Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Erzurumlu İbrahim Hakkı kimdir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Erzurumlu İbrahim Hakkı kimdir?

    Reklam




    Erzurumlu İbrahim Hakkı kimdir? tanıta bilirmisiniz Allah razı olsun


    Paylaş
    Erzurumlu İbrahim Hakkı kimdir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Erzurumlu İbrahim Hakkı

    Anadolu'da yaşayan evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden.
    Babası Osman Efendi de velî bir zâttı. İbrâhim Hakkı
    1703 (H.1115) senesinde Erzurum'un Hasankale kasabasında
    doğdu. İbrâhim Hakkı hazretleri kendisini kısaca şöyle
    anlatmaktadır:

    "Hicrî bin yüz on beş tarihinde bir bahar günü, İbrâhim
    Hakkı, Hasankale kasabasında doğdu. Bin yüz kırk
    senesine kadar ilim öğrenmek için çalıştı. Ârif olup
    dünyâyı unutarak, Allahü teâlânın aşkıyla yanıp
    kavruldu. İşini, gücünü, malını, mülkünü her şeyini
    bırakarak cenâb-ı Hakka yöneldi."

    İbrâhim Hakkı, yedi yaşına geldiğinde annesi
    SeyyideHanîfe Hâtun'u kaybetti. Babası Osman Efendi,
    İbrâhim'i amcasına emânet etti ve tasavvufta kendisini
    yetiştirecek bir rehber, âlim aramak için sefere çıktı.
    Kısa sürede Siirt'in Tillo kasabasında İsmâil Fakîrullah
    hazretlerinin büyüklüğünü, Allahü teâlâ katındaki
    yüksekliğini anladı. Ondan ilim öğrenmek ve hizmet etmek
    için geceli-gündüzlü çalıştı. Dokuz yaşına basan öksüz
    İbrâhim Hakkı, babasının hasretiyle yanıyordu. Amcası
    Molla Ali Efendi, İbrâhim Hakkı'yı alarak Tillo'ya
    babasının yanına götürdü.

    İbrâhim Hakkı hazretleri Tillo'da babasına kavuşmasını
    şöyle anlattı: "Ben dokuz yaşında idim. Ali amcam beni
    babamın yanına götürdü. Bir ikindi vaktinde Tillo'ya
    girdik. Dergâha vardığımızda, babam ile hocası namaz
    kılıyorlardı. İlk bakışta İsmâil Fakîrullah
    hazretlerinin mübârek yüzü, bana, pederimden daha yakın
    geldi. O anda yüzünün cezbesi gönlümü aldı. Aklım, onun
    güzelliğine, duruşundaki heybete ve olgunluğa hayran
    kaldı. Gönlümü ona kaptırdım. Babam beni kendi odasına
    götürdü. Şefkat ile ilim öğretip, lütf ile terbiye
    etmeye başladı."

    İbrâhim Hakkı; babasından, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi
    zâhirî ilimleri öğrendi. Babasının arkadaşı
    MollaMuhammedSıhrânî hazretlerinden de, astronomi,
    matematik gibi zamânın fen ilimlerini tahsîl etti.
    Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında mârifet sâhibi
    olmak, hasta kalbine şifâ bulmak için de İsmâil
    Fakîrullah hazretlerinin sohbeti ve hizmetiyle
    şereflendi.

    İbrâhim Hakkı hazretleri, Tillo'ya geldiği günlerde
    gördüğü bir rüyâyı şöyle anlattı: "Rüyâmda gökyüzünü
    beyaz serçelerle dolu hâlde gördüm. Bir ara serçeler hep
    birden halkın üzerine doğru saldırdılar. Bana
    saldıranları babam uzaklaştırdı. Ancak bir serçe fırsat
    bulup, sağ koltuğuma sokuldu. Sabahleyin rüyâmı babama
    anlattım. Babam koltuğumun altına baktıktan sonra, orada
    tâûn, vebâ hastalığının belirtilerini gördü. Hastalığa
    yakalandığım ilk beş gün kendimden habersiz olarak
    yattım. Altıncı gece gözümü açtığımda babamı başucumda
    ağlar gördüm. Muhterem hocamız İsmâil Fakîrullah
    hazretleri de yanındaydı. Mübârek ellerini kaldırdı.
    Bana uzun uzun duâ ettikten sonra babama; "İbrâhim'in
    işi bitmiş iken Allahü teâlâ ihsân ederek onu yeniden
    diriltti." buyurarak müjde verdi."

    Yine şöyle anlatmıştır:

    Yaz mevsimiydi. Bir Cumâ gecesi babam murâkabe
    yapıyordu. Ben de yatıp uykuya dalmıştım. Rüyâmda
    Tillo'nun harman yerine bir anda binden çok süvâri ve
    piyâde asker geldi. Atlılar inerek bir yere toplandılar.
    Boyları iki adam yüksekliğinde olan bu askerler, at ve
    diğer malzemelerini harman yerine bırakıp, üstâdımız
    İsmâil Fakîrullah hazretlerinin dergâhı kapısında saf
    saf dizildiler. Ben kalabalığı seyrederken, dergâh
    kapısının sağ yanında duran saftan birisi eğilip beni
    kucağına aldı. Tebessüm ederek öptü ve sol tarafında
    olanın kucağına verdi. O da alıp muhabbetle öptü ve
    solunda duranın kucağına verdi. Bu şekilde sıra ile
    sekizinci kimsenin kucağına geldim. O da beni öptü, onun
    solunda dergâhın kapısı vardı. Beni yavaşça şefkatle
    yere bıraktı. Kapı açıktı, içeri girdim. Mübârek hocamız
    Fakîrullah hazretlerinin huzûrunda sekiz seçilmiş zâtın
    ayakta durduğunu gördüm. Hocamız da ayağa kalktı ve
    onlarla müsâfeha edip sarıldılar. Bu hâle şaşırmıştım. O
    sırada uyandım. Bu rüyânın lezzeti canıma can katmıştı.
    Sevincimden rüyâmı hemen babama anlattım. Meğer babam,
    uyanık olduğu hâlde, benim rüyâda gördüklerimi görmüş,
    hâdiseye muttalî olmuş ve onlarla konuşmuştu. Babam bana
    şöyle tenbih etti ve; "Bu rüyâyı kimseye söyleme. Bu
    rûhlar için iyi olmaz." buyurdu. Sabah oldu Cumâ
    namazından sonra dergâhın kapısı önünde oturmuş
    duruyordum. Siirt tarafından at üzerinde ak sakallı bir
    ihtiyâr geldi. Kapının önüne gelince atından indi. Benim
    yanıma gelip elimi tuttu ve öptü, şaşırdım kaldım. Zîrâ
    bu kimseyi tanıyamamıştım. Hocamızın huzûruna girmek
    için izin istedi. Verdiği hediyeleri içeri götürdükten
    sonra hocamın yanına gittim ve; "Kapıda yaşlı bir kimse
    huzûrunuza çıkmak için izin istiyor efendim." dedim.
    "Gelsin." buyurdular. Misâfiri buyur ettim. İçeri
    girince oturması işâret edildikten sonra; "Ve
    aleykümselâm ey Seyyid Hamza! Bu Cumâ gecesi bize çok
    misâfir geldi." buyurdu. Hocamızın bu tatlı hitâbından
    Seyyid Hamza çok şaşırdı. İlk defâ gördüğü bu kimse
    kendi ismini nereden bilmişti. Ve gece gelen
    misâfirlerin arasında olduğunu nasıl anlamıştı. Bunları
    hem düşündü, hem de kalkıp hocamın elini öptü. Bir
    müddet ağladı. İzin isteyip dışarı çıktı. Bizim odaya
    buyur ettim. İçerde babama hâlini şöyle anlattı: "Ben
    Siirt'in ileri gelenlerinden Seyyid Hamza'yım. Bu âna
    kadar Tillo'ya hiç gelmedim. Bu büyük âlim ve velîyi de
    hiç ziyâret etmemiştim. Bu gece rüyâmda beş yüz kadar
    nûr yüzlü atlı âlim ile beş yüz piyâde evliyâya Siirt
    önünde karıştım. Onlarla birlikte Şeyh İsmâil Fakîrullah
    hazretlerini ziyarete geldik. Bu kasabayı ve yolunu
    rüyâda görerek öğrendim. Harman yerine geldiğimizde
    atlılar atından indi. Beraberce bu dergâhın kapısına saf
    saf dizildik. Sıra ile mübârek hocanızı ziyâret ettik.
    Bu dergâhın kapısı önünde şu küçük oğlunu gördüm.
    Evliyâlar kucaklarına alıp sıra ile sevdiler. Kapının
    önüne gelince çocuk içeri girdi. Ben de kapının önüne
    geldiğimde uyandım. Hâlâ o rüyânın tesiri altındayım,
    duyduğum o lezzet hâlâ devâm ediyor. Sabah olunca atıma
    binip rüyâda geldiğim yol ile doğru buraya geldim.
    Kimseye sormadan dergâhı bulup, sizleri tanıdım.
    Hazret-i Şeyh'e geldim. Bu gördüğüm rüyâyı anlatacaktım.
    Bir gün sonra da ona talebe olup hizmetiyle ve
    sohbetiyle şereflenecektim. Ben daha anlatmadan; "Ey
    Seyyid Hamza! Bu gece bize çok misâfir geldi." diyerek
    hem ismimi hem de rüyâda olanları anlattı. Şaşırıp
    kaldım." Seyyid Hamza'nın bu şaşırmasına babam şöyle
    cevap verdi: "Senin bu gördüğün rüyânın aynısını bu
    oğlum da gördü. Lâkin avâmın gördüğü rüyâları, seçilmiş
    evliyâ uyanık iken görüp müşâhede etmiştir. Allahü
    teâlânın ihsanları sonsuzdur."

    İbrâhim Hakkı hazretleri on yedi yaşında yetim kalmasını
    şöyle anlattı: 1719 (H.1132) senesinde, benim çok
    sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin
    gidericisi, hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman
    Efendi, Cumâ gecesi sabaha yakın dünyâdan âhirete göçtü.
    Hak yolunda can verip Allahü teâlâya kavuştu. Maksadına
    ulaşarak rahmet deryâsına daldı. Bu yetim o gece başka
    misâfir odasında yattı. Sabahleyin kalkıp, hasta babamı
    görmek istediğimde, oradakiler bana; "Git, önce namazını
    kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı." dediler. Bu söze
    inanıp mescide gittim. Herkes burnunu tutuyordu.
    Hepsinin nezle olduğunu sandım. Namazdan sonra odamıza
    geldiğimde babamın vefât ettiğini gördüm. Benim de
    rahatım gitti. Gönül evim karardı. Bir anda babamın
    ayrılık hasretiyle virânelerdeki kuşlara döndüm. Öyle
    feryâd etmek istedim ki, sesim göklere çıkacaktı. Ben bu
    hâlde iken o merhamet menbâı mübârek hocam geldi. Benden
    o üzüntü ve elemi aldı. Ben de kalkıp kendi kendime;
    "Şimdi ayıptır, sabredeyim. Hocam gittikten sonra nasıl
    ağlayacağımı ben bilirim." dedim. Mübârek hocamız
    herkese selâm verip, garîb oğlu Derviş OsmanEfendinin
    başı ucunda oturdu. Şehid rûhuna bir Fâtiha okuyup,
    sevâbını bağışladı ve murâkabeye daldı. Ben hocamın
    karşısında babamın da ayak ucunda idim. Bir anda Allahü
    teâlânın ihsânlarına kavuştum. Vefât eden babam, mübârek
    başını kaldırdı. Kimyâ tesiri olan nazarıyla yüzüme
    bakıp, tebessüm ederek tâziyede bulundu. O anda mübârek
    göğsünden şimşek gibi bir nûr parladı. Kalbim titredi,
    üzüntü ve elem gidip, yerine sürûr ve lezzet doldu.
    Babamı bu hâlde görünce, bayramlıklarını giymiş bir
    çocuk gibi sevindim. Üzüntülü duran ahbablar bu
    sevincime bir mânâ veremeyip hayret ettiler. Allahü
    teâlânın ihsânı ve mübârek hocamın himmeti bereketi ile
    olan bu hâdiseyi oradakiler görememişti.

    Hocamız oradan ayrıldıktan sonra babamın yüzünü açıp
    baktım. Güler gibi bir hâli vardı. Yüzü nûrlu, bedeni
    sıcak ve yumuşak idi. Sanki uyuyordu.Cenâze namazına
    çevre köyler ve bütün Siirt halkı geldi.Namazını hocamız
    kıldırdı. Onun vefâtına benden başka herkes üzüldü.
    Âlemin babası olan hocamız, bu yetimine şefkat edip
    iltifât eylediğinden, merhum babamdan sonra onun
    hizmetleri bize mîras kaldı. Mübârek hocam, bu bozuk
    huyluyu nice hikmet şurupları ile terbiye eyledi. Kalb
    hastalıklarından beni kurtardıktan sonra, kendi
    muhabbeti ile yaktı. Böylece bende, âhiret hâllerinde
    yakîn hâsıl oldu. Tevekkül etme, dert ve belâlara,
    ibâdete ısrarla devâm etmeye tahammül, her işe rızâ
    gösterme hâli hâsıl oldu. Pek kıymetli, lezîz nîmetler
    ihsân edildi. Hepsinden daha evlâsı ve kıymetlisi
    ise,Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında bilgi sâhibi
    olmaya, mârifetullaha kavuştum.

    İbrâhim Hakkı hazretleri, babasının vefâtından sonra
    hocasının emriyle Erzurum'a gitti. Amcalarının da
    teşvikleriyle sekiz sene ilim tahsîl etti. Burada
    tahsîlini bitirdi, fakat gönlü, hocası İsmâil Fakîrullah
    hazretlerinin ateşiyle yanıyordu. 1728 (H.1140)
    senesinde yirmi beş yaşında iken tekrar Tillo'ya geldi.
    Burada hocasının 1734 (H.1147) senesinde vefâtına kadar
    hizmetiyle şereflendi. Sonra Erzurum'a döndü. Küçük
    yaşta ayrıldığı Hasankale'ye gelip, yerleşti.

    İbrâhim Hakkı hazretleri, Hasankale'de evlendi, sonra
    İstanbul'a gitti. Mahmûd Han ile görüştü ve saray
    kütüphânesinde çalışmalar yaptı. Bir sene sonra talebe
    yetiştirmek için Abdurrahmân Gâzi Zâviyesine tâyin
    edilerek Erzurum'a geldi.Talebe yetiştirmek için, uzun
    ve yorucu bir çalışmaya girdi. Hanımı Firdevs Hâtun'dan,
    İsmâil Fehim ve Ahmed Naîmî isminde iki oğlu dünyâya
    geldi.

    1755 (H.1169) senesinde tekrar İstanbul'a gitti.
    Sarayda, dîvân kâtibi Ali Efendi başta olmak üzere,
    pekçok kimselerle dost oldu. Sultan Üçüncü Mustafa Han
    zamânında da Abdurrahmân Gâzî zâviyesinin berâtı
    yenilendi.

    İbrâhim Hakkı hazretleri, 1763 (H.1177) senesinde
    hâtıralara bağlılığı ve vefâ duygusunun çokluğundan,
    hocasının memleketi olan Tillo'ya gitti. İsmâil
    Fakîrullah hazretlerinin torunu Fâtıma Hâtunla evlendi.
    Orada kaldı. Talebe yetiştirmeye burada da devâm eden
    İbrâhim Hakkı bir sene sonra hacca gitti. Dönüşünde
    tekrar talebe okutmaya devâm etti.

    İbrâhim Hakkı hazretleri, zaman zaman Tillo'da, "Cebel-i
    Ra'sil Kuvâ" ismindeki tepeye çıkardı. Talebelerine de;
    "Bu tepe, yakında büyük bir nâma kavuşacaktır." derdi.
    Bu tepeye bir musallâ taşı yaptırdı. Her uğradığında
    oraya otururdu. Ölümü, âhireti ve hesâbı düşünürdü. Yine
    bir gün üç talebesi ile bu tepeye çıktı. Üçünün de ismi
    Mahmûd'du. Onlara; "Sübhânallah! Hepinizin adı da
    Mahmûd. Herbiriniz de amcalarınızın kızı ile
    evleneceksiniz. Fakat sâdece biriniz Allahü teâlânın
    evliyâ kulları arasında yüksek derecelere sâhib olup;
    "Memduh" lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan
    akın akın talebe ilim öğrenmeye gelecektir. O, bu tepeye
    bir ev yaptırıp herkesin hidâyete kavuşmasına vesîle
    olacaktır." buyurdu. Talebeler de kendi kendilerine;
    "Mübârek hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam."
    diye temennî ettiler. Bir müddet sonra içlerinden ikisi
    ayrıldı. İbrâhim Hakkı hazretleri yanında kalan
    Mahmûd'a; "Biraz önce müjde verdiğim Mahmûd sensin.
    Fakat bu sırrı, ben sağ olduğum müddetçe kimseye
    söyleme." buyurdu.

    1778 (H.1192) senesinde ömrünün sonlarına yaklaşan
    İbrâhim Hakkı, vasiyetnâmesini yazdı. Sık sık
    hastalanması sebebiyle bizzat kendisi kitap yazmak için
    uğraşamıyordu. Ancak yazdırmak sûretiyle kalan ömrünü
    bereketlendirmek istiyordu. Bu sebeple oğullarının kâtib
    olarak yardım etmelerini istedi. Kendisi söyleyip
    oğulları yazdılar. Nihâyet 1781 (H.1195) târihinde bir
    Perşembe günü vefât etti. Tillo'da, hocası İsmâil
    Fakîrullah hazretlerinin kabrine komşu olacak şekilde
    defnedildi. Ölümü için de; "Hudâyı bilmeye ancak cihâne
    geldi sultânım." mısraı târih olarak düşürüldü.

    Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve kitap yazmakla
    geçiren İbrâhim Hakkı hazretlerinin vefâtında, iki oğlu
    ve iki kızı vardı. Oğulları, İsmâil Fehim ve Muhammed
    Şâkir'dir. Babasının neslinin devâmını Muhammed Şâkir
    sağladı. Kızları Şemsî Âişe ile Hanîfe Hâtun'dur.

    İbrâhim Hakkı hazretleri, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi
    naklî ilimlerin yanında, aklî ilimlerle de uğraşmış,
    canlılar hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız
    doktoru Lemarck, İngiliz Ch. Darvin, Hollandalı Hugo de
    Vries gibi batılı ilim adamlarından çok önce, canlılar
    hakkında, en basitinden en mükemmeli olan insana kadar
    düzgün bir tekâmül bulunduğunu yazmıştır. Bu konuyu ele
    alırken, bu tekâmülde arada görülen belli noktaları,
    husûsî özellikleri ve her birinin hudutlarını tesbit
    etmiş, hepsinin ayrı ayrı cinsler olduğunu ayrıca
    belirtmiştir. O sâdece biyoloji ilmi ile değil; fizikten
    kimyâya, matematikten astronomiye kadar, devrindeki
    bütün ilimlerle uğraşmış, bir ilim ve mârifet hazînesi
    olan Mârifetnâme'sinde, bütün bunlara yer vermiştir.
    Mevâlîdi, yâni canlı cansız bütün varlıkların yaradılış
    sırrını bilmek ve irfânı tahsîl etmek, onda pek açık
    olarak görülmektedir.

    Hayâtında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden
    bırakmayan İbrâhim Hakkı hazretleri, ideal insan tipi
    olarak, ârif insanı göstermiştir. Kendisi de bu ölçü
    içinde kalmıştır. Ona göre, ârif; gönülle ve akılla
    bilendir. Fakat gönülle bilmek ârifin yegâne
    husûsiyetidir. Bu yüzdendir ki o, gönüle, eserlerinde
    büyük yer vermiştir. Gönül, sevgilinin mekânıdır. Aşk
    sâyesinde bu sevgi vardır. Bu yollarda hikmet (fen ve
    sanat) vardır. Mevâlîd (varlıkların sırrını anlama) bu
    yolla olmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse İbrâhim
    Hakkı; gönül sâhibi olan, fen ve sanata yer veren büyük
    bir âlim, hakka rızâ gösteren bir velîdir. Eserlerinin
    ismine ve mahlasına bakınca, bütün bunların hepsi
    görülür. Dîvânının adı İlâhînâme' dir. Bu ismi boşuna
    koymamıştır. Hakîkaten hepsi ilâhîdir. Mârifetnâme ise
    ârifîn kitabı demektir.