Kur'an-ı Kerim ve Kur'an Hakkında Yazılar Forumundan Kur’an, olmuş ve olacak her şeyden bahseder diyorlar. Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Kur’an, olmuş ve olacak her şeyden bahseder diyorlar.

    Reklam




    SORU: Kur’an, olmuş ve olacak her şeyden bahseder diyorlar.

    Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzde bir kısım fen ve teknik meseleleri de içine alır mı?

    CEVAP: Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddi manevi terakkisine vesile kıldığı herşeyden icmâlen bahsetmesi doğrudur. Ancak Allah (c.c) müsaade etmediği ve insanın da dünya ve âhiret hayatına bir fâidesi dokunmayan şeylerden söz etmesi, hele tafsilde bulunması asla bahis mevzuu olamaz. Zira bu, hikmet dolu bir kitaba abes isnad etme olur ki, o mukaddes beyan her türlü fâidesizlik ve abesiyetten çok mualladır.

    Kur’an’ın ele alıp tahlile tabi tuttuğu şeylerde, ta’kib ettiği bir yol vardır ki, bilinmediği zaman tahlilci çok defa hayal kırıklığına uğrayabilir.

    Bir kere, Kur’an’ın en birinci hedefi, bu kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitaplarla meşher sahibini tanıttırmak; iman ve ibadet yolunu açmak; ferdi ve içtimai hayatı düzenlemek ve dünya saadetinin ahirette dahi devam ve temadisini te’min edecek bir yolu açmaktır.

    Bu itibarla, o yüce hedefi tahakkuk ettirme yolunda herşeyden bahisler açar, Ele aldığı şeyleri o istikamette vesile olarak kullanır ve herşeyden kıymeti nisbetinde, derece ve ehemmiyetine göre söz eder. İnsandan, O’nun ehemmiyeti kadar, yıldızlardan derecelerine göre ve elektrikten kameti nisbetinde…

    Böyle almayıp da, sadece yirminci asrın tabusu sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin bahis-mevzuu edilme hakkı zayi olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan ihmale uğrayacaktı. Bu ise Kur’an’ın, ruh ve maksad-ı aslisine bütün bütün zıt bir keyfiyettir.

    Beşer için inen ve beşerin yaratıcısıyla münasebet ve bu münasebet içinde ebedi saatdetini hedef alan Kur’an, istihdaf ettiği mevzuun azameti, genişliği ve hayatiliği nisbetinde çok yönlü ve rengârenktir. O’nun, bütün bu yönlerine ayine olabilmek için kütüphaneler dolusu kitabın yazılmış ve tefsirler meydana getirilmiştir.

    Edebi dahiler, büyüleyici ifadesine ve belagat üstünlüğüne hayranlık destanları koşarken; nazarlarını afak ve enfüste (1) gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hadiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir.

    Psikologlar, sosyologlar, kitleler ve insan ruhuna ait en muğlak (problem)leri onunla çözüme kavuştururken, ahlakçı ve terbiyeciler de, onu, bitip tükenme bilmeyen ve alabildiğine zengin ve rengin bir menba kabul etmiş nesillerin terbiyesinde hep o’na müracaatta bulunmuşlardır.

    Bu geniş ve zengin muhtevanın özüne uygun takdimini, selahiyetlilerin pürüzsüz ve duru beyanlarına havale edip okuyucuyu, bu istikamette yazılmış kitaplarla baş- başa bırakacağım. Yoksa, bir seneyi aşkın bir zaman içinde, ancak bazı hakikatları anlatılabilen Kuran’ı bütün yönleriyle soru cevap sütununda ifade etmenin kabil olmayacağını, muhterem karilerimiz de takdir ederler.

    Ancak, Kur’an’ın bir yönü Var ki, “Kur’an muhtevası” deyince, daha ziyade gençlerimizin aklına o gelmektedir. 0 da Kur’an’ın fen ve teknikle daha doğru pozitif ilimlerle alakalı olabilecek yönüdür. Sualde kasdedilen hususta bu olduğundan, bir cümle ile üzerinde durulması uygun olacaktır.

    Vakıa, bu sahayı da bakır sayamayız. Bu mevzuda da şimdiye kadar yüzlerce eser yazıldı ve Kur’anî hakikatların yüzlercesine ışık tutuldu. Ancak pek çoğu itibariyle, devrin fen ve kültürünün tesirinde kalmayarak kaleme alınan bu eserler. İhtiva ettikleri tekellüflü tevillerden ötürü, okuyucu tarafından hep kuşkuyla karşılanmıştır. Hele sübut bulmamış nazariyeleri birer ilmi gerçek zannederek, Kur’an’ın hakikatlarını onlara uydurmağa çalışmalar Kur’an’ı tahrif ve küçük düşürücü mahiyette olmuştur. Oysa ki Kur’an’ın meseleleri gayet açık ve az bir gayretle hemen herkesin anlayabileceği sitildedir. O’nu getiren Melekle, dağdaki çoban letaifin zevki bir tarafa ondaki ilahi maksadı anlamada çok da fark göstermezler.

    Bu itibarla o’nu anlatmada objektif olmak, ilahi beyanın rasanet ve berraklığına sadık kalmak ve onu, vak’aların arkasından koşturmaktan daha ziyade, bir endam aynası hüvviyetiyle hadiselerin karşısına koymak esas olmalıdır. Dil, (esbab-ı nüzul) (2) ve kelime nüansları bilinerek bir tahlile tabi tutmak, ilmi ıstılahlara girmediğinden ötürü garipsense bile,yanlış olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, sahabe, (r.a) tabiin ve İbn-i Cerir gibi ilk müfessirlerin anlayışlarının sübut bulmuş ilmi gerçeklere uygun bulmamıza rağmen, daha mütefelsif (3) ve daha derin gibi görünen sonrakilerde, ilmin ruhuna uymayan tekellüflü tevillere rastlayabiliyoruz. Bu da bize, yaşadığı devrin tesirinde kalmadan, Kur’ an’ı anlatan müfesirin, onun ruhuna daha yakın olduğunu göstermektedir.



    Paylaş
    Kur’an, olmuş ve olacak her şeyden bahseder diyorlar. Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Şimdi, arzetmeye çalıştığım şeylere bir misal ve sorulan soruya da bir cevap teşkil etmesi maksadıyla bir iki numune takdim etmek istiyorum:

    1- Ezelden ebede kadar herşeyi gören ve bilen yüce yaratıcı, evvela umumi manada, geleceğin bir ilim ve irfan ve bunun zaruri neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor. “Biz onlara afakda (birbaştan birbaşa tabiatın sinesinde) ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kuran)ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin” (Fussilet/53) İlk devirlerden günümüze kadar, bütün tasavvuf erbabının mevrid (4) bilip, sık sık müracaat ettiği bu ayet bilhassa ilim gözüyle ele alındığında tek başına bir mucize olduğu teslim edilecektir.

    Makro -âlemden mikro-âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’an’ı doğrulayacak ve yaratanın varlığını ve birliğini gösterecektir. Şimdi vitrinlerde teşhir edilen mevzu ile alakalı yüzlerce kitaba baktığımız zaman, ilahı beyanın süratle tahakkuk etmeye doğru gittiğini görüyor ve daha şimdiden, gelecekte anlaşılabilecek, tabiata ait binlerce dilin onu tesbih ettiğini duyuyor gibiyiz.

    Vakıa, bugün dahi, pek çok hadiselerin diliyle “yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamdederek tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz, onların tesbihlerini anlamazsınız .” (İsra/44) hakikatinden anladığımız şeyler küçümsenmeyecek kadardır. Atomların çözülen dili bize pek çok şey ifade ettiği gibi, nebulaların tarrakalarından da bir hayli şey anlamış bulunuyoruz, Ne var ki, henüz bu âlemşümu1 tesbihi duyacak ve anlayacak bakışı kazanmadık.

    2- Kur’an’ın, anne karnından ceninin teşekkül ve gelişmesini anlatması da fevkalade enteresandır: “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, biz sizi, topraktan, sonra nutfe (sperm) den, sonra alakadan, (embriyo), sonra yaratılışı belirli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size açıktan (göstereceğimizi) gösterelim.’’ (Hac/5) Başka bir yerde ise, kademe kademe anne karnında geçirilen satırlara parmak basılır ve aydınlık getirilir: “Andolsun ki biz insanı çamurdan (meydana gelen) bir öz ve süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karargâha koyduk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo) ya çevirdik. Arkasından alakayı bir çiğnem et yaptık. Onun arkasından da, o bir çiğnem eti kemik yaptık ve kemiklere et (adale) giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratık olarak inşa ettik.” (yani belli bir devreden sonra diğer canlılardan ayırarak istidadına göre bir şekil verdik) (Müminun /13–14) Bir başka yerde ise; yine anne karnındaki değişik bir noktanın aydınlatıldığını görüyoruz: “Sizi annelerinin karnında, üç-karanlık içinde hilkatten hilkate (nutfe, alaka, mudğa) intikal ettirerek yaratmaktadır.” (Zümer/6)- Bilindiği gibi rahim, dıştan içe doğru üç-dokudan meydana gelir: Parametrium, Miometrium, Endometrium. Bu dokular, su, ısı ve ışık geçirmez zarlarla sarılmıştır. Kur’an bu dokulara (zulmet) diyor ve insanın bu üç zulmet içinde yaratıldığını ifade ediyor.

    Şimdi, modern anatomiye rehberlik yapmış olan bu ayetlerdeki özlü ifadelerle hekimlerimizi baş başa bırakıp ayrı bir hususa intikal edelim.

    3- Kur’an sütün meydana geliş keyfiyetini de, süt gibi dupduru ve berrak olarak anlatmaktadır: “Hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Onların karınlarından fers (yarı hazmedilmiş gıdalar) ile kan arasından tertemiz, içenlere (içimi) kolay süt içiriyoruz.’’ (Nahl /66). Alınan gıda maddelerinin, evvela yarı hazmı ve sonra emilen mevaddın (5) süt guddelerinde ikinci bir ameliyeye tabi tutulmaları gibi bu iki ameliye ve tasfiyeyi Kur’an, kelimesi kelimesine nakletmektedir.

    4- Bir diğer mucizeyi beyanı da, herşeyin bir erkek bir de dişi olmak üzere çift çift hilkatleridir: “Ne yücedir O ki, toprağın bitirdiklerinden (insanların) kendilerinden ve daha bilemedikleri nice şeyleri hep çift yarattı” (Yasin/36). Canlılardaki erkeklik dişilik öteden beri biliniyordu; ama otların ağaçların (ve daha bilemedikleri nice şeyler) sözüyle atomlara, bulutlara kadar pozitif ve negatif çiftini ta’mim oldukça düşündürücü ve hayret vericidir. Kur’an, daha başka ayetleriyle de herşeyin çift olma esası üzerinde ısrarla durmaktadır. Arzedilen numunenin kâfi geleceği kanaatiyle diğer bir ayete geçmek istiyorum.

    5- Kur’an, kâinatın hilkati mevzuunu da yine kendine has üslubla ele alır: “İnkar edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık’ (Enbiya/30)

    Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Lablas’ın ister hilkatin ilk maddesi (esir) olsun, ister bütün kâinatları dolduracak kadar kocaman bir sehabiye bir kaos olsun, ve sonra ister hayata dayelik yapan su, dünyadan yükselen gaz ve buharların, tekrar yağmur şeklinde geriye gelip denizleri teşkil ederek canlılara müsait vasat ve menşe olsun ister başka şekilde meydana gelsin.

    Kâinat, bir bütünün parçaları ve birbirine numune ve misal tek hakikatin yapraklan olduğu anlatılıyor ve Kaliforniya çınarlarından insanlara kadar vücudun dörtte üçünü teşkil eden suyun hayatiyet ve ehemmiyetine parmak basılıyor.

    6- Bütün kâinat içinde yıldızınız güneşin, ayrı bir ehemmiyeti var. Ve Kur’an, onun en mühim bir yanını dört kelimelik bir cümle içinde şöyle ifade ediyor: “Güneş de kendi müstekarri (yani kendine tayin edilen çizgide ve belli bir zaman içindeki muayyen istikamet ve hareketi) için akıp gider.” (Yasin/38)

    Bu beyan, güneşin kendine tahsis edilen yörüngede akıp gittiğini anlattığı gibi, başka bir ağırlık merkezine doğru kayıp durduğunu da ifade etmektedir. Aynı zamanda, vazifesini bitirdikten sonra karar kılıp bir yerde duracağına da dikkat çekilmektedir.

    Kur’an kelimelerinin zenginliğindendir ki, böyle dört sözcük ile bir sürü hakikat ifade edilir ve bir sürü karanlık mesele vüzuha kavuşturulur. Böyle büyüleyici ve beliğane ifadelerinden bir tanesi de, mekan genişlemesiyle alakalı olan ayettir:

    7- ‘‘Göğü kendi ellerimizle (kudret ve irade) yaptık ve biz onu devamlı genişletmekteyiz.” (Zariyât/47) yine dört kelime, alemşümul bir meseleye dikkatimizi çekiyor. Siz, bu hususu, ister Huble’nin katsa1ısıyla izah edin; ister başka bir yolla; gökcisimleri arasındaki mesafenin gittikçe arttığını anlatan ayet, kelimeleriyle, terkibiyle dupdurudur ve ne dediği bellidir.

    8- Bir diğer ayet de, bu yaklaşma, uzaklaşma ve birbiri içindeki esrarlı dönüp durmadaki, itibarı bir kanuna dikkati çekmektedir: Allah O’dur ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti.’’ (Ra’d12) Bir nizam içinde hareket eden, sistemler, yıldızlar ve peykler, bir kaide ve direk üzerinde hareket etmektedirler ama o direk bizim görebileceğimiz bir direk değildir. Bu direk cisimler arasındaki itme kanunudur (ani’l-merkez) (Hac/65) de ise, gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğunu fakat Allah’ın musaade etmediğini anlatıyor ki, bu da cisimler arasındaki çekme kanunudur.

    Bu mevzûda ister Newton’un cazibe-i umumiyesi açısından, isterse modern astronomi çağının (hayyiz)iyle ele alın, anlatılan şey açık ve seçiktir.

    9- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden aya seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor zannındayım.” Dolunay şeklini alan aya kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz’’ (İnşikak/18–19), Daha önceleri tefsirciler ‘‘halden hale, şekilden şekle uğrayarak değişiklikler göreceksiniz” tarzında müsellem bir mana vermişler ise de, aya kasem edildikten sonra, sibak itibariyle yukarıda gösterilen mananın daha muvafık olacağı kanaatindeyim.

    10- Küreyi arzın şekil değiştirmesiyle alakalı beyan da fevkalade caziptir: ‘Bizim, yere gelip onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Gâlib gelen onlar mı? (yoksa biz mi?) (Enbiya/44).

    Yerin uçlarının eksilmesi, yağmur, sel ve rüzgârlarla dağların aşınmasından daha ziyade kutup bölgelerinin basıklaşmasından ibaret olsa gerektir.

    11-- Son bir misal de ay ve güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki ayet (alamet) yaptık. Gecenin ayetini (ayı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.’’ (İsra 12)

    İbn Abbas, gecenin ayeti ay, gündüzün ayeti de güneştir, diyor. Bu itibarla “gecenin ayetini sildik’’ sözünden, bir zamanlar ayın da güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcının O’nun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki, bir yönüyle ayın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de diğer yıldızların kader ve akîbetlerine işaret etmektedir.

    İşaret edilen bu bir kaç nümune gibi, Kur’anda daha pekçok ayetler vardır ki, hem insanı alakadar eden her mevzuun, hiç olmazsa icmâli Kur’anda bulunmaktadır, hem de bu meselelere dair İlahi beyan, herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkansız mucizeyi bir hüviyettedir.

    İlerde iktidarlı birisinin, Kur’an’ın bu kabil ayetlerini, zikredilen ölçüler içinde tefsir edeceği ümidiyle ben daha fazla tasdi etmek istemiyorum.


    _________________

    (1) Afak ve enfüs: Kâinat ve içindeki hâdiseler ile, kişinin, nefsi, dâhili âlemi ve kendi hayatı.
    (2) Esbab-ı nüzül: Kur’an-ı Kerim ayetlerinin inmesine sebep olan hadiseler.
    (3) Mütefelsif: Felsefeye çok dalmış, filozoflaşmış.
    (4) Mevrid: yol, kati delil olan husus, nass.
    (5) Mevadd : Maddeler
    sızıntı