Diğer Kategoriler ve Mezhepler Forumundan Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler

    Reklam




    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -1


    Mezhepsizlerin sıklıkla söyledikleri söz: "Biz Kur'an'a tabiyiz. Kur'an'da bir mezhebe bağlanma diye bir şey yok. Bu yüzden de hiçbir mezhep imamına uymayız." sözüdür. Aslında bu sözleri, onların Kur'an'ı anlayamadıklarına bir delildir. Zira 'da bir mezhebe bağlanmayı emreden birçok ayetler vardır. Şimdi bu ayetlerden bir kısmının izahına geçiyoruz ki onların mezkûr sözlerinin ne derece batıl ve hurafe olduğu anlaşılsın.

    "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu-l emre itaat edin. Eğer Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resulü'ne götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (Nisa 59)

    Ayette geçen "ulu-l emr" tabirinden maksat; âlimlerdir. Bu mana, Kur'an'ı en iyi anlayan İbn-i Abbas, Cabir İbni Abdullah, İmam Mücahid, İmam Hasan, İmam-ı Ata ve birçok âlim tarafından rivayet edilmiştir.

    İmam Kurtubi, tefsirinde İmam-ı Malik'inde aynı görüşte olduğunu nakleder.

    İmam Dahhak'a göre de ulu-l emr: Dini en iyi bilen fıkıh âlimleridir.

    Celalettin Suyuti gibi iki yüz bin hadisi ezberlemiş büyük bir âlim "Itkan" adlı eserinde ulu-l emrin din ve fıkıh âlimleri olduğunu bildirmiştir.

    Şimdi Kur'an'ı en iyi anlayan ismini saydığımız ve sayamadığımız yüzlerce âlim, ayette "kendisine itaat emredilen" ulu-l emrin din âlimleri olduğunda hususunda ittifak etmişlerdir. Onların bu ittifakına karşı mezhebi inkâr edenlerin sözü, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin vızıltısı gibi sönük kalmaz mı?

    Hem bir kaidedir ki: "Bir meselede, ihtilaf edilen bir hususta, o fen ve sanatın dâhilerinin sözü geçer. O fenden ve sanattan olmayan birisi ne kadar da dâhi olsa sözüne itibar edilmez." Mesela küçük bir hastalığın keşfinde büyük bir mühendisin sözüne bakılmaz. Tıp konusunda söz doktorlarındır ve basit bir doktorun sözü, bu fenden olmayan büyük bir dâhinin sözüne tercih edilir. Hâl böyleyken İ. Abbas, İ. Abdullah, İ. Malik gibi binlerin ittifak ettiği bir meseleyi hangi kuvvet çürütebilir ve hangi mezhepsizin sözü onların sözünü hükümden düşürebilir. Madem meselemiz dindir ve Kur'an'dır. Elbette, bu meseledeki söz hakkı Peygamberimiz (s.a.v.)'in de övgüsüne mazhar olan bu âlimlerindir.

    Ayette geçen ulu-l emrin âlimler olduğuna bir başka delil de şudur: Allah-u Teâlâ bu ayet-i kerimede ulu-l emre itaati katiyetle emretmiştir. Allah-u Teâlâ'nın bu şekilde katiyetle itaati emrettiği kişinin mutlaka hatadan masum olması gerekmektedir. Çünkü hatasız olmazsa, emir mutlak olduğu için Allah'ın ona hata hâlinde de uyulmasını emretmiş olması icap eder ki bu mümkün değildir. Demek Allah'ın itaati emrettiği kişinin kesinlikle hatadan masum olması gerekir. Bu masum şahsiyet ise ya bu ümmetin fertleridir ya da ümmetin bir topluluğudur. Ümmetin fertleri olması mümkün değildir. Zira ümmet fertlerinin hatasız olması düşünülemeyeceği gibi, ümmetin böyle ender kimseleri bulup onlardan dini öğrenmeleri de mümkün değildir ve ümmetin bu konudaki âcziyeti aşikârdır. Dolayısıyla ayet-i celilede geçen ulu-l emrin bir topluluk olması gerekmektedir ki, bu da ümmet içerisinde fetva verme yetkisine sahip olan müctehid âlimler topluluğudur. Zira fertler hata yapsa da İslam âlimleri hata üzerinde toplanmaz. İşte bu mütalaa neticesinde de ayette geçen ulu-l emrin âlimler topluluğu olduğu sonucuna varılır.

    Ayrıca âlimlere "ulu-l emr" denileceğine şu ayette ispat eder: "Müminlerin hepsinin birden topyekûn savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki böylece Allah'ın azabından sakınırlar." (Tevbe 122) İşte bu ayet-i celilede âlimlerin korkutmasıyla diğerlerinin sakınması gerektiği belirtilmiş ve korkutulanlara âlimlerin sözünü kabul etmeleri vacip kılınmıştır. Bu itibarla âlimlerin ulu-l emr ismini almaları çok isabetlidir.

    Netice olarak diyebiliriz ki: Mezkûr ayette Allah ve Resulü ile birlikte ulu-l emre de itaat edilmesi emredilmiştir. Burada kastedilen ulu-l emr; bu ümmetin müctehid âlimleridir. Zira:

    1- İbn-i Abbas gibi "Devemin yularını kaybetsem Kur'an'da bulurum." diyen bir âlim, Celalettin-i Suyuti gibi iki yüz bin hadisi ezberlemiş bir muhakkik ve bunlar gibi yüzlercesi ve binlercesi ulu-l emrin âlimler olduğunda ittifak etmişlerdir ki, bunların sözü yanında başkalarının sözünün hiçbir kıymeti yoktur.

    2- Kendisine itaat emredilen ulu-l emrin mutlak manada masum olması lazımdır ki her konuda kendisine itaat edilebilsin. Masum olmaması hâlinde günahta da itaatin olması gerekir ki bu caiz değildir. Hâlbuki peygamberler hariç hiçbir fert mutlak manada hatadan masum değildir. O hâlde burada kendisine itaat emredilen ulu-l emr fert değil, bir cemaat olmalıdır. Zira fert hata yapsa da cemaat bir hatada ittifak etmez. Bu cemaat ise âlimlerden başkası olamaz. Zira sultan ve kumandanların böyle bir cemaati oluşturması mümkün değildir. Netice itibariyle âlimlerin ittifak ettiği bir konuda onlara itaat ayetin emriyle lazımdır. Onlar ise bir mezhebe bağlanma konusunda ittifak etmişlerdir.

    3- Ulu-l emrin âlimler olduğuna, onların insanlar üzerinde emir ve komuta yetkisi olmadığı için itiraz edilirse deriz ki daha önce manasını verdiğimiz Tevbe suresi 122. ayette âlimlerin korkutmasıyla diğerlerinin sakınmasının vacip olduğu bildirilmiş hatta sırf âlimler korkutma vazifesi yapabilsin diye onların savaşa çıkmaması gerektiği açıklanmıştır. Madem âlimlerin bir vazifesi, Allah'ın azabıyla korkutmaktır ve korkutulanlara ulemanın sözünü dinlemek vaciptir. O hâlde elbette âlimlere ulu-l emr ismi kullanılabilir ve kullanılmıştır.

    Ayetin devamında "herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resulü'ne götürün" buyrulmuştur. Bu kavl-i şerif, kıyasın hak ve şer'i bir delil olduğuna hüccettir. Şöyle ki: Ayet-i kerimede, kendisinde ihtilafa düşülen bir meselenin Allah'a ve Resulü'ne götürülmesi emredilmiştir. Bir meselede ihtilafa düşmek için ise o meselenin Kur'an'da ve hadislerde açıkça geçmemesi gerekmektedir. Zira kendisinde ihtilafa düşülen mesele Kur'an'da ve hadislerde açıkça beyan edilseydi, zaten onun hakkında çekişmeye gerek kalmazdı. İşte böyle bir meselenin halli için takip edilecek yol, ayetin emriyle onu Allah'a ve Resulü'ne götürmek, yani Kur'an ve hadislerde hükmü açıkça bildirilmiş meselelere kıyas ederek hükmü çıkarmaktır.

    Demek bu ayet ictihadı emretmiştir ki bu, hükmü açıkça belirtilenlerin arasından hükmü belirtilmemiş olan bir meselenin emsalinin arayıp bularak onları birbirine benzetip kıyas ederek hükmü ortaya koymaktır.

    Şimdi sorumuz şu: Madem kıyas, şeriatın bir delilidir ve kıyas ile hükmü bulunacak meseleler çoktur. Acaba bu kıyası kim yapacaktır?

    • · Bir milyon hadisi ezberlemiş Ahmed İ. Hanbel'ler mi? Yoksa ezberinde yüz iki yüz hadis olmayan mezhepsizler mi?

    • · Ya da bir haftada Kur'an'ın tamamını ezberleyen İ. Muhammed ve dört yaşında hafız olan Said İ. Uyeyne'ler mi? Yoksa 'ı sadece mealinden okuyup kendini âlim zanneden cahiller mi?

    • · Ya da İmam-ı Şafi'nin beyanına göre, bütün fıkıhçıların babası hükmünde olan İmam-ı Azam'lar mı? Yoksa fıkıh usulü ve kaidelerinden habersiz olarak sadece zannıyla hükmeden cahil cesurlar mı?

    Hangisi kıyas edecek?

    Bizler bir mezhebe bağlı olarak "Bu işin erbabı ve üstadı olan mezhep imamları kıyas edecek." derken, mezhepsizler "Biz de kıyas ederiz." demektedirler. Hâlbuki kıyas edebilmek için, kıyas edilecek ve hadisi çok iyi bilmek gerekmektedir. Mezhep imamlarının her biri beş yüz binden fazla hadisi, râvileri ile birlikte ezbere bilen dâhi zatlardı.

    • · Bu zamanda kendisini onlara kıyas edenlerin hıfzında acaba kaç hadis var?

    • · Kaç hadis râvisini tanıyorlar?

    • · Hadislerin cerh ve ta'dîllerine, nâsih ve mensûhlarına, tarik-i vürudlarına vâkıf mıdırlar?

    •· Yine bunlar, mezhep imamlarının son derece vâkıf olduğu, Kur'an-ı Kerim'in şer'i ve lugavi manaları ve bunların kısımları olan hâss, âmm, müşterek, sarîh, kinaye, nass, hafi, müşkil, müteşabih, dall-i bi-l ibare, dall-i b-il iktiza, dall-i bi-l işare, nâsih, mensur vesaire aksam ve manalar bunlarda meleke halinde midir?

    • · Boş verin meleke hâlinde olmasını, onlar bu saydıklarımızın manalarını biliyorlar mı?
    Hâl böyleyken hangi cesaretle ictihada kalkıyorlar? Allah'ın razı olmadığı bir hükmü vermekten korkmuyorlar mı? Çıkardıkları hükmün hadislere zıt olmasından ve Peygamberimiz'e muhalefet etmiş olmaktan endişe edip titremiyorlar mı? Herhâlde cesaretlerini cehaletlerinden alıyorlar.

    Allah böyle cahil olmaktan ve böyle cahillerin peşine takılmaktan bizleri muhafaza eylesin!


    Paylaş
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -2

    "Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Peygamber'e ve kendilerinden olan ulu-l emre götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, elbette onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız." (Nisa 83)

    Ayetin mealinde "sonuç çıkarmaya gücü yetenler" olarak mana verdiğimiz "istinbat" kelimesi, ayette geçen ve kendisine müracaat edilmesi emredilen "ulu-l emrin" müctehid âlimler olduğuna delalet etmektedir. Şöyle ki: "istinbat" lafzının aslı, "nebt"tir ki; nebt: kuyudan ilk çıkan suyun ismidir. Bir fıkıh âliminin ictihad yaparak hadis ve ayetlerden hüküm çıkarması, zorluğu ve güçlüğü bakımından kuyudan su çıkarmaya benzetildiği için "istinbat" diye isimlendirilmiştir. İşte "Onlardan istinbat edenler elbette onu bilirlerdi." ayet-i celilesinde ki "onlar" zamiri, ulu-l emre râcidir ve ictihada delildir. Demek bu ayetin ifadesiyle istinbat ulu-l emrin sıfatıdır ve Allah ulu-l emre müracaat edilmesini emretmiştir.

    Bu ayette geçen emrin götürüleceği kişiler yani ulu-l emr; Fahreddin-i Râzi gibi bir allameye göre de ilim ve ictihad sahibi âlimlerdir. Aynı manayı asrımızın en büyük fıkıhçılarından İ. Abidin Hazretleri de nakletmiş ve görüşüne Hz. Ayni'yi de delil yapmıştır. Hazin tefsirinde de ulu-l emrin ictihad yeteneği olan allameler olduğu bildirilmiştir. Ve daha yüzlerce âlim, ayette geçen istinbat vasfı olan ulu-l emrin müctehid âlimler olduğunu bildirmişlerdir.

    Fahreddin-i Râzi Hazretleri; "Bu ayet dört şeye delalet etmektedir." der ve şöyle sıralar:

    1- Hükmü açıkça belirtilmeyen meselelerde istinbat ve ictihad yapılması gerektiğine,

    2- İstinbatın yani ictihadın şer'i bir delil olduğuna,

    3- Resulullah'ın istinbatla görevli olduğuna,

    4- Müctehid olmayan avamın -yani bizlerin- fıkhi hükümlerde müctehid âlimleri taklitlerinin vacip oluşuna delalet etmektedir. Zira ayette meselelerin hükümlerine vâkıf olmayanların ehl-i istinbata yani müctehid âlimlere başvurmaları gereği beyan edilmektedir.

    O hâlde netice olarak diyebiliriz ki:

    1- Ayette "ulu-l emr" tabiri geçmekte ve ulu-l emre müracaat emredilmektedir. Ulu-l emrin âlimler olduğu mütalaasını birinci ayette yaptığımızdan burada tekrarına ihtiyaç görmüyoruz.

    2- Fahreddin-i Râzi, İ. Abidin ve Ayni emsali yüzlerce âlim, ayetteki ulu-l emrin ictihad sahibi âlimler olduğunu bildirmiş ve bu konuda ittifak etmişlerdir. "Bir meselede ihtilaf edilen bir hususta, o fen ve sanatın dâhilerinin sözü geçer. O fenden ve sanattan olmayan birisi ne kadar da dâhi olsa sözüne itibar edilmez" kaidesince; bu âlimlerden birisinin görüşü bile Kur'an ve hadis ilmine vâkıf olmayan yüzlercesinin görüşünü hükümden düşürmeye yeterken nerede kaldı ki, bu zatların ittifak ettiği bir meseleye muhalefet edilebilsin ve onların ittifakına karşı çıkılabilsin!

    3- Ayette geçen "istinbat" kelimesi, ulu-l emrin âlimler olduğu görüşünü desteklemektedir. Çünkü istinbat; Kur'an ve sünnetten hüküm çıkarma işidir ki bu da ulu-l emre yani ictihad sahibi âlimlere mahsustur.

    4- İstinbat ehli olmayan bizlerin, istinbat ehline uymamız ayette emredilmiştir.

    Bütün bu izahlardan sonra mezhepsizliği tercih ederek: "Ben de istinbat ehliyim." diyene biz de deriz ki:

    · Hıfzında kaç hadis var?

    · Bu hadisleri kimlerden öğrendin?

    · Senetlerindeki râvilerden kaçını tanıyorsun?

    · Hadislerin cerh ve ta'dîllerine, nâsih ve mensûhlarına, tarik-i vürudlarına vâkıf mısın?

    · Ve en önemlisi, hadis hafızı olarak yüz bin hadisi, senetleriyle birlikte ezbere bilen zatların, İ. Gazali'lerin, İ. Rabbani'lerin, İ. Serahsi'lerin, Celalettin-i Suyuti'lerin cesaret edemediği istinbat ve ictihad işine hangi cesaretle soyunuyorsun?



  3. 3
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -3

    "Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir." (Nisa 115)

    İmam-ı Şafi Hazretleri icmanın (İslam âlimlerinin bir mesele hakkındaki ittifaklarının) şeriatta bir delil olduğuna ve hakkında icma olan bir hükme muhalefet etmenin haram olduğuna bu ayet-i kerimeyi delil göstermiştir. Olayın detayını İmam Mûzenî Hazretleri şöyle nakleder:

    Bir gün İmam-ı Şafi'nin yanında bulunuyordum. Üzerinde yün elbise, elinde asası olan bir zat onun yanına geldi. İmam-ı Şafi Hazretleri duvara yaslanır bir vaziyetteyken, o zatın heybetinden doğruldu ve elbiselerini düzeltti. O zat kendisine: "Allah-u Teâlâ'nın dininde en büyük delil hangisidir?" diye sordu.

    İmam-ı Şafi bu soruya: "Kitabıdır." diye cevap verdi.

    Bunun üzerine o zat: "Sonra hangisidir?" dedi.

    İmam-ı Şafi de: "Resulullah'ın sünnetidir." buyurdu.

    O zat tekrar: "Daha sonra hangisidir?" diye sorunca, İmam-ı Şafi: "Ümmetin âlimlerinin bir hükümde ittifakı, yani icmadır." dedi.

    O zat: "Bu sonuncusunu nereden buldun? İcmanın Allah'ın kitabında yeri var mıdır?" deyince, İmam-ı Şafi, bir mezhebe bağlanmanın şart olduğuna dair gösterdiğimiz bu ayeti okudu: "Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber 'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir." (Nisa 115)

    İ. Şafi Hazretleri, bu ayetin nasıl icmaya delil olduğunu şöyle izah etti: Bu ayet-i kerimenin beyanıyla "müminlerin yolundan başka bir yola uymak" yasaktır ve haramdır. O hâlde müminlerin yoluna uymakta vacip olmalıdır.

    Hem Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimesiyle müminleri iki şeyle tehdit etmiştir:

    1- Allah'ın Resulü'ne muhalefet etmek,

    2- Müminlerin yolundan başka bir yola uymak.

    Hâlbuki sadece Peygamber'e muhalefet etmenin de böyle bir tehdidi gerektirdiği kat'i delillerle sabittir. Dolayısıyla "müminlerin yolundan başka bir yola uymak" tek başına tehdidi gerektirmemiş olsaydı; o zaman bu, tehditte herhangi bir tesiri olmayan şeyin, bu tehdidi tek başına gerektiren bir şeye lüzumsuz olarak ilave edilmiş olması demek olurdu ki böyle bir şey caiz değildir ve belagat ilmine zıttır. Hâlbuki Kur'an, belagat yani söz söyleme sanatında zirvededir.

    O hâlde, hem Peygamber'e muhalefet etmenin hem de "müminlerin yolundan başka bir yola uymanın" tek başlarına tehdit sebebi olduğu meydana çıkmış olur. Bununla da hakkında ittifak edilmiş bir hükme yani icmaya muhalefet etmenin haram olduğu ve icmaya uymanın vacip olduğu sabit olur.

    Zira "müminlerin yoluna uymamak" ifadesi, "müminlerin yolundan başka bir yola uymak" demek olur ki müminlerin yolundan başka bir yola uymak haram olunca, müminlerin yoluna uymamanın da haram olması gerekmektedir. Müminlerin yoluna uymamak haram olunca da, müminlerin yoluna yani icmaya uymak vacip olur. Çünkü bu iki zıt tarafın dışına çıkılmaz.

    Madem bu ayet, icmanın şer'i bir delil olduğuna ve İslam âlimlerinin ittifak ettiği bir meselede onlara muhalefet edilemeyeceğine aşikâr bir şekilde delildir. O hâlde mezhepsizlik haramdır. Çünkü İslam âlimleri, müctehid olmayan Müslümanların bir mezhebe bağlanması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu meselede âlimler arasında en küçük bir ihtilaf yoktur. Hiçbir ehl-i sünnet âlimi mezhepsizliği ders vermemiş hatta İmam Gazali'den tutun İ.Rabbani'lere, İmamların Güneşi lakabıyla meşhur İmam Serahsi'den tutun İmam Kurtubi'lere kadar, asırlarını güneş gibi aydınlatan âlimler dahi fıkhi meselelerde biz mezhep imamının peşinden gitmiş ve onu taklit etmişlerdir.

    Elhasıl: Tefsirini yaptığımız ayet-i celile, bizleri iki şeyden menetmekte ve tehdit etmektedir.

    1- Peygamberimiz'e muhalefet etmek,

    2- Müminlerin yolundan başka bir yola tabi olmak.

    Madem bir mezhebe tabi olmak müminlerin yoludur ve mezhepsizlik, müminlerin yolundan başka bir yoldur. O hâlde müminlerin yolu olan bir mezhebe bağlanmak vacip olup mezhepsizlik haramdır.

    O hâlde mezhepsizler, kendi mezhepsizliklerini doğru gösterebilmek için şu iki şeyden birini yapmak zorundadır:

    1- İcmanın delil olmadığını ispat etmeleri gerekir. Zira ispat edemezlerse, icmayı şer'i bir delil olarak kabul etmek zorunda kalırlar. Bir mezhebe bağlanmak hakkında da İslam âlimlerinin icması olduğunu göre, icmayı kabul etmek aynı zamanda, bir mezhebe bağlanmayı kabul etmek demektir. Mezhepsizlik icmaya muhalefet etmek demektir ki, bu da caiz değildir.

    Bunu yapmaları, yani icmanın şer'i bir delil olduğunu inkâr etmeleri ise mümkün değildir. Zira tefsirini yaptığımız ayetin, Kur'an'da icmanın delil olduğunu bildiren diğer ayetlerin ve bu konudaki hadislerin delaletiyle icmaya uymak vaciptir ve kimse ayet ve hadislerin beyanını çürütemez.

    2- İcmanın delil olduğunu çürütemezlerse ki çürütemezler. O hâlde mezhepsizliğin hakkında da bir icmanın olduğunu göstermek zorundadırlar. Zira bunu da yapamazlarsa, icmaya muhalefet ettiklerini kabul etmek zorunda kalacaklardır.

    Bunu yapmaları da mümkün değildir. Zira on dört asır boyunca İslam âlimleri ve ehl-i sünnet uleması mezhepsizliğin haram olduğu konusunda ittifak ederek büyük bir icmayı oluşturmuştur.

    O hâlde mezhepsizliğin ve mezhepsizlerin yolu kapanmıştır. Kim bu ayetin beyanını işitir, icmanın vacip olduğunu öğrenir ve icmadan kendi görüşüne delil getiremeyerek bile bile icmaya muhalefet ederse işte onlar ayetteki tehdide muhataptırlar ve mezhepsizler bu tehdidin birinci safta muhataplarıdırlar.



  4. 4
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -4

    ''Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz ve Allah'a inanırsınız.'' (Âl-i İmran 110)

    Bu ayet-i celile, bu ümmetin bir vasfı olan, iyiliği emretmesi ve kötülüğü nehyetmesini beyanla mezhepsizliğin haram ve bir mezhebe bağlanmanın vacip olduğunu ispat etmektedir. Şöyle ki:

    •· Madem bu ümmet ve bu ümmetin âlimleri, Allah tarafından, iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmekle vasfedilmiştir. O hâlde ittifakla emrettikleri şeyin iyilik ve nehyettikleri şeyin de kötülük olması gerekmektedir. Aksi olamaz. Yani iyiliği men edip kötülüğü emredemezler. Zira bu, Kur'an'ın mezkûr beyanına muhalif olur ki, bu mümkün değildir.

    •· Ve madem bu ümmetin âlimlerinin emrettiği şey; hayır ve nehyettiği şey; kötüdür. O hâlde mezhepsizlik haram ve bir mezhebe bağlanmak vacip olmalıdır. Zira bu ümmetin âlimleri on dört asır boyunca mezhepsizliğin kötü bir şey olduğunu söyleyerek mezhepsizliği nehyetmiş ve bir mezhebe bağlanmayı emretmiştir. Şimdi bu beyanlardan birkaçını nakledelim:

    İmam-ı Gazali (r.a.): Müctehid olmayanın bir mezhep imamına tabi olması gerekmektedir. Mukallidin, yani Kur'an'dan ve hadislerden hüküm çıkarma gücü olmayanların, taklit ettiği ve uyduğu mezhep imamının sözü dışına çıkması caiz değildir. Çıkar diyen kimse de yoktur. Her yönden ona uyması gerekmektedir. Uyduğu mezhep imamına muhalefeti çirkin bir harekettir ve bu muhalefeti sebebiyle günahkârdır. (İhya, 9. Kitab, 2.Bab, Emir ve Nehyin Şartları; c.2, s.803)

    Bu asırda yaşayanlar içinde müctehid yoktur. Müctehid olmayanlar da, kendilerine sorulan meseleye, ancak bağlı bulundukları mezheb imamından naklederek cevap verirler. Mezhep imamının ictihadını terk etmesi caiz değildir. (İhya, 1. Kitab, 4. bab, Hilaf İlmi ve Münazaranın Afetleri; c.1, s.113)

    Ahmed bin Muhammed Tahtavi Hazretleri: Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Kurtuluş yolu ehl-i sünnet ve-l cemaat denilen dört mezhepte toplanmıştır. Bu dört mezhep: Hanefi, Maliki, Şafiî ve Hanbelî'dir. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine tabi olmayan, ehl-i bid'a olup cehenneme gider.

    Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri: Hakikat namazında kıblen dört mezhep olsun.

    Abdülgani Nablüsi Hazretleri: Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir.

    İmam-ı Rabbanî Hazretleri: Mezhepten ayrılmak ve mezhepsiz olmak ilhad, yani küfürdür. Dört mezhepten birini terk eden, boynundan İslam ipini çıkarmıştır.

    İbn-i Melek: Şimdi yeryüzündeki yaşayan bütün Müslümanlar, mukallittir. Yani taklit ehli olup bir mezhebe bağlanması gerekmektedir. Bir mukallit, ne kadar âlim olursa olsun, ictihadda bulunamaz. Ancak müctehidlerin bildirdikleri hükümleri naklederler.

    İbn-i Abidin ve Şevâhid-ül-hak Hazretleri şöylebuyuruyor: İslam âlimleri, sözbirliği ile bildiriyorlar ki; hicretin dördüncü asrından sonra tek başına ictihad yapabilecek âlim dünyaya gelmedi. Şimdi bütün Müslümanların, bilinen dört mezhebden birine uymaları lâzımdır. Çünkü şimdi, Kur'an-ı Kerim'i ve hadis-i şeriflerin tamamını anlayıp bunlardan ahkâm çıkarabilecek ilim sahibi yoktur. Zaten bir mezhebe uyulursa, Kur'an-ı Kerim'e ve Resulullah'ın sünnetine uyulmuş olur.

    Celâleddîn-i Süyûtî gibi büyük bir âlim, müctehid olduğunu söyleyince zamanındaki âlimler, Süyûtî Hazretleri'ne bir soru sordular ve ona; önceki âlimler bu mesele hakkında iki farklı cevap vermişlerdir. İctihadın en aşağı derecesinde olan, bunlardan birini seçebilir. Sen müctehid isen bunlardan birini seçip bize haber ver!" dediler. Süyûtî Hazretleri, Allah'tan korktuğu için isabet edememe endişesinden dolayı birini seçmeğe cesaret edemedi.

    İbni Hacer Hazretleri bu olay üzerine der ki: En aşağı derecedeki ictihad olan, iki haberden birini tercih etme işi böyle güç olunca mutlak müctehid olmanın imkânsızlığı anlaşılmalıdır.

    Şeyh-ül-İslam Zekeriyya buyurdu ki: "Mezhep imamları, kapalı olarak bildirilen hadis ve ayetleri izah edip açıklamasalardı, bunları hiçbirimiz anlayamaz ya da yanlış anlardık.''

    Büyük âlim Muhammed Hadimi Hazretleri Berika kitabında buyuruyor ki:"Şer'i delillerin; kitap, sünnet, icma ve kıyas olarak dört olması ictihad mertebesindeki müctehid âlimler içindir. Mukallitler, yani müctehid olmayanlar için delil ve senet; bulunduğu mezhebin hükmüdür ve mezhep imamının görüşüdür. Çünkü mukallitler, ayet ve hadisten hüküm çıkaramaz. Bunun için bir mezhebin bir hükmü, ayet ve hadislere uymuyor gibi görünse de, yine o mezhebe uymak gerekir. Çünkü ayet ve hadisler tevili gerekebilir, neshedilmiş ve hükmü kalkmış olabilir. Bunu da ancak müctehid âlimler anlar."

    İmam-ı Şafi Hazretleri: "İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin görüş ve ictihadını beğenmeyene Allah-u Teâlâ lanet etsin! Çünkü bütün müctehidler, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin çocukları hükmündedir."

    Taceddin-i Sübki Hazretleri buyuruyor ki: "Peygamberlerin varisi olan mezhep imamlarına karşı edepli olmalıdır. Din imamlarına dil uzatan, felakete gider. Onların her sözü bir delile dayanır.

    Abdülgani Nablüsi Hazretleri: Bugün dört mezhepten başkasına uymak icmadan ayrılmak olur ki, bu caiz değildir.

    İmam-ı Gazali Hazretleri , bir ara müstakil bir mezhep kurmak istediği, ancak kendisine rüyada ikaz edildiği için bundan derhâl vazgeçtiği sahih kaynaklarda nakledilmektedir. Evet, İmam-ı Gazali gibi bir Hüccetü-l İslam, mezhep kuramamış ve fıkhî hükümlerde İmam-ı Şafi'yi taklit etmiştir. Acaba zamanımızın mezhepsizleri, İmam-ı Gazali'den daha mı âlimdir? Ya da ondan daha mı yeteneklidir? Belki de arada ki fark; bunların, İmam-ı Gazali kadar Allah'tan korkmamaları ve isabet edememe endişesini taşımamalarıdır.

    Yine İslam hukukunda söz sahibi olan ve "Sadr-üş-Şeria" yani "Şeriatın Kalbi" unvanıyla meşhur olan, Abdullah ibni Mesud-ül Mahbubi Hazretleri de beşinci bir mezhep kurmak istedi. Bunun üzerine rüyasında, Cebrail aleyhisselamı gördü. Kendisine, dört kapısı ve üzerinde dört penceresi olan çok güzel bir cami göstererek, bu güzel mabedin ahenk ve nizamını, mimari özelliğini bozmadan, camiyi yıkılma tehlikesine maruz bırakmadan bir kapı ve bir pencere açmasını teklif etti. Ne kadar uğraştıysa da sayılan bu özelliklere riayet ederek yeni bir kapı ve pencere açma cesaretini gösteremedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, yeni bir kapı açılması halinde mevcut ahengin bozulacağını, İslam'ın zarar göreceğini ikaz ederek bu teşebbüsünden vazgeçmesini kesin bir şekilde ihtar etti. Bu önemli ikaz üzerine "Sadr-üş-Şeria" hatasını anlayıp bu teşebbüsünden hemen vazgeçti. Daha sonra da kimse böyle bir teşebbüste bulunma cesaretini gösteremedi. Zaten buna ihtiyaç da yoktur. Zira dört mezhep, dinimize ait bütün meseleleri çözmüş, ileride çıkabilecek meselelerin de çözüm yollarını göstermiştir.

    Muhammed Zahid el- Kevseri: Mezhepsizlik, dinsizliğe giden köprüdür.

    Şehristani ve Yusuf en-Nehbani: Hak olan, doğru olan dört mezhebin itikatları, yani imanları aynıdır. Dördü de ehl-i sünnet itikatındandır. Mezheplerden birine uymayan bidat ehli sayılır ve mezhepsizdir.

    Tahtavi: Ehl-i sünnetin onlarca mezhebinden dört tanesi kitaplara geçmiş olup diğerleri kısmen unutulmuştur. Müctehid olmayanların, bütün hareketlerinde ve ibadetlerinde bir müctehide tabi olması yani bu dört mezhepten birinde bulunması gerekmektedir.

    Abdurrahman Silheti, İmam-ı Nablusi: Mezhep taklit etmek, Kitap ve sünnetten ayrılmış olmak demek değildir. Bilakis mezheb imamının Kitap ve sünnetten bildiklerine uymak, Kitap ve sünnete uymak demektir.

    Bu meselede söylenen sözlerin tamamını nakledecek olsak, hususi bir kitap olabilir. Zira on dört asır boyunca her âlim bir mezhebe bağlanmanın şart olduğunu ve mezhepsizliğin caiz olmadığını beyan etmiştir. Bizler meseleyi daha fazla uzatmamak için bu kadar nakille yetiniyor ve son olarak diyoruz ki:

    Tefsirini yaptığımız ayet-i kerime, bu ümmetin hayırlı bir ümmet olarak insanlar için çıkartıldığını ve hayırlı ümmet olması altında yatan ana sebebin de, iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek olduğunu bildirmiştir. Demek iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek bu ümmetin bir vasfıdır. Ve bu ümmet, Efendimiz'in; "Ümmetim asla dalâlet üzerinde birleşmez." ifadesiyle asla batılda ittifak etmeyecektir. O hâlde şu muhakemeyi yapabiliriz:

    •· Madem Kur'an'ın ifadesiyle bu ümmetin vasfı iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmektir.

    •· Ve madem Peygamberimiz (s.a.v.)'in beyanıyla bu ümmet asla batılda ittifak etmeyecektir,

    •· O hâlde hakkında ittifak edilen bir mesele batıl olmayıp hak olacaktır.

    •· Ve madem hakkında ittifak edilen mesele hak olacaktır. O hâlde bir mezhebe bağlanmak da hak olmalıdır. Zira zikrettiğimiz gibi, İslam âlimlerinin tamamı bu meselede ittifak etmiş ve hepsi bir mezhebe bağlanmanın şart olduğunu beyan etmişlerdir. Hatta sadece beyan ile yetinmeyip yüz bin hadisi, senetleriyle birlikte bilen o büyük âlimler bile dört mezhepten bir mezhebe tabi olarak, fıkhi konularda o büyük mezhep imamlarını taklit etmişlerdir.

    O hâlde diyebiliriz ki bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını söyleyen cahiller, hem Efendimiz'in; "Ümmetim asla dalâlet üzerinde birleşmez." hadisini inkâr etmekte hem de tefsirini yaptığımız; "Siz insanlar için çıkartılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder ve kötülüğü nehyedersiniz." ayetini inkâr etmektedirler.

    Zira onların mezhepsizliği savunması bu ümmetin dalalet üzerinde birleşebileceği fikrini ve bu ümmetin iyiliği emretmeyip kötülüğü emrettiği neticesine varmaktadır. Çünkü eğer mezhepsizlik caiz ise, bu ümmetin âlimleri mezhepsizliğin haram olduğunu söyleyerek hem batılda ittifak etmişler hem de iyiliği değil, batılı emretmişler demektir. Çünkü onlar mezhepsizliğin caiz olmadığını söylemişlerdir.

    O hâlde yol ikidir:

    1- Ya Efendimiz'in "Ümmetim asla dalâlet üzerinde birleşmez." hadisini ve "Siz insanlar için çıkartılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder ve kötülüğü nehyedersiniz." ayetini kabul edeceğiz ki bunu kabul ettiğimizde mezhepsizliğin haram olduğunu da kabul etmek zorundayız. Çünkü İslam âlimleri mezhepsizliğin haram olduğunu bildirip bu konuda ittifak etmişlerdir. Onların bu konudaki ittifakları hadisin beyanına göre asla dalalet olamaz. Çünkü dalalette ittifak olmaz. O hâlde bu ittifak hidayettir.

    2- Ya da mezkûr hadis ve ayetleri inkâr ederek mezhepsizlerin sözünü dinleyeceğiz.

    Biz, Kur'an'a ve hadise kulak vermeyi tercih ediyoruz.



  5. 5
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -5

    ''Hâlbuki onun (müteşabih ayetlerin) tevilini (izahını) Allah'tan ve ilimde râsih olanlardan başkası bilmez.'' (Âl-i İmran 7)

    Bu ayet-i kerimede, Kur'an'ın müteşabih kısmının manasını, sadece Allah'ın ve ilimde râsih olanların bileceği, Allah ve râsih âlimlerden başkasının ise Kur'an'ın müteşabih kısmını anlayamayacağı beyan buyrulmuştur. O hâlde diyebiliriz ki: Kur'an'ın müteşabih kısmını anlayabilmek için tek yol, ilimde râsih olmak ya da ilimde râsih olanlara başvurmaktır.


    Müteşabih: Manası gizli olup zahiri manasından başka manaya gelen ayetlerdir.

    ‘Râsih' kelimesinin lügat manası ise: İlim ve fennin derinliğine vukufiyet, sağlamlık, tam manasıyla sabit olmak ve yerleşmek demektir.

    ‘İlimde râsih olmayı' İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle izah eder: "Râsih âlimler, nefislerini tam manasıyla mutmain etmişler ve bu sebeple, Efendimiz (s.a.v.)'e uymanın hakikatinden ibaret olan şeriatın hakikatini kazanmışlardır. Bu kemal, başkalarında bulunmaz. Biz burada Ulemayı Râsihin'in bir alametini açıklayalım ki; zahiri bilen herkes, ilimde derinleştiğini iddia etmesin ve nefs-i emmaresini, nefs-i mutmainne zannetmesin. Râsih âlim o kişidir ki; onun için kitap ve sünnetin müteşabih kısmının tevil ve izahında büyük bir nasip vardır. Ayrıca onlar için Kur'an-ı Kerim'in surelerinin başlarında bulunan mukattaa harflerinin sırlarından da büyük bir hisse vardır.

    Demek ilimde râsih olanlar; ilim ve amel ayaklarıyla ilimlerin madenlerine ulaşarak kesbi; yani çalışarak elde ettikleri ilimlerini, Allah tarafından verilen ledünni ilimlerle birleştiren kimselerdir.

    İlimde râsih olmak hususunda çok sözler söylenmiş ve pek çok izahlar yapılmıştır. Biz meselenin bu cihetini daha fazla uzatmamak için bu kadarla iktifa edip ayetimizin mezhep imamlarına uymayı işaret eden bölümüne geçiyoruz.

    Bu ayet-i kerimede iki hususa dikkat çekilmiştir. Şöyle ki:

    1- Kur'an'da müteşabih kısmın varlığına,

    2- Bu müteşabih kısmın manalarını sadece Allah'ın ve ilimde râsih olanların bildiğine.

    Şimdi sorumuz şu: Madem Kur'an'ın müteşabih kısmı var. Ve madem bu müteşabih kısmı, sadece Allah biliyor ve ilimde râsih olanlar anlayabiliyor. O hâlde ilimde râsih olmayanlar Kur'an'ın bu müteşabih kısmını anlayabilmek için ne yapacaklar?

    Elbette cevap: İlimde râsih olanlara başvuracaklardır. Eğer ilimde râsih olanlara başvurmayıp kendi başına Kur'an'ın müteşabih kısmının manasını anlamaya çalışsa ya anlayamaz ya da yanlış anlar ve kendine yazık eder. Çünkü Allah-u Teâlâ, bu kısmı sadece ilimde râsih olanların anlayabileceğini bildirmiştir. İlimde râsih olmanın da ne demek olduğunu izah etmiştik.

    Ayrıca Kur'an'ın müteşabihi olduğu gibi, hadislerinde müteşabihi vardır. Ve 'dakinden çoktur. O hâlde hadisin müteşabihini anlamak için de Kur'an'ın müteşabihi anlamak için başvurduğumuz yola başvurmak, yani onu da râsih âlimlere sormak ve işin aslını onlardan öğrenmek zorundayız.

    İlimde râsih olmayan bizlerin, Kur'an'ın ve hadislerin müteşabihini anlamak için ilimde râsih olanlara başvurması gerekliliği ayan beyan belli olduktan sonra şu soruları soruyoruz:

    · Acaba bir milyon hadisi, senetleriyle beraber ezbere bilen Ahmed İbn-i Hanbel Hazretleri mi ilimde râsihtir? Yoksa ezberinde yüz hadis bile olmayan ve kendini âlim zanneden zavallılar mı?

    · Acaba Kur'an-ı Kerim'in şer'i ve lügat manalarını ve bunların kısımları olan hâss, âmm, müşterek, sarîh, kinaye, zahir, nass, hafi, müşkil, müteşabih, dall-i bi-l ibare, dall-i bi-l iktiza, dall-i bi-l işare, nasih, mensuh ve diğer aksamı, kendilerinde meleke haline gelmiş mezhep imamları mı râsih âlimdir? Yoksa 'ı ancak yüzünden okuyabilen cahiller mi?

    · Acaba sadece bir haftada Kur'an'ın tamamını ezberleyebilecek kadar zeki olan İmam Muhammed mi ilimde râsihtir? Yoksa kalbinde Kur'an'dan toplam on sayfa bile olmayan nasipsizler mi?

    · Acaba bir kitabı okurken, eliyle okumadığı sayfayı kapatan ve "Niçin böyle yapıyorsunuz?" sorusuna, "Gözüm o sayfaya ilişince sayfanın tamamını ezberliyorum." diyerek cevap veren ve bir sayfayı sadece bir defa görmekle ezberleyebilen İmam Şafi gibi bir deha mı ilimde râsihtir? Yoksa unutkanlık hastalığına müptela olmuş, bırakın okuduğunu ezberlemeyi ve ezberlediğini unutmamayı, daha bir gün önce yediği yemeği bile unutan kişiler mi?

    · Acaba daha on yaşlarında iken, kırk senede tahsil edilebilen bir ilmi sadece üç ayda tahsil ederek, doksan cilt kitabı kelime kelime ezberleyen Bediüzzaman Said-i Nursi mi ilimde râsihtir? Yoksa okuduğu kitabı bile anlamakta zorlanan cahiller mi?

    · Acaba İ. Şafi'nin beyanıyla; bütün fıkıhçıların babası hükmünde olan İ. Azam mı ilimde râsihtir? Yoksa bu büyük âlimlere hakareti kemal bilen zavallılar mı?

    Soruları çoğaltmak mümkündür. Bizim bu sorulara verdiğimiz tek cevap; başta dört mezhep imamı ve onların yolundan giden o büyük âlimler ve allameler ilimde râsihtir. Ve biz hem 'ın, hem de hadislerin müteşabihini onlardan öğreniriz. Bu zamanda ilimde râsih olduğunu iddia eden mezhepsizler, bırakın ilimde râsih olmayı, bu zatların rahlesinde talebe bile olamazlar.




  6. 6
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -6

    ''Ve her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır.'' (Yusuf 76)


    Zikrettiğimiz bu ayet diğer ayetler gibi, bir mezhebe bağlanmanın gerekliliğini ispat etmektedir. Şöyle ki: Her meslek dalında ‘bilgi birikimini' ifade eden unvanlar vardır. Asistan, doktor, doçent yardımcısı, doçent, profesör gibi kavramlar bilgi birikimini ve bilgi yeterliliğini ifade eden unvanlardandır. Her meslekte bu tür unvanlar olduğu gibi fıkıh ilminde de fıkıh âlimlerinin mertebe ve derecelerini bildiren unvanlar vardır. Her bir unvan, o mertebedeki fakihin bilgi seviyesini bildirmektedir. Fıkıh ilmindeki bu unvanlar ve bilgi mertebeleri yedi kısımdır. Bu mertebeler şunlardır:


    1- Müctehid-i fi-ş şer: Mutlak müctehid olan âlimlerin mertebesidir. Bu âlimler, dört delil olan, , sünnet, icma ve kıyastan hüküm çıkarmak için usul ve kaideler koymuşlar ve koydukları kaidelere göre hükümler çıkarmışlardır. İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik ve Ahmed İ. Hanbel Hazretleri, bu tabakadaki âlimlerdendir.

    2- Müctehid-i fi-l mezhep: Mezhepte müctehid olanlardır. Bunlar, hüküm çıkarmak için usul ve kaideler koyamamışlar, mezhep imamının koyduğu kaidelere göre dört delilden hüküm çıkarmışlardır. İmam-ı Yusuf, İmam-ı Muhammed ve benzerleri bu tabakadadır.

    3- Müctehid-i fi-l mesele: Sadece bazı meselelerde ictihad yapabilen âlimlerdir. Bunlar, mezhep imamının bildirmediği ve hakkında ictihad yapmadığı meselelerde, mezhebin usul ve kaidelerine göre hüküm çıkarırlar. Ancak bu hükmün, mezhebin kaidelerine göre çıkartılması şarttır. İmam Tahavi, Ahmed b. Ömer, İmam Serahsi ve benzerleri fıkıh ilminin bu tabakasındadır. Demek İmam-ı Serahsi gibi, "Şemsu-l Eimme" yani; "İmamların Güneşi" lakabıyla meşhur bir âlim bile, mezhep imamının ictihad yaptığı bir meselede, kendi fikrini ileri süremiyor ve ictihad yapamıyor. Sadece mezhep imamının hakkında ictihad yapmadığı bir meselede, mezhep imamının belirlediği usul ve kaidelere göre ictihad yapabiliyor. Acaba İmamların Güneşi olan İmam-ı Serahsi, böyle ictihad yapamaz ve mezhep imamının sözünden dışarı çıkmazsa günümüzdekilerin ictihad yapmaya hakkı olur mu?

    4- Ashab-ı Tahric: İctihad derecesinde olmayıp müctehidlerin çıkardığı kısa ve kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Bunlar delillerden hüküm çıkarmamışlardır. El- Cessas lakabıyla meşhur; Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Razi bu tabakadaki bir âlimdir. Evet, meşhur el- Cessas, sadece bir mukallit olup ictihad yapamamıştır. Günümüzdeki ictihad heveslilerinin kulakları çınlaya! Acaba onlar, el-Cessas'tan daha mı âlim ki, onun kalkışamadığı bir işe cüret ediyorlar?

    5- Ashab-ı Tercih: Müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih edebilen âlimlerdir. Bunlar mukallittir ve ictihad yapamazlar. Mukallit; taklit eden demektir. Ashab-ı Tercih, fıkhî hükümlerde ictihad yapmamış, bağlı bulundukları mezhep imamını taklit ederek, onun hükmüyle amel etmişlerdir. Bunlar sadece aynı meselede yapılan birkaç içtihattan birisini tercih edebilirler. Ebu-l Hasan Kudûri ve emsalleri bu tabakadadır.

    6- Ashab-ı Temyiz: Bu mertebede bulunanlar da mukallit olup bir mezhep imamına bağlıdırlar. Bunlar, bir mesele hakkında gelen çeşitli rivayetleri kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitaplarında reddedilen rivayet bulunmaz.

    7- Ashab-ı Fetva: Zayıf haberleri, kuvvetlilerinden ayırabilen ve bir mezhep imamına bağlı olan mukallitlerdir. Bunlar, okuduklarını iyi anladıkları ve anlayamayan diğer mukallitlere açıkladıkları için fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.

    Ömer Nasuhi Hazretleri, "Hukuk-u İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu" isimli eserinde, müctehidlerin bu yedi tabakasını izah ettikten sonra, İbn-i Abidin Hazretleri'ni yedinci tabakaya misal vermektedir. İbn-i Abidin Hazretleri ise dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fıkıhçılarından olup her bir cildi dokuz yüzü aşkın sahifeden oluşan altı ciltlik "Reddü-l Muhtar" isimli fıkıh eserinin sahibidir.

    Yani günümüzdeki bütün fıkıhçıların kaynak kitap olarak kullandığı "Reddü-l Muhtar" isimli eserin sahibi olan, dokuzuncu asrın o büyük fakihi İbn-i Abidin Hazretleri, sadece mukallit olup ictihad yapamıyor ve fıkhî meselelerde İmam-ı Azam Hazretlerini taklit ediyor, ona tabi oluyor.

    Hâl böyleyken nasıl olur da, İbn-i Abidin Hazretleri'nin yapamadığı ictihadı, onun yazdığı eseri okumaktan ve anlamaktan âciz olanlar yapabilir?

    İctihad yapmanın ne kadar zor olduğunu şu gelecek misallerle de anlayabilirsiniz:

    "İnsanların ve cinlerin müftüsü" lakabıyla meşhur olan Şeyhülislam Ebu-s Suud Efendi, asrının güneşi olan ve "Hüccetü-l İslam" yani "İslam'ın Delili" lakabıyla meşhur olan İmam-ı Gazali hakkında şöyle der: "İctihada ait meselelerde, müctehid olmayan İmam-ı Gazali ve emsallerinin sözlerine itimat caiz değildir."

    Düşünün bir kere, İmam-ı Gazali gibi bir Hüccetü-l İslam, ictihad yapamıyor ve fıkhi meselelerde İmam-ı Şafi'nin mezhebine girerek ona tabi oluyor. Ve Ebu-s Suud Hazretleri; "İmam-ı Gazalinin, kendi mezhebine ters düşen bir sözü olursa ona itibar edilmez." buyuruyor. Şimdi sormak gerekir: İmam-ı Gazali gibi asrının güneşi olan bir âlim bile ictihad yapamazken ve İ. Şafi Hazretleri'ne tabi olurken, bu asrın insanına ne oldu da ictihada heveslendi? Ve kendisini ictihada ehil görmeye başladı? Acaba imam-ı Gazali'den daha mı âlim ki, İmam-ı Gazali'nin girişemediği bir işe girişiyor?

    Celaleddin-i Suyuti Hazretleri, yakaza dediğimiz uyanıklık âleminde tam yetmiş defa Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşmüştür. Yani Efendimiz (s.a.v.), vefatından sonra tam yetmiş kere Celalettin-i Suyuti Hazretleri'ne misafir olmuş ve ona temessül etmiştir. Acaba, Celalettin-i Suyuti Hazretleri nasıl bir makama sahiptir ki, yetmiş defa Efendimiz'in sohbetine mazhar olmuştur. Aynı zamanda bu zat değişik ilimlerde tam dört yüz eser yazmıştır. İşte böyle bir zat, ictihad yapmak istediğinde zamanının âlimleri; "İctihad devri geçmiştir. Sen ictihad yapmaya muktedir değilsin." diyerek, onu ictihaddan men etmişlerdir.

    Şimdi yine soralım: Böyle dört yüz değişik eserin müellifi olan ve yetmiş defa Efendimiz'in sohbetine uyanık iken mazhar olan bir zat ictihad yapamıyorsa, bu zamanın insanlarına ne oldu ki Celaleddin-i Suyuti'nin yapamadığını yapmaya çalışıyorlar? Acaba kendilerini Suyuti Hazretleri'nden daha mı âlim zannediyorlar? Ya da onun muktedir olamadığı ictihada bunlar mı muktedir oldular? Hâlbuki bunlar, Suyuti hazretlerinin eserlerini anlamaktan bile âcizdirler. Nerede kaldı ona yetişmek ve onu geçmek. Geçtiğini zanneden ancak zannıyla hükmeder ve vehmiyle geçer. Hakikatte ise zamanımızın sahte müctehidlerinin boğulduğu yerde, bu zatın topuğu bile ıslanmamıştır.

    Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri de ictihadın zorluğunu şöyle anlatır: "Bir usul kaidesidir ki, fakih olmayan, velev ki usul-ü fıkıhta müctehid dahi olsa icma-ı fıkıhta muteber değildir. Çünkü onlara nispeten âmîdir."

    Bu ibareyi biraz açalım. Usul-u fıkıh: Fıkhın usul ve kaidelerini öğreten derin bir ilimdir. Değil bu ilimde müctehid olabilmek, bu ilmi öğrenmek bile bir ömür alır. Bununla birlikte, mesela bir kimse, kendisine ihsan edilen özel bir yetenekle bu ilimde müctehidlik makamına ulaşsa, yine de fetva veremiyor ve dört delilden hüküm çıkaramıyor, sözüne itibar edilmiyor. Bediüzzaman Hazretleri'nin: "Onlara nispeten âmîdir." sözü de çok manidardır. Âmî: Okuma yazma bilmeyen kişiye denilir. Demek usul-u fıkıhta müctehid bile olsa, mezhep imamlarına kıyasla okuma yazma bilmeyen bir çocuk gibi sayılıyor.

    Acaba usul-ü fıkıh ilminin müctehidleri, mezhep imamlarına kıyasla okuma yazma bilmeyen bir çocuk gibi olursa, usul-ü fıkıhtan habersiz olanlar, onlara kıyasla hangi mertebede olur? Ve bir usul-u fıkıh müctehidinin yapamadığı dört delilden hüküm çıkarma işini bu kişiler nasıl yapar?

    Yine "Müceddid-i Elf-i Sâni" yani "İkinci bin yılın müceddidi" lakabıyla meşhur olan İmam-ı Rabbani Hazretleri, kendi abdest suyundan şifa niyetiyle içmek isteyen birisine ‘olur' veya ‘olmaz' diye cevap verebilmek için, fıkıh kitaplarını tam üç gün mütalaa ediyor ve sözünü büyük müctehidlerin sözüne dayandırarak cevap veriyor. Acaba ilim semasının güneşi ve parlak bir yıldızı olan bu zat, ictihad yapamazken ve en küçük bir meselede bile kendi rey ve görüşünü beyan edemezken, bu zamanın insanlarına ne oluyor da İmam-ı Rabbanileri geçiyor? Onların yapamadıklarını yapıyor? Ya da yapıyorum zannediyor. Aslında yaptığı; kendisini ve kendine uyanları ateşe atmaktan başka bir şey değil.

    İşte bu din, bu hassasiyet ile muhafaza edildi. Herkes kafasına göre hüküm verseydi, bu din böyle indiği gibi muhafaza olur muydu?

    Şimdi delilimizi özetleyelim: Yusuf suresi 76. ayette "Ve her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır." buyrulmuş. O hâlde her meslekte olduğu gibi, fıkıh sahasında da bilgi birikimini ifade eden unvanlar ve mertebeler olmalıdır. Âlimlerin ittifakıyla bu mertebeler yedi kısımdır. Buna göre:


    Ashab-ı Temyiz; Ashab-ı Fetva'dan,



    Ashab-ı Tercih; Ashab-ı Temyiz'den,



    Ashab-ı Tahric; Ashab-ı Tercih'ten,



    Müctehid-i Fi-l mesele makamından olanlar; Ashab-ı Tahric'ten,



    Müctehid-i fi-l Mezhep makamında olanlar; Müctehid-i Fil-l mesele makamında olanlardan,



    Ve Müctehid-i fi-ş Şer makamında olanlar da Müctehid-i fi-l Mezhep makamından olanlardan üstündür. Ve fıkıh sahasındaki söz, en üst makamda olan mezhep imamlarına aittir.

    Nasıl ki bir asistan profesörlüğe soyunamaz ve onu taklit edemez. Eğer taklit etse ehl-i tahkikin nazarında maskara olur. Aynı bunun gibi, fıkıh ilminde asistan olan, hatta asistan bile olamayan bu zamanın insanları ve sözde âlimleri; Müctehid-i fi-ş Şer makamında olan mezhep imamlarının işine soyunamaz ve onlar gibi ictihad yapamaz. Eğer yapsa maskara olur ve zaten olmuşlar...

    Öyle ki İbn-i Abidin, İmam-ı Gazali, İmam-ı Suyuti, İmam-ı Rabbani gibi tahkik ehli âlimler; fetva vermeye cesaret edememişler ve kendilerini fetva verme makamında görmemişler. Bunlar, mukallit makamında kalarak dört mezhep imamına tabi olmuşlar. Acaba bu asrın insanına ne olmuş ki, daha Fatiha'yı bilmeden kendini İmam-ı Azam zannediyor. O büyük zatlarla yarışa giriyor. Ve onlara karşı muaraza ediyor.

    Sözün özü: Her bilenin üzerinde bir bilen vardır. Fıkhı en iyi bilenler ise Müctehid-i fi-ş Şer mertebesinde olan dört mezhep imamıdır. Ve bizlere düşen, fıkhi konularda bu zatlara tabi olmak ve onların peşinden gitmektir.



  7. 7
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -7

    ''De ki: 'Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?' Ancak akıl sahibi olanlar anlar.'' (Zümer 9)


    Bu ayetin açık ve net beyanıyla bilenler ile bilmeyenler bir değildir. Madem bilenler ile bilmeyenler bir değildir. O hâlde cevaplandırılması gereken soru şudur: Fıkıh ilmini kimler biliyor ve bu ilmi kimler bilmiyor?


    Bir önceki ayetin tefsirinde izah ettiğimiz gibi, fıkıh ilmini bilenler yedi mertebe olup sadece ilk üç mertebedekiler ictihad yapabilmekte ve fetva verebilmektedir. Bu üç mertebeden de üçüncü mertebede olanlar, sadece mezheb imamının ictihad yapmadığı meselelerde ictihad yapabilmekte ve diğer meselelerde mezhep imamının tabi olmaktadır. Demek mutlak ictihad yapabilenler, sadece birinci ve ikinci tabakada olan fakihlerdir. Hatta ikinci tabakada olanlar da ictihad yapmanın usul ve kaidelerini koyamamış, ictihadın usul ve kaidelerinde kendi mezhep imamlarını taklit ederek o usul ve kaidelerin dışına çıkamamışlardır.

    Hâl böyleyken ve ayetin ifadesiyle bilenler ile bilmeyenler bir olamazken hatta asırlarını aydınlatmış olan İmam-ı Gazali'ler, İmam-ı Rabbani'ler, Celaleddin-i Suyutiler bile ilk üç mertebedeki müctehidlere kıyasla "bilmeyen" olurken bu zamanın sözde âlimlerinin ne olacağını sizler kıyas edin!

    Fıkıh ilmini, dört delilden fetva çıkarma mertebesinde bilenler sadece: Müctehid-i fi-ş şer, Müctehid-i fi-l mezhep ve Müctehid-i fi-l mesele mertebesinde olan âlimlerdir. Bu tabakada olmayan bütün âlimler, bunlara kıyasla fıkıh ilmini bilmeyenlerdir. Ve bu tabakalarda bir âlim uzun asırlardan beri yetişmemiştir. Herhâlde ictihada ihtiyaç yoktur ki Cenab-ı Hak, bu mertebede olan âlimleri göndermemiştir. Demek bu zamandaki bir âlim ne kadar da derin bir âlim olsa bu üç tabakadaki müctehidlere kıyasla cahildir ve âmîdir.


    Sözün özü: Madem ayetin ifadesiyle bilen ile bilmeyen bir değildir. Ve madem bu ümmetin âlimlerinin ittifakıyla dört delilden hüküm çıkarma işi sadece ilk üç basamaktaki müctehidler için söz konusudur. O hâlde şu iki ihtimalden birini kabul etmemiz gerekir:

    1. Bu zamandaki mezhepsizler, ilk üç tabakadaki fıkıh âlimlerinin mertebesindedir. Yani İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbanilerin giremediği bu mertebeye bunlar girmiştir. Buna ise kargalar bile güler.

    2. Bu zamandaki mezhepsizler hadlerini aşmış birer mütecavizdir. Fıkıh ilminin yedinci tabakasında bile olmadıkları hâlde kendilerini ilk üç tabakadaki âlimlere eş tutmuşlar ve aldanmışlar ve aldatmışlardır. Doğru şık budur. Ve bundan başka bir şık da yoktur.



  8. 8
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -8

    "Allah size, emanetleri ehline vermenizi emrediyor." (Nisa 58)

    Bu ayet-i kerime, şu olay üzerine nazil olmuştur: Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke'yi fethettiğinde, Kâbe'nin anahtarları Osman İbn-i Talha'daydı ve bu zat o zaman kâfir idi. Hz. Ali, bu zattan Kâbe'nin anahtarlarını zorla almış ve Kâbe'yi Peygamberimiz'e açmıştı. Daha sonra Hz. Ali, Hz. Abbas ve diğer sahabeler; Kâbe'nin anahtarının kendilerine verilmesini ve hacıların zemzem ile sulanmasını ve Kâbe'nin diğer hizmetlerinin kendilerinde toplanmasını arzu ettiler. Bunun üzerine mezkûr ayet indirilerek, "emanetlerin ehline teslim edilmesi" emredilince Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali'ye, anahtarı Osman İbn-i Talha'ya iade etmesini emretti. Hz. Ali bunu yapınca Osman ona şöyle dedi: "Zorladın, eziyet ettin, sonra gelip yumuşuyor musun?" Hz. Ali ise cevaben: "Muhakkak Allah-u Teâlâ, senin hakkında bu ayeti indirdi." dedi ve ona "Allah size, emanetleri ehline vermenizi emrediyor." ayetini okudu. Osman İbn-i Talha, İslam'ın bu adaleti karşısında dayanamayarak kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman oldu.

    Osman İbn-i Talha (r.a.) vefat edinceye kadar anahtar onda kaldı. Vefatından sonra da kardeşi Şeybe'ye verildi. Böylece Kâbe'nin anahtarı ve Kâbe hizmeti, kıyamete kadar onların neslinde kaldı.

    Ayetin iniş sebebi bu olmakla birlikte, bütün emanetlerin ehline verilmesi, ayetin manası içindedir. Zira ayetin bir hadise üzerine inmesi, sadece bu hadiseye mahsus olmasını gerektirmez.

    Hatta İbn-i Mesud Hazretleri: "İnsanın uzuvlarının tamamı emanettir. Her uzvu, yaratılış gayesinde kullanmak ve ona yüklenen ibadeti yapmak; emaneti ehline vermektir." buyurarak emaneti ehline verme emri altında yatan onlarca manadan sadece birini beyan buyurmuştur.

    Demek bu ayet-i kerime, emaneti ehline vermek hususunda deniz gibi manaları içinde saklamaktadır. Bizler bu manaları tefsir kitaplarına havale ederek mezkûr ayetin "bir mezhebe bağlanmaya" dair işaretine geçiyoruz.

    "Allah size, emanetleri ehline vermenizi emrediyor." ayetinin ifadesiyle Allah-u Teâlâ, her emaneti ehline vermeyi bize emretmiştir. O hâlde cevabını aramak ve bulmak zorunda olduğumuz soru şudur: Kitap, sünnet, icma ve kıyas dediğimiz dört delilden hüküm çıkarmak ve bir mesele hakkında fetva vermek -yani ictihad yapmak- bir emanettir. Acaba bu emanetin ehli kimdir? Ve bu emanet kime verilecektir?


    •· Fıkhî meselelerde; hadis hafızlarının -yüz bin hadisi senetleriyle birlikte ezberleyene hadis hafızı denir- dahi, kendilerine uydukları mezhep imamları mı ictihadda emanet ehlidir? Yoksa yüz bin değil, yüz hadis bile ezberinde olmayan cahiller mi?

    •· Daha önce ifade ettiğimiz üzere, fıkıh âlimlerinin ilk üç tabakası olan Müctehid-i fi-ş şer, Müctehid-i fi-l mezheb ve Müctehid-i fi-l mesele mertebesinde olan âlimler mi delillerden hüküm çıkarmada emanet ehlidir? Yoksa fıkıh âlimlerinin tabakalarından bile haberdar olmayan cahil cesurlar mı?

    •· İ. Gazali'lerden tutun İmam-ı Rabbani'lere kadar, El- Cessas'lardan tutun İmam-ı Suyuti'lere kadar, her asırda gelmiş ve asrını ilmi ve takvasıyla aydınlatmış âlimlerin kendilerine tabi olduğu dört mezhep imamı mı fetvada emanet ehildir? Yoksa asrımızın takva ve ilim fakirleri mi?

    •· İmamı Malik ki sünnete son derece bağlı biriydi. Hz. Peygamber (s.a.v.)'e de ileri derecede saygılıydı. Yaşlandığı zamanlarda bile Medine'de herhangi bir hayvana binmez ve: "Allah'ın peygamberinin medfun olduğu bu şehirde ben hayvana binemem. Resulullah'ın bedeninin gömülü olduğu bir toprağa basmaktan hayâ ederim." derdi. Hadis rivayet edeceği zaman önce abdest alır, temiz ve yeni elbiseler giyer, güzel kokular sürünür; sonra büyük bir saygı ve vakar içinde hadisi naklederdi. Acaba böyle bir edep abidesi mi fetvada ehildir? Yoksa bu zamanın edepsizleri mi?


    •· İmam-ı Malik; kendilerinden hadis naklettiği kişilerin güvenilir, zühd ve takva sahibi olmalarına son derece dikkat ettiği gibi, aynı zamanda hadis ehlinden olmalarına da dikkat ederdi. Bu konudaki hassasiyetini şu sözleriyle dile getirmiştir: (Mescidi Nebevi'nin sütunlarını göstererek) "Şu sütunların dibinde "Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi." diyen yetmiş kişiye rastladım. Bunların hiçbirinden bir şey almadım. Bunlar, belki beytülmal kendilerine emanet edilecek kadar güvenilir kişilerdi. Fakat onların hiçbiri hadis nakletmeye ehil değillerdi." Acaba hadis kabul etmekte ve nakletmede bu kadar titiz olan İmam-ı Malik mi ictihadda emanet ehlidir? Yoksa hadis ilminden haberi olmayan bu zamanın sözde âlimleri mi?


    Soruları çoğaltmak ve her mezhep imamının kemalini nazara vererek onlarca soru sormak mümkündür. Eserimizin son bölümünde bir nebzede olsa mezhep imamlarının hayatlarından bahsettik. O bölümü okuyun ve şu sorumuza cevap verin: Acaba hayatları bu derece takva, ilim, zühd ve kemal ile dolu olan dört mezhep imamı mı fetvada ehildir? Yoksa bu zamanın takva fukaraları mı?

    Hem şunu da çok merak ediyoruz: Acaba bu zamandaki ictihad heveslileri, ictihad yaparken hadislere müracaat etmeyecekler mi? Eğer edeceklerse ki, etmek zorundalar. Zira birçok meselenin hükmü hadislerde açıklanmıştır. O hâlde müracaat edecekleri bu hadis kitapları; Ahmed İbn-İ Hanbel'in Müsned'i, İmam-ı Malik'in Muvatta'sı ya da diğer mezhep imamlarının derledikleri hadis kitapları değil midir? Yani hadis ilmini, kendilerini inkâr ettikleri ve onlardan daha üstün olduklarını iddia ettikleri mezhep imamlarının eserlerinden öğrenmeyecekler mi? Yoksa direk zaman ve mekânları aşıp hadisleri sahabelerden mi soracaklar?


    Ne kadar ilginçtir ki Efendimiz'in hadislerini öğrenmek için bu zatların kitaplarına müracaat ediyorlar; yani onların kitaplarını okuyarak bu zatları üstad kabul ediyor, rahlesinde oturuyorlar, sonra da onlarla yarışa giriyor ve onları inkâr ediyorlar.

    Sözün özü: "Allah size, emanetleri ehline vermenizi emrediyor." ayetiyle her emanetin ehline verilmesi emredilmiştir. İctihad yapmak ve dört delilden hüküm çıkarmak da bir emanettir ve ehline verilmesi gerekmektedir. Bu işin ehli ise mezhep imamlarıdır ve fıkıh ilminin ilk üç tabakasındaki âlimlerdir.



  9. 9
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -9

    "(Allah) Dilediğine hikmet verir. Hikmet verilene, pek çok hayır verilmiştir. Bunu ise ancak akıl sahipleri anlar." (Bakara 269)

    Ayet-i kerimede geçen hikmet; İbni Abbas, İmam Dahhak, İmam Mücahid ve diğer âlimlere göre, Kur'an-ı Kerim'i anlamak, ilim ve fıkıhtan ibarettir.
    Bu ayet-i celilede dikkat çekilen unsurları şöyle sıralayabiliriz:

    1. Allah-u Teâlâ hikmeti herkese değil, sadece dilediği kuluna vermektedir.

    2. Kendisine hikmet verilen kula, büyük bir hayır verilmiştir. Demek hikmet; çok kıymetli ve müstesna bir şeydir.

    3. Hikmetin bu üstünlüğünü ve kıymetini ise ancak akıl sahipleri anlayabilmekte, diğerleri ise hikmetin bu faziletinden gaflet etmektedirler.

    Şimdi, ayetin beyan ettiği bu üç unsurun, bir mezhebe bağlanmasına ait olan işaretine geçiyoruz:


    1- Madem ayetin açık beyanıyla Allah-u Teâlâ, hikmeti herkese değil, sadece dilediği kuluna vermektedir. Acaba hikmetten azami mertebede hissesi olan kullar kimlerdir?

    Acaba İmam-ı Âzam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, Ahmed İ. Hanbel ve diğer müctehid âlimlerin hikmetten nasibi ile bizim nasibimiz ya da kendini âlim zanneden zamanımızın mezhepsizlerinin nasibi aynı mıdır? Daha önce fıkıh âlimlerinin mertebelerini işlediğimiz delilde öğrendik ki hikmetin bir şubesi olan fıkıhta İ. Gazali'lere, Celalettin-i Suyuti'lere, İmam Rabbani'lere dahi verilmeyen bir hikmet başta dört mezhep imamına ve diğerlerine verilmiştir. Bu sebeple İ. Gazali gibi büyük allameler fıkıhta o büyük zatları takip etmişlerdir.

    O hâlde bir mezhepsiz için yol ikidir:

    · Ya dört mezhep imamına verilen hikmetin aynısının kendisine de verildiğini kabul edecek ve bu kabul ile de kargaları bile kendine güldürecek. (Bu zamanda yetişen âlim zatların niçin mezhep imamlarına yetişemeyeceği konusunu ileride bir başlık altında inceleyeceğimizden burada bu konuya girmiyor, meraklılarını ilerideki bölüme havale ediyoruz.)

    · Ya da aklını başına alarak, kendisine hikmet verilen mezhep imamlarına tabi olacak. Meselelerin izahlarını onlara sorup öğrenecek. Yani o zatların kitaplarına müracaat edecek.

    2- Madem Allah-u Teâlâ, hikmeti herkese değil, sadece dilediği kuluna vermektedir. Acaba kendisine hikmet verilmeyen kullar ne yapacaktır? İslam'ın hükümlerini; helali, haramı, ibadetlerin eda şekillerini ve diğer meseleleri nasıl öğrenecek ve İslamî hayatını nasıl devam ettirecektir?

    Aslında herhâlükârda bir mezhebe bağlanmak vardır. Zira bir mezhebe tabi olmayı inkâr edenler de kitaplar yazmakta ve kitaplarında kendi fehimlerine göre birçok konuyu inceleyip neticeye bağlamaktadırlar. Onların talimiyle mezhep imamlarını ve bir mezhebe bağlanmayı inkâr edenler de bu zatların kitaplarını okumakta ve onların sözleriyle amel etmektedirler. Yani bizler dört mezhepten birisine tabi olurken onlar da bu kişilere tabi olmakta, dolayısıyla sanki bu kişiler onların mezhep imamı olmaktadır. Tek fark şudur: Bizlerin peşinden gittiğimiz müctehid allameler, kendilerine hakikaten hikmet verilmiş olan büyük âlimlerdir. Bu zamandaki mezhepsizler ise geceyi gündüzden ayıramayacak kadar kör cahillerdir.

    3- Mezhepsizliğe rağbet ettiren ve mezhepleri inkâr eden kişilere göre; bir mezhebe bağlanmak gereksiz olup herkes kendi görüşünü ve hadisten çıkartmalıdır. Bu görüşe göre; herkesin hikmet sahibi olması gerekir. Bu ise ayetin "Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiştir." beyanına terstir. Çünkü herkes dört kaynaktan hüküm çıkarabilse ve Kur'an'dan anladığı ile amel edebilseydi, hikmet herkese verilmiş olurdu. Hâlbuki ayetin ifadesiyle hikmet, sadece Allah'ın dilediklerine ve seçilmişlere verilmiştir.

    4- Ayetin sonunda geçen; "Bunu ancak akıl sahipleri anlar." ifadesi demanidardır. Yani hikmetin kıymetini ve herkese verilmediğini, sadece Allah'ın murad ettiği müstesna kişilere verildiğini ancak akıl sahipleri anlayabilmektedir. İşte mezhepsizler, hem hikmetin mahiyetini anlayamamak, hem de kendilerine hikmetin verildiği müctehid imamları reddetmekle akılsızlar grubuna dâhil olmaktadırlar.

    Netice: Madem ayetin ifadesiyle hikmet, büyük bir hayırdır ve sadece Allah'ın murad ettiği kişilere tahsis edilmiştir. O hâlde hikmetten nasibi olmayan veya az olan biz avamın, hikmetin hakikatinin verildiği âlimlere tabi olması bir zorunluluktur ve ayetin işâri bir emridir.

    Bu büyük âlimlerin; hikmetin bir cüzü olan Kur'an ilmini anlamaktaki maharetlerini, onların Kur'an ayetlerinden nasıl hüküm çıkarttıklarını ileride izah edip anlatacağımızdan ötürü konunun bu bölümüne şimdilik girmiyor, oraya havale ediyoruz.



  10. 10
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -10

    "Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun." (Nahl 43)


    Ayette geçen "ehl-i zikir" ile kimin kastedildiği hakkında âlimler farklı izahlar yapmışlardır. Yapılan her izahı, bir mezhebe bağlanmaya delil yapabiliriz. Bizler meseleyi fazla uzatmamak için sadece bir görüşü nakledip bu görüşün meselemiz olan bir mezhebe bağlanmaya dair işaretine geçeceğiz. Diğer görüşler için tefsir kitaplarına müracaat edebilirsiniz.

    Ayetteki "zikir ehli" tabiriyle Kur'an'ı çok iyi anlayan ve Kur'an'ın sırlarına vâkıf olan âlimler kastedilmiştir. Zira "zikir" kelimesi, Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde; Kur'an'ın kendisi için kullanılmıştır. Mesela Nahl suresi 46. ayette; "İnsanlara açıklaman için biz sana zikri indirdik." buyrulmuştur.Buradaki zikirden kasıt Kur'an-ı Kerim'dir.

    Hicr suresinin 9. ayetinde "Şüphesiz zikri biz indirdik, elbette onu biz muhafaza edeceğiz." buyrulmuştur. Buradaki zikirden kasıt yine Kur'an'dır.

    Hicr suresi 6. ayette "Dediler ki: Ey kendisine zikir indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun." buyrulmuştur. Burada geçen zikir de yine Kur'an-ı Kerim'dir.

    Yine Enbiya suresi 50. ayette, Yasin suresi 69. ayette ve Sâd suresi 87. ayette, Kur'an-ı Kerim, "zikir" ismiyle tesmiye edilmiştir.

    Demek ayetteki "zikir" kelimesi ile Kur'an'a işaret edilmiştir. O hâlde "ehl-i zikir"de; Kur'an-ı Kerim'i kelime kelime, harf harf inceleyen ve değil sadece kelime ve harflerden, harekelerden ve duraklardan bile manalar çıkartan râsih âlimlerdir.

    Ayetteki "ehl-i zikri" izah ettikten sonra şimdi sıra geldi ayetin bir mezhebe bağlanmanın lüzumuna dair olan işaretine:

    Ayetin açık ifadesiyle dinî konularda; meselelerin izahlarını bilmeyenler, bilemediği konuları "ehl-i zikre" soracaktır. Yani Kur'an ehline müracaat edeceklerdir. Bu, ayetin açık bir emridir. Demek herkes dilediği gibi hüküm vermeyecek, vehmine göre hükmetmeyecektir.

    Eğer bir mezhebe bağlanmak şart olmasaydı ve herkesin kendi anlayışı ile hükmetmesi caiz olsaydı, ayette "Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun." denilmez. "Bilmiyorsanız zannınıza göre hükmedin, kalbinize danışın vs." gibi ifadeler kullanılırdı. Ama böyle denilmemiş ve bilmiyorsak ehl-i zikre sormamız emredilmiştir. Demek, bir ehli zikrin peşinden gitmek vaciptir ve Kur'an'ın emridir.


    O hâlde şimdi sorumuz şu: Bilmediğimiz meseleleri sormamız emredilen ehl-i zikir, yani Kur'an ehli olan âlimler kimlerdir?

    · Acaba bilmediklerimizi İ. Azam, İ. Şafi, İ. Malik ve Ahmed İ. Hanbel Hazretleri'ne mi soracağız, yoksa çat pat Arapçasıyla Kur'an'ı anlamaya çalışan zamanımızın sözde âlimlerine mi? Bunlardan hangisi ehl-i zikirdir?

    · Acaba Kur'an'ın manalarını, Efendimiz (s.a.v.)'den dinleyen ve ilimleri ile Efendimiz (s.a.v.)'in övgüsüne mazhar olan İ. Abbas, İ.Mesud, İ. Ömer gibi sahabeler mi ehl-i zikirdir? Yoksa Efendimiz'in ruhunu ve ahlakını kaybetmiş bu asrın insanı mı?

    · Acaba Kur'an ayetlerinin iniş sebeplerini, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in o ayetler hakkındaki izahlarını ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hadislerini sahabenin âlimlerine sorarak öğrenen ve tabiînden yetişerek Asr-ı Saadetin kokusunu teneffüs eden müctehid âlimler mi ehl-i zikirdir? Yoksa ayetlere kendi fikirlerinin yorumlarını yükleyen ve Kur'an'ı vehimlerine alet eden sözde müctehidler mi?

    · Acaba yüz binlerce hadisi, senetleriyle birlikte ezbere bilen müctehidler mi ehli zikirdir? Yoksa ezberinde yüz hadis bile olmayan, hatta hadise bile ihtiyaç duymayarak Kur'an'ı cesurca tefsir eden cahiller mi?

    Soruları çoğaltmak mümkündür. Bütün bu sorulara bizim cevabımız, ayette geçen ve bilmediğimiz şeyleri kendilerine sormamız emredilen ehl-i zikir; başta mezhep imamları olarak diğer müctehid âlimler ve allamelerdir. Bizler dinimizle ilgili her konuyu onların eserlerine müracaat ederek öğrenmekte ve ayetteki emre imtisal ederek ehl-i zikre sormaktayız.



  11. 11

    --->: Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler

    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -11

    ''Sana zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, onlara indirileni insanlara beyan edesin. Umulur ki onlar da düşünürler.'' (Nahl 43)

    Bu ayet-i celilenin açık ifadesiyle Kur'an'ı izah etmek ve ayetlerinin manasını beyan etmek vazifesi bizzat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e verilmiştir. Zira ayette "Kur'an'ı sana indirdik. Ta ki insanlara onu açıklayasın." buyrulmuş, "Onlar diledikleri gibi anlasınlar." buyrulmamıştır. Demek ayetleri dilediğimiz gibi değil, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in beyan ettiği gibi anlamak ve öylece amel etmek zorundayız. Zannımızı ve vehmimizi ayetlerin izahına karıştırarak kendimize göre bir tefsir yapmak ve Kur'an'ın ayetlerini hevamıza tabi kılmak; ayetin açık beyanıyla yasaktır. Bu bir tercih değil, bir mecburiyettir.

    Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur'an'ı kendi zannı ile tefsir etmeye çalışanları şöyle tehdit etmiş ve onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Kim Kur'an'ı kendi görüşüyle tefsir ederse cehennemdeki yerini hazırlasın!"


    İ. Gazali Hazretleri bu hadisi izah ederken şöyle der: "Bu hadis ile tehdit edilenler, Kur'an'ı sırf Arapça'ya dayanarak hadislere ve ayetlerin nüzul sebebine bakmaksızın açıklayanlardır. Çünkü ayetlerin nüzul sebepleri ve Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hadisleri bilinmezse bazı ayetleri anlamak mümkün değildir."

    İşte bu sırdan dolayı sahabeler içinde belagat ilminin ve Arap lisanının çok derin âlimleri ve dâhileri olduğu halde, onlar, ayetlerin manalarını Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den öğrenirler, kendi ilimlerine güvenerek haddi aşmazlardı.

    Yine bu sırdan dolayıdır ki Haşr suresi 7. ayette "Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının." buyrularak, tamamen Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e tabi olmamız emredilmiş ve işin içine hevamızı ve zannımızı sokmamız menedilmiştir.

    O hâlde bir mezhebe bağlanmak netice itibariyle mezkûr ayet ve hadislere itaat etmek demektir. Çünkü mezhebe bağlanmak; bir mesele hakkındaki Kur'an'ın hükmünü ve Peygamberimiz'in beyanını mezhep imamına sorarak öğrenmek demektir. Mesela İmam-ı Azam Hazretleri'nin eserini okuyan bir kişi; meselenin izahını Kur'an'dan ve sünnetten çıkarmaya muktedir olmadığı için bu meseleyi bu işe muktedir olan bir zattan sormakta, o zatta ve sünnet ışığında meselenin çözümünü sunmaktadır. Hâlbuki bir mezhebe bağlanmayanlar, hadislerin tamamına vâkıf olmadıkları için ayetlerini kendi zanlarına göre izah etmekte ve Efendimiz'i aradan çıkarmaktadırlar. Bu, mezhepsizliğin zaruri bir neticesidir ve ayetin beyanıyla reddedilmiştir.

    Şimdi bu bölümden çıkan neticeleri maddeler halinde özetleyelim:

    · Kur'an'ı izah etmek vazifesi Peygamberimiz Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e verilmiştir.

    · Bizler Kur'an'ı şahsi görüşümüze göre değil, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in izah ettiği gibi anlamak zorundayız. Bu, ayetin açık ifadesidir.

    · Kur'an'ı kendi görüşümüzle tefsir etmek yasaklanmış ve neticesinin cehennem olduğu bildirilmiştir.

    · Peygamberimiz bize ne verdiyse onu almalı ve neyi de nehyetmişse ondan sakınmalıyız. Bu, ayetin açık bir emridir.

    Netice: Madem Kur'an'ı beyan yetkisi Efendimiz'e verilmiştir ve o da (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan etmiştir. O hâlde bizler; Kur'an'ın manalarını, o beyan ve izahları bizzat Efendimiz'den dinleyen sahabelerden ve sahabelerden dinleyen tabiînden öğrenmek zorundayız. Kendi kısır anlayışımızı hakem yaparak ayetlere mana vermek ayet ve hadislerin beyanıyla yasaktır. Bunu yapan büyük bir tehdide muhataptır.

    Bu makamda şöyle bir soru da akla gelebilir: Peki mezhep imamları kendi görüş ve reyleriyle izah yapmamışlar mıdır?

    Cevap: Onlar bir mesele hakkında ilk önce Kur'an ayetlerine ve hadislere müracaat etmişler, eğer mesele Kur'an ve hadislerde açıkça beyan edilmemiş ise ayet ve hadislere kıyas ederek hüküm çıkarmışlardır. Kıyas etmek ise; Kur'an'ın bir emri olduğundan dolayı -kıyasa ait delili daha önce zikretmiştik- neticede mezhep imamları ictihadlarını ayet ve hadislere dayandırmışlar, görüşlerinin delillerini ve dayandıkları esasları teker teker beyan etmişlerdir. Şimdikilerin yaptığı gibi hevalarından konuşmamışlardır!


    Muminem --->: Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler

  12. 12
    Bir mezhebe bağlanmayı emreden ayetler -12

    ''Ey iman edenler, ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse, öldürdüğü hayvanın dengi ona cezadır ki, (öldürülen avın kıymetine) içinizden iki adaletli kişi hükmeder.'' (Mâide 95)
    Ayet-i celilenin beyanıyla ihramlı olan bir kimsenin avlanması haramdır. Eğer avlanarak bir hayvanı öldürmüşse, öldürdüğü hayvanın misli kadar ceza vardır. Ayetteki mislin manası; öldürülen hayvanın kıymetidir. Yani ihramlı iken bir hayvanı öldüren, öldürdüğü hayvanın kıymetinde bir hayvanı kurban eder ya da öldürdüğü hayvanın kıymeti kadar bir meblağı sadaka olarak verir. Demek ihramlı iken, mesela bir tavşanı ya da bir kuşu avlayan kimse, öldürdüğü tavşan veya kuşun kıymeti kadar bir meblağı sadaka olarak vermelidir.
    Bu ayeti, bir mezhebe bağlanmaya delil olarak göstermemizin sebebi ayetin devamındaki ifadedir. Ayetin devamında; öldürülen hayvanın kıymetini, adalet sahibi iki kişinin belirleyeceği emrolunmuştur. Yani öldürülen hayvanın kıymetini öldüren kişi değil, iki adil hâkim takdir edecektir. Demek bir tavşanın kıymetini bile öldüren kişi zannına göre tespit edememekte, o tavşanın kıymetini adalet sahibi iki kişi belirlemektedir.
    Acaba bir kuşun veya bir tavşanın kıymetini dahi iki adil hâkime tespit ettiren Allah-u Teâlâ, hiç mümkün müdür ki İslam'ın hükümlerini anlama hususunda bizi başıboş bıraksın ve sadece zannımızın hakemliğini kâfi görsün?

    Yani Allah-u Teâlâ, bir dirhemin dörtte biri kıymetindeki tavşanın değerini iki adil hâkime tespit ettirsin, böyle basit bir meseleyi bile vehmimize ve zannımıza bırakmasın; daha sonra şeriatın helalini, haramını, ibadetlerin eda şekillerini ve İslamın diğer kıymetli meselelerini bizlerin anlayışına bıraksın ve zannımızın hakemliğini kabul etsin. Bu olabilir mi?

    Madem bu mümkün değildir. O hâlde bir mezhebe bağlanmak vacip olmalıdır. Zira bir mezhebe bağlanmak, meselenin izahı hakkında zannını ve vehmini terk ederek mezhep imamlarını hakem yapmak demektir. Basit bir tavşanın kıymetini iki adil hâkime tespit ettirdiği gibi, şeriatın kıymetli meselelerini de bu müctehidlere tespit ettirmekte; yani meselenin hallini, icmaya -o konuda ittifak etmiş müctehidlerin görüşüne- havale etmektir.

    Bir mezhebe bağlanmamak ise tavşanın değerini tespit konusunda, iki adil hâkime gitmeyip kendi görüşüyle takdir etmeye benzer. Bunu yapan kişi haddini aşmış ve ayetin emrine muhalefet etmiştir.

    Bir mezhebe bağlanmanın Kur'an'ın emri olduğuna dair izahatımız burada tamamlandı. On iki ayetin delaletiyle ispat ettik ki bir mezhebe bağlanmak Kur'an'ın emridir ve mezhepsizler Kur'an'ın bu emrini çiğnemektedir.



  13. 13
    Kayıtsız Üye
    ne yani illede birinin içtihadına yorumlarına uymakla mı emrolunduk. peygamberime uyarım tabiki çünki bana vahyi ileten o . yorumlamıyor ekleme yada çıkarma yapmıyor yetersiz bulup kendinden katmıyor. ve sonra Allah büyük bir nimetle hak etmediğimiz nankör olduğumuz halde bize akıl ihsan ediyor . sonra ben bu lütfü yetersiz görüp gidip başkasının aklına göre hareket ediyorum öyle mi..... ululemr peygamberler için kullanılıyor diye biliyordum . demek ki alimler de peygamberler kadar söz sahibi ki ; peygamberler Allah'ın dediğinden başkasını demez .



  14. 14
    Kayıtsız Üye
    Yazıyı okudum çok istifade ettim.ve ve her alimin kendi devrinde mūtabık olduklarını okudum.4.mezheb.te imamlar ayrı ayrı içtihadda bulunmuş.buna ne demeli.zaten.tekte birleşseleridi.tek mezheb olurdu.neden 4.



Kuranda mezheplerle ilgili ayetler,  mezheplerle ilgili ayetler,  mezheplerle ilgili hadisler,  mezhepler ile ilgili ayetler,  mezheple ilgili ayetler,  mezhep ile ilgili ayetler,  mezhepler ile ilgili hadisler