başlarına karar verecek bir özellikte
    görülmemektedirler. Kocası ölen kadının kendisini onun ardından onunla birlikte
    yakması veya öldürmesi kadının kişiliğine büyük bir suikasttır. Musevilikte
    görünen dul kadının ev içinde kalması kayınbiraderle evlenmesi anlayışı bizim
    doğu toplumlarımızda da yaşanmaktadır. Burada kadının veya erkeğin isteyip
    istememesi önemli değildir. Önemli olan kadının dışarıdan bir erkeğe
    kaptırılmamasıdır.
    Toplumuzdaki asıl açmazlardan birisi ve yerleşik olarak ele alınan sözüm ona
    değer sistemi dul kalan bir kadına bekar birisiyle evlenme imkanı
    verilmemesidir. Sebep; kadın başkasıyla evlenmiştir. Ve ilk olma özelliğini
    kaybetmiştir. Yani mağazadan alınan bir eşya eve götürüldükten ve bir miktar
    kullanıldıktan sonra satışa çıkarılınca doğal olarak değeri düşmektedir. Çünkü
    kullanılmıştır. Bunu bir eşya için düşünmek gayet doğaldır. Ancak bunu bir insan
    için düşünmek ise onu bir eşya seviyesine indirmekten başka bir şey değildir.
    Kendisi bir kadın olmasına rağmen anneler erkek çocuklarının sevdikleri bir dul
    ile evlenmelerine razı olmayışları bu anlayışın ürünü olsa gerek. Kadınlara bu
    anlamda en büyük haksızlığı yine bu tür kadınlar yapmaktadır.
    Dul kadınların açmazlarından birisisi de cinsel arzunun tatmini meselesi demiştik.
    Bu konuda dul deyince akla istismarı mümkün bir cinsel obje gelmektedir. Çünkü
    bekarların dullarla evlenmeleri neredeyse imkansız bir olay olarak görülür.
    Böyle olunca dul kadın kendisi gibi dul bir erkekle evlenmesi gündeme
    gelmektedir. Ancak buradaki en önemli sorunlardan birisi de erkeğin dul kadın
    gibi ince zar sorunu olmadığı için hala bakir olarak değerlendirilmesini
    engelleyecek bir neden yoktur. Dolayısıyla dul oluşunu belirleyecek bir etken
    yoktur. Böyle olunca da dul erkekle bakir erkek arasında bir fark
    kalmamaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı dul kadın yenilmeye hazır bir piliç
    gibi ele alınır. Bu da dul kadının açmazlarından birisidir.
    Geçimini sağlamak amacıyla girdiği bir çok yerde, yapacağı işinden ziyade
    bedenini nasıl kullanacağına bakılır. Patronun iyi bir metresi olur da kendisini yem
    yaparsa patron tarafından da yemlenir. Aksi taktirde deflenir/ kovulur.
    Şehvet tanrısına kendisini adayan erkekler dul kadın avına çıkarlar. Böylece hem
    sahipleri tarafından öldürülme veya tehdit riski yoktur hem de kolay bir avdır.
    Bu şekilde dul kadınlar beyaz kadın ticaretinde ve şehvet tanrısına kurban
    edilmede önemli bir mal olarak değerlendirilirler. Bu gerçeği bilen duyarlı ve
    sorumlu insanlar yüzyılımız en korkunç felaketinden sonra kadınların ve kızların
    konumunu düşünmektedirler. Çünkü korkunç felaket yaşanmıştır. Ölenler ölmüş,
    batanlar batmış, gidenler gitmiştir. Ama geride küsmesiz, sahipsiz ve ne
    yapacağını bilemeyen binlerce insan kalmıştır. Bir kazada ölen insanların acısına
    bakmadan onları soyma edepsizliğini gösterebilen insanlar gibi bu felaketi de
    beyaz kadın tacirliği için fırsat gören vahşi insanlar olacaktır. Bunun için ölenlere
    artık üzülmeyi bırakıp, geride kalan sahipsiz kadın ve kızlarımızı kurtarmanın
    yollarına bakmalıyız.



  3. 3
    “Tsunami ve depremden en çok zarar gören Sri Lanka, Endonezya ve
    Maldivler`de çeşitli gruplar, dünyanın, kadın ve kızların karşı karşıya olduğu
    tehlikeleri fark etmesi için çaba gösteriyor. Pek çok grup ayrıca, kadınların
    fiziksel güvenliğinin, sağlığının ve saygınlığının korunması, kadınlara psikolojik
    destek sağlanması için de fon toplamaya çalışıyor. New York`ta bulunan
    Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu sözcüsü David Del Vecchio, "Milyonlarca insan
    evsiz kaldı, ama en başta kadınların, özel ihtiyaçları göz önüne alınmalı" diyor.”
    (125)
    Maalesef erkek egemen toplumlarda kadınların özellikle de dul kadınların cinsel
    obje olarak görülmesi bir realitedir. Bu anlamda kullanılan bir metaya dönüşmesi
    kaçınılmaz gibi görülen kadınlarımız için bir takım önlemler alınması zorunludur.
    İlk önce insan anlayışımızı sorgulamalıyız. İnsanı kadın ve erkek diye iki cinse
    ayırdıktan sonra kadını salt cinsel obje veya kendini idareden aciz bir varlık
    olarak değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Örfün ağır bastığı ve kadını aşağılayan
    anlayışa karşı dimdik ayakta durmaya çalışmalıyız. Kadınların bu anlamda en
    büyük düşmanları yine kendi hemcinsleri olması da insanı gerçekten üzmektedir.
    Dul bir kadını vebalı gibi değerlendirerek kendisiyle evlenilmesi mümkün olmayan
    bir hasta gibi görmek anne kadınlara has bir özelliktir. Bu anlamda dul kadın
    kimdir sorusuna cevap arayışında karşımıza şu cevaplar çıkmaktadır;
    Kocası ölen kadın. Eşinden ayrılan kadın. Çocuklarıyla yalnız yaşayan kadın.
    Sahipsiz kadın.
    Bunlar ansiklopedik anlamlar. Bir de toplumun dul kadına yüklediği anlamlar
    vardır. Onu da İclal Aydın dul bir kadına basının bakış açısından yola çıkarak şu
    şekilde anlamlandırmaktadır;
    Dul olmak nedir biliyor musunuz?
    Dul ve iki çocuklu olmak... Arkadaşlarınızın bile kocalarını sizden sakınması
    demektir. Aile sohbetlerine, görüşmelerine çağırılmamak demektir.
    Bir erkek akrabayı bile evde ağırlayamamak demektir.
    Komşuların, mahalle bakkalının gözetlemesi altında, esir hayatı yaşamak
    demektir.Kısa kollu giyinememek, gece sinemaya gidememek, tek başınıza
    büyütmek zorunda olduğunuz o iki çocuğu "ne derler" endişesiyle gerçek
    hayattan mahrum bırakmak demektir.
    Dul olmak, neredeyse her erkeğin "bu her şeye müsaittir" bakışı altında
    yaşamak demektir...(126)


    Bunlar dul kalmanın kadına getirdiği kaldırılması çok ağır yüklerdir. Biz insan
    olarak birbirimizi sevemediğimiz ve insan olarak birbirimize değer
    veremediğimiz müddetçe de bu böyle devam edecektir. Kadınlarımızı 5/6
    olarak kendi başına yaşama erdeminden yoksun gördüğümüz müddetçe bu böyle
    devam edecektir. Kadını ince bir zarın kurbanı olarak gördüğümüz müddetçe bu
    böyle devam edecektir. Boşanmış bir kadını varlığıyla/kişiliğiyle değil de
    bekaretiyle değerlendirdiğimiz müddetçe bu böyle devam edecektir.
    Bir erkek boşandıktan veya eşi öldükten sonra nasıl ki insanlığından bir değer
    kaybetmiyorsa kadında insanlığından hiçbir şey kaybetmiyordur. İnsanca yaşama
    hakkına da asla suikast düzenlenemez. Dul kadının sevme ve sevilme hakkı ince
    bir zarın kurbanı edilemez. Kadını bu şekilde görenler hala kendilerini ilk çağın
    ham insanlığına mahkum etmiş yoz bir mantığın ürünüdürler.
    Cinselliği insanın doğası olarak değerlendiren Tanrı, dul kadınların da bu doğal
    güdülerini göz ardı etmemiştir. Bu anlamda kocası ölen bir kadına ilgi duymak
    veya onunla evlenme isteğinde bulunmak tabii bir hadisedir. Yadırganacak ve
    yargılanacak bir davranış değildir. Dul kadın istediği erkekle evlenme hakkına
    sahiptir. Bu anlamda onu hiç kimse sınırlandıramaz. Çünkü geleceğini belirleme
    hakkı sadece ona aittir;


    “İçinizden vefat edip de geride eşler bırakan kimselerin hanımları, kendi
    başlarına dört ay on gün beklerler. İddet (bekleme) sürelerini bitirdikleri
    zaman, artık kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları hareketten size
    bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
    Böyle kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya
    gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki siz onları mutlaka
    anacaksınız. Fakat meşru bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle
    gizlice sözleşmeyin. Farz olan iddet sona erinceye kadar da nikâh akdine
    azmetmeyin (kesin karar vermeyin). Bilin ki Allah gönlünüzdekini bilir. Öyle ise
    O`nun azabından sakının. Yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır.”
    (Bakara/ 234-235)
    Bunların yanı sıra bir de kocası varken dul hayatı yaşayan kadınlarımıza ne
    demeli. Bu tür kadınlarımız da toplumun ve örflerin kurbanı olmuştur. Her ne
    şekilde olursa olsun bir kocaya sahip olmayı, kocasız olmaktan daha iyi olarak
    değerlendiren kadınlarımız yalnız kalmaktan korkmaktadırlar. Kendi ayakları
    üzerine durmaktan korkmaktadırlar. Çünkü bu anlamda ekonomik özgürlükleri
    yoktur. Kocasının her türlü şiddetine katlanmak zorundadır. Beyaz gelinliğiyle
    çıktığı evine ancak beyaz kefeniyle dönmesi söz konusudur. Yoksa törelerin
    Namus Tanrısına adanacaktır. Kocası kendisini aldatabilir. Eve geç gelebilir.
    Gelmeyebilir. Bunlar erkek olmanın doğal sonucudur. Kadın dul kalmamak adına
    bunlara katlanmak zorundadır. Erkeğin yaptığı ihanete benzeriyle cevap
    verdiğinde namus cinayetinin kurbanı olacaktır. Kadın bunu asla düşünemez..
    düşünmemelidir. Çünkü o kadındır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı kızlarımızın
    mutlaka okuması ve ekonomik özgürlüğünü kazanarak kendi ayakları üzerinde
    durma cesaretini göstermesi gerekir. Ancak bu şekilde dul olmanın acısından ve
    ağır yükünden bir miktarda olsa kurtulabilir
    alıntı...