Mumine.com ve Misafir Soru - Cevapları Forumundan Yaşanılmış başarı hikayeleri Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1
    Kayıtsız Üye

    Reklam

    Yaşanılmış başarı hikayeleri

    Reklam




    yaşanılmış başarı hikayerleri nelerdir


    Paylaş
    Yaşanılmış başarı hikayeleri Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Öss’yi Kazanamayan Bir Genç Vardı!

    Ekşi Sözlük hikayesi…
    Sedat Kapanoğlu, Türkiye’de ÖSS’yi kazanamadı ama ABD’de dünyanın en büyük şirketlerinden Microsoft’ta yazılım mühendisi olarak çalışmayı başardı. Kapanoğlu’nun sırf hobi olsun diye açtığı Ekşi Sözlük, son yıllarda öyle popüler hale geldi ki ona Microsoft’ta aldığı maaştan çok daha fazla kazandırıyordu. O da işinden istifa etti, Türkiye’ye döndü. Son bir ayda ziyaretçi sayıları tam 6.1 milyon farklı kişi, 112 bin 848 kullanıcısı var, yazılan yazı sayısı ise 90 milyon 943 bin 172… Türkiye’nin en çok tıklanan internet sitelerinden biri olan Ekşi Sözlük işte böyle bir istatistiğe sahip. Onun yaratıcısı 32 yaşındaki Sedat Kapanoğlu, site bu kadar büyüyüp, reklam kazancı da yükselince ABD Seattle’daki Microsoft’taki işinden istifa etti, İstanbul’da ofis açtı. Aslında Ekşi Teknoloji adlı şirketini bundan dört yıl önce kurmuştu ama şimdi yerleşik düzene geçti. Ofiste kendisinin dışında bir yazılım geliştirici, iki stajyer bir asli avukat ve bir de kendileriyle çalışan bilişim avukatı görev yapıyor. “Sözlüğün patronu, kullanıcısıdır” diyen Kapanoğlu ile ofisinde buluştuk; Türkiye’deki yeni hayatını konuştuk…

    • Siz son beş yıldır ABD’de Microsoft’ta çalışıyordunuz. Ne zaman döndünüz?
    Yaklaşık altı ay önce döndüm. 1993’ten beri çalışıyorum ve hiç tatil yapmamıştım, biraz gezdim ve dinlendim.
    • Microsoft’taki işinizden istifa mı ettiniz? Tam olarak göreviniz neydi?
    Evet, istifa ettim. Görevim yazılım tasarım mühendisi olarak geçiyordu ama aslında görevin hizmet ettiği amaç kod kalitesiydi. Geliştirilen yazılımın kalitesinden sorumluydum. Ayrıca iş görüşmeleri yapan ekipte de yer alıyordum.

    Ekşi Sözlük


    BARDAK SATMAKLA ZENGİN OLUNMUYOR
    • Peki bu kariyeri bırakıp neden Türkiye’ye döndünüz?
    Microsoft, özellikle yazılım sektöründe çalışan bir kişinin çok rahat edeceği bir yer. İnanılmaz olanakları var ve yaptığınız işin karşılığı olarak iyi para veriyorlar. Ama sözlük, son birkaç yıldır bana Microsoft’ta kazandığımdan daha fazlasını kazandırıyor. Aklıma sürekli fikirler geliyordu, bunları gerçekleştirmek istiyordum, 10 yıl sonra bunları yapamayabilirdim.
    • Tek geliriniz reklam değil mi?
    Evet, başka bir geliri yok. Ama daha önce farklı para kazanma modelleri denemiştim. Mesela bu kupaları (elinde çay içtiği, üzerinde ekşisözlük yazan kupayı gösteriyor) satıp zengin olacaktım. 500 adet yaptık, 300’ü elimizde (gülüyor). Bardakla, ıvır zıvır satmakla olmuyormuş. Reklam maalesef çok kazandırıyormuş. Benim ilk tercihim hiçbir zaman reklam olmadı. Çünkü sırtınızı reklama bağladığınızda otomatikman bu kapitalist düzende başka şirketlere muhtaç durumda kalıyorsunuz. Bu, sözlüğe biçtiğim bağımsız duruşu etkileyen bir şey.
    • Peki reklam aldığınız firmayla ilgili sözlükte olumsuz bir şey yazıldığında ne oluyor?
    Firmalar henüz Ekşi Sözlük’ü tanımıyorken oluyordu. Biz zaten yasalara aykırı bir içeriğe izin vermiyoruz, siteden hemen kaldırıyoruz. Ama eleştiriye dahi tahammülü olmayan firmalar vardı. Sonradan fark ettiler ki eleştiriler onların kale alındıklarını gösteren bir ölçüt.
    • Yeni projeleriniz var mı?
    İlk olarak Ekşi Sözlük’ü modernize edeceğim. Daha güzel olacak. Öte yandan yine eğlenceli projelerim var. Önümüzdeki sene bunları da hayata geçireceğim.

    Hala Ferrari’m yok, Mercedes kullanıyorum
    • Ekşi Sözlük, hobi olarak yaptığınız bir siteydi değil mi?
    Evet. Şu an Türkiye’de adı fikir özgürlüğü konusunda en büyük platform olarak geçiyor. Benim kenar projem böyle olabiliyorsa, fikir özgürlüğü konusunda çok ciddi sıkıntılarımız var demektir.
    • Peki bu kadar büyüyeceğinizi düşünüyor muydunuz?
    Hiçbir zaman tahmin etmedim, tek tahminim çok eğlenceli olacağıydı.
    • Birkaç yıl önce sizinle mail üzerinden bir röportaj yaptığımızda “Sözlükten çok para kazandınız mı?” diye sordum. Siz “Hayır, henüz bir Ferrarim yok” demiştiniz. Şimdi Ferrari’niz oldu mu?
    Hala bir Ferrari’m yok. Ben bunu bir ölçüt olarak görüyorum. Çünkü Ferrari’yi almakla bitmiyor, onun deposunu iki günde bir doldurmak da para, 15 bin km’de bir bakıma götürmek de… Dolayısıyla Ferrari’yi yaşatacak paraya da ihtiyaç var. Ferrari almak işin esprisi…

    • Şu an ki otomobilinizin markası nedir?
    Mercedes.

    Ofise telefon ederek ‘Gelir orayı basarız’ diyenler var
    • Ekşisözlük’te kişiler hakkında yazılanlar konusunda hakkınızda çok dava açılıyor mu?
    Adnan Oktar, her yıl bir dava açar. Genelde bize açılan davalar savcılık ön soruşturmasına gelir ve değersiz bulunur, düşer. Bunun yanı sıra şikayet ve tehdit çok alıyoruz. ‘Geliriz, orayı basarız’ diye mail gönderip, telefon edenler var. Bizim de bunlardan bazıları hakkında dava açtığımız oluyor.

    • Peki eğlence olarak açtığınız bir site yüzünden böyle tehditler almaktan korkuyor musunuz?
    Öncelikle birincil hissim korku olsaydı ABD’den dönmezdim. Tehdit edenler ne kadar ciddi bilmiyorum. Henüz kimse gelip ofisi basmadı. Herhalde hala plan aşamasındalardır.

    Vaktini bilgisayarla geçirdi üniversite sınavını geçemedi.


    • Türkiye’de üniversite sınavını kazanamayan gençlerden birisiniz. Aileniz sınavı kazanamamanıza ne demişti?
    Bana bunları çok dramatik bir şekilde yansıtmadı, hayatımda kendi isteklerimle ilgili hep destekleyici oldular. Bilgisayara ilgi gösterdim, babam bana bilgisayar satın aldı. O zamanlar bilgisayarak televizyona bağlanırdı, babam bana bir ekran bile almıştı. Üniversiteyi kazanamama sebebim vaktimi bilgisayara harcıyor olmamdı. Çünkü seviyordum bilgisayarla uğraşmayı ve çalışmaya vakit ayırmıyordum. ÖSS konuları aklıma gelince bile fena oluyor, ilgimi de çekmiyordu açıkçası.

    • Şimdi ne diyorlar?
    Annem 1999’da, babam 2001’de vefat etti. Şimdi ne derlerdi bilmiyorum ama mutlaka hoşlarına giderdi.

    Türkiye’de anonimlik bence büyük bir ihtiyaç
    • Bazı kişilerin Ekşi Sözlük’te nickname’lerin arkasına saklanıp rahat rahat eleştirip, yargısız infaz da yaptığı söyleniyor. Ne diyorsunuz?
    Nickname’inizle suç unsuru oluşturan bir şeyi nerede söylerseniz söyleyin sizi savcılık emri ve emniyet kanalıyla bulabiliyorlar. Bir kere nick’in arkasına saklanmak diye bir şey yok. Fikirlerin, söyleyenlerle eşleştirmesi çok yaygın bir fenomen. Ama bu fikrin değerini değiştirmiyor. Bir insanın ismini bildiğiniz zaman onun ayağını kaydırabiliyorsunuz. Anonimlik o yüzden ihtiyaç. Çünkü Türkiye’nin iç mekanikleri isimle adam harcamaya izin veriyor. Toplumda görünüşünüz, tipiniz, maddi durumunuz ve statünüzden dolayı kale alınmayan bir insanken anonim olarak o takma ismin arkasında negatif unsurlardan sıyrılıp sadece görüşlerinizle değerlendirilebilen birine dönüşebiliyorsunuz.

    Yazan : İnci DÖNDAŞ
    Kaynak : Star Gazetesi


    ................



  3. 3
    Stephen Hawking:

    Harap bir bedenden fışkıran büyük deha
    1942 yılında İngiltere´´de doğan Hawking okul dönemlerinde hareketli ve sağlıklı bir öğrenciydi. Oxford Üniversitesi´´nin Fizik bölümünü birincilikle bitirdi.

    Hayatının kabus dolu günleri, ALS Motor Nöron hastalığına yakalanmasıyla başladı. Omurilik ve beynindeki şuurlu kas hareketlerini düzenleyen sinir hücreleri dağılmıştı. Konuşma bozukluğu ve yutma güçlüğü çekiyordu.

    Derken elleri de tutmaz oldu. Genç yaştaki Hawking´´in vücudu, beyni dışında resmen çökmüştü. Hatta doktorlar ancak iki yıl ömrü kaldığını düşünüyorlardı. Morali, ruh hali bir yıkım içinde olan Hawking sürekli klasik müzik dinleyip bilim kurgu romanları okumaya başladı. Ancak ailesinin ve hocası Scima´´nın yoğun ilgisi ve sevgisiyle hayata tekrar bağlanarak doktorları yanılttı. Ama artık ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum konuşamayan biri haline gelmişti. İleteşimini ancak bilgisayar yardımı ile sağlayabiliyordu.

    Sağlık durumunun bu kadar bozuk olmasına rağmen aşık oldu ve evlendi. Eşinin yardımıyla yüksek lisansını, ardından doktorasını yaptı ve profesör oldu. 1978 yılında teorik fizikteki en büyük ödül olan Albert Einstein ödülünü aldı. 1982 yılına gelindiğinde artık dünyanın dört bir tarafından ödüller yağmaya başlamıştı. Kraliçe tarafından verilen Britanya İmparatorluğu Kumandanı nişanı bunlardan biriydi. Küresel ısınmayı ilk ortaya atan Stephen Hawking oldu. Buna benzer teorilerin ve verilerin sahibi olan Hawking acı çekerek zirveye çıkanlara en büyük örneklerden...


    Konfüçyüs:

    Dünyanın en bilinen filozofu bir bekçiydi M.Ö 550 yılında Çin´´de doğdu. Asıl adı "Üstad filozof" anlamına gelen Kung Fu olmasına rağmen, Avrupalılar ona Konfüçyüs demeyi tercih ettiler. Çocukluğu ve gençliği yoksulluk içinde geçti, beş yaşındayken babasını kaybetmişti.

    Çok zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan ama kimseden karşılıksız yardım kabul etmeyen onurlu bir gençti. Bütün imkansızlıklara rağmen 19 yaşında evlenip iki çocuk sahibi olan Konfüçyüs, kendisini ilime adamıştı ama hâlâ çalışmak zorundaydı. Depo bekçiliği yaptığı yılları saraylarda öğreticiliğe terfi ettiği günler izledi. 25 yaşına geldiğinde artık birçok öğrenci yetiştirmiş saygın bir bilim adamıydı. Konfüçyüs aralarında devlet adamlarının da bulunduğu 3000´´den fazla öğrenci yetiştirmişti. İnsanlığa bilgi, ahlak, fazilet ve Tanrı´´ya saygı konularında verdiği mesajlar binlerce yıl sonra hâlâ geçerliliğini koruyor: "Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söyle- mek... Bilgi budur."

    Walt Disney:

    Depodaki fareden dünya çapında bir çizgi kahraman çıkardı.
    1901 yılında ABD´´nin Chicago kentinde doğdu. O kadar fakirdi ki karnını doyuracak parayı dahi bulamıyordu. Babası çok hastaydı. Annesi oğlu Disney´´e güveniyordu. O da ne iş bulsa çalışarak yemek için para kazanıyordu. Aslında belli bir mesleği olmadığı için iş bulması da kolay değildi. Pek çok iş yerinden geri çevriliyor ancak gazete dağıtıcılığı ve ambulans şoförlüğü gibi geçici işler bulabiliyordu. Bu arada babasının durumu daha da ağırlaşmıştı. Babasının sırf yeterli parayı bulamadıkları için hayatını kaybettiğini düşünen Disney bu yüzden uzun süre kendini suçladı.

    Bu arada gözüne çarpan bir ilandan esinlenerek bedava sanat kurslarına katıldı. Çizimini geliştirdi. Bazı ajanslara minik çizgi filmler çizdi ama para kazanamadı. Hollyvvood´´a gidip şansını denemeye çalıştı. Bir çok çizim yapmasına rağmen bir türlü tutturamıyordu. Hâlâ parasızdı... Ama bu meteliksiz gecelerden biri, ona hayatını değiştirecek yaratığı getirecekti. Geceleri çalıştığı bir depoda minik bir fareyle tanışmıştı. Onunla ekmeğini paylaşıyor, dakikalarca seyrediyordu. Farenin dans eder gibi ilginç hareketler yapması Disney´´e ilham verdi ve bir gece onu kağıda çiziverdi... Dünya çocuklarının sevgilisi Mickey Mouse işte o gece doğdu. Walt Disney artık ünlü ve zengin bir adamdı.

    Alfred Nobel:

    Dinamiti icat ederken kardeşini uçurdu Nobel de çocukluğu fakirlik içinde geçenlerden... Ailesi ekmeği bile borç harç satın alabilecek kadar yoksuldu. Bu yüzden Alfred ve üç kardeşinin herbiri başka yerlerde büyümek zorunda kaldı. Babaları para kazanmak için Rusya´´ya gitmişti. Ailesini ancak beş yıl sonra yanına alabildi. Ama işleri rast gitmemiş, beklediği hayatı orada da bulamamıştı. Stockholm´´e döndüler. Bu arada Alfred de büyümüş, fizik ve kimya alanlarındaki yeteneği farkedilmeye başlanmıştı. 28 yaşına geldiğinde, kendisine ufak da olsa bir kimya laboratuvarı kurmayı başarmış, çalışmalarını burada sürdürmeye başlamıştı. O yıllarda kömür ve diğer değerli madenlerin çıkarılmasında, tünellerin açılıp, köprülerin yapılmasında dev kayalar büyük engeldi. Nobel bu yüzden özellikle patlayıcılar üzerinde çalışıyordu. Ancak yaptığı deneylerden biri hem laboratuvarına hem de kardeşinin hayatına mâlolacaktı. Bütün bunlara rağmen yılmadı. Araştırmalarına binbir zorlukla da olsa devam etti ve sonunda başarıya ulaştı. 1865 yılına gelindiğinde o artık dinamitin mucidi olarak anılıyordu. Ailesi bir anda zengin oldu, ünü ve icadı bütün Avrupa´´ya yayıldı.

    Enzo Ferrari:

    Herkes sakatlığıyla dalga geçiyordu, ama o dünyanın en hızlı otomobilini yaptı 1898 ´´de İtalya´´da doğan Enzo, demir ta-tamircisi bir babanın oğluydu. Sakatlığı yüzünden askere alınmadı. Otomobil fabrikalarında işçi olarak çalışmaya başladı ama bedensel engeli yüzünden herkes ona aynı gözle bakıyordu: "İşe yaramaz". Bu tavır onu çok üzmekle birlikte asla yıldırmıyor, tam tersine daha da azimli olmasına neden oluyordu. Yürümekte zorlanan ve küçük görülen Enzo´´nun en büyük düşü, hızına kimsenin yet işemeyeceği bir otomobil yaratmaktı. Kafasına koyduğu bu büyük hayali gerçekleştirdiğinde yıl 1920´´ydi ve Enzo henüz 22 yaşındaydı. Katıldığı Büyük Sicilya Yarışla-rı´´nda "sakat adam arabası"yla birinci olması şahit olanları hayretler içinde bıraktı. Bundan sonra katıldığı yarışlarda da hep rakipsizdi. Hatta İtalya´´nın o zamanki lideri Benito Mussolini, Ferrari´´nin 30´´uncu yaş gününde ona "Kumandan" ödülünü verdi. Ferrari bir yıl boyunca atölyesine kapanarak zamanın en hızlı otomobilini yaratmayı da başaracaktı. 1946 yılında üretilen "Ferrari Formula 1" dünyanın ilk ciddi yarış arabasıydı. 1980´´de son dünya şampiyonluğunu kazandıktan sonra, özel spor araba üretimine geçti. Bugün bir efsane olarak yollara hükmetmeye devam ediyor.


    Abraham Lincoln:

    Yaşamını ölümlerin biçimlendirdiği adam son nefesini tiyatroda verdi Amerika Birleşik Devletleri´´nin 5´´inci Başkanı olan Abraham Lincoln, hayatıyla da örnek olan bir kişi olarak Amerika tarihine adını yazdırmayı başardı. Lincoln 1809´´da Kentucky şehrinde doğdu. Ailesi çok yoksuldu. Okuma yazma bile bilmiyorlardı. Abraham çocukluğu boyunca işçi olarak tarlalarda çalıştı, bakkallarda çıraklık yaptı. 10 yaşında annesi ve kız kardeşini kaybetti. Bu küçük bir çocuğun kaldıramayacağı kadar ağır bir yüktü. Günlerce kendine gelemedi. Ne yazık ki ölüm ileriki yıllarda da peşini bırakmayacak, 25 yaşındayken dört çocuğundan üçü çeşitli nedenler-
    den ölecekti.

    Genç Lincoln 20 yaşında Ohio ırmağı üzerindeki teknelerde düşük ücretlerle ağır işlerde çalıştı. Bu arada zincire bağlı kölelere yapılan eziyetleri görüyor, bunu bir gün sona erdirmeye yemin ediyordu. Okumayı çok seven Lincoln´´ın bir merakı da mahkemelere gidip davaları izlemekti. Duruşmalardaki insanları dinliyor, tanımaya çalışıyordu. Kısa sürede etrafında bilinen ve sevilen biri olmaya başladı. Bir süre sonra Kongre üyesi seçilmeyi başarmıştı. Ardından başkanlık gelecekti. Lincoln ülkedeki karışıklığın, adaletsizliğin ve köleliğin bitmesi için Amerika´´nın güney hükümetinin Washington hükümetine itaat etmesi gerektiğini biliyordu. Güneyliler ise Lincoln´´un kölelik karşıtı tavrına katlanamayarak dört yıl sürecek bir iç savaş başlattılar. Sonunda kazanan Lincoln olacaktı. Güney kuzeye boyun eğmiş, Amerika´´nın gelmiş geçmiş başkanları arasında en sevilenlerinden biri olan Lincoln de ikinci kez seçilmeyi başarmıştı. Amerika´´nın bugünkü sistemi ve anayasasında çok büyük etkiler bırakan Lincoln´un bu başarısını ve düşüncelerini hazmedemeyenler de vardı. Kendisine düzenlenen suikastten kurtulamayacak, son nefesini bir tiyatro salonunda verecekti.



  4. 4
    Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

    Bir buçuk yaşını henüz doldurmuşken böyle bir güçlükle karşılaşan küçük kızın konuşmayı öğrenmesi elbette çok zordu. Birtakım hırıltılar çıkarıyordu sadece. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırmaya başlıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi koydu. Ömür boyu bir akıl hastanesinde kalması öneriliyordu Helen’in. Ailesi ise kızlarının zihinsel olarak hasta olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi.

    Küçük kız beş yaşından sonra kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anlamaya başladı.. Düşünebildiği, hissedebildiği halde görememek, duyamamak ve konuşamamak onu çileden çıkarıyor, kendisine dayanılmaz acılar veriyordu. Sağı solu tekmeliyor, çığlık atıyor, kendisine yaklaşanları ısırıyordu.

    Öğretmeniyle yeniden doğdu..

    3 Mart 1887 de küçük kız yeniden doğdu adeta. Artık yedi yaşındaydı. Ailesi Helen’e özel öğretmenlik yapması için genç bir bayan eğitmen tuttu. Anne Sullivan. Anne Sullivan anne ve babasını kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşında görme yetisini büyük ölçüde yitirmişti; ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal baskıda hazırlanmış bir kitabı okuyabilecek kadar görebiliyordu.

    Anne Sullivan Helen’le iletişim kurabilmek için ona parmaklarla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu hediye oyuncağı işaret etmek için oyuncak anlamına gelen “doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen avuçlarının içinde öğretmeninin parmaklarını hissedebiliyor, parmaklarıyla yazdıklarını tekrar edebiliyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini anlayamıyordu henüz.

    Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda öğretmeni Anne Sullivan da diğer eline “su” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Helen bir elinde hissettiği serin suyla diğer elinde hissettiği parmakların yazdığı “su” sözcüğünü ilişkilendirebilmişti. Bundan sonra müthiş bir gelişme başladı. Ansızın ortaya çıkan bu kıvılcımla dünyanın kapıları küçük kıza ardına kadar açıldı. Hocasından eline geçirdiği her şeyi kendisine hecelemesini istiyordu. Artık sözcükleri ve yazılımlarını büyük bir hız ve hevesle öğrenebiliyordu.

    Helen Keller 1888’de Körler Enstitüsüne başvurdu. 1890’da konuşmayı öğrendi ve 1894 yılında New York’taki körler okuluna gitti. Redcliffe Kolejine başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Daha sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Artık spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını başarıyla oynuyordu.

    Pedagoji eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşına geldiğinde o artık üniversiteden mezun ilk sağır ve kör kişiydi. Mücadelesini “Her şey su ile Başladı” isimli kitabında anlattı.

    Parmak uçlarıyla Tanıdığı Yaşamı Bizden Daha İyi Tanıdı

    H. Keller ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Kendisine gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: gündüz hava ve kokular daha hafiftir.

    Mark Twain 19. yy. ın iki büyük kişisinden biri olarak tanımladığı Keller’in örnek yaşamı 1968’de sona erdi. Helen Keller hayatı parmak uçlarıyla tanımıştı; ama eminiz ki hayat hakkında bizden çok daha fazla şey biliyordu.

    Coşkun BOZKURT



başarı ile ilgili hikayeler,  başarıyla ilgili hikayeler