Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan EBU'L HASAN EŞ'ARİ kimdir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    EBU'L HASAN EŞ'ARİ kimdir?

    Reklam




    EBU'L HASAN EŞ'ARİ kimdir? hayatı ve yaşayışı nasıldır teşekkürler.


    Paylaş
    EBU'L HASAN EŞ'ARİ kimdir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    EBU'L HASAN EŞ'ARİ ( 874 - 935m. )

    Evliyalar Ansiklopedisi

    Ehl-i sünnetin îtikâddaki iki imâmından biri ve büyük velîlerden. İsmi Ali
    bin İsmâil, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Eshâb-ı kirâmdan Ebû Mûsâ
    el-Eş'arî'nin neslinden geldiği için Eş'arî nisbesiyle meşhûr olmuştur.
    874 (H.260) veya 879 (H.266) senesinde Basra'da doğdu. 935 (H.324) veya
    941 (H.330) senesinde Bağdât'ta vefât etti. Kabri Bağdât'ta olup, Basra
    kapısı ile Kerh arasındaki kabristandadır.

    İmâm-ı Eş'arî diye de bilinen Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretleri küçük yaştan
    îtibâren ilim tahsîline yöneldi. Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini
    zamânının meşhur âlimlerinden Zekeriyyâ bin Yahyâ es-Sâcî, Ebû Halîfe
    el-Cümehî, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yâkub el-Mukrî, Abdurrahmân bin
    Halef ve Ed-Dâbiî'den öğrendi. Ebû İshâk Mervezî'nin hadîs derslerine
    devâm etti. Üvey babası ve Mûtezile kelâmcılarından olan Ebû Ali
    el-Cübbâî'den kelâm ilmini öğrendi. Kırk yaşına kadar Mûtezile bozuk yolu
    üzerinde bulundu. Bu fırkanın meşhurları arasında yer aldı. Yazdığı
    kitaplarında Mûtezilenin fikirlerini müdâfaa etti. Kırk yaşından sonra
    bozuk yolda olduğunu anladı. Tövbe edip Ehl-i sünnet âlimlerinin
    bildirdiklerine tâbi oldu.

    Önceden Mûtezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptâl etti.
    Ehl-i sünnet îtikâdı üzere kitaplar yazıp, dağıttı. Ömrünün sonuna kadar
    bu doğru îtikâdın yayılması için uğraştı.


    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile,
    kelâm ilmi, Mûtezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli
    ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete
    geçmesi, Ehl-i sünnet îtikâdının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O
    zaman tesirli ve zararlı olan Mûtezile yolu mensupları, İmâm-ı Eş'arî
    tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük
    ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan Mûtezilenin
    ileri gelenlerinden Ebû Ali Cübbâî ile yaptığı münâzarada onu mağlûb etti.
    Çok meşhûr olmasına rağmen, Eş'arî'nin (rahmetullahi aleyh) karşısında
    cevap vermekten âciz kaldı.


    Basra'da bir mecliste Ebü'l-Hasan Eş'arî ile Mûtezilîler arasında çetin
    bir münâzara oldu. Mûtezilîler çok kalabalıktı. Onunla münâzaraya giren
    herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün
    artık kimse karşısına çıkamadı. İkinci defâ böyle bir münâzara için
    gittiklerinde, Mûtezileden kimse gelmemiş, münâzaraya cesâret
    edememişlerdi. Bunun üzerine bir zât, İmâm-ı Eş'arî'ye: "Firâr ettiler,
    kaçtılar yaz, kapıya as!" dedi.


    İmâm-ı Eş'arî'nin zamânı, Mûtezile fırkasının Ehl-i sünnete çok
    saldırdığı, hattâ zorbalığa baş vurduğu bir döneme rastlamaktadır.
    Vâlilik, kâdılık gibi makâmlar, Mûtezile fırkasından olanların elinde
    bulunuyordu. Böylece bozuk îtikâdlarını yayıyorlar, insanları saptırıp,
    îmânları ile oynuyorlardı. Bu sırada İmâm-ı Eş'arî ve diğer Ehl-i sünnet
    âlimleri, kitablar yazarak onları reddediyorlar, bozuk fikirlerini
    çürütüyorlardı. İmâm-ı Eş'arî ayrıca, Mûtezile fırkasının ileri gelenleri
    ile çetin münâzaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların
    yanlarına, hattâ devlet erkânından olanlarının makâmına gittiği sorulunca,
    şöyle cevap vermiştir: "Onlar vâlilik, kâdılık gibi makâmlarda
    bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak
    nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet
    edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?"


    Ebû Abdullah ibni Hafîf şöyle anlatmıştır: "Gençliğimde, İmâm-ı Eş'arî
    hazretlerini görmek için Basra'ya gitmiştim. Basra'ya vardığımda, heybetli
    ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zât gördüm. Ona, "Ebü'l-Hasan Eş'arî
    hazretlerinin evi nerededir?" dedim. "Onu niçin arıyorsun?" dedi. "Onu
    seviyorum ve görüşmek istiyorum." dedim. Bana, "Yarın erkenden buraya
    gel." dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp,
    Basra'nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü. İçeri girince, o zâta
    yer gösterdiler. O da oturdu. Mûtezilenin meşhûr âlimleri, münâzara için
    orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar,
    aralarında oturan bir Mûtezile âlimine çeşitli meseleler sormaya
    başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zât
    karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip,
    onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam iknâ edip,
    doyurucu bilgi veriyordu. Ben, bu zatın hâline ve ilmine hayran oldum.
    Yanımda bulunan birine "Bu zat kimdir?" dedim. "Ebü'l-Hasan Eş'arî'dir."
    dedi. İmâm-ı Eş'arî evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına
    yaklaşınca, "İmâm-ı Eş'arî'yi ve hizmetini nasıl buldun?" buyurdu.
    "Fevkalâde." dedim. Sonra; "Efendim, o mecliste neden siz baştan bir
    mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?" dedim.
    Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahü teâlânın dîninde
    yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isbât
    edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz." buyurdu."


    İmâm-ı Eş'arî; eser yazmak, münâzaralara girmek ve kıymetli talebeler
    yetiştirmek sûretiyle, Ehl-i sünnet îtikâdının yayılması ve böylece
    insanların saâdete kavuşması husûsunda büyük hizmetler yaptı ve talebe
    yetiştirdi. Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebü'l-HasanBâhilî, Ebû
    Abdullah bin Hafîf Şirâzî, Hâfız Ebû Bekr Cürcânî el-İsmâilî, Şeyh Ebû
    Muhammed Taberî el-Irakî, Zâhir bin Ahmed Serahsî, Ebû Abdullah Hameveyh
    es-Sayrafî, Dimyânî talebelerinden bâzılarıdır. Bunlardan Ebû Abdullah
    Tâî, İmâm-ı Ebû Bekir Bâkillânî'nin hocasıdır. Ebü'l-Hasan Bâhilî de Ebû
    İshâk İsferânî'nin ve hocası olan Ebû Bekr Fûrek'in hocasıdır. Bu zât,
    önceden imâmiyye fırkasından iken, Ebü'l-Hasan Eş'arî hazretleri ile
    yaptığı bir münâzara ve ilmî mübâhese sonunda hatâsını anlayıp, imâmiyye
    fırkasını terkedip, Ehl-i sünnet îtikâdına girdi. İmâm-ı Eş'arî'nin
    bildirdiği îtikâdı Basra'da yaydı. İbn-i Hafîf ise, İmâm-ı Eş'arî'nin en
    meşhûr talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyîn) Şirazlıların şeyhi, üstâdı
    ismiyle meşhûr olmuştur. Diğer meşhûr bir talebesi olan Dimyânî ile İbn-i
    Hafîf, İmâm-ı Eş'ârî'nin münâzara meclislerinde yanında bulunurlardı.
    Talebelerinden Ebû Abdullah Hameveyh es-Sayrafî, uzun müddet İmâm-ı
    Eş'arî'nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sayraf'a dönüp, orada ders
    verip, talebe yetiştirmiş; İmâm-ı Eş'arî'nin bildirdiği îtikâd bilgilerini
    memleketinde yaymıştır. Şeyh Ebû Ali Zâhir de, hocası İmâm-ı Eş'arî'den
    öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasan'da yaydı. Böylece İmâm-ı
    Eş'arî'nin bildirdiği îtikâd bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve
    batıda yayıldı. Hicrî 300 senesinden îtibâren Irak havâlisinde, İran'da
    yayıldı. Selçuklu Devleti hükümdarlarının resmî mezhebi oldu. Daha sonra
    Atabekler tarafından müdâfaa edilip, Şam ve Bağdât çevresinde yayıldı.
    Selâhaddîn Eyyûbî'nin fethinden sonra Mısır'da da yayıldı.


    Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimizden sallallahü aleyhi ve sellem
    naklederek bildirdikleri, müctehid imâmların da onlardan naklettikleri
    Ehl-i sünnet vel-Cemâat îtikâdını anlatmak ve yaymak için gayret sarfeden
    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretleri bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:

    Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi doğru yola ulaştırdı ve sünnet-i
    seniyyeye uymayı sevdirdi. Helâke götüren bid'atlerden uzaklaştırdı.
    Kalblerimizi, yakîn denen kat'î ve kuvvetli îmânın hâsıl ettiği serinlik
    ve huzûr ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi azîz kıldı. Bizi, Resûlüne
    (sallallahü aleyhi ve sellem) uyanlardan, O'nun rehberliğine yapışanlardan
    eyledi. Bid'atlere dalıp, Resûlullah efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın
    (aleyhimürrıdvân) yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemâatle
    berâber olmayı ihsân etti.

    Resûlullah efendimize salât-ü-selâm olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve
    yasaklarına dâvet etti. Allahü teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım
    etti. Kendisine mûcizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi
    rızâsına nasıl ulaşılacağını O'nun ile bildirdi. İçlerinde kendisine
    delâlet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihâyet
    bâtıl, sönüp gitti. Hak, gâlip ve muzaffer olarak parladı. Resûlullah
    efendimiz peygamberlik vazîfesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri
    tebliğ edip, ümmetine nasîhatta bulundu.

    Sevdiklerinden bir topluluğa yazdığı mektupta ise şöyle buyurdu:

    Ey Bâb-ül-Ebvâb halkından olan âlimler ve büyükler! Allahü teâlâ sizleri
    yüce kudreti ile muhâfaza buyursun. Sizlere yardım eylesin.
    Medînet-üs-Selâm'da (Bağdât'ta) mektubunuzu aldım. Allahü teâlânın
    nîmetleri içerisinde olduğunuzu, hâlinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu
    sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı. Allahü teâlâya çok şükrettim.
    Size olan ihsânını tamamlamasını, size ve bize olan nîmetlerini artırması
    için Allahü teâlâya yalvardım. Duâları kabûl eden O'dur. Büyük lütuflarda
    bulunmak O'na lâyıktır. Allahü teâlâ yardımcınız olsun. Geçen sene bir
    takım suâller sormuştunuz. Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz.
    Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabûl
    ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak
    isteyenlerden yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz. Bunları okuyunca, dinde
    saptıranların, Resûlüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi
    muhâfaza buyurduğu için Allahü teâlâya hamdettim.

    Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i sâlihînin asıl kabûl edip,
    dayandıkları bâzı hususları yazmamı istiyorsunuz. Sonra gelenler de bu
    asıllara (bilgilere) uymak sûretiyle, bid'at sâhiplerinin düştüğü,
    Kur'ân-ı kerîm ve Sünnet-i seniyyeye muhâlefet durumuna düşmekten
    kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyâcınız olduğunu bildirdiğiniz
    için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suâllerinize ve
    isteklerinize cevap vermekte acele ettim.

    Size bâzı temel bilgileri, delilleri ile berâber bildirdim. Bu deliller,
    sizin Selef-i sâlihîne tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehl-i bid'atın ise,
    Selef-i sâlihîne muhâlefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan
    sapmakla hatâ ettiklerini, bununla şer'î delillerden, Resûlullah'ın
    (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını
    gösterecektir. Yine bu delilleri reddeden, peygamberlerin aleyhimüsselâm
    getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da
    gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi
    gerekenleri söyledim. Allahü teâlâdan yardım diliyerek ve O'na güvenerek,
    sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevâba kavuşacağımı ümid ediyorum.
    Allahü teâlâ bana kâfîdir ve O ne güzel vekildir.

    Allahü teâlâ sizi doğru yola hidâyet eylesin. Biliniz ki, Selef-i
    sâlihînin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu
    şudur:

    Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı bütün dünyâya peygamber olarak
    gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara
    ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı Allahü teâlânın gönderdiği Tevrat ve
    İncîl'i değiştirip, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahü teâlâya
    dâvet ediyorlardı. Bir kısmı felsefeci idi. Bunların, akıl ile elde
    ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış netîcelere varmaları sebebiyle, bir
    çok bâtıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı. Bir kısmı, brehmen idi.
    Bunlar, Allahü teâlânın peygamberlerini inkâr ediyorlardı. Bir kısmı,
    dehrî idi. Bunlar da, kâinâtın sonsuz devâm edeceğini, yok olmıyacağını
    iddiâ ediyorlardı. Bir kısmı, mecûsî idi. Bunlar ise, hiç tecrübe
    etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddiâ ediyorlardı. Bir kısmı putperest
    idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Peygamber efendimiz ise, insanların,
    kâinât ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahlûk olduğuna, onların
    hepsinin yaratıcısı, sâhibi ve mâliki olan Allahü teâlânın varlığı ve
    birliği inancına dâvet etti. Onların, üzerinde bulundukları yolun
    yanlışlığını ve böyle bâtıl yolları terk etmelerini istedi. Resûlullah
    efendimiz onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahü teâlâdan
    bildirdiği husûslarda doğru olduğunu, apaçık âyetler ve mûcizelerle isbât
    etti. Sonra Allahü teâlâya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahü teâlâ
    Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı bunları insanlara bildirmesi ve izâh
    etmesi için gönderdi. Resûlullah efendimiz insanlara, kendilerinde dil,
    sûret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle
    değişikliklerin onların sonradan yaratıldığını göstermesini bildirdiği
    gibi, gerek kendilerinde, gerekse onların dışındaki varlıklarda, Allahü
    teâlânın varlığına, irâdesine ve tedbirine delâlet eden şeyler ile, Allahü
    teâlâyı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde
    meâlen; "Arzda da gerçekten tasdîk edenler için birçok ibretler vardır.
    Nefslerinizde de (hücrelerden vücûd yapınıza kadar) bir çok alâmetler
    vardır (ki, hep Allahü teâlânın kudretine, ilmine, azamet ve irâdesine
    delâlet ederler). Hâlâ görmeyecek misiniz." buyurdu. (Zâriyât sûresi:
    20-21)

    Bir sohbeti sırasında insanın yaratılışını ve yaratılış safhalarını
    açıklayarak şöyle buyurdu:

    İnsanın yaratılış safhaları, sûret ve şekillerindeki değişik durumlara;
    "Biz insanı (Âdem'i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in
    neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o
    nutfeyi bir kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir
    parça et yaptık. O et parçasını da kemikler hâline çevirdik. Kemiklere de
    et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Bak ki, şekil
    verenlerin en güzeli olan Allahü teâlânın şânı ne kadar yücedir."
    meâlindeki Mü'minûn sûresi 12-14 âyet-i kerimelerinde işâret buyuruldu.
    Bunlar, Allahü teâlânın varlığının muhakkak lâzım olduğunu ifâde eden,
    O'nun irâde ve tedbîrine delâlet eden en açık delillerdendir.

    İnsan, çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara
    kâbiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir sûretle değil de, kendisine
    has özellikleriyle mâlûm olan ve en güzel sûrette meydana gelmesi, mutlaka
    bir yaratıcının varlığını göstermektedir.

    İnsana baktığımızda şunları görüyoruz: 1. İnsanın başka varlıklarda
    bulunmıyan, kendisine mahsus bir sûreti vardır. 2. İşitmek, görmek,
    koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için
    hazırlanmış bir takım vâsıtalara (duyu organları) sâhiptir. 3. İhtiyaç
    hâsıl oldukça, tertib üzere hazırlanmış gıdâ âletleri. Meselâ, yeni doğmuş
    çocuk gıdâsını, önce annesini emmek sûretiyle temin eder. Çünkü o, bu
    sırada dişsizdir. Gıdâsını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra,
    dişlerle donatılır. Gıdâsını yemekle elde eder. 4. Ağızdan alınan gıdâlar,
    mîdeye gelir. Mîde, kendisine ulaşan gıdâları pişirir. Bu gıdâlara öyle
    bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, sonunda saç ve
    tırnaklara kadar ulaşır. 5. Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücûdun şeker
    durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hâle getirmek
    gibi bâzı vazîfeler için hazırlanmıştır. 6. Akciğer, dışarıdan temiz
    havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan
    (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için
    hazırlanmıştır. 8. Ayrıca alınan gıdâlardaki fazlalıkların atılması için
    gerekli âletler (âzâlar). Bunlardan başka, tesâdüfî olarak düşünülmesi
    imkânsız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının
    varlığını gerektiren sayılamıyacak kadar çok şey vardır. Bütün bunların
    çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir
    yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sâhibi
    anlar. Aynı şekilde, bir plân dâiresinde düzenleyen, kasdeden bir binâ
    yapıcısı olmadan, bir binânın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, bütün
    bu saydığımız hâllerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile
    kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün
    olamaz.


    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretleri Allahü teâlâdan başka her şeyin sonradan
    yaratıldığını ve her birisinde çeşitli hikmetler bulunduğunu îzâh etmek
    için buyurdu ki:

    Allahü teâlâ meâlen: "Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile
    gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sâhipleri için, Allah'ın
    varlığını, kudret ve azametini gösteren, kesin deliller vardır." (Âl-i
    İmrân sûresi: 190) âyet-i kerîmesiyle Allahü teâlâdan başka her şeyin
    sonradan yaratıldığı, bunları Allahü teâlânın yarattığını ve bunda çeşitli
    hikmetler bulunduğunu daha ziyâde beyân eyledi. Feleklerin (Dünyâ, ay,
    güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve mikdârına
    işâret buyruldu. Meselâ, gece, insanların istirahatı olduğu gibi,
    mahsûllerin de fazla gelen güneş harâretini (sıcaklığını)
    serinletmektedir. Gündüz ise, mahlûkâtın dağılıp hareket etmeleri,
    geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi,
    karanlık, onların fayda sağlayacak şeylerin peşine düşüp, bunları elde
    etmeye mâni olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı
    olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek tâkatın (gücün) üstünde hırsla
    çalışılır, kâfi miktârda istirahat etmedikleri için insanlar helâk
    olurlardı. Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için tâkatlarını geçmeyecek
    şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatleri için yeterli bir mikdarı
    da gece kılındı. Böylece, onların hâlleri mutedil (normal) olarak gecenin
    serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve
    hayvanları için lüzûm duyulduğu kadarını alacaklardır. Böyle yapmakla,
    Allahü teâlâ mahlûkâtına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsânda bulunmuştur.

    Yine, mahlûkâtı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münâsip ve
    muvâfık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi âlemi saran
    renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.

    Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda
    bulunan hükümlerin (kânunların) Allahü teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna,
    meâlen; "Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahü teâlâ koruyup,
    tutuyor. Andolsun ki zevâl bulurlarsa, onları O'ndan başka kimse tutamaz.
    Gerçekten O, halîmdir. Azap için acele etmez, gafûrdur (çok
    bağışlayıcıdır)." (Fâtır sûresi: 41) âyet-i kerîmesiyle işâret buyruldu.
    Bu âyet-i kerîme ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahü
    teâlâdan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da
    yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.


    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretleri vahyi kabûl etmeyen ve her şeyi âciz olan
    akılla îzâh etmeye çalışan felsefecileri iknâ edici delillerle susturdu.
    Bu hususta da, buyurdu ki:

    "Felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan
    çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana
    geldiği hakkındaki iddiâlarının bozukluğunu bize; "Allahü teâlâ; "Arzda
    birbirine komşu kıt'alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı
    ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki
    yemişlerin de bâzısını bâzısına üstün kılıyoruz." (Tad, renk ve kıymetleri
    başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlardan da düşünen bir topluluk için
    pekçok ibretler (alâmetler) vardır." meâlindeki Râd sûresi 4. âyetinde
    bildirdi.

    Daha sonra Allahü teâlâ, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna,
    işlerinin intizam ve tertip dâiresinde cereyân etmesi ile delil getirdi.
    Allahü teâlâ işlerinde hiç bir ortağı bulunmadığını; "Eğer yer ile gökte,
    Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de fesâda uğrar, yok
    olurdu." meâlindeki Enbiyâ sûresi 28. âyet-i kerîmesi ile bildirdi.

    Sonra, önce yaratıldıklarını kabûl ettikleri halde, öldükten sonra tekrar
    diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu
    bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim
    diriltecek dedikleri zaman, meâlen; "(Ey Resûlüm) de ki: "Onları ilk defâ
    yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamâmiyle bilir." (Yâsîn sûresi: 79)
    buyurdu. Sonra bunu onlara meâlen; "O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir
    ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz." (Yâsîn sûresi: 80)
    âyet-i kerîmesi ile beyân eyledi. Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgâr
    sebebiyle biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen
    ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere,
    hayâtı iâde etmenin câiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah, eskiden
    Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)


    Peygamber efendimizin son peygamber olduğunu bildiren ve O'nun
    peygamberliğini kabûl etmeyen yahûdî ve hıristiyanlara cevap veren
    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlâ Resûlullah'a
    sallallahü aleyhi ve sellem peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru
    olduğu hakkında mûcizelerle yardım eyledi. Resûlullah'a en büyük mûcize
    olarak Kur'ân-ı kerîm verildi. Müşrikler, Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlânın
    kelâmı olduğuna inanmıyorlar, hazret-i Muhammed'in sözüdür, diyorlardı.
    Allahü teâlâ, o zaman en fasîh ve edebiyâtta zirveye ulaşmış olanlarından,
    Kur'ân-ı kerîmin on sûresi veya bir sûresi gibi bir söz söylemelerini
    istedi. İnsanlar ile cinlerin bir araya gelip çalışsalar, bunu
    yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten âciz
    kaldılar. Böylece onların, Resûlullah'a îmân etmeme husûsunda özürleri
    ortadan kalkmış oldu.

    Hazret-i Mûsâ da Firavn'ın sihirbâzlarını, asâsıyla rezîl ve rüsvâ edip,
    hem sihirbazların, hem de diğer insanların kendisine îmân etmeme
    mâzeretlerini ortadan kaldırdı. Mûsâ aleyhisselâmın asâsından meydana
    gelen hârikulâde hâllerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi
    yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahü
    teâlânın yapacağına, hem sihirbazlar, hem de başkaları kanâat getirdi.
    (Nihâyet, bu mûcize karşısında sihirbazlar, hazret-i Mûsâ'ya îmân
    ettiler.)

    Hazret-i Îsâ da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi
    alaca, abraş olanları iyileştirmek, o zamanda insanları âciz bırakan
    şeylerle (mûcizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan
    tabiplerin kendisine inanmama mâzeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle
    işleri, ancak Allahü teâlânın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)

    Resûlullah efendimiz, kendi kavminden olan, edebiyâtta yüksek dereceye
    ulaşan ediblerin, kendisine îmân etmeme husûsunda bu mâzeretlerini
    bertaraf etti. Çünkü, Kur'ân-ı kerîmin edebî yüksekliğini onlar da kabûl
    ediyorlardı.

    İşte Resûlullah efendimiz yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış
    kimselere, getirdiği deliller ve mûcizelerle, gittikleri yolun
    bozukluğunu, dâvet ettiği yolun en doğru olduğunu anlatıyordu. Resûlullah
    efendimiz, onlara dâimâ karşısında duramayacakları deliller getirdiği,
    aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalâde ihtiraslarından dolayı
    îmân etme şerefine kavuşamadılar.

    Allahü teâlânın Resûlullah efendimize verdiği mûcizelerden bâzısı
    şöyledir: Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemâatı, az bir yiyecek
    ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübârek parmakları arasında fışkıran
    sudan hayvanlar ile sâhiplerinin kanıncaya kadar içmeleri, kurdun
    kendisine konuşması, kızartılmış koyunun zehirli olduğunu haber vermesi,
    ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın köklerini sürüyerek
    huzurlarına gelip, emri üzerine tekrar yerine gitmesi, insanların
    kalplerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri sırları haber vermesi.

    "İnsanlar Allahü teâlâyı görecekler midir?" diye soran birisine buyurdu
    ki: "Âhirette müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Allahü teâlâ,
    Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyâmette)
    güzelliği ile parıldar. (O yüzler) Rablerine bakar." (Kıyâme sûresi:
    22-23) buyurmaktadır. Resûlullah efendimiz de; Ayı gördüğünüz gibi,
    kıyâmet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. O'nu görmekte güçlük
    çekmeyeceksiniz." buyurmaktadır.


    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretleri insanların âhiretteki hallerini soran bir
    kimseye de buyurdu ki:

    Allahü teâlâ mahlûkâtını iki kısma ayırdı. Birisini Cennet'i için yarattı.
    Onları, isimleri ve babalarının isimleri ile berâber yazdı. Diğer kısmını
    Cehennem için yarattı. Onların isimlerini de yazdı. Resûlullah efendimizle
    hazret-i Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazret-i Ömer Peygamber
    efendimize; "Yâ Resûlallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp
    bitmiş midir, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş midir?" diye sorunca,
    Resûlullah efendimiz; "Bunlar, hesâbı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir."
    buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Ömer; "Öyleyse niçin ameller yapıyoruz
    (çalışıp, çabalıyoruz) yâ Resûlallah?" diye sorunca, Peygamber efendimiz;
    "İbâdet yapınız! Herkese ezelde takdîr edilmiş olan şeyi yapmak kolay
    olur." buyurdu.
    Bir kimse Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî hazretlerine gelerek ehl-i kıble olan
    bid'at ehlinin îmânıyla ilgili olarak sordu. Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî buyurdu
    ki:

    "Allahü teâlâya ve Peygamber efendimizin îmân etmeye dâvet ettiği şeylere
    îmân eden kimseleri, küfürden başka hiç bir günah îmândan çıkarmaz.
    Îmânlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle îmândan
    çıkmayıp, dînin bütün emirleriyle mükelleftirler, yapmaları gerekir.

    Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Allahü teâlâ; "Ey îmân edenler!
    Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle berâber)
    yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy
    abdesti alın." meâlindeki Mâide sûresi 6. âyet-i kerîmesi ile mümin diye
    isimlendirmiştir. Eğer akîdesi (inanışı) bozuk olan Kaderiyyenin dediği
    gibi, günahkârlar, günahları sebebiyle îmândan çıkmış olsalardı, onlara
    abdest farz olmazdı. Allahü teâlânın hitâbı da bütün müminlere değil,
    yalnız itâat edenlere olurdu. Yine Allahü teâlâ Cumâ sûresi 9. âyetinde
    meâlen; "Ey îmân edenler!Cumâ günü namaz için ezân okunduğu zaman, Allahü
    teâlânın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya), koşunuz. Alış-verişi
    bırakın." buyurdu. Bu hitâbı yalnız itâat edenlere tahsîs buyurmadı. Bu
    hitâb aynı zamanda günahkârları da içerisine almaktadır.

    Bid'atten başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiç bir
    kimse hakkında, Cehennemliktir diye hükmedilemez. Resûlullah efendimizin
    Cennet'le müjdelediklerinden başka Ehl-i tâattan kimse hakkında
    Cennetliktir denilemez.

    Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde; "Muhakkak ki, Allahü teâlâ kendisine ortak
    koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden magfiret
    buyurur (affeder)." meâlindeki Nisâ sûresi 6. âyet-i kerîmesi ile delâlet
    ediyor. Çünkü Allahü teâlâ kendisi haber vermedikçe, âsîler hakkındaki
    irâdesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz;
    "Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennet'e, yâhut Cehennem'e
    koymayınız." buyurdu.

    İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahü teâlâ bu
    husûsa; "Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve
    Allah katında) kerîm olan kâtib melekler var." meâlindeki İnfitar sûresi
    10. ve 11. âyet-i kerîmeleri ile delâlet buyurdu.

    Kabir hayâtı ve âhiret halleriyle ilgili olarak buyurdu ki:

    "Kabir azâbı haktır. İnsanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihân
    edilecek. Kabirde suâl sorulacak, Allahü teâlâ dilediği kimseye cevap
    vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyâmet günü ilk sûr üfürülünce, göklerde
    olanlar ve Allahü teâlânın diledikleri bayılıp düşecek (ölecekler). İkinci
    sûrun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler).
    Allahü teâlâ insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak
    olarak diriltecek. (Dünyâda iken) Allahü teâlâya itâat eden ve isyân eden
    bedenler, kıyâmet günü diriltilecektir. Yine dünyâda iken sevap ve günah
    işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sâhipleri hakkında
    şâhidlik edeceklerdir. Allahü teâlâ insanların amellerini tartmak için
    terâzi koyacak. Kimin sevâbı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de
    sevâbı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyâmet gününde
    insanlara, amel defterleri verilecek ve amel defteri sağ eline verilen
    kimsenin hesâbı kolay görülecektir. Amel defterini sol elinden alanlar ise
    azap göreceklerdir.

    Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür. İnsanlar oradan amellerine
    göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. (Yalnız kıyâmette köprü, terazi
    vardır denince, dünyâdaki köprü ve terâziler akla gelmemelidir. Sırat
    köprüsü için de durum böyledir. Âhirette amellerin tartılması için terâzi
    kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir.)

    Kalbinde zerre mikdarı îmânı olan, günahı kadar yandıktan sonra,
    Cehennem'den çıkarılacaktır.


    Peygamber efendimizin şefâatinin hak olduğunu bildiren Ebü'l-Hasan-ı
    Eş'arî hazretleri şöyle buyurdu:

    "Resûlullah efendimizin şefâatı, ümmetinden büyük günah sâhipleri için
    olacaktır. Ümmetinden bir topluluk yanıp, kara kömür olduktan sonra
    ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücutları hiç azap görmemiş
    gibi taptâze olacak. Kıyâmet gününde Resûlullah efendimizin havzı bulunup,
    içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen, bir daha susamayacaktır.
    Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o
    havuzdan uzaklaştırılacaklar."

    İyilikleri emretmek, kötülüklerden sakındırmak husûsunda buyurdu ki:

    "Müminlerin üzerine, emr-i mârûf ve nehy-i anil-münker, iyiliği emredip,
    kötülükten alıkoymak vâcibtir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve
    dil ile mâni olurlar. Güçleri yetmezse kalpleri ile o işi kötü görürler."

    Sevgili Peygamberimizin Eshâb-ı kirâmının üstünlüğü ve bunlar arasındaki
    derece farklarını da şöyle bildirdi:

    "Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfi gereğince, asırların hayırlısı,
    Eshâb-ı kirâmın (r.anhüm) zamânıdır (asrıdır). Sonra Tâbiîn ve Tebe-i
    tâbiînin asırlarıdır. Eshâb-ı kirâmın en üstünleri, Bedir muhârebesine
    katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennet'le
    müjdelenen on Sahâbî). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halîfedir.
    (Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali.) Bunların
    halîfelikleri, o zamandaki müslümanların rızâsı ile olmuştur. Müslümanlar
    bu tertîbe göre ittifak edip, birleştiler.

    Muhâcir ve Ensârdan ibâret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden
    sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamber
    efendimizin dâvet ettiği şeylere îmân ederek, bir saat olsun kendisi ile
    görüşen yâhut onu bir defâ gören Eshâb-ı kirâm, Tâbiînden üstündür.

    Eshâb-ı kirâm için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından
    sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahîh ve
    doğru te'vîl yolları aramalı, tâkib ettikleri yolun en iyi yol olduğuna
    hüsn-i zân etmeli, iyi düşüncelere sâhib olmalıdır.


    Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebinin îtikâddaki iki imâmından biri olan
    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî, zâhirî ilimlerde yüksek âlim olduğu gibi, tasavvuf
    yolunda da yüksek bir velî idi. İnsanlara karşı gâyet tatlı, açık ve iknâ
    edici konuşurdu. Güzel ahlâkıyla insanlara örnek olurdu. Hakkın, doğrunun
    ortaya çıkması için münâzarayı sever; yazarak ve anlatarak hak uğrunda
    müdâfaadan çekinmezdi.

    Eserleri: İmâm-ı Eş'arî'nin eserleri, beş grubta toplanır:
    1- Kırk yaşından önce mûtezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan
    iptâl etmiştir.

    2- Felsefecilere, yahûdî, hıristiyan ve mecûsîlere yazdığı reddiyeler.

    3- Hâriciye, mûtezile, şia ve zâhiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler.

    4- Makâleler

    5- Kendisine sorulan suâllere cevap olarak yazdığı risâleler ve diğerleri.

    El-Umed adlı eserde bildirilen kitaplardan bâzıları:

    1) Kitab-ül-Füsûl: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehrîler,
    zamanın ve âlemin kadîm olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapda;
    brehmenler, yahûdîler, hıristiyanlar ve mecûsîlere de cevaplar vermiştir.
    Bu kitap büyük bir eserdir.

    2) El-Mûcez: On iki kitaptan ibârettir.

    3) Halk-ül-Ef'âl

    4) İstitâa hakkındaki kitap

    5) Sıfâtlar hakkındaki kitap

    6) El-Luma' fi'r-Reddi alâ Ehli'z-Zeyği ve'l Bid'a: Kur'ân-ı kerîm, Allahü
    teâlânın irâdesi, Allahü teâlânın görülmesi, kader, istitâa, va'd ve va'îd
    ve imâmet meselelerinden bahseden on bölüm ihtivâ eden kıymetli bir
    kitaptır. İmâm-ı Eş'arî hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında
    iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır'da ve Beyrut'ta basılmıştır. Beyrut
    baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve
    İngilizce tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülâsa etmiş, Joselp Hell
    tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.

    7) Risâlet-ül-Îmân; Spitta, Almancaya tercüme etmiştir.

    8) Kitâb-ul-Fünûn: Mülhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır.

    9) Kitâb-ün-Nevâdir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır.

    10) Dehrîlerin (dinsizlerin) Ehl-i tevhid'e karşı yaptıkları bütün
    îtirâzlarının toplandığı bir kitap.

    11) El-Cevher fi'r-Reddi alâ Ehli'z-Zeygi ve'l-Münker.

    12) Nazar, istidlâl ve şartları hakkında Cübbâî'nin suâllerine verilen
    cevaplar.

    13) Mekâlât-ül-Felâsife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir.
    Kitap üç makâleyi ihtivâ eder. Eserde İbn-i Kays ed-Dehrî'nin bâzı
    şüpheleri, Aristo'nun semâ (gök) ve âlem hakkındaki fikirleri
    çürütülmüştür; hâdiseleri, saâdet ve şekâveti yıldızlara bağlıyanlara
    lâzım gelen cevaplar verilmiştir.

    14) Cevâb-ül-Horasâniyyîn: Çeşitli meseleleri ihtivâ eder.

    El-Umed'de bildirilenlerden başka, İbn-i Fûrek'in zikrettiği eserlerinden
    bâzıları da şunlardır:

    1) Tenâsühe inananlar hakkındaki eser.

    2) Mantıkçılara dâir yazılan eser.

    3) Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap.

    4) Delâil-ün-Nübüvve hakkındaki kitap.

    İmâm-ı Eş'arî'nin ayrıca: Risâle Ketebehâ ilâ Ehli's-Sagr bi Bâb-ül-Ebvâb
    adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas Dağlarının Hazar Denizi ile bitiştiği
    yerde Bâb-ül-Ebvâb (Demirkapı yâhut Derbend) denilen kasabanın âlimlerine
    yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemâat akâidini geniş olarak
    anlatmaktadır.

    Bunlardan başka şu eserleri de meşhûrdur:

    Makâlât-ül-İslâmiyyîn: Bu eserinde îtikâdî fırkalardan ve kelâm ilminin
    ince meselelerinden bahsetmektedir. Mezhebler târihinin temel
    kitaplarından olan eser matbûdur.

    El-İbâne an Usûl-id-Diyâne; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için
    yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde toplamaktadır. İngilizce
    tercümesi ile birlikte basılmıştır.

    Kavl-ül-Cumlât, Eshâb-ül-Hadîs ve Ehl-üs-Sünne fi'l-Îtikâd
    (Basılmamıştır.) Risâlet-ül-İstihsân el-Havdu fî İlm-il-Kelâm,
    basılmıştır. İngilizce tercümesi vardır.

    Îzâh-ül-Bürhân et-Tebyîn alâ Usûliddîn, Kitâb-ül-Ulûm, Tefsîr-ül Kur'ân
    eş-Şerh vet-Tafsîl, İbn-i Asâkir'in bildirdiğine göre, Ebü'l-Hasan
    Eş'arî'nin tefsîri 70 veya 300 cild idi.

    SÜNNETİME YARDIM ET

    Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî'nin, Mûtezile denilen bozuk yoldan dönmesi şöyle
    olmuştur:


    Bir Ramazân-ı şerîf ayının ilk günlerinde rüyâsında Peygamber efendimizi
    gördü. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ona; "Yâ Ali! Benden
    nakledilen yola yardım eyle." buyurdular. Bu rüyâdan sonra Ramazân-ı şerîf
    ayının ortasında, ikinci defâ Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve
    sellem rüyâda görmekle şereflendi. Rüyâsında; "Sana emrettiğim şey ne
    oldu, ne yaptın?" buyurdu. "Benden bildirilen yola, sünnetime yardım et,
    bu yola uy!" buyurdular. Bu rüyâdan sonra kelâm ile uğraşmayı terketti.
    Üçüncü defâ Ramazân-ı şerîfin yirmi yedinci gecesi, Peygamber efendimizi
    sallallahü aleyhi ve sellem tekrâr rüyâda gördü. "Sana emrettiğim şey ne
    oldu?" buyurdu. "Kelâm ilmini terkedip, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs ilmine
    sarıldım." dedi. "Benden rivâyet edilen, bildirilen yola, sünnetime
    yardımcı olmanı emrettim." buyurdu. Bunun üzerine İmâm-ı Eş'arî özür
    dileyip; "Meselelerini ve delillerini öğrenmek için otuz yıl harcadığım
    yolu (Mû'tezileyi) nasıl terk edeyim?" dedi. Peygamber efendimiz
    sallallahü aleyhi ve sellem; "Allahü teâlâ sana, ilâhî yardımı ile yardım
    eyledi. Bunu yakînen bilmeseydim sana bunu emretmezdim." buyurdu. İmâm-ı
    Eş'arî bu rüyâyı da gördükten sonra uyanıp; "Haktan öte, sapıklıktan başka
    bir şey yok." diyerek, Mûtezile yolundan dönüp, Ehl-i sünnet itikâdına
    girdi. Bu rüyâsından sonra on beş gün evinden çıkmadı. Meseleleri
    derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Câmiine gidip,
    kürsüye çıktı. O sırada Mûtezile yolunun meşhûr ve kuvvetli âlimlerinden
    sayılan ve böyle bilinen İmâm-ı Eş'arî, kürsüden cemâate şöyle hitâbetti:
    "Ey insanlar! Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla
    inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih husûsunda
    zorlandım. Sonunda Allahü teâlâdan beni hidâyete, doğru yola
    kavuşturmasını istedim, duâ ettim. Allahü teâlâ beni hidâyete, doğru yola
    kavuşturdu. Mûtezile yoluna âit îtikâdlarımın hepsinden vazgeçip,
    kurtuldum." diyerek, Ehl-i sünnet îtikâdına girdiğini herkese ilân etti.

    1) Tebyînü Kizbi'l-Müfteri; s.38

    2) Nazmü'l-Ferâid; s.17

    3) Kavlü'l-Fasl; s.3

    4) Tabakâtü'ş-Şâfiiyye; c.3, s.347

    5) Târih-i Bağdâd; c.11, s.346

    6) El-Milel ve'n-Nihâl; c.1, s.94

    7) Temhid (Bâkıllânî); s.3, vd.

    8) Risâle-i Kuşeyrî; s.1,3

    9) Şezerât-üz-Zeheb; c.3, s.131

    10) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1070

    11) Tathîrü'l-Fuâd min Denîsi'l-Îtikâd; s.5

    12) Esâsü't-Takdis; s.98

    13) Fetevây-ı Hadsiyye; s.111

    14) Rehber Ansiklopedisi; c.4, s.323

    15) Mu'cemü'l-Müellifîn; c.7, s.35

    16) Vefeyâtü'l-A'yân; c.1, s.326

    17) Miftâhus-Seâde

    18) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.54

    19) Esmâü'l-Müellifîn; c.1, s.676

    20) Brockelman; Gal.1, s.194, Sup.1, s.345

    21) El-A'lâm; c.4, s.263