Diğer Kategoriler ve Mezhepler Forumundan İtikadi Mezhepler - İtikadi Mezhepler Hakkında Hakkında Kısa Bilgi
  1. 15

    Reklam

    Reklam




    Kulun, sadece bazı işleri yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller ise şunlardır-. Kulun namaz kılması, oruç tutması, hacc öt­mesi, temizlenmesi, zina işlemesi, hırsızlık yapması, cana kıyması, yalan söylemesi, kâfir olması, günahkâr olması ve benzerleri...

    Bu çeşit fiilleri, kullara değil de sadece Allah´a nisbet etmek, yahut hem kullara hem de Allah´a nisbet etmek mümkün değildir. O halde, bu fiiller sadece kullara nisbet edilir.

    Sünnî ? Bu sözde hak da var bâtıl da. «Allah fiilleri kullara nisbet etti.» şeklindeki sözün, şüphesiz ki doğrudur. Fakat, «Bu fiil­lerin kullara nisbet edilişi, Allah´a nisbet edilmelerine engeldir.» şek­lindeki sözün, anlaşılmayacak kadar kısa ve karışıktır.

    Şayet sen, bu işlerin Allah´a nisbet edilemeyeceği sözünde, bun­ları Allah´ın bizzat yapmadığını, bunlarla sıfat!anamryacağım, bun­lara terettüp eden hükümlerden, Allah´m yükümlü olmayacağını ve bu fiillerden isimler türetilerek, Allah´ın bu isimlerle isimlendirilemiyeceğini kastediyorsan, doğru söylüyorsun. Bu itibarla bu fiille­rin hiçbiri Allah´a nisbet edilemez.

    Fakat,?Bu fiillerin Allah´a nisbet edilmesi mümkün değildir.» sözünle, Allah´ın, bunları bilmediğini, gücünün bunlara yetmediği­ni, bunları dilemediğini ve bunları yaratmadığım kastediyorsan, şüphe yok ki bu sözün bâtıldır. Çünkü Allah Tealâ bu fiilleri bilmek­te, takdir etmekte ve yaratmaktadır. Bu fiillerin kullara nisbet edi­lişi, bu son izah tarzıyla Allah´a nisbet edilmelerine engel değildir. Bu durum şu misâle benzer: «Bütün mallar Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır ve gerçekte onun mülküdür. Buna rağmen Allah Tea­lâ, malların mülkiyetini kullara nisbet eder.»

    Evet, bütün ameller ve mallar, Allah´ın yarattığı ve mâlik oldu­ğu şeylerdir. Allah TeaJâ bunları kullarına nisbet eder. Kullarını, mallara sahip kılan ve onlara amelleri yaptıran O´dur. Bu sebeple amellerin, hem Allah´a hem de kullara nisbet edilmesi, doğrudur.

    Ameller de, mallar da kulların kesb ve iradeleriyle meydana ge­lir. Mallan ve onları kazananları, amelleri ve onları işleyenleri ya­ratan Allah´tır. O halde kulların mal ve amellerinin gerçek sahibi ve mutasarrıfı, Aİlah´dır. Kulların duymalarının, görmelerinin ve ruh­larının sahibi ve mutasarrıfı olduğu gibi...

    Kullarına işittiren, kullarını gördüren ve kullarına amel yaptı­ran O´dur. Duyma ve görme organları ve gücünü, duyma ve görme fiilini kullarına veren O´dur.

    Yine, amel etme vasıtasını, gücünü ve amelin kendisini kullara, Allah vermiştir. Bir işin yapılmasını el´e nisbet etmek, bir sözün söy­lenmesini dil´e nisbet etmek, duymayı kulağa, görmeyi göze nisbet etmek gibidir. Görme ve duymanın, gören ve duyan organlara nis­bet edilmeleri, konuşma ve herhangi bir şeyi tutmanın dil ve el´e nis­bet edilmesi gibidir. Şayet kullar, görmeyi ve duymayı yarattıysalar, görme, duyma organlarını ve gücünü ve görmeye duymaya vası­ta o!an birçok sebepleri de kullar mı yaratmıştır? Yoksa tek ve kah-har olan, her şeyin yaratıcısı olan Allah mı yaratmıştır?

    Kaderiyeci ? Eğer kulların fiillerini Allah yapmış olsaydı, ya­pılan fiillerden isimler türetilerek onların Allah´a nisbet edilmesi ge­rekirdi. Bu fiillerden türetilecek isimlerle anılmaya Allah, kullardan daha lâyık olurdu. Çünkü, dinleri, dilleri ve örfleri değişik olması­na rağmen bütün insanlar, ayakta durana «ayakta» derler. Yemek yiyene «yiyen» derler. Hırsızlık yapana «hırsız» derler. Diğer bütün işler bunlar gibidir.

    Siz, işi tersine çevirdiniz. Gerçekleri alt-üst ettiniz. Kullarda gö­rülen fiillerden isimler türetilerek, o fiillerin gerçek yapıcısı olarak kabul ettiğiniz Allah Tealâ´ya, türetilen isimlerin nisbet edilemiye-ceğini, aslında bu fiilleri yapmayan kullara nisbet edilebileceğini id­dia ettiniz. Bu ise, alda, lügatlara ve milletlerin örflerine ters düş­mektedir.

    Sünnî ? Fiilin gerçek yapıcısı kul, onu yaratan ve onun gizli ve aşikâr vasıtalarını halkeden, Allah´tır. Bu fiillerden isimler türe­tilerek onları yapan kullara nisbet edilir ve meselâ: Ayağa kalkana «ayakta», oturana «oturan», namaz kılana «namaz kılan», hırsızlık yapana «hırsız», zina edene «zânî» denir. Çünkü iş, kim tarafından yapılırsa o işin hükmü başkasına değil ona aittir. O fiilden isim türetilerek, onu yapmayana değil, yapana nisbet edilir. Ortada dört husus vardın İkisi mânevidir, ikisi de maddi. Mânevi olanlar, birşoy hakkında olumlu veya olumsuz hüküm koymaktır. Bu ise Allah´a aittir.

    Maddî olanlara gelince; hükümden sorumlu olmak veya olma­maktır. Yeme, içme, zina etme, hırsızlık yapma fiilleri kul tarafın­dan yapıldığı için, bu fiillerin hükümleri kula aittir ve kul, bunlar­dan türetilecek isimlerle adlandırılır. Bu fiillerin hükümlerinin Al­lah´a ´ait olması ve bunlardan türetilecek isimlerin ona nisbet edil­mesi mümkün değildir. Fakat bu hal, hiçbir zaman bu fiillerin, Al­lah´ın bilgisi ve kudreti dışında meydana geldiklerini ve Allanın, kullarına verdiği bir güçle meydana gelmediklerini ve bunları, Al­lah´ın yaptırmadığını ifade etmez.




  2. 16
    Reklam




    Kaderiyeci ? Eğer Allah, bu işlerin yaratıcısı olsaydı, bu sayı­lanlar, Allah için de söz konusu olurdu.

    Sünni ? Senin bu iddian bâtıldır ve yalan bir dâvadır. Çünkü, ´Allajh Tealâ´nm, mahîukaünda yarattığı fiillerden isimler türetile­rek ona nisbet edilmez ve bu fiillerin neticeleri Allah´a izafe edile­mez. Bilakis, o fiillerden türetilen isimler o filleri bizzat işleyenlere izafe edilir. Meselâ: Allah Tealâ renkleri, çeşitli tatları, kokulan ve hareketleri yaratmıştır. Fakat bunlardan türetilen isimler ve bunla­rın hükümleri Allah´a izafe edilmemiştir.

    Hükümlerin izafe edilmesi demek «falan oturuyor», «falan yi­yor», «falan içiyor» şeklinde ifadelerde bulunmak demektir.[53]

    Burada, îbnül Kayyim´in, ehl-i sünnet vel cemaat mezhebini ken­di görüşü ve hocası îbni Teymiyye´nin görüşüne göre tasvir ettiği görülmektedir. Çünkü İbnül Kayyım, kulun fiillerinin,-yaratıcısının Allah Tealâ olduğunu, buna rağmen onların kula nisbet edileceğini, zira, Allah Tealâ´nm kulda yapıcı bir güç yarattığım ve işin, kul ta­rafından başarıldığını ileri sürdüğünü görmekteyiz. İbnül Kayyim´e göre, kulun, kendisine nisbet edilen fiillerle ilgisi, Allah Tealâ´nm, yarattığı şeyleri bizzat kesbedenin o işle olan ilgisi kadardır. Kes-betmek (kazanmak) de yine, Allah Tealâ´nm kula verdiği bir gûc ile gerçekleşir.

    İbnül Kayyım, bu izahatıyla bu mesele hakkındaki İmam Eşarî1?nin görüşünü, ehl-i sünnet vel cemaatin görüşü olarak kabul etme­mekte, bilakis, bunları Cebriyecilerden saymaktadır. İleride bu me­seleyi anlatırken, Sünnilerin görüşlerini izah edeceğiz.[54]




  3. 17
    3-MÜRCİE


    Bu fırka, büyük günah işleyenin mümin sayılıp sayılmayacağı hakkındaki tartışmaların çoğaldığı bir.dönemde ortaya çıkmıştır.

    Hâriciler, büyük günah işleyenin kâfir olduğunu, Mutezililer ise bunların mümin olmadığım, fakat kendilerine «müslüman» denebi­leceğini ileri sürmüşler, Hasan el-Basrî ve tabiînden bir gurup da, buyuk günah işleyenin münafık olduğunu, çünkü yapılan amellerin, kalbin delili sayılacağını, dille, söylenen sözün imana delil olmaya­cağını söylemişlerdir.

    Müslümanların çoğunluğu ise, büyük, günah işleyenin günahkâr, fakat mümin olduğunu, durumunun Allah´a kaldığını, Allah diler­se, ona, günahı kadar azap edeceğini, dilerse onu affedeceğini be­yan etmişlerdir.

    îşte bu ihtilaflı ortam içerisinde «Mürcie» fırkası ortaya çıkmış, kafirlikle birlikte yapılan itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, günah işlemenin de imana herhangi bir zararı olmayacağını açıkça ileri sürmüşlerdir.

    Bu fırkaya mensup olanlardan bazıları da, büyük günah işleyen kışının durumunun, kıyamet gününde Allah´a bırakıldığını beyan et­mişler ve bunlar, ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin, birçoğu ile pekçok noktalarda birleşmişlerdir. Hatta, görüşler, incelikleriyle tet­kik edildiği zaman, bunların görüşlerinin, aynen ehl-i sünnetin görüşleri olduğu ortaya çıkar.

    Bu fırkanın asıl çekirdeği, Hz. Osman döneminin sonlarına doğ­ru, Hz. Osman´ın idaresi, valileri hakkında ortaya atılarak bütün İslam âlemine yayılan dedikodulardır. Bu dedikodular neticesinde or­taya çıkan fitne, Hz. Osman (RA.)´ı öldürmeye kadar varmıştır.

    îşte bu dönemde, Sahabe-i Kiram´dan bir kısmı susmayı tercih etmiş ve müslümanların birbirlerine girmelerine sebep olan bu fit­neye katılmamayı daha uygun bulmuşlar ve Ebubekir (R.A.)´ın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)´den rivayet ettiği şu hadis-i şerife sı­kıca sarılmışlardır.

    Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu hadiste şöyle buyurmuştur: -Yakında ortaya fitneler çıkacaktır. O fitneler ortaya çıktığı zaman, oturan kişi bu fitneye yürüyenden, yürüyen ise, buna koşandan da­ha iyidir. Dikkat edin, bu fitne meydana geldiğinde, devesi olan de­vesinin peşine, koyunu olan koyununun peşine, arazisi olan, onunla meşgul olmaya gitsin.» Orada bulunan bir kişi: «Ey Allah´ın Besulü, ya kişinin devesi, koyunu ve arazisi yoksa?» diye sordu. Pey­gamber Efendimiz ona şu cevabı verdi: «Kılıcını alsın ve onun ağzı­nı taşa vursun. Sonra kurtulma imkânı varsa kendini kurtarsın.»[55]

    Evet, bu cemaat, Hz. Osman (R.A.) döneminde ortaya çıkan ve onu öldürmeye kadar giden fitneden uzak kalmıştır.

    Hz. Ali (R.A.) dönemine kadar uzayan bu fitneye karışmamış­lar ve Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye arasında meydana gelen savaş­lar hakkında hiçbir görüş ileri sürmemişlerdir.

    Sa´d b. Ebl Vakkas, yukardaki hadisin ravisi Ebubekr, Abdullah b. Ömer ve İmran b. Husayn bu cemaattendir. Bu Sahabîler, çarpı­şan iki guruptan hangisinin haklı olduğu hükmünü peşinen vermiyerek geri bırakmışlar ve bunların durumlarını Allah Tealâ´ya ha­vale etmişlerdir.

    Bu hususta imam Nevevî şöyle der: «Mesele, Sahabe-i Kiram ara­sında tereddütlü bir durumdaydı. Hatta, sahabe-i kiramdan bir ce­maat bu mesele hakkında kararsızlığa düştü. Çarpışan her iki top­luluktan da uzaklaştı. Savaşmadı ve hangi tarafın haklı olduğunu ke­sin olarak bilemedi.

    Bazı büyük sahabîlerin, ortaya çıkan fitne hakkında peşin hüküm vermeyip, mesele hakkındaki yargılarını ertelemeleri, birçok gazilerin şüpheye düşmesine sebep olmuştur. Bu sebeple İbn-i Asakir, tarihinde bunlara, «Şüpheciler» adını vermiş, yani; meydana gelen ihtilafla hakkın hangi tarafa ait olduğunda şüphe edenler de­mek istemiş ve şunları söylemiştir. «Onlar şekk içinde bulunan şüp­hecilerdir. Onlar Resulullah´m zamanında gazvelere katılmışlardı. Bunlar, Hz. Osman´ın ölümünden sonra Medine´ye döndüklerinde, giderken, birlik ve beraberlik içinde bıraktıkları insanları ihtilaf için­de bulmuşlar ve şunları söylemişlerdir: «Biz, sizi birlik ve beraber­lik içinde ihtilafsız olarak bıraktık, geri döndüğümüzde ise sizi ih­tilaf içinde bulduk. Bazınız diyor ki «Osman haksız yere öldürüldü. O ve taraftarları insaf edilmeye daha lâyıktılar.» Diğer bir kısmınız ise diyorki: «Ali ve taraftarları daha haklıdır.»




  4. 18
    Bize göre, onların hepsi güvenilir zatlardır, hepsi doğru söyler. Biz, kendimizi onlardan ayırmayız. Onlara lanet okuyamayız. Ve onlar arasında şahitlikte etmeyiz. Onların durumlarını Allah´a ha­vale ederiz. Onlar arasında Âîlah hüküm versin.»

    Müslümanlar arasındaki ihtilaflar had bir safhaya varıp sadece anlaşmazlıklar hakkında hüküm verme safhasında kalmayıp, büyük günah işleyenin durumu da bunlara eklenince, ortaya meseleler hakkında peşin hüküm vermeyen ve işi Allah´a havale eden bir kı­sım sahabîlerin yolunu izleyen yepyeni bir gurup çıktı. Bu yeni gu­rup, büyük günah işleyenin durumu hakkında peşin hüküm verile­meyeceğini, bunların durumlarının, gayblan bilen Allah´a bırakıldı­ğını beyan etmişler, siyasi tartışmalardan uzak kalmışlar ve günah işleyen kişi hakkında herhangi bir şey söylemekten kaçınmışlardır. Çünkü, günah işleyenler hakkındaki dedikoduların, siyası anlaşmaz lıklardan kaynaklandığı kanaatine varmışlardır.

    Çünkü bu ihtilafın kaynağı, Hariciye mezhebine mensup olanların kendilerine muhalif olanlar hakkındaki düşünceleridir.

    Mürcie mezhebine mensup olanlar, birbirleriyle ihtilaf edenler için şunları söylemişlerdir. «Onlar, «Lailahe illallah Muhammedun Resulullah» diyerek, Allah´dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed (S.A.V)´in onun peygamberi olduğunu kabul ederler. O halde onlar, ne kâfirdir, ne de müşrik. Bilakis, onlar müslümandır. Onla­rın durumlarını ´Allah´a havale ederiz. İnsanların gizliliklerini an­cak Yüce Mevla bilir ve onları, ona göre hesaba çeker.» Şüphe yok ki, bu, doğru bir metottur. İhtilaflara karışmama ve büyük günah iş­leyenin durumunu Allah´a bırakma metodudur. Belki de büyük gü­nah işleyenlerden bazılarının günahları affedilir, kötülükleri iyilik­lere çevrilir.

    Ne var ki daha sonra bazı insanlar zuhur etti, büyük günah iş­leyen kimse hakkında yukarda geçen olumsuz tavırla yetinmedi, daha ileri giderek, iman bulunduğu sürece günahın hiçbir zararının olmayacağına hükmetti.

    Bu düşüncede olanlar, şöyle dediler: «îman; ikrar, tasdik, itikad ve bilgiden ibarettir. Bunların bulunmasıyla birlikte, günahların hiç­bir zararı yoktur. İman, amelden tamamen ayrı bir şeydir.» Hat­tâ, bunlardan bir kısmı iyice aşırı giderek, imanın, sadece kalble tasdik etmekten ibaret olduğunu iddia etmişler ve şöyle demişler­dir : «Şayet imanı sadece kalben kabul eden bir kişi, dili ile kâfir olduğunu açıkça söylese veya putlara tapsa yahut İslâm diyarında Yahudi ve Hristiyanlardan ayrılmasa veya haç´a tapsa yahut İslâm ülkesinde, teslis (Allh´ı üçlü kabul etme) inancını açıklasa ve bu hal üzere ölse bile, böyle bir kişi, Allah katında tam imanlı bir mü­mindir ve cennetliktir.»[56]

    Hatta bu fırkaya mensup bazı kişiler şu iddiada bulunmuşlar­dır. «Eğer bir kişi, Allah Tealâ´nm, domuz etini yemeyi haram kıl­dığını biliyorum, fakat, onun haram kıldığı domuz, şu koyun mu yok­sa başka birşey mi bilmem» dese bile o kişi yine mümindir.

    Yine onlara göre bir kişi: «Allah Teaîâ´nnı, Kabe´yi hac etmeyi farz kıldığını bilirim. Fakat Kabe´nin nerde olduğunu bilmem. Bel­ki de o, Hindistanda´dır.» dese böyle bir kişi mümindir.» Bu sözleri söyleyenler şunu kastetmektedirler: Bu gibi meseleler, imanın ha­ricinde olan meselelerdir. Yoksa gerçekten «Bu meseleler hakkında şüphe edilir.» demek istememektedir. Çünkü, aklı olan bir kişinin, Kâ´be´nin nerde olduğu hususunda şüphe etmesi imkânsızdır. Yine koyunla domuzu birbirine karıştırmak mümkün değildir.[57]

    Bunlardan da anlaşılıyor ki, Mürcie fırkasına mensup olanlar, amelin imanla ilişkisi olması mevzuunda, ameli küçümsemede son derece ileri gitmişler, amelin, cennete girip girmemede bir fonksi­yonu olup olmadığı konusunda da ameli basit görmüşler, hattâ ima­nın aslını bile hafife almışlar, onu hakikatinden saptırmışlar ve ima­nın sadece kalben kabulden ibaret olduğunu, bütün dış hareketle­rin kişinin kalbine iman girmediğini gösterse bile sadece kalbin ka­bulünün iman sayılacağını ileri sürmüşlerdir. Hatta, daha da aşırı giderek, açıkça görülen ve bilinen şeyler hakkında şüphe etmenin, imanın tek temel şartı olarak kabul ettikleri «kalb ile kabul» e za­rar vermiyeceğini, çünkü zahirde görülen bu şeylerin, imanın esa­sından olmadığını iddia etmişlerdir. Meselâ, onlar, «Kâ´be´nin nerede olduğu hakkında şüphe etmek ve domuzun hangi hayvan olduğun­da tereddüt etmek, imana zarar vermez, fakat akla zarar verir.» de­mişlerdir.




  5. 19
    îşte, bu doğru olmayan sözlerin tartışıldığı bir dönemde, bu mez­hebe tâbi olanların içinden, imanın esaslarını ve itaatlan hafife alan, faziletleri küçümseyen kişiler çıkmış, her müfsit, heva ve heve­sine uyan laubali kimse bu mezhebe girmiştir. Öyle ki, mezhep için­deki müfsitîer gitgide çoğalmış, mezhebi, yaptıkları kötülüklere âlet etmiş, fesatları için bir kaynak edinmiş ve art niyetlerini devam et­tirmeye uygun bulmuşlardır. Bu mezhep, birçok müfsitlerin istekle­rine tam uygun düşmüştür.

    Bu konuda Ebui Ferec eMsfahanî «el-Ağani» adlı kitabında şu hadiseyi anîtaır: «Bir Şii ile bir Mürcie aralarında anlaşamamışlar ve ilk karşılaşacakları kişiyi, aralarında hüküm vermesi için hakem seçmeyi kararlaştırmışlardır. Onlar, herşeyi helal sayma görüşün­de olanlardan bir kişiye rastlamışlar ve şunu sormuşlardır: «Şii bir kişi mi daha iyi bir kimsedir, yoksa bir Mürcie mezhebine mensup olan mı?» O kişi şu cevabı vermiştir: «Balon, benim üst tarafım Şii´­dir, alt tarafım ise Mürcieci.»

    Bütün bu anlatılanlardan şu neticeye varabiliriz: Mürcie, ´de­ğişik anlayışlarda iki gurup insanın mezhebi idi.Birinci gurup, sahabe-i kiram döneminde ve sahabe-i kiramdan sonra Emevîler dö­neminde ortaya çıkan ihtilaflar hakkındaki hükümlerle yetinmişler, başkaca ihtilaflara düşmemişlerdir.

    İkinci gurup ise, Allah´ın affının herşeyi kapsadığına inanan ve Allah´ın, inkârdan başka ,bütün günahları affedeceğine hüküm ve­ren, inkârla birlikte itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, imanla be­raber de herhangi bir günahın zararı olmayacağına inanan kişilerdir.

    Zeyd b. Ali b. el-Hüseyin, bu gurubu kastederek, «Fâsıkları, Al­lah´ın affı ile ümitlendiren Mürcie mezhebinden ben uzağım.» de­miştir.

    Bu son fırka, «Mürcie» ismini lekelemiş ve birçok âlimlerin b´uidimle ayıplanmalarına sebep olmuştur.

    Büyük günah işleyenin, «cehennemde ebedi olarak kalacağım? iddia eden Mutezilîler, (bu görüşlerini paylaşmayan) büyük günah´ işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemde ebedi olarak kalma­yacağını, belkide Allah Tealâ´nm, onu affedip rahmetine kavuştu­racağını beyan eden ve bu husustaki görüşlerine katılmayan her ki­şiye «Mürcie» adım takarlardı.

    İşte bu sebeple Mutezilîler, birçok fıkıh ve hadis âlimlerini «Mür­cieci» olarak nitelemişler, Ebu Hanife ve talebeleri îmam Ebu Yusuf ve Muhammed´i v.b. «Mürcieci» olarak adlandırmışlardır.

    Bu hususta Şehristanî şöyle söylemiştir. «Yemin ederim ki îmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına «Mürcieci» denilirdi. Belki de bunun sebebi, Ebu Hanife´nin, imanın, kalb ile ikrardan ibaret olduğunu, artıp eksilemeyeceğini söylemesidir. Ebu Hanife´nin bu sözünden, ameller hakkında hüküm vermeyi ertelediği anlaşılmıştır. Bu zat, ameller hakkında çok titiz davrandığı halde onların terkedilmesine nasıl fetva vermiş olabilir?

    Ebu Hanife´ye «Mürcieci» denilmesinin başka bir yönü daha var­dır. O da, Ebu Hanife´nin, hicri birinci asırda ortaya çıkan «Kaderi yecilerin» «Mutezilelere muhalefet etmesidir. Çünkü Mutezilîler, ka­der meselesi hakkında kendilerine muhalefet eden herkese «Mürci­eci» derlerdi. Hariciler de aynı şeyi söylerlerdi. Bu ad Ebu Hanife´ye, mutlaka Mutezile ve Harici fırkaları tarafından takılmıştır.

    Bu şekilde «Mürciecilik» ile suçlanan kişi sadece Ebu Hanife ve arkadaşları olmamış, Hasan b. Muhammed b. Âli b. Ebi Talib, Sa´d b. Cübeyr, Âmr b. Mürre, Muharib b. Dessar, Mukatil b. Süleyman, Ebu Hanife´nin hocası Hammad b. Ebî Süleyman ve Kadİd b. Cafer de «Mürcieci» olarak adlandırılmıştır. Bu zatlar hadis imamlarıdır, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna ve ebedî olarak cehennemde kalacağına hüküm vermemişlerdir.




  6. 20
    Bir kısım âlimler, Mürcie mezhebini iki kısma ayırmışlardır,

    a) Sünnete tâbi olan Mürcieciler: Bunlar, büyük günah işleye­nin, sadece günahı kadar azap göreceğini, cehennemde ebedi olarak kalmayacağım belki de Allah Tealâ´nm, onu affedip rahmetine gark ederek ona hiç azap etmeyeceğini ve bunun, Allah tarafından bir lü­tuf olduğunu, Allah´ın ise dilediğine lütufta bulunacağını ve Allah´ın büyük Lütuf sahibi olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh ve hadis âlimlerinin çoğu bu guruptandır.

    b) Bid´atlara uyan Mürcieciler Bunlar, inkârla beraber itaatin fayda vermediği gibi, imanla birlikte günahın bir zararı olmayaca­ğını iddia edenlerdir. Çoğunluğun görüşüne göre, aslında «Mürcie» ismi bunlara mahsustur. Herkes tarafından kınanması gerekenler de bunlardır.

    Buna göre «Mürcie» ismini büyük imamlardan uzaklaştırmak gerekir. Böylece, herşeyi mubah gören şu ibahiyeciler bu zatlarla ka­rıştırılmasın. Şüphesiz ki doğruyu en iyi bilen Allah´dır.[58]




  7. 21

    --->: İtikadi Mezhepler - İtikadi Mezhepler Hakkında

    4- MUTEZİLE


    Bu fırka, Emeviler döneminde ortaya çıkmış, fakat ´Abbasîler dö­neminde uzun bir zaman İslâm düşünce âlemini işgal etmiştir.

    Âlimler, bu mezhebin ilk ortaya çıkış tarihinde ihtilaf etmişler­dir.

    Bazılarına göre bu mezhep Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan´ın, hila­feti bırakıp, Hz. Muaviye´ye devretmesi üzerine Hz. Ali taraftarların­dan bir gurubun siyaseti bırakarak kendilerini itikadı meselelere ver­meleri sırasında ortaya çıkmıştır.

    Bu hususta Ebu Hüseyin´in el-Taraîfî, «Ehlül ehvai ve el-Bida´» adlı kitabında şunları anlatır. «Bunlar, kendilerine «Mutezile» adı­nı taktılar. Bunun sebebi ise, Hz. Ali´nin oğlu Hz, Hasan´ın, hilafeti Hz. Muaviye´ye bırakması üzerine, birtakım insanların Hz. Hasan, Hz. Muaviye ve bütün insanlardan ayrılıp evlerinden ve camilerden dışarı çıkmamaları ve «Biz, ilim ve ibadetle meşgulüz.» demeleridir.

    Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, Mutezile fırkasının başı, Vâsıl b. Ata´dır. Vâsıl b. Ata, Hasan-ı Basri´nin ilmî sohbetlerinde hazır bulunurdu. Bir gün, daha sonra asırlar boyu insanların zihnini meş­gul eden -Büyük günah işleyenin durumu- meselesi ortaya çıktı. Vâ­sıl b. Ata, Hasan-ı Basri´ye muhalefet ederek, «Ben, büyük günah işleyenin, kesinlikle mümin olmadığını, müminlikle kâfirlik arasında bir derecede «Elmenziletu beynel menzileteyn» bulunduğunu söylü­yorum.» dedi. Ve Hasan-ı Basrî´nin meclisinden ayrıldı, camide ken­disine başka bir meclis kurdu.

    Mutezilüere göre, mezhepleri, Vâsıl b. Atadan çok evveldir. On­lar, ehl-i beyt´ten çoklarını kendi mezheplerinin mensubu sayarlar. Hattâ Hasan-ı Basrî´yi bile kendi mezheplerinin mensuplarından bi­ri olarak kabul ederler. Hasan-ı Basrî, kulun fiili hakkında Kaderi-yecilerin sözünü söylüyordu. Bu söz ise, daha ilerde açıklanacağı gi­bi, Mutezüilerin sözüdür. Yine, Hasan-ı Basrî büyük günah işleyen kimse hakkında, Mutezililerin görüşüne yakın birşey söylüyor ve onların görüşünün zıddını söylemiyordu. Çünkü o, büyük günah iş­leyeni münafık sayıyordu. Münafık ise, iman ehlinden sayılmaz. O, ebedî cehennemliklerdendir.

    Murteza, «El-Münye ve el-Emel» adlı kitabında Mutezilileri, ta­baka tabaka zikretmektedir.





    Yudumla --->: İtikadi Mezhepler - İtikadi Mezhepler Hakkında

  8. 22
    . Bize göre, Mutezile mezhebi Vâsıl b. Ata´dan daha önce ortaya çıkmıştır. Ehl-i beytten bir çoğu, Vâsıl b. Ata´nm yolundan gitmiş­lerdir. Meselâ, Vâsıl´m samimi dostu olan Zeyd b. Ali bunlardandır. Vâsıl, bu mezhebe davet edenler içerisinde en belirgin kişi olduğu için, birçokları bunu, mezhebin başı kabul etmişlerdir.

    Bu fırkaya, neden «Mutezile» adı verilmiştir? Bunun cevabı ih­tilaflıdır. Mutezililerin, Hz. Ali (R.A.l´nin ordusunun içinde türedik-lerini, daha sonra da siyasetten ayrıldıklarını ileri sürenlere göre -Mutezile» adı bunların, ortaya çıkış şekillerinden alınmıştır. Mu­tezililerin, Hasan-ı Basri´nin meclisinden ayrıldıklarını ileri süren görüşe göre de «Mutezile» adı yine bunların ortaya çıkış şekillerin­den alınmıştır.

    Bazı misyonerlere göre ise, bunlara «Mutezile» denmesinin se­bebi, bunların takva sahibi, dünyaya önem vermeyen, hayatın zevk­lerini terkeden kişiler olmasıdır. «Mutezile» kelimesi, bu kelimeyle sıfatlan anların, dünyaya önem vermeyen kişiler olduklarını ifade eder.

    Gerçek şudur ki, bu fırkaya mensup olanların hepsi, misyoner­lerin söyledikleri sıfatta değildir. İçlerinden bazı takva sahibi oldu­ğu halde, diğer bazıları, günahkârlıkla suçlanan kişilerdir. Bazıları salih kişi, diğer bazıları ise fâcir idi.

    Merhum Dr. Ahmed Emin «Fecrûl îslâm» adlı kitabında şöyle der: «Bize göre, bu fırkanın «Mutezile» diye adlandırılmasının baş­ka bir sebebi de vardır. Bu sebep, Makrizi´nin «Hıtat» adlı eserini okurken dikkatimizi çekti. Bu sebep şudur: Mutezileliğin ortaya çık­tığı ve daha önceki dönemlerde yaygm bulunan Yahudi fırkalar ara­sında «el-Feruşîm» adlı bir fırka bulunuyordu. Makrizî, bunun, «Mutezüe» mânâsına geldiğini söyler. Bazı âlimler, «Feruşîm» fırkasının, kader meselesi hakkında görüşler ileri sürdüğünü ve bunların, «bü­tün fiillerin Allah Tealâ tarafından yaratılmadığını» iddia ettikle­rini söylemişlerdir. «Mutezile» adının, bu fırkaya, Müslüman olan Yahudiler tarafından, takılması ihtimali uzak değildir. Çünkü, bu, Müslüman olan Yahudiler, Yahudi fırkası «el-Feruşim» ile «Mutezilîler» arasmda büyük bir benzerlik görmüşlerdir.[59]

    Gerçekten, Yahudi Mutezilesi ile İslâm Mutezilesi arasında bü­yük bir benzerlik vardır. Yahudi Mutezilîleri Tevrat´ı felsefecilerin mantığına göre tefsir etmişlerdir. Müslüman Mutezililer ise, Kur´-an-ı Kerîm´de zikredilen Allah´ın sıfatlarını felsefecilerin mantığı­na göre yorumlamaya kalkmışlardır.

    Makrizî, ?Mutezile» diye adlandırdığı «Feruşim» ler hakkında şöyle der: «Tevrat´ta bulunan hükümleri, ataları filozofların izahla­rına göre tefsir [60]ederler.[61]




  9. 23
    - Mutezile Mezhebinin Mahiyeti :


    Ebu Hasan el-Hayyat, «intişar» adlı kitabında şunları söyler. «Hiçbir kimse şu beş temel prensibi bir arada kabuîlenmedikçe «Mu­tezile» ismine lâyık olamaz. Bu prensipler şunlardır: Tevhid, adalet, vaad, vaid, el-menziletu beynel nıenzileteyn, emr-i bil ma´ruf ve nehy-i anil münker. işte Mutezile, bu prensipleri birlikte kabullenen kimsedir.

    Evet, bu esaslar, Mutezile mezhebinin temel prensiplerinin ta­mamıdır. Bunlardan şaşan veya başka bir yol tutan kimse Mutezilîlerden değildir. Muteziîîler onun günahını yüklenmezler. O da so­rumluluğunu, MuteziHlerin üzerine yıkamaz. Şimdi bu prensipler­den herbirini kısa kısa izah edelim:[62]



    a) Tevhid = Allah´ı Birleme:


    Tevhid, Mutezile mezhebinin cevherini ve "düşüncelerinin esası­nı teşkil eder, İmam Eş´arî «Makalatül îslamiyyîn» adlı kitabında tevhid meselesini izah ederek şöyle der: «Şüphesiz ki Silah Tealâ birdir, tektir. Onun, hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve gö­rendir. O ne cisimdir, ne gölge, ne bedendir, ne suret, ne kandır, ne de et. O, bir şahıs değildir. O, ne cevherdir ne ârâz. O´nun ne rengi vardır, ne tadı, ne kokusu vardır, ne de elle tutulabilecek şekli.O ne sıcaktır ne soğuk, ne yaştır ne de kuru. O´nun ne boyu vardır ne eni, ne de derinliği. O, ne toplanır ne dağılır, ne hareket eder ne sakin kalır ne de bölünür. O´nun ne kısımları vardır ne de parça­ları ne organları vardır ne de azaları. O´nun için yön söz konusu değildir. O´nun ne sağı vardır ne solu, ne arkası vardır ne de önü. O´nun ne üstü vardır ne de altı. Hiçbir yer onu kaplayamaz. O´nun için «zaman» diye bir kavram yoktur. O´nun, bir şeye dokunması veya birşeyden uzaklaşması yahut herhangi bir. yere girmesi müm­kün değildir. O, yaratılanların, sonradan yaratıldıklarını gösteren herhangi bir sıfatla sıfatlandırılamaz. O´na, herhangi bir mesafe is­nat edilemez. Ve O, herhangi bir yöne gitmekle sıfatlanamaz. O, sı­nırlanmış bir şey değildir. O, ne babadır ne oğul. Kudretler O´nu kuşatamaz, perdeler kapatamaz. Duygular O´nu algılayamaz. O, in­sanlarla kıyaslanamaz. Hiçbir yönde yaratılanlara benzemez. O´nun için âfetler ve felâketler sözHonusu değildir. O, hatıra gelen ve ha­yal edilen hiçbir şeye benzemez. O, herşeyden önce var olan, sonra­dan icat edilenlerden evvel bulunan, bütün yaratılanlardan evvelce mevcut olandır. O, herşeyi bilendir, herşeye kadir olandır. Diridir ve ilelebed böyle devam edecektir. Gözler O´nu görmez amma, O, gözleri görür. Hayaller dahi O´nu kuşatamaz. O, kulaklarla dinlenemez. O, bir «şey» dir ama, bizim bildiğimiz «şey» lerden değildir.

    Allah Tealâ âlimdir, kadirdir, diridir. Fakat kendisinden başka âlimler, kadirler ve diriler gibi değildir. Kadim olan (başlangıcı bu­lunmayan) ancak O´dur. O´ndan başka kadim yoktur, ilâh, yalnız O´dur. O´ndan başka ilâh yoktur. Mülkünde O´na ortak yoktur. Sal­tanatında veziri, icad ettiklerinde ve yarattıklarında yardımcısı yok­tur. O, yaratılanları geçmiş bir örneğe göre yaratmamıştır. Herhan­gi bir şeyi yaratmak O´na, diğer birşeyi yaratmaktan ne kolaydır ne de zor. O´nun için, menfaat elde etmek sözkonusu değildir. O´na hiçbir zarar dokunamaz. Ö´nun için ne sevinme sözkonus.udur, ne de lezzetler. Acı ve elemler O´na erişemez. O, sona eren bir gaye sa­hibi değildir. O, fâni değildir. O´na, acizlik ve eksiklik ulaşamaz. Ka­dınlara dokunmaktan, eş ve çocuk edinmekten beridir.[63]

    Muteziîîler temel prensip olan tevhid noktasından hareket ede­rek, Allah Tealâ´nın, kıyamet gününde görülmesinin mümkün ol­mayacağını, çünkü Allah´ı görmenin, cisim ve yön icabettirdiğini ile­ri sürmüşlerdir.

    Yine Mutezililer, bu prensibe dayanarak, ´Allah Tealâ´nm sıfat­larının, zâtından ibaret olduğunu, O´ndan başka birşey olmadığını, aksi takdirde «kadim» ligin çoğalmasının sözkonusu olacağını iddia etmişlerdir.

    Yine Mutezililer, tevhid prensibine dayanarak, Kur´an-ı Kerîm´-in, Allah Tealâ´nm yarattığı bir mahluk olduğunu ve Kur´an´m mah­luk olduğunu söylemenin, «kadim» sıfatının çoğalmasını önleyeceği­ni iddia etmişlerdir. Kur´an-ı Kerîm´e «mahluk» demelerinin diğer bir sebebi de, bunlardan çoğunun, Allah Tealâ´nm «kelâm» sıfatının bulunmadığı düşüncesini taşımalarıdır.[64]




  10. 24
    b) Adalet:


    Mes´udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Al­lah´ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şe­yi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir.[65] Kullarını, güçlerinin yet­mediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah´ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah´tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imti­hanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir.»

    Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde ira­de sahibi değildir.» diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yok­tur.

    Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ´yı acizlikten ten­zih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah´ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren´ Allah´dır. Allah´ın,´ kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir.[66]




  11. 25
    c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:


    Mutezililer, vaad ve vaidin, mutlaka gerçekleşeceğine inanırlar. Allah Tealâ´nm vaadettiği sevap ve korkuttuğu ceza, mutlaka ger­çekleşeceği gibi, samimi tevbeyi kabul edeceğine dair olan vaadi de mutlaka gerçekleşecektir. Bu sebeple, iyilikte bulunan iyilikler mükâ­fatlandırılacak, kötülük yapan ise kötülüğün karşılığı olarak, can yakıcı bir azapla cezalandırılacaktır. Tevbesiz büyük günahlar af­fedilmeyeceği gibi, iyi amel işleyen de sevabından mahrum edilme­yecektir.

    Mutezililer, bu prensiplere dayanarak, «inkârla birlikte itaatin bir faydası olmadığı gibi imanla birlikte günahın da bir zararı yok­tur.» diyen Mürcie fırkasına cevap vermişlerdir. Çünkü Mürciecile-rin iddiaları doğru kabul edilecek olursa, Allah Tealâ´nm korkut­ması (vaidi) boşuna olur. «Allah, onların iddialarından münezzeh­tir, çak [67]yücedir.[68]



    d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)


    Şehristanî «el-Milel ve el-Nihal adlı eserinde, günahkâr müslümanın, müminlikle kâfirlik arasındaki bir mertebede bulunduğu meselesini izah ederek şöyle der:

    «Bu mesele şöyle izah edilmiştir: Vâsıl b. Âtâ demiştir ki: «îman, iyi meziyetlerden ibarettir. Bu meziyetlerin birlikte bulunduğu kişi­ye «mümin´» denir. Ve bu isim onu övme mahiyetindedir. Yoldan çı­kan fâsık ise, hayırlı meziyetler kendisinde bulunmadığı için, övü­lecek bir isme lâyık olmaz ve kendisine «mümin» denilemez. Bu kim­seye «kâfir» de denilemez. Çünkü bu kişi, kelime-i şehadet getirmek­te ve daha başka hayırlı ameller de işlemektedir. Bunun bu yaptık­larını inkâr etmek mümkün değildir. Ne var ki böyle bir insan, tev-be etmeden dünyadan ayrılırsa, ebedî olarak cehennemde kalacak­tır. Çünkü âhirette iki fırka insan vardır. Biri cennetlik, diğeri ise cehennemliktir. Fakat böyle bir günahkâr kişinin cehennem ateşi hafifletilir.»

    Mutezilîler, ehl-i kıble olan bir günahkârın, kâfirlikle müminlik arasında bir mertebede bulunduğuna inanmalarına rağmen, böyle bir kişiyi, gayr-i müslimîerden ayırdetmek için buna «müslüman» denilebilir. Bu ad ona, ikram için veya övülmek için takılmaz. Böy­le bir kişiye dünyada müslüman muamelesi yapılır. Çünkü böyle bir kimsenin tevbe etmesi beklenir ve doğru yolu bulması umulur.

    Şii olmasına rağmen, Mutezilüerin ileri gelenlerinden biri ola­rak kabul edilen İbn-i Ebil Hadid bu hususta şunları söyler: «Herne-kadar biz, «büyük günah işleyene mümin ve müslüman denilemez.» diyor.sakta; böyle bir kişiyi ehl-i kitab olan gayr-i müslimîerden ve putperestlerden ayırmak için buna «müslüman» denileceğini kabul ederiz. Büyük günah işleyene «müslüman» adı ancak, bu adın, ken­disine saygı´ için veya kendisini övmek için takıîmadığını ifade eden bir karinenin veya bir kelimenin bulunduğu vakit takılır.»[69]




  12. 26
    e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)


    Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği temel prensiplerden biri de budur.

    Mutezilîler, fslâm dâvasını yaymak, sapıklara doğru yolu gös­termek, müslümanların dinini bozmak için hakk ile bâtılı birbirine karıştıranların hücumlarını önlemek için, iyiliği emretme ve kötü­lüğe mâni olmanın, bütün müminler için kaçınılmaz bir vazife ol­duğuna inanmışlardır.

    Bu sebeple Mutezilîler, Abbasîler döneminde ortaya çıkarak, ls-lâmî gerçekleri yıkmaya çalışan, Islâmm tutulacak kulplarını te­ker, teker kırmaya girişen zındıklık akımı önünde kendilerini hakkı savunmaya adamışlardır.İlerde açıklayacağımız gibi, Mutezilîleri bu işe, Abbasi haîiflerinden Mehdi koşmuştu.

    Diğer taraftan Mutezilîler, hadis âlimlerine ve fukahaya karşı çıkmış, kendi görüşlerini, bazan deliller ileri sürerek, bazan da zor kullanarak onlara kabul ettirmeye çalışmışlardır. Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olup olmaması konusunda bu noktaya işaret edeceğiz.

    İşte Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği beş temel prensip bun­lardır. Bunların hepsine birlikte iman etmeyen kişi «Mutezile» ismi­ne lâyık değildir.[70]



    B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:


    Mutezilîler, inanç meselelerini isRat için delil getirirken, hakkın­da nass bulunan meseleler hariç, diğer meselelerde aklî hükümlere dayanırlardı. Bunları, şeriata saygı göstermek dışında hiçbirşey, ak­la güvenmekten uzaklaştıramazdı. Her meseleyi önce aklen düşü­nürlerdi. Akim kabul ettiğini kabullenirler, akim kabul etmediğini ise terkederlerdi.

    Mutezilüerin, bu şekilde aklî metoda kapılmalarına sebep şun­lardır.

    a) Mutezililerin, eski medeniyet ve kültürlerin kaynaştığı Irak ve Fars bölgelerinde bulunmaları.

    b) Bunların, Arap soyundan olmayışları. Mutezilüerin çoğun­luğu, Arap asıllı olmayan kimselerdendi.

    c) Mutezilüerin, Yahudi, Hristiyan ve felsefî düşünceleri Arap-çaya nakletmeye çalışan diğer gayr-ı müslimlerle çok sık temasta bulunmaları sebebiyle eski filozofların görüşlerinin bunların arası­na sızmasıdır.

    Mutezilelerin, kayıtsız, şartsız akıllarına güvenmelerinden şu netice doğmuştur: Onlar, birşeyin iyiliği veya kötülüğü hususunda akla dayanarak hüküm verirler ve şöyle derlerdi: «Bütün bilgiler akıl ile elde edilir ve akla göre vaciptir. Nimetler bahşedene şükret­mek, nakli delillerle bildirilmeden önce de gereklidir. İyilik ve kötü­lük, iyi ve kötü şeylerde bulunan birer zâti sıfattır.»[71] (İyi olan bir şeyin iyiliğini ve kötü olan birşeyin kötülüğünü, nakli deliller gel­meden de akıl ile, bizzat kendi durumlarından anlayabiliriz.)

    Mutezilüerin hocalarından biri olan «Cübbai» şöyle der: Allah Tealâ´mn yasakladığı şeyler iki kısımdır.

    aa __ Allah Tealâ´mn yasakladığı fakat, yasaklamayıp emret­mesi de mümkün olan şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafından yasak­landıkları için kötüdürler.

    bb ? Allah Tealâ´mn yasakladığı ve aksini emretmesi olmayan şeyler. Bunların kötülüğü kendiliğindendir. Meselâ, bir kim­se yasaklanan bu şeyin yasak olduğunu bilmese dahi bunun kötü bir şey olduğunu anlayabilir.

    Yine, Allah Tealâ´nm emrettiği şeyler de iki kısımdır.

    cc ? Allah Tealâ´nm, yapılmasını emrettiği, fakat emretmeyip yasaklaması da mümkün olabilen şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafın­dan emredildiîderi için iyidirler.

    dd ? Allah Tealâ´nın emrettiği ve emretmemesi mümkün olma­yan şeyler. Bunların iyiliği, kendiliğindendir.[72] (Emredilmeseler da­hi kişi aklı ile bunların iyi olduğunu bilebilirdi.)

    Mutezilîler, bu görüşe dayanarak, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapmasının ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapma­sının onun için gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, şu ge­rekçeyi ileri sürmüşlerdir. Madem ki eşyanın içinde, kendiliğinden iyi ve kötü olanlar bulunmaktadır, o halde kendiliğinden kötü olan bir şeyin yapılmasını, Allah´ın emretmesi imkânsızdır.

    Yine, kendiliğinden iyi olan bir şeyin yapılmamasını emretmesi imkânsızdır.

    Allah Tealâ, kendiliğinden iyi olan bir şeyi hükümsüz bırakmaz. Yapılmasını emreder. îşte buna; «iyi olanı yapma mecburiyeti» de­nir.

    Mutezilîlerin çoğunluğu bu görüşü kabul etmiş ve şöyle demiş­lerdir. «Allah Tealâ, ancak iyi olan şeyleri yapar. İyi olanı yapmak O´nun üzerine vaciptir. îyi olmayan bir şeyi yapmak ise Allah Te­alâ için imkânsızdır.»[73]



    C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Fel­sefelerden Alması:


    Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler devrinde Arap-İslâm düşüncesine, yavaş yavaş Hint ve Yunan felsefesi girmeye başladı.

    Yunan felsefe akımları müslümanlara Farslar yoluyla geldi. Çünkü îslâmdan önce Fars kültürü, Yunan felsefesinin etkisinde kal­mıştı.

    Yine müslümanlara Yunan felsefesi, Süryaniler kanalıyla inti­kal etti. Çünkü Süryaniler, Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve onu dini kisvelerine büründürmüşlerdi.

    Yunan felsefesi, bizzat Yunanlılar eliyle de müslümanlara inti­kal etmişti. Çünkü, Arap olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı çok iyi biliyorlardı.

    Mutezilîler, görüşlerinde bu felsefenin tesiri altmda kalmışlar, delil getirme metodlarının çoğunu bunlardan almışlardır. Yunan felsefesi, Mutezilîlerin delillerinde ve kıyaslarının önermelerinde apaçık görülmüştür.

    Mutezilîleri, Yunan felsefesini incelemeye sevkeden iki sebep vardır:

    a) Mutezilîler, Yunan felsefesinde aklî açlıklarını giderecek ve fikri boşluklarını dolduracak düşünceler bulmuşlar, bunlarla fikrî eğitimler yapmışlar ve kendilerini, delil ileri sürme hususunda güç­lendirmişlerdir.

    b) Filozoflar ve diğerleri, bazı îslâmî prensiplere hücum edin­ce, Mutezilîier bunlara karşı çıkmışlar ve onların tartışma ve mü­nazara usullerini kullanarak cevap vermeye çalışmışlardır. Filozof­lara galip gelmek için, onlardan çok şeyler öğrenmişler ve bu yolla, gerçekten müslüman filozoflar olmuşlardır.[74]




  13. 27
    D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:


    Mecusî, Yahudi, Hristiyan ve diğerlerinden birçok guruplar, İs­lâm dinine girmişlerdir. Bunların kafaları, eski dinlerine ait fikir­lerle doluydu ve bu eski fikirler, damarlarındaki kanlarına kadar iş­lemişti. Diğer yandan bunların bazıları, müslüman olduklarını açı­ğa vuruyor, fakat ya korktuğu ya bir dünya menfaati gözettiği, ya­hut da fitne çıkarmak suretiyle müslümanîan saptırmak istediği için asıl inançlarını gizliyorlardı. Bu tip insanlar müslümanlann arasın­da, onları inançlarında şüpheye düşürecek şeyleri yaymaya giriş­mişlerdi. Bunun neticesi olarak, görünüşte îslâm ismini taşımalarına rağmen aslında Islâmın temelini baltalayan bir takım guruplar or­taya çıkmıştır.

    Mucessîme (Allah´a cisim isnad eden), Allah´ın bazı imamlara hulul ettiğini (girdiğini) iddia eden Rafizîler ve zındıklar bu gurup­lardandır, îşte bu guruplara karşı kendini îslâm. dinini savunmaya adayan, aklî ve nakli delilleri inceleyen yepyeni bir gurup ortaya çıkmıştır. Bu da Mutezile fırkasidir.

    Evet Mutezilîler, kendilerini dini savunmaya adamışlardır. Mu­tezilîlerin birlikte destekledikleri ve zafere ulaşması için el ele ver­dikleri beş temel prensip, kendileriyle muhalifleri arasında geçen şid­detli tartışmaların neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunların, yukarıda izah ettiğimiz şekliyle tevhid inançları, Mücessime ve Müşebbihe fır­kalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır. Adalet prensipleri «Cüheymiye» fırkasına, «vaad» prensipleri «Mürcie» fırkasına, «Elmen-ziletu beynel menzileteyn» prensipleri ise hem «Mürcie» hem de «Ha­riciye» fırkalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır.´

    Abbasi halifesi Mehdi döneminde, ruhların tenasühünü (ölen canlıların ruhlarının yeni doğan diğer canlılara girdiğini) iddia eden «Mukanna´ el-Horasanî» adlı bir kişi ortaya çıkmış, insanlardan, ba­zılarını kandırmış ve Maveraünnehr tarafına doğru gitmişti. Halife Mehdi, bunu bastırabilmek için büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Bu sebeple Mehdi, zındıkların ve zındıklığın peşini bırakmamış, devlet kılıcıyla bunların kökünü kurutmak için peşlerini takibetmiştir. Fa­kat kılıç, her görüşü yok etmeye ve her mezhebi öldürmeye kadir ol­madığı için, Mehdi, bu zındıklara cevap vermek, onları delillerle sus­turmak, ortaya attıkları şüpheleri yok etmek ve sapıklıklarını orta­ya çıkarmaları için, Mutezile mezhebine mensup olanları ve benzer­lerini teşvik etmiştir. Onlar da usanmadan, yılmadan bu yolda ça­lışmışlardır.[75]




  14. 28
    E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:


    Daha önce de belirttiğimiz gibi Mutezilîler, Emevîler devrinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar, Emeviler tarafından herhangi bir reak­siyonla karşılaşmamışlardır. Çünkü bunlar, Emeviler aleyhinde anar­şi meydana getirmemişler ve onlara karşı savaş açmamışlardır. Zira bunlar, sadece düşünce ile meşgul olan, ilmî deliller peşinde koşan ve meseleleri sıhhatli ölçülerle değerlendiren bir fırka idi. Emeviler, bunlara karşı çıkmamışlarsa da yardım da etmemişlerdir.

    Abbasîler dönemi başlayınca;, inkarcılık ve zındıklık akımları her tarafa yayılmış, Abbasi halifeleri, Mutezilîleri, zındıklar karşı­sında yaîm bir kılıç gibi bulmuşlar, bunları köreltmek istememişler, bilakis kendi yollarında devam etmelerini teşvik etmişlerdir.

    Kendisini, Mutezile âlimlerinden biri olarak sayan Abbasi ha­lifesi Memun, iktidara gelince, Mutezilîlerle sıkı ilişkiler kurdu, on­ları kendisine yaklaştırdı. Vezirlerini ve muhafızlarım bunlardan seçti. Memun, Muteziliîerle fıkıhçılar arasında, bir görüş üzerinde ittifak etmeleri için, karşılıklı münazaralar tertipler´idi. Bu durum, Mehdi´nin ölüm tarihi olan Hicri 218 yılma kadar devam etti. Bu ta­rihte ilmi tartışmalar, tehdit ve işkencelere dönüştü. Bunun sebebi, ve planlayıcısı Memun´un veziri ve kâtibi olan Ahmed b. Ebî Dûad el-Mutezili´dir.

    Şüphesiz ki bu davranış, bir düşüklüktür. Memun gibilerin, ik­tidar dönemlerinde bu hadiselerin meydana gelmesine razı olmama­ları gerekirdi. Bu davranışlarla, fıkıhçılara ve hadis âlimlerine zor­la Mutezilenin görüşü kabul ettirilmek isteniyordu.

    İktidar gücü, belli görüşleri destekleyerek, insanları inançları dışındaki görüşleri kabullenmeye zorlayan bir güç değildir. Dinde zorlamanın haram olduğuna göre, insanları, dine ters düşmeyen gö­rüşlerinden zorla ayırıp özel bir görüşe sevketmek nasıl helâl sayı­labilir?

    Mehdî, fıkıhçılara, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zorla söyletmeye çalışıyordu. Bazı âlimler, Mehdî´nin şerrinden korkarak ve onun cezalarından çekinerek onun arzusuna uygun cevap vermişlerse de; diğer bir kısım âlimler, işkencelere, haksızlıklara ve uzun süren mahkumiyetlere katlanmışlar ve inançlarına ters düşen bir sözü söylememişlerdir.

    Bu fitne, Memun´un vasiyeti üzerine, Abbasi halifeleri Mutasım ve Vâsık dönemleri boyunca devam etmiştir. Ayrıca Vâsık, Mutezi­lenin görüşü olan, kıyamette Allah´ın görülemiyeceği meselesini ka­bullendirmek için de zora başvurmuştur.

    Abbasi halifesi Mütevekkil iktidara gelince bu musibeti ortadan kaldırmış, işleri normal seyrinde yürümeye terketmiş ve görüşleri kendi istikametlerinde yürümeye bırakmıştır. Hatta Mutezilîlere kar­şı çıkmış ve onlara iyi bir gözle bakmamıştır.[76]




itikadi mezhepler mutezile