Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan İMAM-I AZAM EBU HANİFE kimdir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    İMAM-I AZAM EBU HANİFE kimdir?

    Reklam




    İMAM-I AZAM EBU HANİFE kimdir? bilgisi olan varsa yaza bilirmi teşekkürler.


    Paylaş
    İMAM-I AZAM EBU HANİFE kimdir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İMAM-I AZAM EBU HANİFE
    Doğumu Nesebi ve Künyesi
    Ehli sünnetin dört büyük imamının birincisi olan İ-mamı Azam Ebu Hanife, H.
    80'de Kufe'de doğdu.
    Ebu Hanife künyesinin meşhur olmasının sebebi hakkında eski kaynaklarda yeterli
    bir açıklama yoktur. Ancak "Hanif" kelimesinin müennesi olan "Hanife" kelimesine
    nispetle bu künyenin, İslam'a tam gönül vermiş abid bir kimse olması veya
    Iraklılar arasında "Hanife" denilen bir divit veya yazı hokkasını devamlı
    yanında bulundurması sebebiyle verilmiş olduğu söylenmektedir. Hanife isminde
    bir kızı olduğundan bu künyeyle anıldığı söylenmişse de kabul görmemiştir. Zira
    onun Hammad'dan çocuğu olduğu bilinmemektedir.
    İlmi Yetişmesi
    Ebu Hanife Kufe'de yetişti. Gençliğinde kumaş ticaretiyle uğraştı. Bu ticaret
    onu ilimle uğraşmaktan alıkoymadı. Onu ilme teşvik edenin Şa'bi olduğu rivayet
    edilmektedir.
    Ebu Hanife pek çok ilim halkasına katılmış ve değerli zatlardan ilim almış
    olmakla beraber, onun en uzun süre hocalığını Hammad ibnu Ebi Süleyman
    yapmıştır.
    İmamı Azam Ebu Hanife'nin ilmi, hocası vasıtasıyla dört büyük sahabiye
    dayanmaktadır. Şöyle ki; Hz Peygamber'in vefatından sonra Kufe'ye yerleşmiş olan
    Ali ibnu Ebi Talip ve Abdullah ibnu Mes'ud'dan ilim alan Mesruk ibnu'l-Ecda (Ö.
    63), Alkame ibnu Kays (Ö. 62) ve Şureyh (Ö. 80)'den Şa'bi ve İbrahim en-Nehai
    (Ö. 96) ders almışlar. Onlardan da Hammad ibnu Ebi Süleyman vasıtasıyla Ebu
    Hanife ilim almıştır. Ebu Hanife ayrıca Abdullah ibnu Abbas'ın kölesi İkrime ve
    Abdullah ibnu Ömer'in azatlı kölesi Nafi vasıtasıyla adı geçen sahabilerin
    ilimlerinden istifade etmiş, Mekke fatihi Ata ibnu Ebi Rebah (Ö. 114)'tan da
    uzun süre ders almıştır.
    Çok sayıda hadisi şerif ezberleyen Ebu Hanife büyük bir hakim ve fikir adamı
    olarak yetişti. Üstün bir aklı ve herkesi şaşırtan bir zekası vardı. Fıkıh
    ilminde imkansız gibi görünen bir zamanda benzeri olmayan bir dereceye yükseldi.
    Ders Vermeye Başlaması
    İmamı Azam Ebu Hanife, on sekiz yıl boyunca kendisinden ilim öğrendiği hocası
    Hammad'ın en sevdiği talebelerinin başında geliyordu. Çünkü o, üstadının
    söylediklerini en iyi öğrenen ve hıfzeden talebesiydi. Bu yüzden hocası ders
    halkasının önünde, kendi hizasında ondan başkasının oturmasını yasaklamıştı.
    Hammad'ın herhangi bir sebepten dolayı şehir dışında olduğu zamanlarda Ebu
    Hanife, kendisine vekaleten talebelere ders verirdi. Hatta fıkhi meselelerde
    sorulan sorulara cevap bile verirdi. Hocası Hammad geldiğinde o sorulara verdiği
    cevapların çoğunu tasdik ederdi.
    Kufe'nin müftüsü olan hocası Hammad vefat edince, arkadaşları onun yerine oğlu
    İsmail'i geçirmek istediler. Fakat Hammad'ın oğlunun şiire, gece meclislerine,
    hikayeye düşkün olduğunu görünce, Ebu Hanife'nin ders vermesi hususunda ittifak
    ettiler. O da kabul etti.
    Ebu Hanife zühd ve takvasıyla, üstün zekasıyla kendini etrafındakilere kabul
    ettirdi. Zamanla şöhreti arttı, ashabı çoğaldı, mecliste en geniş halkaya sahip
    oldu.
    İmamı Azam'ın tedris faaliyetinde dikkat ettiği en önemli hususlardan biri de,
    talebeleriyle istişare yapmaktı. Onlarla istişare etmeksizin kendi başına bir
    içtihatta bulunmazdı. Müminler için nasihatta bulunurken katı davranmazdı.
    Talebesi Züfer'den nakledilen şu rivayet de onun sabit fikirli olmadığını ortaya
    koyması ve istişareye verdiği önem bakımından dikkat çekicidir. Züfer şöyle der:
    "Ebu Hanife'nin derslerine devam ederdik, Ebu Yusuf ve Muhammed ibnu Hasan da
    bizimle birlikte okurlardı. Biz Ebu Hanife'nin görüşlerini yazardık. Bir gün Ebu
    Hanife, Ebu Yusuf'a hitaben: "Ey Yakub vay haline! Benden her işittiğini yazma.
    Ben bugün böyle düşünüyorum. Yarın onu bırakabilirim. Yarınki görüşümü ertesi
    gün terk edebilirim" dedi." (İbnu Muin, Tarih, II. Cilt, sh. 607; Bağdadi,
    Tarih, XIII. Cilt, sh. 402)
    Yine onun: "Bu bizim söyleyebildiğimiz en güzel sözdür. Kim bizim sözümüzden
    daha doğru bir söz getirirse, o hakikate bizimkinden daha yakındır" dediği;
    "Senin bu verdiğin fetvalar doğruluğunda hiç şüphe olmayan hakikatler midir?"
    diye sorulunca da: "Bilmiyorum belki de yanlışlığında hiç şüphe olmayan
    yanlıştır" şeklinde karşılık verdiği nakledilmektedir. (Bağdadi, Tarih, XIII:
    Cilt, sh. 352)
    Bütün bunlar onun serbest fikirli ve uzak görüşlü bir şahsiyet olduğuna, verdiği
    hükümlerle de kimseyi ilzam etmediğine işaret etmektedir. Nitekim kendinin
    hocalarına, talebelerinin de kendine karşı zaman zaman muhalefet ederek aynı
    meselelerde farklı hükümler verdikleri nadir olmayan olaylardandır.
    Sünnet ve Hadis Konusundaki Tutumu
    İmamı Azam Ebu Hanife'nin hadis ve sünneti teşri kaynağı olarak kabul etme
    konusunda diğer imamlardan farkı yoktur. O şöyle der: "Resulullah (s.a.s.)'in
    üzerinde konuştuğu her şey, biz duyalım, duymayalım, başımız ve gözümüz
    üstündedir. Buna inandık ve bunun Resulullah (s.a.s.)'in söylediği gibi olduğuna
    şehadet ederiz." (Ebu Hanife, el-Alim, sh. 27)
    Ebu Hanife'nin istidlal kaynaklarını sayarken önce Allah'ın kitabına sonra
    Resulullah'ın sünnetine baktığı, sonra da sahabe kavlinden dilediğini tercih
    ettiği rivayet edilir. Kitap ve sünnette bulamadığı bir hususu son olarak sahabe
    kavillerinde araştırmakta, bunların dışındaki görüşleri bağlayıcı saymamaktadır.
    Ebu Hanife, hadise muhalefet ithamlarını bizzat kendisi reddetmiştir.
    Rivayetlere göre bir meselede kendisine hadise muhalefet ettiği bildirilince,
    dayandığı hadisi zikrederek: "Allah, Resulüne muhalefet edene lanet etsin. Allah
    onunla bize ikram etti, bizi onunla kurtardı" demiştir. (İbnu Abdilberr,
    el-İntika, sh. 144)
    Ebu Muti el-Belhi anlatıyor: "Bir gün Kufe camiinde Ebu Hanife'nin yanında
    oturuyordum. İçeriye Süfyanu's-Sevri, Mukatil ibnu Hayyan, Hammad ibnu Seleme,
    Caferu's-Sadık ve diğer alimler girdi. Ebu Hanife'yle konuşarak: "Bize
    ulaştığına göre, sen dinde çok kıyas yapıyormuşsun. Bu yüzden senin için
    endişeliyiz. Çünkü ilk kıyas yapan iblistir" dediler. Ebu Hanife onlarla Cuma
    sabahından öğle vaktine kadar münazara ederek görüşünü arz etti ve şöyle dedi:
    "Ben önce Allah'ın kitabıyla, sonra Resulünün sünnetiyle amel ederim. Daha sonra
    sahabenin üzerinde ittifak ettiği hükümleri, ihtilaf ettiği hükümlere takdim
    ederim. Ancak bundan sonra kıyas yaparım." Bunun üzerine hepsi kalkarak Ebu
    Hanife'nin elini öptüler ve: "Sen alimlerin efendisisin" dediler." (Şa'rani,
    Mizan, C. 1, sh. 53)
    Ebu Hanife'nin hadis ve sünnete bağlılığını bunların dışında da birçok rivayet
    teyit etmektedir.
    Sahabe Sözü ve Uygulaması Konusundaki Tutumu
    İmamı Azam Ebu Hanife, Kur'an ve sünnetten sonra sahabe kavlini bağlayıcı
    görüyor, fakat kendine bunlar arasında tercih yapma hakkı tanıyordu. Ebu Hanife
    bu tercihi bazen şahıslar arasında, bazen de rivayetler arasında yapıyordu. Ebu
    Mutı' el-Belhi ile Ebu Hanife arasında geçtiği rivayet edilen şu konuşma bu
    konuda dikkat çekicidir. Ebu Mutı' ona: "Şayet senin görüşün Ebu Bekir'inkine
    zıt düşerse ne yaparsın?" diye sordu. O da: "Bu takdirde onun görüşünü alıp
    kendi görüşümden vazgeçerim. Yine Ömer'in, Osman'ın, Ali'nin görüşleri
    karşısında böyle yaparım. Ebu Hureyre, Enes ibnu Malik, Semure ibnu Cundeb hariç
    Hz. Peygamber'in bütün sahabilerinin görüşlerini kendi görüşlerime tercih
    ederim." (Şa'rani, Mizan, C. 1, sh. 53)
    Ebu Hanife'nin Ebu Hureyre'yle birlikte bazı sahabileri müstesna tutmuş olması,
    onlardan rivayet almadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü Ebu Hanife'nin Ebu
    Hureyre'den nakledilen hadislerle kıyası terk ettiği meşhurdur. Zaten kendi de
    bu sahabilerden nakledilen rivayetleri değil, onların kendi görüşlerini müstesna
    tutmaktadır.
    Beşeri Kanunlar ve Uygulayıcıları Karşısındaki Tavrı
    Siyasi yapıda İslam'ın gün geçtikçe daha geri planlara itilerek, yerine
    saltanatın getirdiği beşeri unsurların hakim kılınması, Emevi idaresinin
    özellikle son yıllarında zirveye ulaşır. Bu, İslam'ın insanı ilgilendiren bütün
    alanlarda esas ve tek ölçü olması gerektiği hakikatinin idrakinde olmamaktan
    başka bir şey değildi. Diğer bir ifadeyle Müslümanlıklarını her vesileyle
    vurgulayan yöneticiler, Allah'ın hükümlerine şartsız itaat anlamına gelen
    İslam'ın siyasi boyutunu ihlal edip, itaatlerini sadece kişisel bazı ibadetlere
    münhasır kılıyorlardı. Ancak, İslam'ı yegane ölçü olarak almadıkları
    yönetimlerini halk nezdinde meşrulaştırmak ve halkın itaatini kazanabilmek için
    alimleri araç olarak kullanma politikalarını sürdürüyorlardı. Şüphesiz bu
    politikaya kananlar ve sırf iyi niyetlerinden dolayı böyle bir oyuna alet
    edildiklerinin farkına varamayanlar olmuştu. Ancak bazı şahsiyetler, yönetim
    işinde geri plana itilen İslam'ı bütün muhtevasıyla ortaya koyup, onun
    gerektirdiği itaatin alanlarını her şeye rağmen ifade etmekten çekinmediler.
    Siyasi ve askeri güçlerine rağmen, yöneticiler bu şahsiyetlerin söz ve tavırları
    karşısında korkulu rüyalar gördüler. Hiçbir zaman sayıları kesin olarak ifade
    edilemeyecek kadar çok olan, ancak coğrafyanın ve zamanın değişimine bağlı
    olarak genellikle tek kalan bu şahsiyetler arasında İmamı Azam da vardı.
    Emevi ve Abbasi idarelerinin uygulamalarına bizzat tanık olan Ebu Hanife, zühd
    ve takvası sayesinde yönetimin maşası olmaktan kendini canı pahasına
    koruyabilmiş bir şahsiyettir. Kulların hakkını gözetmede kusur etmekten korktuğu
    için Emeviler kadar Abbasiler tarafından da ısrarlı şekilde teklif edilen
    kadılık görevini ve diğer şahsi menfaatlerin hepsini geri çevirmiştir.
    Ebu Hanife, içinde bulunduğu şartlarda resmi görev almanın İslam'ı temsil etme
    ve uygulamaya aktarma imkanı sağlayamayacağını iyi fark eder. Bu nedenle resmi
    görev almanın, meşru olmayan işlere maşa olmaya neden olacağı kanaatine varır.
    Bu düşüncesini de hiçbir yoruma mahal bırakmayacak şekilde ifade eder. Bu manada
    kendinden çok değerli hediyeler karşılığında bazı isteklerde bulunan sultanı
    kastederek şunları söyler: "Eğer benden Vasıt mescidinin kapılarını saymamı
    isteseydi, onu bile kabul etmezdim. O halde nasıl olur da bir adamı idam etmek
    için hüküm vermemi ister ve bu hükümle onun boynunu vurmasına vesile olurum. Ben
    böyle bir hükmü ihtiva eden kararın altını nasıl mühürlerim! Vallahi ben böyle
    bir işe ölünceye kadar giremem." (Mezhepler Tarihi, sh. 231)
    Devlet görevini kabul etmesi için değişik tekliflerle ve en önemlisi
    işkencelerle karşısına çıkanlara söylediği şu sözleri ise İslam'ı temsilinin
    önemli bir örneğidir: "Allah'a yemin ederim ki, bu işi kendi arzumla kabul etmiş
    olsam bile, yine de size istediğiniz anlamda yaranamayacağım. Nerede kaldı ki
    zorla, istemeye istemeye teklifinize muvafakat edeyim. Herhangi bir hususta
    vereceğim karar sizin arzularınızın hilafına olabilir. O zaman bana kızarsınız.
    Kızınca da beni Fırat nehrinde boğdurmak istersiniz. Boğulurum, fakat kararımı
    yine değiştirmem." (Hilafet ve Saltanat, sh. 368)
    Vefatı
    Ebu Hanife'nin ölüm tarihi belli olmakla beraber nasıl öldüğü veya öldürüldüğü
    hususunda bir ittifak yoktur. Ölüm tarihinin H. 150 olduğunda kaynaklar
    müttefiktir.
    Ebu Hanife'nin, halife Ebu Cafer el-Mansur'un kadılık teklifini kabul etmeyince
    kırbaçlandığı ve hapse atıldığı kaynaklarda zikredilmektedir. Fakat onun
    hapisteyken mi, yoksa hapisten çıktıktan sonra mı öldüğü ihtilaflıdır. Bazı
    kaynaklarda hapisteyken gördüğü aşırı işkenceler sonucu güçsüz düştüğü ve vefat
    ettiği bildirilmektedir. Ebu Hanife'nin hapisten çıktıktan sonra, zehirlenerek
    öldürüldüğü hususunda da rivayetler vardır. Hatib el-Bağdadi: "Sahih olan onun
    hapisteyken öldüğüdür" diyor. Bağdadi'den bir buçuk asır önce yaşamış,
    Ebu'l-Arab Muhammed ibnu Ahmed ibni Temim et-Temimi (Ö. 333), Kitabu'l-Mihen
    adlı eserinde, Ebu Hanife'nin zehirlenmesiyle ilgili şu bilgiyi verir: "Bana
    bildirildiğine göre, Ebu Hanife, Ebu Cafer el-Mansur'un talebi üzerine yanına
    gitti, içeri girdi. Mansur onun için zehirli bir süt hazırlatmıştı. Ebu Hanife
    yanına oturunca Mansur sütü getirterek içmesini istedi. Ebu Hanife yaşlılığından
    dolayı sütün midesine dokunacağını söyleyerek içmek istemedi. Mansur içmesi için
    ısrar etti. Ebu Hanife sütü içti, sonra izin almadan Mansur'un yanından kalktı.
    Mansur nereye gittiğini sorunca, Ebu Hanife: "Senin gönderdiğin yere" cevabını
    verdi ve oradan ayrıldı. Kısa bir zaman sonra o süt yüzünden zehirlenerek öldü."
    (Benzer bir rivayet Saymeri, sh. 93'de geçer) Bu değişik rivayetler yüzünden Ebu
    Hanife'nin ölüm sebebi konusunda kesin bir hüküm verilemiyor.
    Bütün teklif ve tehditlere rağmen, İslam'ı yönetim işlerinde geri plana iten bir
    yönetimin maşası olmaktan kaçınan bu büyük imam, yaşarken cahiliye karşısında
    yer aldığı gibi, vefatından sonra da bu görevini değişik bir tavırla yerine
    getirmeyi ihmal etmez. Her gün gördüğü işkencelerin hayatının sona ermesine yol
    açacağını anlayınca, sultanın gasbetmediği ve sahiplik iddiasında bulunmadığı
    bir yere defnedilmesini vasiyet eder. (Mezhepler Tarihi, sh. 236)
    Cenazesi vasiyeti üzerine Bağdat'ta Hayzunan kabristanının doğu tarafına
    defnedildi. Yirmi gün süreyle insanların, kabri başında namazını kılmaya devam
    ettikleri, bu arada halife Ebu Cafer el-Mansur'un da kabri başına gelip namazını
    kıldığı rivayet edilmektedir. (Saymeri, sh. 63)
    Eserleri
    İmamı Azam Ebu Hanife'nin, günümüze kadar ulaşabilmiş eserleri pek fazla
    değildir. Bunların bir kısmının da ona ait olup olmadığı ihtilaflıdır. Bununla
    beraber talebeleri Ebu Yusuf ve bilhassa İmam Muhammed'in telif ettiği eserler,
    fıkhını ve çeşitli konulardaki görüşlerini zamanımıza kadar ulaştırmıştır. Ebu
    Hanife'nin yaşadığı devirde yazdırma usulü yaygın olduğu için hocalar genellikle
    kendileri yazmaz, talebelerine yazdırırlardı. Bu yüzden kendine isnad edilen
    eserlerin sayısı fazla değildir. Bu eserlerin başlıcalarını şöyle
    sıralayabiliriz.
    1. el-Fıkhu'l-Ekber
    2. el-Fıkhu'l-Ebsat
    3. Osman el-Betti'ye Risale
    4. Osman el-Betti'ye diğer bir risale
    5. el-Vasıyye
    6. el-Vasıyye (oğlu Hammad'a)
    7. el-Vasıyye (talebesi Yusuf ibnu Halid es-Semiti'ye)
    8. el-Vasıyye (talebesi kadı Ebu Yusuf'a)
    9. Müsnedu Ebi Hanife (Ebu Yusuf'un rivayetiyle)