Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Mehmet Akif’in “Sen bize yangın veriyorsun!‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!” gibi dizeleri nasıl anlaşılmalıdır? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Mehmet Akif’in “Sen bize yangın veriyorsun!‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!” gibi dizeleri nasıl anlaşılmalıdır?

    Reklam




    Mehmet Akif’in “Sen bize yangın veriyorsun!‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!” gibi dizeleri nasıl anlaşılmalıdır?


    Paylaş
    Mehmet Akif’in “Sen bize yangın veriyorsun!‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!” gibi dizeleri nasıl anlaşılmalıdır? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Cevap

    Değerli kardeşimiz;

    Bu sözler genel manası itibariyle bir isyan gibi göründüğü için elbette tasvip edilemez. Ancak, sözlerin kalıpları kadar söz söyleyenin kalbi de önem arz eder. Aynı sözü iki kişi söyler; birinin ilmine ötekinin cehaletine hamledilir. Soruda da işaret edildiği üzere burada M. Akif’in niyeti de önemlidir.

    Kanaatimizce M. Akif gibi imanlı bir kimsenin bu ve buna benzer sözleri, bir kısım mutasavvıflar gibi bir şatahat nevinden olarak değerlendirilmelidir. Onun o günkü ruh haletinin heyecanına verilmelidir. Niyaz makamından çıkmış naz makamının nazlılığına, biraz da onun şairliğine verilmelidir.

    Öyle anlaşılıyor ki, Akif, İslam alemimin perişan halinden duyduğu ıstırabı Allah’a şikayet etmek istiyor. Ne var ki, ıstırabının boyutu had safhaya vardığı için bir nevi istiğrak hali içerisinde adeta ne dediğini bilmez bir durumda bu sözleri söylemiş olabilir.

    Keza, bu sözler, bir şikayet değil, âdil kaderin bu konudaki hikmetini bilmediği için, onu öğrenme adına böyle bir şatahat yapmış da olabilir. Yani bu sözleri, bir itiraz olarak değil, bilemediği hikmetin ne olduğunu soruşturmak şeklinde de olabilir.

    Şatahat, bazı mutasavvıfların vecd ve istiğrak halinde kendi irâdeleri dışında, manâsını düşünmeden söyledikleri, içinde bir iddia ve akla aykırı bir taraf bulunan ve dıştan, şeriata aykırı gibi görünen aşırı derecede söz olup, bu söz kabul veya reddedilemediği gibi, onu söyleyen de bundan dolayı sorumlu olmaz. Çünkü şath, bu manevi halde bulunan kişinin Allah’a olan nazıdır veya samimiyetidir. (bk. Kurnaz, Cemâl – Tatçı , Mustafa (2001), Türk Edebiyatında Şathiye, Ankara: Akçağ Yayınları, 2001: 7; TDV İslam Ansiklepedisi, Arbede md.)

    Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, merhum Akif’in bu şatahatları kendisini mesul etmeyebilir, fakat onu taklit edip de böyle bir şımarıklığı gösterenleri mesul eder.

    Diğer taraftan Mehmet Akif’in bazı ifadelerini bir dua şeklinde anlayanlar da olmuştur. “Gelin bâri dua edelim”, “Kabul eder diyelim. Hakk’a iltica edelim”, “Yetmez mi celâlinle göründüklerin artık?”, “Kurban olayım biz bu tecellîden usandık!”, “Ferdalara kaldıksa eğer… Nerde o ferdâ?”, “Hâlâ mı bu İslâm’ı ezen mâtem-i yeldâ?”, “Hâlâ mı bu âfâka çöken perde-i hûnîn? “Nârın yetişir…” gibi dize ve ibârelerde yer alan “bâri, eder diyelim, yetmez mi, usandık, artık, hâlâ, yetişir” gibi ifadeler, sitemlerin dua kılıfında gizlenişi olarak da düşünülebilir.

    Örneğin;
    Bir yıldız, İlâhi! Bu ne zulmet, bu ne zindan?
    Hâlâ mı semâmızda geçen leyle-i memdûd?
    Hâlâ mı görünmez o seher-pâre-i mev’ûd?” (Ersoy, Safahat, İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevi 1986: 301, 302)

    Dizelerinde Mehmet Âkif’in bu sorularını Allah’tan istedikleri, dini ve vatanı için Allah’a ettiği bir dua gibi yorumlamak mümkündür. “Hâlâ mı görünmez o seher-pâre-i mev’ûd?” şeklindeki son dize, “Allah’ım, bize vaad ettiğin o aydınlığı göster” şeklinde okunabilir ve diğer soru dizeleri de benzer biçimde düşünülebilir. Bu düşünceyi şairin kendisi uygulamalı bir biçimde –sitemlerini dua kılıfında saklayarak- yapmaktadır.

    Mehmet Âkif, Safahat’ta yer alan pek çok şiirinde ya ima yoluyla yahut da aşağıda vereceğimiz şiirindeki gibi hakkın, mutluluk ve zaferin ancak ve ancak çalışan, gayret eden insanlara ait bir şey olduğunu, aslında dua denilen şeyin de bunlar olduğunu, Allah’ın miskin kula, velev o kul müslüman dahi olsa, yardım etmeyeceğini çok açık bir biçimde ifade eder; çaresizlik ve ye’sten doğan öfke ve heyecanı ne derse desin, vicdan ve imanının sesini bastıramayarak sonunda “Sus ey divâne” demek suretiyle adeta kendini azarlar:

    “Sus ey divane! Durmaz kâinatın seyr-i mu’tadı.
    Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
    Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
    Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.
    Cihan kânûn-ı sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkatı’!
    Ne yaptın? “Leyse lil-insani illa mâ-se’â” vardı!...” (Ersoy, 194)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet