Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Bİd’atlerİn ortaya ÇikiŞ nedenlerİ Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Bİd’atlerİn ortaya ÇikiŞ nedenlerİ

    Reklam




    BİD’ATLERİN ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ hakkıjnda bilgi


    Paylaş
    Bİd’atlerİn ortaya ÇikiŞ nedenlerİ Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    BİD’ATLERİN ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ



    İlk dönemlerde tamamen Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetine dayanıldığından dolayı tertemiz olan sahih akide varlığını sürdürdüğünden, İslâm toplumunda bid’atlere yer yoktu. Kaldı ki bu olay sıradan bir olay değildir. Kesinlikle bunun araştırılması ve sebeplerinin de o oranda ortaya konması gerekmektedir.

    Burada işin başında belki en önemli diyebileceğim beş nedeni şöyle sıralayabiliriz:

    a) Taşkınlık ve aşırılık (Gulüvv).

    b) Önceki bir bid’ati benzeri ya da daha kötü bir bid’atle önlemek.

    c) Yabancıların etkileri.

    d) Şeriatle ilgili hükümlerde aklın üstünlüğünün kabûlü, hakemliği.

    e) Felsefî kaynakların Arapçaya tercüme edilmesi.

    Şimdi bu nedenleri tek tek ele alalım:

    1) DİNDE AŞIRILIK YA DA TAŞKINLIK. ARAPÇA İFADESİYLE ĞULÜVV:

    Bunun temsilciliğini Haricîlerle Şiî mezhebi bağlıları yapmışlardır.

    HARİCİLER: Bu mezhep bağlıları özellikle vaîd yani korkutma ve cezalandırmayla ilgili âyetleri anlamada oldukça aşırılığa ve taşkınlığa gittiler. Özellikle bir şeyler vaad eden ve umut veren, tevbelerin kabûlünü ve mağfireti sözkonusu edinen âyetlerden uzak durdular. Meselâ yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah, kendisine şirk koşulmayı aslâ affetmez; bunun dışındaki (günah)ları ise, dilediği kimseler için bağışlar. Her kim Allah’a şirk koşarsa, çok büyük bir günah irtikâb etmiş olur.” (Nisa: 4/48) ve yine (Nisa: 4/116).

    İşte bu ve benzeri âyetlerde sadece şirk koşanların bağışlanamayacağı, bunun dışındakilerinse, yüce Allah’ın dilemesi halinde bağışlayacağı ifade edilmektedir.

    Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Rabbinden rivayet buyurduğu bir hadiste yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Ey Ademoğlu! Doğrusu sen, bana yeryüzü dolusu günahlarla gelsen, sonra da bana hiçbir şeyi ortak kılmaksızın karşıma çıksan, ben sana yeryüzü dolusu mağfiretle gelirim.” (67)

    İşte bu ve benzeri daha bir çok şer’î nasslar bulunmaktadır.

    Tahavî Şarihî bu konuda der ki: “Kendileri için delil olarak Mürcie mezhebinin kabul ettiği vaadle ilgili ayetler, diğer taraftan Haricîler’le Mutezile mezhebinden olanların kendileri için korkutmaya ilişkin delil olarak aldıkları ayetler bir araya getirildiğinde her iki görüş sahiplerinin bozuk düşünceleri ve yanlışları ortaya çıkmış olur.” (68)

    ŞİA: Yine aşırı ve taşkınlıklarıyla bilinen bir başka sapık mezhep de Şia mezhebidir. Taşkınlık ve aşırılık yani ğulüvv bu mezhebin en belirgin özelliklerinden biridir. Bunun bayraktarlığını da bir Yahudi olan ve daha önceki sayfalarda değindiğimiz Abdullah b. Sebe yapmıştır.

    Daha sonra Hz. Hüseyin (r.a.) (69)’ın şehid edilmesi olayı bu taşkınlık ve aşırılığı son haddine vardırdı. Bu olayı bahane sayan Muhtar Ebu Abdullah Sakafî, olayı körükledi, hadiseler birbirini izledi. Bu adam katilleri izleyerek onları öldürdü. Bu arada imamet ve bey’at konusunu ortaya attı. İbn Hanefiye’ye biat edilmesini öne sürdü. Ancak İbn Hanefiyye bu adamın sapıklığını öğrenince ondan uzak durdu. (70)

    Artık bu Şia fikri giderek sapıklıkta devam edegeldi. Aşırılık ve taşkınlık, imamları peygamberlik hatta ilahlık derecesine vardıracak kadar ileri gitti.



    2- ÖNCEKİ BİR BİD’ATI BENZERİ YA DA DAHA KÖTÜ BİR BİD’ATLE ÖNLEMEK:

    Bu tür bid’atın öncülüğünü yapanlar da Mürcie, Mutezile, Müşebbihe ve Cehmiyye gibi mezhepler olmuşlardır. Şimdi bunları sırayla ele alalım:

    MÜRCİE: Daha önceki sayfalarda da kısaca değindiğimiz gibi, Hz. Ali’yi tekfir eden Haricîler’e karşı bir tepki mahiyetinde ortaya çıkmıştır. Nitekim Haricîler Hz. Ali ile birlikte her iki hakemi de tekfir ediyorlardı.

    Bu konuda Mürcie’nin görüşü ise şöyledir: “Biz onlar hakkında her hangi bir hüküm veremeyiz, haklarında bir şey söyleyemeyiz. Ancak bizler onların durumlarını Allah’a bırakırız, erteleriz, irca yaparız.” Ancak bu türden olan bir mürcielik, işin bu noktasında kalmadı. Bunlar o derece ileri gittiler ki, “Bir kimse iman ettiyse, artık masiyetinin kendisine herhangi bir zararı olmaz. Nitekim küfrün yanında taatın bir anlamı da yoktur” gibi görüşler ortaya attılar.

    Daha sonra da “el-Menziletu Beyne’l-Menzileteyn” görüşüyle yani “İki menzile arasında bir menzile” düşüncesiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bunlar da adeta Haricîler’le Mürcie arasında orta bir yol tutar bir haldeydiler. Nitekim Hasan-ı Basrî’nin meclisinde, kendisine gelen bir soru üzerine, Vasıl b. Atâ’nın cevabını daha önceki sayfalarda görmüştük. Soruyu soran kimse, büyük günah işleyen kimsenin durumuyla ilgili olarak Haricîlerle Mürcie’nin yerini öğrenmek istiyordu. Soru sahibi kimse Hasan-ı Basrî’den doğru ve sahih olan inancın ne olduğunun cevabını öğrenmek istiyordu. Fakat Vasıl, hocası Hasan-ı Basrî’nin cevabını hiç beklemeksizin hemen ortaya atılmış ve büyük günah işleyen kimse “iki menzile (yer) arasında bir menzile dedir” cevabını vererek daha önce Haricîler’le Mürcie’nin neden olduğu bir bid’atı yeni bir bid’atle önleme yönüne gitmiştir.

    MÜŞEBBİHE: Bu mezhep de, tümüyle sıfatları reddeden ve kabul etmeyen Cehmiye mezhebine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü her iki mezhebin doğum yeri “Belh” şehridir. Cehm b. Safvan burada yetişmiş ve yüce Allah’a ait sıfatları tümüyle inkâra kalkışmıştır.

    İşte buna tepki olarak Mukatil b. Süleyman harekete geçer. O da yüce Allah’ın sıfatlarını ispata çalışırken, bu arada çok daha ileri giderek, yüce Allah’ı kendi yaratıklarına benzetecek bir konuma getirir.

    Mukatil b. Süleyman da böylece bir bid’atı önleyeyim derken, ondan da geri kalmayacak başka bozuk bir bid’atı getirmiş olur.

    CEHMİYE: Bu mezhep de Kaderiye bid’atına tepki olarak doğmuş ve ona bir başka bid’atı ortaya atarak karşı koymaya çalışmıştır. Bu da Cebrîlik’tir.

    Çünkü Kaderiye görüşünü savunanlar, bizzat kulun kendi fiillerinin yaratanı olduğunu savunmaktadırlar. Kulun fiillerinde yüce Allah’ın bir fonksiyonu, etkisi yoktur diyorlar.

    İşte bu mezhebe tepki olarak Cehm b. Safvan harekete geçiyor. O da Kaderiye’nin görüşünü çürütmek için tam aksi olan görüşü ortaya atıyor ve şunu savunuyor:

    “Mucid ve yaratıcı olan Allah’dır. Kul, yapacakları işleri yapmaya mecburdur. Bu konuda herhangi bir seçimi de yoktur, bir gücü de yoktur. Aksine kul, âdeta rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Rüzgâr hangi taraftan eserse, o da o tarafa yönelir.” Böylece Cehm, bir bid’atı önleyeceğim derken bir başka bid’atı ortaya atmış oldu. Bu bid’atler ya öncekinin benzeri veya ondan çok daha kötüsü olabilmektedir. Çünkü bu, sonuçta teklif ve ceza konusunu da tamamen ortadan kaldırmaktadır.



    3- YABANCILARIN ETKİLERİ

    Bizim burada sözkonusu ettiğimiz yabancı etki, başka din ve mezheplerin sahiplerinden dolayı olan bir etkidir. Yeni yeni İslâm dinini kabullenenler, sapık akide sahibi ve fırkaların da bundan etkilenmesine neden oldular. Bunun öncülüğünü de Şia, Kaderiye ve Cehmiye yapmıştır.

    Şia: Daha önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi, Yahudî asıllı olan Abdullah b. Sebe, Hz. Ali ile ilgili aşırı fikirlerin ve inancın aslını oluşturmaktaydı.

    Bu konuda Bağdadî der ki: “Ehl-i Sünnet muhakkikleri, İbn Sevda yani İbn Sebe hakkında şu ifadeleri ileri sürüyorlar: Aslında İbn Sebe, Yahudilik dinini teneffüs eden ve taşıyan bir kimse idi. Hz. Ali hakkındaki sapık tevilleriyle, yine Hz. Ali’nin çocukları hakkında sapık yorumlarıyla, İslâm dinini bozmayı amaçlamıştır. Müslümanların, tıpkı Hz. İsa hakkında Hristiyanlar’ın inancı gibi bir inanca müslümanların sahip olmalarını amaçlamıştır.” (71)

    Çünkü İbn Sebe, Hz. Ali’nin ölümünü inkâr ediyor ve: “Doğrusu Hz. Ali göğe yükseldi. Tıpkı Hz. İsa’nın yükseldiği gibi göğe çekildi. O da pek yakında tekrar gökten inecek ve düşmanlarından intikam alacaktır” diyordu. (72)

    İşte bu anlattıklarımızla bu yahudinin İslâm’a olan düşmanlığı açık bir şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu adamın ortaya attığı sapık düşünce giderek Şia mezhebi mensupları için bir akide halini almış oldu. Nitekim Hz. Ali’nin uluhiyetine ilişkin inancı yayan ve buna dair vasiyyetten söz eden de bu olduğu gibi, Şia imamları hakkında bu manadaki sapık düşünceleri yayan da yine bu adamdır.

    İranlı İslâm düşmanları işin bu yönüne sarılarak ve bunu istismar ederek, Şia mezhebini yaygınlaştırdılar. Çünkü İslâm’ı kötülemek bakımından bu düşünce, amaçlarına ulaşabilmeleri için kendilerine en yakın olan bir düşünceydi. Çünkü her tarafta fetihlerle genişleyen İslâm dalgasının önüne geçilebilmesi, böyle mümkün olabilirdi. Zira İslâm onların tüm devletlerini yıkmış ve çıkarlarını engellemişti.

    Bu gerçeği gereğince kavramış bulunan İbn Hazm, Farslılar’dan yani İranlılar’dan söz ederken, şu görüşleri dile getirir: “Farslar, İslâm gücüne karşı kılıç ve silahla karşı koyamayacaklarını anlayınca, bu defa müslümanları yenebilmek için bir başka yolu izlediler. İbn Sebe’nin izlediği ifsad edici yolun kendileri açısından oldukça yararlı olacağını anladıklarında hemen bunlardan bir kısmı İslâm’ı kabullendiklerini açıkladılar. Ehl-i Beyt sevgisi görüntüsüyle Şia’ya yanaştılar. Hz. Ali’ye yapılan zulmü çok ağır dille anlatmaya kalkıştılar. Daha sonra Şia’yı istedikleri gibi yönlendirdiler ve onları İslâm’dan çıkardılar.” (73)

    İşte bu tür sapmalar, Allah düşmanları için bir malzeme haline geldi. Böylece halkı Allah’ın dininden saptırmak istiyorlardı. Fakat bunlar Hak ehli karşısında istediklerini elde edemediler. Çünkü Hak ehli, Allah’ın dinini gereğince biliyor ve bu din üzere dürüst bir şekilde yürüyorlardı.



    KADERİYYE:

    Daha önceki sayfalarda geçtiği gibi ilk kez bu kader konusunu aslında Hristiyan olan Sensüveyh adını taşıyan biri idi. Daha sonra onun bu görüşlerini Mabed el-Cühenî sahiplenmiştir.



    CEHMİYYE:

    İbn Kesîr’in İbn Asakîr’den rivayetine göre, Ca’d b. Dirhem ileri sürdüğü görüşlerini Beyan b. Sem’an’dan almıştır. Beyan b. Sem’an da savunduğu akideyi Talût’tan almıştır. Bu Talût da Lebîd b. Asam’ın kızkardeşi oğludur. Lebîd de bu adamın kızının kocasıdır. Lebîd b. Asam -ki bu adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e büyü yapan kimsedir- da aynı akideyi bir Yemen’li yahudiden almıştır.

    Ca’d’dan bu görüşü alan da Cehm b. Safvan’dır. (74)

    İbn Teymiye’nin anlattığına göre: “Ca’d, Harran (Urfa)’lıdır. Çünkü bu bölgede oldukça Sabiîler ve felsefî görüşleri farklı farklı olan kimseler vardı. Adı geçen Sabiîler’in pek azı dışında tümü tamamen şirk üzereydiler. Bunların âlimleriyse felsefecilerdi.” İbn Teymiye devamla der ki: “Bu akideyi savunanların Rabb hakkındaki görüşü, sıfatları inkâr idi. Bunlara göre, yüce Allah’ın sadece selbî, ya da izafî veya bunlardan mürekkep olarak sıfatları vardır. Sabiîler’den bu felsefî görüşleri Ca’d b. Dirhem almıştır.” (75)

    Aynı görüşleri Cehm b. Safvan da, Ca’d b. Dirhem’den almıştır. İşte bu görüş giderek Semeniyye’ye (76) ve bunların münazaralarına kadar ulaşır.

    İmam Ahmed b. Hanbel (rh), Cehm ile Semeniyye arasında geçen bir münazarayı rivayet eder. Konu yüce Allah’ın isbatıyla ilgilidir. Bu tartışmada Cehm öylesine ileri gider ki, yüce Allah’ı görülmeyen, duyularla bilinemeyen ve duyulamayan ruha benzetir. (77)

    Aktarılan bilgilerden öyle anlaşılıyor ki, sapık fırkaların savuna geldikleri birçok inançlar, müslüman oldukları halde bu kimselerin birlikte yabancı din ve kültürlerin etkisiyle meydana geldiği görülmektedir.



    4- ŞERİATLE İLGİLİ HÜKÜMLERDE AKLIN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN KABULÜ VE HAKEMLİĞİ

    Daha önce örneklerini sunduğumuz bid’at ehli mezhep sahipleri, herşeyde akla öncelik vermeleri ve aklı herşeyde hakem kabul etmeleri nedeniyle, inançla ilgili konularda da akla hakemlik rolünü vermişlerdir. Dolayısıyla zihinlerinde hükme bağladıkları bir hususa aykırı gelmesi halinde hemen bu yolla red cihetine gidebilme imkanını elde etmişlerdi. Herhangi bir hadisi böylece akılcı bir düşünceyle ya kabul etmiyorlar veya farklı bir yoruma tabi tutuyorlardı. Haliyle bu da kendilerini, bir çok hadisleri redde ve rivayetleri hakkında öne geri görüş ileri sürmeye götürmüştür.

    İmam Şatıbî merhum, bu bid’at erbabınca kabul edilen kimi istidlal yollarından sözetmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:



    Kendi amaçlarına ve mezheplerine aykırı gördükleri hadisleri reddederek, bunun akla aykırı olduğunu, eldeki delillerin öngördüğü ölçüye uymadığını söyleyerek reddederler ve bunun gerekli olduğunu söylerler. Meselâ kabir azabını inkâr edenler gibi... Daha sonra da bunlar tarafından reddolunan hadislerden bazılarını örnek olarak verir. Sonra da devamla der ki: İşte bu ve benzeri sahih hadisleri, hem de adil kimselerden nakledilenleri red ve inkâr ederler.

    Hatta bunlar o derece ileri gidiyorlar ki, sahabe ve tabiîn ravilerine bile dil uzatmışlardır. Adil olduklarında ve imametlerinde ittifak olunan muhaddisleri de dillerine hedef seçmişlerdir. (78)

    Nitekim, Mutezile mezhebi araştırıcılarının hal tercümelerini incelediğimizde, bu söylediklerimizin doğruluğunu bizzat onların kendi sözlerinde bulabiliriz.

    Habib’in kendi senediyle yaptığı rivayete göre, ki bu rivayeti Amr b. Ubeyd’den yapmaktadır, Amr b. Ubeyd de Mutezile mezhebi araştırıcılarındandır. Bu adam sadık ve masduk (hem doğru ve hem doğrulanan) zatın hadisini zikrediyor. Diyor ki:

    “Eğer, A’meş’in şöyle söylediğini işitmiş olsaydım, kesinlikle onu yalanlardım. Eğer Zeyd b. Zehb’in bunu söylediğini duymuş olsaydım, ona cevap vermezdim. Eğer, bunu söyleyenin Abdullah b. Mes’ud olduğunu duyaydım onu kabul etmezdim. Eğer Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bunu söylediğini işitseydim, o zaman da yüce Allah’a şöyle derdim: “Sen bu şey üzere bizden misak (söz) almadın.” (79)

    İbn Kuteybe de aynı şekilde; Nazzam da bu hadisi böylece reddediyor diye belirtmektedir. Nitekim ondan da bu manada cevap alınmış olup, kendisi reddolunmuştur. (80)

    Daha sonra İbn Kuteybe ona verdiği red cevabının sonunda şöyle der: “Bu adamın bir takım hadislerle ilgili olarak öyle ifadeleri var ki, güya o hadislerle Kitap çelişmektedir. Öyle hadisler ki, bunlar akıl yönünden bir değere sahib değildir. Anlattığına göre akıl kimi zaman haberleri nesheder; birbiriyle çelişen hadisleri de aynen nesheder.” (81)

    İnsanlar akıl bakımından farklı farklı düşünürler. Yani insanların kendi aralarındaki bir konuya ilişkin düşünceleri farklılık gösterir. Birinin kabul ettiğini diğeri inkâr eder. Birinin düşündüğü ve tasavvur ettiğinden bir başkası habersiz olabilir. Dolayısıyla akıllar düşünme itibariyle hep farklı şeyler ortaya koyarlar. O halde farklı farklı sonuçlar ortaya koyan akıllardan acaba hangisinin hükmü ölçü alınacak, şer’î gerçekler için hangi akıl ölçü olarak kabul olunacaktır?

    Ayrıca madem ki akıl her şeyi çözebilecektir, o zaman inzal olunan vahye ne gerek olabilir? Kısaca Allah için nelerin vacip olabileceğini, nelerin olmayacağını akıl kendi başına bilecek ise, o zaman vahyin gereği nedir? Aksine onların bu görüşlerine göre vahiy, her şeyi akla yüklemiş ve kendisi de uymuş demektir. Çünkü akıl bunlardan bir takımlarını, akla uygun görmeyerek reddedebilir ve onları asıl manasının dışındaki bir takım manalara yorumlayabilir.



    5- FELSEFE KİTAPLARININ ARAPÇAYA ÇEVRİLMESİ



    Putperest inançlarını kapsayan Yunan felsefesi ile başka felsefelerden bazı kaynaklar Arapça’ya terceme edildi. Özellikle bu hareket halife Me’mun döneminde başladı. Bir takım müslümanlar bu kaynaklara muttali olunca, burada yer alan hüküm ve metodlara, düşüncelere aldandılar. Bilhassa araştırma metodlarına aldandılar. Öyle ki, müslümanlar bu aldıklarını kendileri için birer değişmez ölçü kabul eder oldular. Nitekim şer’î hakikatleri de bu ölçüler çerçevesinde değerlendirir oldular. Kısaca kitap ve sünnetten kendilerine gelenleri, bu felsefî metodlar ölçüsünde, onlara uygun gelebilecek tarzda yorumlamaya, te’vile gittiler. Oysa bundan dolayı oldukça büyük tehlikeler ve sapıklıklar doğmuştur.

    İbn Teymiye (rh) bu konuda der ki: “Daha sonra Yunan kitapları, özellikle ikinci yüzyılın sınırları içerisinde, bundan önce ve daha sonraları olmak üzere Arapça’ya terceme edildi. Kelamcılar bunları aldılar. İlâhiyat konularına ilişkin türlü türlü batıl şeyleri bunlardan aktardılar ki, bunların çoğu halkı saptırıyordu. Bundan dolayı insanlar bölük pörçük oldular. Bir takım kimseler bunları kabullenirken, bir takımları da bu felsefî kitaplarda yer alan bilgileri yüceltiyorlar, kimileri de bunların metodlarından ve kaidelerinden elde ettiklerini kendi usul ve kurallarına arzediyorlar. Böylece kendilerince uygun olanlarını kabulleniyor, olmayanlarını da almıyorlardı. Bir takımları da bunlardan edindiklerini peygamberlerin getirdiği kitap ve hikmete arzediyorlar, böyle değerlendiriyorlardı.

    İşte felsefî kaynakların Arapçalaştırılması nedeniyle bir çok fesad odakları ortaya çıktı, sıkıntılar doğdu. İşi aşırılığa vardıranlar olduğu kadar, peygamberlerin yüce Allah’dan getirdikleri kitap ve hikmeti anlamada oldukça yanlış düşüncelere sapanlar da bulunmaktaydı. (82)

    Şehristanî’nin Mutezile ile ilgili ifadeleri daha önceden geçmişti. Mutezile âlimlerinin felsefî kaynakları ne derece araştırdıklarını da görmüştük. İşte bundan dolayı Mutezile, kendi metodlarıyla felsefî metodları birbirine karıştırmıştır.

    Nitekim Şehristanî yine şöyle der: “Ebu’l-Huzeyl Allâf, bu kesimin en büyük hocaları idi. Bu da tıpkı felsefeciler gibi “Yüce Allah ilmiyle âlimdir, ilmi de O’nun zatıdır. Aynı şekilde kudretiyle kadirdir, kudreti de yine O’nun zatıdır” diye savunuyordu. Dolayısıyla kelam ile ilgili olarak bir takım bid’atler ortaya koydu.”

    Yine şöyle diyor: “Aslında İbrahim b. Seyyar en-Nazzam, halife Mu’tasım döneminde, felsefî görüşler ve mezheplerin ortaya konmasında oldukça aşırılığa gidiyordu. Kader konusunda ve Rafizîlik gibi görüşler nedeniyle bu türden bid’atlerle Seleften ayrılıyordu. Ayrıca sözünü edeceğimiz bir takım meselelerle de ashabından ayrılmaktaydı.” Ayrıca bunların yolunda olan bir takımlarından da söz ediyordu. (83)

    Bu kısa açıklamadan da anlaşıldığı gibi, Mutezile’yi savunanların putperest felsefeden ve onları savunanlardan ne kadar etkilendiklerini görmüş olduk.