Diğer Kategoriler ve Mezhepler Forumundan Hadislerin farklı anlamlara gelebilmesiyle oluşan ihtilaf. Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Hadislerin farklı anlamlara gelebilmesiyle oluşan ihtilaf.

    Reklam




    Hadislerin farklı anlamlara gelebilmesiyle oluşan ihtilaf. Misal-1


    Hanefi, Şafi ve Maliki mezheplerine göre namazda cemaate katılmak sünnettir. Hanbelî mezhebinde ise cemaat farz-ı ayındır. Yani herkese bizzat farzdır. Yine bu meseledeki ihtilaf, sebebini bilmeyenleri şaşırtmakta ve onlara; “bu nasıl şey, cemaat ya farzdır, ya da sünnettir. Bir mezhepte farz olurken, diğerinde nasıl sünnet olur?” dedirtmektedir. Bu söz, o kişinin fıkıh ilmindeki cehaletinden dolayıdır. Zira eğer o, aşağıda kaydedilen ihtilafın sebeplerini bilseydi, hiç şaşırmayacak ve bunu gayet doğal karşılayacaktı. Şimdi ihtilafın sebebini inceleyelim:

    Ebu Hureyre (ra)’dan nakledilmiştir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ve sabah namazıdır. Nefsimi kudret eliyle tutan Allah’a yemin olsun ki, içimden şöyle geçti: Odun için emir vereyim de odun toplansın. Sonra namaz için emir vereyim de bunun için ezan okunsun. Sonra birisine emredeyim; cemaate imam olsun. Sonra kendim namaza katılmayıp, camiye gelmeyen adamlara varayım ve evlerini başlarına yakayım.”

    Şimdi bu ihtilafın sebebini inceleyelim:


    • Hanbelî âlimlerine göre; kaydettiğimiz hadis, cemaatin farz olduğuna delildir. Onlar derler ki: “Eğer cemaat sünnet olsaydı, onu terk eden kimse yakılmakla tehdit edilmezdi. Zira bir sünneti terk edene böyle ağır ceza verilmez. Madem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) cemaate katılmayanları, evlerini başlarına yakmakla tehdit etmiştir, o halde cemaatin farz olması gerekir.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Bu hadis, cemaatin farz değil, bilakis sünnet olduğuna delildir. Çünkü Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza gelmeyenlere gitmek istemiştir. Eğer cemaat farz-ı ayın olsaydı, cemaati terk ederek onlara gitmeye azmetmezdi.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Farzın terki, ondan daha kuvvetli bir farz için caizdir. Cemaate gelmeyenlere ceza vermek için evlerine gitmek, namazı cemaatle kılmaktan daha kuvvetli bir farzdır. Bu sebeple Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) cemaate gelmeyenlere gitmek istemiştir. Efendimizin buradaki amacı; daha kuvvetli bir farzı eda etmektir.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der: Haber, yasaklama makamında söylenmiştir. Hakikati murad değildir. Asıl gaye mübalağadır ve korkutmadır. Gayenin bu olduğuna delil; Resulullah’ın kâfirlere mahsus bir ceza ile tehdit etmesidir. Nitekim icma ile sabittir ki, bu çeşit bir ceza ile müslümanlar cezalandırılmaz.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Ateşle ceza vermek ilk önceleri caizdi. Bu ceza daha sonra nesh olmuş ve kaldırılmıştır. Nitekim Ebu Hüreyre hadisi buna delalet etmektedir. Cemaat hakkındaki hadis ise mezkûr cezanın caiz olduğu zamanda varid olmuştur. Dolayısıyla bununla mübalağa değil, hakikat kastedilmiştir.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der: Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tehdit etmesine rağmen, onları yakmayı terk etmiştir. Eğer cemaat farz olsaydı, onları affetmezdi. Bu da cemaatin sünnet olduğunu gösterir.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Resulullah’ın onlara ceza vermemesi, onların caymalarından ve cemaate gelmeye başlamalarından ötürüdür. Ayrıca hadisin başka yollardan gelen naklinin sonunda; “… eğer evlerde kadınlar, çocuklar olmasaydı…” kaydı vardır. Bu da gösterir ki, cezanın verilmeyişinin sebebi; cemaatin sünnet oluşu değil, evlerdeki kadın ve çocuklardır.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der: Hadiste tehdit edilenler; cemaate gelmeyenler değil, bizzat namazı terk edenler olabilir. Zira hadisin bu manaya gelmesi de mümkündür.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Hadisin bir başka naklinde: “Namazda hazır olmazlar” kaydı açıkça zikredilmiştir. Yine İbn-i Mace’nin rivayetinde: “Şu erkekler ya cemaati terk etmeye son verirler, ya da evlerini tepelerine yakacağım” buyrulmuştur. Hadisin diğer yollarla gelen bu nakli, mezkûr hadisin namazı kılmayanlara ait değil, namazın cemaatini terk edenlere ait olduğunu göstermektedir.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerinde; münafıkların cemaate katılmadıklarını vurgulayarak, münafıklara benzemek hususunda bizleri sakındırmış ve onlara muhalefet etmeğe teşvik etmiştir. Demek bu hadis, sakındırmak ve teşvik etmek makamında söylenmiştir. Yoksa sırf cemaati terk etme hususunda değildir. Bu sebeple cemaatin farziyetine delil olamaz. Hem bu hadiste kastedilenlerin münafıklar olması ihtimali de vardır. Dolayısıyla hadisteki tehdit cemaati terk etmeye has değildir.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Münafıkların gerçekte namazları yoktur ki, bile bile cemaati terk etmeleri sebebiyle tehdit edilsinler. Bu tehdit, bizzat namazı olup, cemaate gelmeyenlere yapılmıştır. Bunlar da müminlerdir.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der: Hadiste geçen namaz; Cuma namazı olabilir. Bu halde diğer namazlar buna dâhil olmaz.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Hadiste yatsı namazı zikredilerek söze başlanmıştır. Bu yüzden hadisten cuma namazının kastedilmesi çok uzak bir ihtimaldir. Ayrıca şu hadisi de görüşlerine delil yaparlar: “Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) âmâ bir zat gelerek; “Ey Allah’ın Resulü! Beni mescide kadar getirecek bir rehberim yok” dedi ve namazı evinde kılmak için izin istedi. Efendimiz ona izin verdi. Adam geri dönünce, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu çağırtarak; “ezanı işitiyor musun?” diye sordu. Adam: “Evet” deyince, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Öyleyse icabet et” dedi ve evde kılmasına izin vermedi.” Cemaatin farz olduğuna kail olanlar bu hadisi delil getirerek şöyle derler: “Eğer cemaat sünnet olsaydı, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) âmâ kişiye evde namaz kılması husussunda ruhsat verirdi. Madem vermemiştir, o halde cemaat farz-ı ayın olmalıdır.”

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler ise şöyle cevaplar: Âmâ adam, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) “namazı evde kıldığı halde, özrü sebebiyle cemaat sevabını kazanmaya ruhsat var mı?” diye sormuştur. Zira bilindiği gibi, özür sebebiyle cemaate gelmeyenler, cemaat sevabını kazanırlar. Ayrıca Efendimizin ona evde namaz kılmak için ruhsat vermeyişi, onun hakkında daha faziletli olana hükmetmek içindir. Yani Efendimizin cevabı şöyledir: “Senin için efdal olan ve sevap yönüyle daha büyük olan; müezzine icabet ederek cemaate gelmendir.” Bu ifade; cemaatin daha faziletli olduğuna işaret etmek içindir. Yoksa farziyeti için değildir.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler şu hadisi de görüşlerine delil getirirler: Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Kim müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı halde cemaate katılmazsa, kıldığı namaz kabul edilmez.” Sahabeler sordular: “Ey Allah’ın Resulü! Meşru özür nedir?” Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevapladı: “Korku ve hastalıktır.”

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir: Bu hadiste belirtilen namazın kabul edilmemesi; “kâmil bir makbuliyeti yoktur” demektir. Yoksa namazın kendisinin kabul edilmediği değildir. Nitekim bu tür hadisler çoktur. Mesela; “hayat ancak ahiret hayatıdır” denildiğinde, bundan dünya hayatının inkârı değil, ahiretin hayatının kemali kastedilir ve dünya hayatı o kemale sahip olmadığı için hayat değilmiş gibi takdim edilir. Mezkûr hadis de böyledir. Namazın kabul olmaması demek; “kâmil manada bir makbuliyeti olmaması” demektir. Ayrıca diğer hadislerde cemaatle kılınan namazın, fert olarak kılınan namazdan 27 kat daha sevaplı olduğundan bahsedilmiştir. Demek münferid olarak kılınan namazın sevabı düşük olsa da makbuldür. Eğer kabul olmasaydı, cemaat ile kılınan namaz için “27 kat daha sevaptır” denilmezdi. Zira kabul olunmayan bir şey ile kabul olunan bir şey kıyas edilemez.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler şu hadisi de görüşlerine delil getirirler: “…eğer cemaati terk ederseniz, peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz ve küfre düşersiniz.” Cemaatin farz olduğuna kail olan âlimler bu hadisi de delil getirerek derler ki: “Eğer cemaat farz olmasaydı, “küfre düşerdiniz” tabiri kullanılmazdı. Zira küfre düşmek ancak bir farzı inkâr etmek ile mümkündür.

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir: Bu hadisteki küfür; “küfran-ı nimet” yani nimetin kıymetini bilmemektir. Zira cemaatin sevabı ve bundaki ilahi lütfu görmemek, inkâr manasında bir davranıştır. Ayrıca bu hadisin manası: “Cemaati terk, sizi yavaş yavaş küfre götürür. Çünkü böyle yapmakla islam halatını iplik iplik terk eder ve sonunda dinden çıkarsınız” şeklinde de olabilir. Dolayısıyla her iki ihtimalle de cemaatin farziyetine delil olamaz.

    • Cemaatin farz olduğunu söyleyenler şu hadisi de delil getirirler: “… gündüz oruç tutan, gece de namaz kılan ve fakat cemaate ve cumaya gelmeyen birisi hakkında sorulduğunda, Resulullah: “Bu ateş ehlidir” diye cevap verdi.” Cemaate farz diyenler bu hadisi delil göstererek derler ki: “Eğer cemaat sünnet olsaydı, terk edenin ateşle tehdit edilmemesi gerekirdi. Zira tek bir sünneti terk edenin ateşle tehdidi uygun olmaz. Madem cemaati terk eden ateşle tehdit edilmiştir, o halde cemaatin farz-ı ayın olması gerekir.”

    Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir: Hadisin manası: “Cemaate ve cumaya, onlardan nefret sebebiyle katılmayan ve onların hakkını vermeyi hafife alıp, cemaat ve cumayı değersiz görenler hakkındadır. Onlar, cemaati terk etikleri için değil, bu sebeplerle ateşle tehdit edilmiştir. Yoksa cemaatin kıymetini bildiği halde iştirak etmeyenler tehdide dâhil değildir.

    Cemaate farz-ı ayın ve sünnet diyenlerin mücadelesi böyle sürüp gitmektedir. Her bir müctehid kendi görüşüne deliller getirmekte ve diğer tarafın görüş ve delillerine de cevap vermektedir. Bizler meseleyi daha fazla uzatmamak için burada kesiyor ve âlimlerin ortaya koydukları diğer delilleri merak edenleri hadis ve fıkıh kitaplarına havale ediyoruz.

    Görüldüğü gibi ihtilafın sebebi; hadislerin her iki manaya da gelebilme ihtimalidir. Eğer Kuran’da veya hadislerde; “cemaat her müslümanın üzerine farz-ı ayındır” gibi bir ibare olsaydı ve bu ibare -eğer hadisse- mütevatir bir yol ile nakledilseydi, bu konuda ihtilaf olmaz ve her mezhepte cemaat farz-ı ayın olurdu. Ama böyle olmamış ve hüküm mutlak bırakılmıştır. Yani mevcut hadisler her iki hükmü de içinde saklamakta ve her iki neticeyi de doğurmaktadır. İşte ihtilafın sebebi budur.


    Paylaş
    Hadislerin farklı anlamlara gelebilmesiyle oluşan ihtilaf. Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Hadislerin farklı anlamlara gelebilmesiyle oluşan ihtilaf. Misal-2

    Şafi, Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre; sabah namazını kılan bir kimse, bir rekâtı tamamladıktan sonra güneş doğsa namazına devam eder. Güneşin doğmasıyla namazı bozulmaz. Hanefi mezhebinde ise; güneşin doğmasıyla namazı bozulur.
    Şimdi ihtilafın sebebini inceleyelim:
    Buhari ve Nesei’nin naklettiği rivayette Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim, sabah namazının bir secdesini güneş doğmadan önce kılarsa, namazını tamamlasın.”
    Şafi, Maliki ve Hanbelî’ler bu hadis-i şerifi ve aynı manadaki diğer hadis-i şerifleri görüşlerine delil gösterirler ve şöyle derler: “Hadis-i şeriflerde açık bir şekilde; sabah namazının bir rekâtını vakti içinde tamamlayan kimsenin namazının, güneşin doğmasıyla bozulmayacağı bildirilmiştir. Bu, hadislerin açık hükmüdür ve bununla amel edilmesi gerekir. Dolayısıyla, sabah namazının birinci rekâtını tamamladıktan sonra üzerine güneş doğan kimse, güneş doğduktan sonra namazına devam eder ve namazını tamamlar. Namazını kaza da etmez.”
    İ. Azam hazretleri ise; “güneşin doğmasıyla namaz bozulur” der ve görüşünü maddeler halinde şöyle izah eder:
    • Peygamber Efendimiz (sav), güneş doğduktan sonra namaz kılmayı yasaklamıştır.
    • Güneş doğduktan sonra her çeşit namazı yasaklayan hadisler tevatür kuvvetindedir.
    • Güneşin doğmasıyla birlikte, namaz kılınması yasaklanmış bir vakte girilmiş olur. O halde namazın bozulması gerekmektedir.
    • Yani bu meselede, güneş doğduktan sonra namazı yasaklayan hadisler ile amel edilmelidir.
    • Zira bir meselede helal ve haram birleşse, haram hükmü esas alınır. Çünkü eşyada asıl olan helalliktir. Öyleyse haram hükmü sonradan gelmiştir. Sonradan gelen de öncekinin hükmünü kaldırır.
    • Demek, güneşin doğmasıyla namazın bozulmayacağını bildiren hadisler öncedir ve güneşin doğmasıyla hiçbir namazın kılınamayacağını bildiren hadisler ile hükümden kaldırılmış yani nesholmuştur.
    • Bu sebeple, haramlık hükmünü bildiren hadisler ile amel edilmelidir.
    Gördüğünüz gibi, Şafi, Maliki ve Hanbelîler, sabah namazının güneşin doğmasıyla bozulmayacağını bildiren hadislerle amel ederken, İ. Azam hazretleri, güneş doğduktan sonra namazı yasaklayan hadislerle amel etmiş ve yasaklayan hadislerin, diğerlerinin hükmünü neshettiğini bildirmiştir.
    Neticede her mezhep imamı bir hadise dayanmış ve o hadisin hükmüyle amel etmiştir. Demek ihtilafın sebebi; hadislerden her iki görüşün de çıkabilmesi ve hadislerin her iki hükmü de içinde cem etmesidir.
    Hadisleri anlamadaki ihtilafa dair son bir misal daha vereceğiz. Bu 3. misal ile aynı zamanda âlimlerin zekâ ve ferasetlerinin mertebesini de görecek ve onlara ihsan edilen, hadislerden hüküm çıkarma yeteneğini müşahede edeceksiniz.



  3. 3
    Hadislerin farklı anlamlara gelebilmesiyle oluşan ihtilaf. Misal-3

    Hz. Ebu Hüreyre nakil ediyor: Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) kâfir bir misafir ağırlamıştı. Derhal onun için bir keçinin sağılmasını emretti. Keçi sağıldı, kâfir sütünü içti. Sonra diğer bir keçinin daha sağılmasını emretti. Adam doymadı. Bu suretle tam yedi keçinin sütünü içti. Adam yatıp, sabah olunca müslüman oldu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) bir keçi sağılmasını emretti. Sütünü adam içti. Sonra başka bir keçi daha sağıldı. Fakat bunun sütünü tamamen içemedi. Bunun üzerine Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurdular: “Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer.”
    Hadiste geçen“Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer” ifadesi hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Daha doğrusu, bu kısacık cümle o kadar çok manayı içinde saklamaktadır ki, her bir âlim bu manalardan birisine meyletmiş ve neticede aşağıdaki farklı hükümler ortaya çıkmıştır:
    1- Bir kısım âlimlere göre; “Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer” hadisiyle murad edilen, zahiri mana değildir. Burada mecaz vardır ve kinaye yapılmıştır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) bu hadisinde; müslüman ve onun dünyadaki zühdü ile, kafir ve onun dünyaya olan hırsını göstermek için bir benzetme yapmıştır. Yani mümin, dünyevi şeylere kıymet vermemesi sebebiyle tek bir mideye yer. Kâfir ise, dünyevi şeylere çok kıymet vermesi ve dünyalığı çok yığması sebebiyle yedi mideye yer. Burada ne gerçek mideler, ne de yeme hususu asıldır. Asıl kastedilen şey; dünyalık ile doymakta azlık ve çokluktur. Bu şuna benzer: Nasıl ki; “falan kimse dünyayı hopur hopur yiyor” denilince, onun dünyaya fazlaca hırsı ve rağbeti kastediliyorsa, “Mümin tek mideye yer” denildiğinde de; müminin dünyaya karşı hırsı yok, az bir şeyin peşindedir, denmek istenmiştir. Bunun gibi “kâfir yedi mideye yer” denilmekle de; dünyaya çok rağbet eder, çok şeylerin peşine hırsla düşer, denmek istenmiştir.

    2- Bir kısım âlimler ise şöyle demiştir: Bunun manası şudur: Mümin helal yer, kâfir ise haram yer. Helalin varlığı vücutça daha azdır, haram ise çoktur. İşte hadiste geçen tek mide ile; helalin azlığına, yedi mide ile de; haramın çokluğuna işaret edilmiştir.

    3- Bazı âlimler de şöyle demiştir: Hadisten murad; mümini az yemeğe teşviktir. Çünkü çok yemek, kâfire has bir sıfattır. Mümin az yemeği esas yapmalıdır. Zira müminin nefsi, kâfire mahsus bir sıfatla muttasıf olmaktan nefret eder. Çok yemenin kâfire has bir sıfat olduğu hususuna ise Cenab-ı Hakkın şu sözü delildir: “Durakları ateş olduğu halde kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler” (Muhammed 12)

    4- Bazı âlimler ise hadisin mecaz olmayıp, hakiki manasının murad edildiği görüşündedirler. Bu görüş sahiplerinden bir kısmı şöyle derler: Bu bir şahıs hakkında varid olmuştur. el-Mümin kelimesinin başındaki “lam” ahdiyedir. Yani özel birisinin kastedildiğini ifade eder. Cinsiye değildir. Yani bütün müminleri ifade etmek için kullanılmamıştır. İbni Abdilberr bu hususu şöyle izah eder: “Bu hadisi bütün müminlere hamletmeye imkân yoktur. Zira nice kâfirler vardır ki, müminlerden az yer. Ve nice müminler vardır ki, kâfirden çok yer. Ve nice kâfir vardır ki, müslüman olmuş ve yeme miktarı değişmemiştir. O halde hadiste zikredilen “kâfir yedi mideyle yer” sözüyle kastedilen; hadisteki şahıstır. Yani şöyle söylenmek istenmiştir: “Bu adam kâfir iken yedi mideye yemekte idi. Müslüman olunca, yedikleri özleştirilip onun hakkında bereket kılındı. Böylece müslüman olduğunda, kâfir iken yediğinin yedide biri ile doydu.” Demek bu âlimlere göre mezkûr hadis; hususi bir kâfir hakkındadır.

    5- Bazı âlimler ise şöyle der: Hadis, ekseriyeti ifade zımnında beyan olunmuştur. Bununla gerçek adet kastedilmemiştir. Hadisteki “yedi” tabiri; çokluktan kinayedir. Zira Arapça’da yedi, yetmiş, yedi yüz gibi ifadeler çokluğu temsil eder. Yani hadisin manası şudur: “Mümine yakışan hususlardan biri de yeme içme işini azaltmaktır. Çünkü mümin ibadete müteallik amellerle meşguldür. Çünkü o bilmektedir ki yemekten maksat; açlığı gidermek, hayatın devamını sağlamak ve ibadete yardım etmektir. Mümin, bu maksatların dışına çıktığı takdirde vereceği hesaptan korkmakta, bu da onun yemesini azaltmaktadır. Kâfir ise, bu söylenenlerin hilafınadır. Zira o, şeriatın takip ettiği maksadı bilmez ve o hudutta durmaz. Bilakis nefsin şehvetine tabi olur, arzularının peşinde koşar. Böylece müminin yiyeceği, kâfirin yiyeceğine nispet edilince daha az olur.

    6- Bazı âlimler şöyle der: Hadisin manası şudur: Müminin sıfatı zühd hususunda hırs göstermemesi ve kâfirin hilafına olarak, yaşamasına yetecek kadar yemekle iktifa etmesidir. Öyleyse bu vasfa uymayan ve zühd sıfatını taşımayan bir müminin varlığı hadisi yaralamaz.

    7- Bazı âlimler de şöyle der: Hadiste kastedilen müminden murad; kâmil seviyede olan ve tam bir imana sahip olan mümindir. Zira kimin Müslümanlığı güzel olur ve imanı kemale ererse onun fikri, ölüm ve ölüm sonrası ile ilgili şeylerle meşgul olur. Böylece korkunun ve endişenin şiddeti ve düşüncesi, onu nefsanî arzuların peşinde koşmaktan alıkoyar. Nitekim Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kimin fikri fazlaysa yemeği azdır. Kimin tefekkürü azsa yemeği çok, kalbi de katıdır.” O halde hadisin manası şöyle olur: “Kamil mümin bir mideye yer, kâfir ise yedi mideye yer.”

    8- Bazı âlimler de şöyle demiştir: Mümin yemesi-içmesi sırasında besmele çeker, şeytan ona yeme-içmede ortak olmaz. Böylece az bir yiyecek ona kâfi gelir. Kâfir ise besmele çekmez. Bu sebeple şeytan ona ortak olur. Az bir yiyecek ona kâfi gelmez.

    9- İmam Nevevi ise şöyle demiştir: Kâfirdeki yedi mide ile şu sıfatlar kastedilmiş olabilir: Hırs, oburluk, uzun emel, tamah, kötü huy, haset, yağ sevgisi. Mümindeki tek mide ise; ihtiyacın örtülmesidir. Yani mümin ihtiyacının defi için yerken, kâfir zikredilen yedi sebepten dolayı yemektedir.

    10- İmam Kurtubi ise şöyle der: Yemek şehveti yedidir: Tabiat şehveti, nefis şehveti, göz şehveti, ağız şehveti, kulak şehveti, burun şehveti ve açlık şehveti. Müslümanı yemeğe sevkeden zaruri şehvet bu sonuncusudur. Kâfir ise sayılanların hepsi sebebiyle yer.

    11- Kadı Ebu Bekr ise şöyle der: Hadiste geçen “yedi mide” tabiri ile; beş duyu ile birlikte şehvet ve ihtiyaç kastedilmiştir. Yani “yedi mide” tabiri ile kinaye yapılmıştır.

    12- Bir kısım âlimler de şöyle der: Hadisten alınacak esas; dünyalık hususunda azlığa teşvik ve harama gitmeden elde edilene kanaat etmeye rağbet ettirmektir. Zira gerek cahiliye devrinde, gerekse İslam döneminde akıllı kimseler hep açlığı övmüşler, çok yemeği zemmetmişlerdir.

    Evet, kısacık bir cümle ve o cümleden çıkan onlarca mana! Bizler, bu manalardan sadece on iki tanesini nakille yetiniyoruz.
    İşte ihtilafın sebebi: Efendimizin hadislerinin birçok manaya gelebilme ihtimalidir. Adeta Efendimizin kelimeleri birer deniz olmuş ve içlerinde birçok manayı cemetmiştir. Âlimler de bu manaları inayet-i ilahiye ile çıkarmışlardır. Bizlere düşen vazife ise: bu kıymetli âlimlere tabi olmak ve İslamın hükümlerini onların dersi ile öğrenmektir. Yani zannın ve vehmin rehberliğini bırakarak, bu kıymetli âlimleri rehber edinmektir.



cemaat evlerin yakayım,  Cuma namazina katilmayani