Mumine Ahlak ve Kötü Ahlak / Kötü huy ve Sıfatlar Forumundan Nefs Hakkında bütün konular Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Nefs Hakkında bütün konular

    Reklam




    N E F S

    * Nefs; Anlam ve Mâhiyeti
    * Nefsin Farklı Özellikleri (Emmâre, Levvâme, Mutmainne, Râdıye, Mardıyye)
    * Kur’ân-ı Kerim’de Nefs Kavramı
    * Hadis-i Şeriflerde Nefs Kavramı
    * Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir mi?
    * Nefs Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları
    * Nefs Kavramının Yozlaştırılması ve “Nefsin Merhaleleri” Tâbiri
    * Nefsin İki Yönü (Nefse Fücûr ve Takvânın İlhâmı)
    * İntihar; İzzet-i Nefs
    * Ben Kavramı; Egonun Özellikleri
    * Nefs ve Ruh Aynı Şey midir?
    * Ruhla Nefsî Arzular Arasındaki Dengesizlik
    * Nefsin Olumsuz Yönü; Hevâ
    * Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu; Hevâî İnsanlar Topluluğu




    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
    ِ
    يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا
    زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ
    بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبا

    “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisden/candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücuda getiren ve ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbiniz (e karşı gelmek)den ittika edin/çekinin Kendisi (nin adını öne sürmek sûreti) ile birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını kesmek)ten sakının Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir” (4/Nisâ, 1)



    Paylaş
    Nefs Hakkında bütün konular Mumine Forum

  2. 2
    Reklam





    Nefs; Anlam ve Mâhiyeti

    Câhiliye dönemi Arap şiirinde daha çok bir şeyin özünü, kendisini belirten zamir olarak kullanılan nefs kelimesi zamanla yirmiyi aşkın anlamı dile getirecek biçimde kullanılmaya başlandı Ruh, can, kan, benlik, kalb, iç, kimse, büyüklük, yücelik, cevher, nefret, irade, kem göz, nefs kelimesinin dile getirdiği başlıca anlamlar arasındadır Kur'an'da zamir biçiminden başka; ruh, can, iç, kalp anlamlarında kullanıldığı da görülür Felsefî düşüncenin yaygınlaşmaya başlamasından sonra kelime daha çok ruh karşılığında kullanılmaya başlandı; Kelâmî, tasavvufî ve felsefî nazariyelerin konusu durumuna geldi
    Kur'an'da nefs kelimesi çoğulu olan enfüs ve nüfûs biçimleriyle birlikte genellikle çeşitli varlıkların kendilerini belirtmek üzere kullanılır Ama zaman zaman hayat ilkesi anlamında ruh, kalb ve iç anlamlarında kullanıldığı da görülür Sözgelimi,
    "Gelin kendimizi (enfüsenâ) ve kendinizi (enfüseküm) çağıralım” (3/Âl-i İmran, 61) âyetinde; "kendimiz = enfüsenâ" Hz Peygamber, "kendiniz = enfüseküm" ise Hz İsa hakkında tartışmaya kalkışan Hristiyanlar dile getirilmektedir Kelime, "Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde (nefsike) olanı bilmem" (5/Mâide, 116) örneğinde olduğu gibi altı âyette Allah'ı, bir âyette (25/Furkan, 3) ilâhları, bir âyette de (6/En'âm, 130) insan ve cin topluluğunu belirtmek üzere kullanılır "Haydi canlarınızı, ruhlarınızı (enfüseküm) çıkarın" (6/En'âm, 93) âyetinde insan ruhunu karşılayan nefs kelimesi, diğer bazı âyetlerde "kötülüğü emreden" (emmâre) (12/Yusuf, 53), "kınayan/levvame" (75/Kıyâmet, 2) ve "huzura eren/mutmainne" (89/Fecr, 27) nitelikleriyle kullanılır " Yusuf bunu içinde (nefsihî) sakladı" (12/Yusuf, 77) ve "Allah içinizden (enfüseküm) geçeni bilir" (2/Bakara, 235) örneklerindeki gibi kelime iç ve kalp anlamlarını karşılayacak biçimde de kullanılmaktadır
    Kur'an'daki kullanılışının da etkisiyle Emeviler döneminden itibaren nefs kelimesi yaygın biçimde ruh anlamında kullanılmaya başlandı Ama ashab, tabiun ve bunların izleyicisi olan selef bilginleri nefsin mâhiyeti, nitelikleri gibi konularda Kur'an ve sünnette verilenle yetinerek susmayı yeğliyorlardı Kur'an ve sünnette geçtiği kadarına inanmayı ilke edinen selefe göre nefsin mâhiyetinin kavranması imkânsızdı ve bu konuda tartışmaya girmek gereksizdi
    Hicrî ikinci yüzyıldan itibaren Müslüman bilgin ve düşünürler, özellikle Yunan felsefe metinlerinin Arapçaya çevrilmesinden sonra nefs konusunda tartışmaya ve çeşitli düşünceler ileri sürmeye başladılar Aristo felsefesinin Yeni Eflâtuncular tarafından yorumlanan biçiminin ağır etkisini taşıyan bu tartışmalar sırasında nefsin mâhiyeti, nitelikleri, kadim olup olmadığı, ölümden sonraki durumu gibi konularda çok sayıda düşünce ve nazariyeler ortaya çıktı
    Nefs konusuyla uğraşan bilgin ve düşünürler, insan gerçekliğinin belirlenmesinde, o zamanlar başlıca yöntem olan mantıkî ihtimalleri göz önünde bulundurarak, düşüncelerini bu ihtimallerden birisine dayandırmışlardır Buna göre, sözgelimi bir insan "düşündüm", "yaptım" dediğinde, buradaki "ben"le anlatılmak istenilen ya cisim (beden), ya cisimsel bir şey (âraz ya da kuvvet), ya da cisimle cisimsel olanın toplamından oluşabilir Diğer bir seçenek de bu şeyin ne cisim, ne de cisimsel olmamasıdır Düşüncelerini bu ihtimaller üzerine kuran Müslüman düşünürler öncelikle iki ana fırkaya ayrıldılar Birinci fırkaya göre nefs cisim ya da cisimsel olmayan soyut bir varlıktır İkinci fırka ise nefsin soyutluğunu kabul etmeyerek cisim ya da cisimsel bir varlık olduğunu savunmuştur
    Nefsin soyut bir varlık olmadığını savunan düşünürler, nefsin mâhiyeti konusunda birbirinden farklı çeşitli görüşler öne sürmüşlerdir Bunların başlıcaları şöyle özetlenebilir:
    1 Nefs bir atomdur İbn el-Ravendi'nin savunduğu bu görüşe göre soyut mümkünlerin olması imkansızdır Nefs ya da ruh, kendi özüyle var olan bir cevherdir Bu cevher basit varlıkları kavrar Yeri kalptir Bu nefs insanın özünü oluşturur
    2 Nefs, bedenle birlikte ortaya çıkan canlılıktır Nazzam tarafından savunulan bu görüşe göre insan, bedenle birlikte var olan bu hayattan ibarettir İnsanda, beden dışında birşey yoktur
    3 Nefs, beyinde güç, kalpte fiildir
    4 Nefs üç ayrı cisimden oluşan bir bileşiktir Eski Müslüman hekimlerin savunduğu bu görüşe göre nefsi oluşturan bileşiklerden birisi buhar gibi sıcak ve latif bir cisimdir Yeri kalptir Hayvan bu nefsle varlık kazandığı için nefs-i hayvanî ya da rûh-ı hayvanî adı verilir İkincisi, yine latif, buhar gibi bir cisimdir Bunun yeri karaciğerdir Buna da nefs-i tabiî ya da rûh-ı tabiî denir Üçüncüsü de yine buhar gibi latif bir cisimdir Yeri beyindir Buna da nefs-i insanî ya da rûh-ı insanî adı verilir
    5 İnsanın gerçekliğini oluşturan nefs, insanın maddî bedenidir Bazı Kelâmcılar bu görüşü benimsemişlerdir
    6 Nefs, kemiyet ve keyfiyet bakımından dört sıvının mûtedil ölçüdeki bileşiminden oluşur Bu görüş de eski hekimler arasında yayılmıştır
    7 Nefs, mûtedil ölçüdeki kandır
    8 Nefs, mâhiyet bakımından maddî bedene muhâlif, ama gül suyunun gülde, zeytin yağının zeytinde yayılması gibi bedene yayılan nûrânî, yüce, diri ve hareketli bir cisimdir Bu cisim ayrışmaz, değişmez, parçalanmaz Maddî beden oluşarak kendisine yetenek kazandığı zaman bu nûrânî latif cisim bedene nüfuz eder, yayılır Beden bu yayılmaya uygun olduğu sürece canlı kalır; yayılmaya engel olan bir durum belirirse, nefsin yayılması sona erer ve ölüm ortaya çıkar Birçok büyük Kelâmcı bu görüşü benimsemiş, İbn Kayyim el-Cevzî ve İmam Şarânî nefse ilişkin olarak yazdıkları müstakil eserlerde bu görüşü savunmuş, Fahreddin er-Râzî bu görüşün güçlülüğünü belirtmiştir
    Muhakkik Kelâmcılarla İslâm filozofları ve mutasavvıflarının bir bölümü de nefsin soyut bir cevher olduğunu savunmuşlardır Bunlara göre insanın mâhiyeti ne cisimdir, ne de cisimseldir Nefs, maddeden ayrık bir cevherdir Ne var ki bunlar da kendi içlerinde iki fırkaya ayrılmışlardır Muhakkik Kelâmcılara göre insan, bu nefs cevheriyle bedenin birleşmesinden oluşur İkinci fırkayı oluşturan filozoflarla mutasavvıflara göre ise, nefs bedene iliştiğinde onunla birleşir Nefs bedenin, beden de nefsin aynısı olur Birleşmelerinden sonra ikisinin toplamı insanı oluşturur Ölümle bu birlik bozulur Nefs kalır, beden ise yok olur
    Tüm İslâm fırkaları nefsin kadim olmadığında, sonradan yaratıldığında görüş birliği içindedirler Buna karşılık nefsin bedenden önce yaratılıp yaratılmadığı konusu görüş ayrılıklarına neden olmuştur İslâm filozofları olarak bilinen Meşşâîler, nefsin bedenden sonra, yani ceninin ana rahmindeki oluşumundan sonra yaratıldığını savunmuşlardır Bazı ifadeleri Gazalî'nin de bu görüşü benimsediğini göstermektedir Ne var ki, Gazâlî'nin nefsin bedenden önce yaratıldığını kabul ettiğini gösteren ifadeleri de bulunmaktadır Kelâmcılarla mutasavvıfların büyük çoğunluğu ise nefsin bedenden önce yaratıldığını kabul etmektedir
    Nefsin mâhiyeti konusundaki düşüncelerinde Yunan felsefesinin yoğun etkisinde kalan Müslüman düşünürler, özellikle Aristoteles'in izinden giderek nefsin üç türü, derecesi ya da durumu olduğunu kabul etmişlerdir Buna göre nefs nebatî, hayvanî ve insanî nefs olmak üzere üçe ayrılır Tüm bitki, hayvan ve insanlarda ortak olan nebatî nefsin üç gücü vardır el-Kuvvetü't-tegazziye (beslenme gücü), el-kuvvetü't-tenmiye (büyüme gücü) ve el-kuvvetü't-tevellüdiyye (üreme gücü) denilen bu güçler yardımıyla canlılar, varlıklarını ve türlerinin devamını sağlar Hayvan ve insanlarda ortak olan hayvanî nefsin de kendine özgü güçleri vardır Bunlar hareket ve algı güçleridir Hareket gücü, el-kuvvetül-bâise (harekete geçiren güç) ve el-kuvvetül-fâile (etkin güç) olmak üzere ikiye ayrılır el-Kuvvetül-bâise, yararlı şeyleri çeker, zararlı şeyleri defeder el-Kuvvetül-fâile ise çeşitli hareketleri meydana getirmek üzere sinir ve kaslara yayılmıştır; görevi, sinir ve kasları gerip gevşeterek hareketi sağlamaktır Algı güçleri de el-havassu'z-zâhire (dış algı güçleri) ve el-havassu'l-bâtıniye (iç algı güçleri) olarak ikiye ayrılır el-Havassu'z-zâhire beş duyudan oluşur el-Havassu'l-bâtıniye de hiss-i müşterek (ortak duyu), musavvira (tasarlama gücü), mütehayyile (hayal gücü), vehim (sezgi gücü) ve hâfızadan (hatırlama gücü) meydana gelir Yalnız insanlara özgü olan insanî nefsin de kendine özgü güçleri vardır Bunlar el-kuvvetü'l-âtime (bilici güç) ve el-kuvvetü'l-âmile (yapıcı güç) adlarını taşır Nefs-i nâtıka (düşünen, konuşan nefs) ya da nefs-i aklî (aklî nefs) denen insanî nefs bedenin düşünceye ait fiilleri akletmesi ve genel işleri algılaması bakımından ilk olgunluğudur
    Hemen hemen tüm Kelâmcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca benimsenen bu nefs nazariyesi İslâm dünyasında gelişen psikolojinin (ilmü'n-nefs) temellerini oluşturur Ama bu nazariye Kelâmcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca farklı biçimde ifade edilmiş, özellikle İbn Sina, Gazalî, İbnül-Arabî ve er-Râzî gibi doktrin sahibi büyük düşünürlerce farklı biçimlerde yorumlanarak kendi sistemleri içine yerleştirilmiştir (1)

    ‘Nefs’, öncelikli olarak bir kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir Açık ve gizli, dünyaya ve ahirete bakan duyuları, maddî ve mânevî becerileri, arzu, heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi demektir
    ‘Nefs’, ruh ve kalp mânâsında da kullanılmıştır Şeriat ilminde ise, şehvet (cinsî ve her türlü aşırı istek) ve kızgınlığın başlangıcı olan içteki, insanın içindeki mânevî güce nefs denilmektedir Nefs kelimesi zaman içerisinde birçok anlam kazanmıştır ki, bunların bazıları şunlardır: Can, kalp, benlik, kan, iç, kimse, beden, izzet, görüş, kötü göz, arzu, yücelik, bir şeyin özü gibi
    Nefsin İşlevi: ‘Nefs’, tek tek her varlığa işaret ettiği gibi, bu varlıklara yön kazandıran mânevî güce de verilen addır Bu anlamda nefs, maddî hayatın kaynağıdır, yani isteklerin merkezidir
    İnsan şekil yani cisim ve mânevî cephe sayılan ruhtan meydana gelir İnsanın rûhu onun nefsidir de denmiştir Hayatın devamı için bedenin bazı şeylere ihtiyacı vardır Nefs bu ihtiyaçların şekillendiği ve çıktığı yerdir Nefsin istekleri hayatın devamı için gereklidir Ancak nefis başıboş bırakıldığı zaman, aşırı istekler gündeme gelir ve insan o noktada hataya düşer Kişinin yeme içme, soluk alıp verme, barınma, uyuma, sahip olma arzuları nefsin normal istekleridir Ancak bu istekler başıboş bırakıldığında, kişi câhil, cimri, hasetçi, gözü doymaz, azgın,sapıtmış, gurura kapılmış bir varlık haline gelebilir Çünkü nefsin yapısı buna uygundur
    İşte dünya hayatının anlamı nefsin bu istekleriyle mücâdele etmede şekilleniyor İslâm, bir başka deyişle Allah’ın dâveti kişiye bu mücâdeleyi öğretmektedir İslâm'ın getirdiği ölçüler nefsin isteklerini olumlu bir şekilde yönlendirmeyi sağlar Nefs bazen şeytanın kandırmasıyla kendini büyük görmeye ve doyumsuz olmaya başlar O noktada kendini ve işlevini unutur Sahibini azgınlığa ve isyâna sürükler Aslında nefse isyanı da takvâyı da, hata yapmayı, aşırı istekleri, doyumsuz iştahları ve Allah’a itaat etmeyi de öğreten Allah’tır (91/Şems, 7-8) Ancak insan bu noktada sınanmaktadır
    Nefsin istekleri kişinin hayatını sürdürmesini sağlar Ama aşırı istekleri onu hataya ve çizilen sınırları aşmaya götürür Sözgelimi, kişinin yemek isteği meşrûdur, bir ihtiyaçtır, ama başkasının yiyeceğini çalarak ihtiyacını gidermesi hatadır Kişinin nefsi cinsel birleşmeye ihtiyaç duyar, ancak zina etmesi sınırı aşmasıdır İnsanın dünya malına ve geçimliğine sahip olmak istemesi ve sahip olması normaldir Çünkü insan böyle yaratılmıştır Ancak kişi nefsinin aşırı arzularının peşine gider de, hangi yolla olursa olsun ve ahireti unutarak mal toplamaya çalışırsa hataya düşer Kişilerin topluma yön vermesi, yönetmek istemesi doğaldır ve ihtiyaçtır Ancak nefsinin gururuna kapılıp da zulmetmeye ve başkasının haklarına tecavüz etmeye kalkışanlar, sınırı aşanlardır
    İslâm, insan ile onun nefsinin isteklerinin arasına bir denge getiriyor Meşrû istekler ile, gayrı meşrû arzular arasına sınır koyuyor Kur’an diyor ki: “Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur Onu (isyanla, günahla) örtüp saran da elbette ziyan etmiştir (yıkıma uğramıştır)” (91/Şems, 9-10)
    Kur’an, kötülüğü emreden nefse dikkat çekiyor “Ben nefsimi aklamam, çünkü nefis muhakkak kötülüğü emreder” (12/Yusuf, 53) İtmi'nan bulmuş (tatmin olmuş, doymuş) nefisler, Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı olarak kullarının arasına ve O’nun Cennetine girerler (89/Fecr, 27-30) Bu nefis, ya sağlam bir imana ermekle, ya korku ve üzüntüden güven içinde olarak, ya Allah’ı hakkıyla zikrederek, (Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur (13/ Ra’d, 28), doyar ve kurtuluşa erer
    Kişinin müslümanlığının işareti, nefsinin isteklerinin Kur’an’a ve Peygamberimizin koyduğu ölçülere uygun olmasıdır Nefislerin; iman, ibâdet, itaat, duâ ve Allah yolunda çalışma ile tezkiye edilmesi (temizlenmesi, korunması) gerekir
    Nefs kökünden türeyen ‘nefes’ solunan hava, sevinç ve rahatlık getiren rüzgâr demektir Yine aynı kökten gelen ‘nifas’ kadının doğum yapması, ‘teneffüs’ ırmağın veya sabahın ortaya çıkması veya ferahlanma (rahatlama), ‘nefis’ çok hoş, kendisine tutkun olunan şey anlamında kullanılmaktadır
    Allah’ın sıfatlarından biri de ‘Kıyam bi-Nefsihi’dir, yani O kendi kendine vardır, hiç kimseye muhtaç değildir (2)

    İnsanın yapısı hakkında Kuran'da verilen bilgileri incelerken, "nefs" kavramına oldukça sık rastlarız Nefs Arapçada "insanın kendisi", anlamına gelir ve Türkçede tam bir karşılığı olmasa da "benlik" kelimesiyle bir derece tercüme edilebilir
    Kuran'da haber verildiğine göre, "nefs" iki taraflıdır: İnsanın içinde kötülüğü emreden bir taraf ve o kötülükten sakınmayı emreden bir taraf bulunmaktadır Şems Sûresi'nde bu durum şöyle anlatılır: "Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, Sonra ona fücûrunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun) Onu arındırıp temizleyen gerçekten felâh bulmuştur Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır" (91/Şems, 7-10)
    Âyetlerde nefisle ilgili olarak verilen bilgiler son derece önemlidir: Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve ona "fücur" ilham etmiştir Fücur Arapçada, "doğruluk sınırlarının yırtılıp parçalanması" anlamına gelir Dinî terim olarak fücurun anlamı ise şöyle verilir: "Günaha ve isyana girişmek, fâsık olmak, yalan söylemek, başkaldırmak, karşı gelmek, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak, zinâ, ahlâkî çöküntü"
    Şems Sûresi'ndeki âyetlerden öğrendiğimize göre Allah, bu kötülüklerin yanı sıra, insana nefsin fücurundan sakınmayı da ilham etmiştir Ayrıca nefsini arındırıp temizleyen, yani nefsinin fücurunu kabul edip, Allah'ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır Bu, ebedî ve gerçek kurtuluştur, yani Allah'ın rızâsını, rahmetini ve cennetini kazanmak Buna karşılık, nefsini örten, yani onun fücurunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan kişi ise yıkıma uğrayacaktır Yıkım da Allah'ın lâneti ve cehennem azâbı demektir
    Bu noktada çok önemli bir sonuca varıyoruz: Herkesin nefsinde mutlaka kötülük vardır Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah'ın gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır
    İşte mü'minlerle inkarcılar arasındaki en önemli farklardan biri bu noktada ortaya çıkmaktadır İnsan, ancak İslâm'ın verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder Dinin ve dolayısıyla dini tebliğ eden peygamberlerin en büyük özelliklerinden biri, insanların nefislerindeki kötülüğü ortaya çıkarmaları ve onu temizlemeleridir Bu nedenle Kuran'da, Bakara Sûresi'nin 87 âyetinde inkârcı yahûdilere seslenilirken " size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?" denildiği bildirilmektedir
    Âyette bildirildiği gibi, inkârcılar nefislerindeki kötülüğe teslim olurlar ve bu nedenle de nefislerine aykırı gelen şeyleri kendilerine tavsiye eden hak dini ve o dini tebliğ edenleri yalanlarlar Bu durumdaki bir insan, Şems Sûresi'ndeki âyetlerde bildirildiği gibi, nefsini örter ve onun fücuruna esir olur
    Buna karşılık mü'minler Allah'ın varlığının, birliğinin farkındadırlar; O'ndan korkar ve Rabbimizin hükümlerine karşı gelmekten sakınırlar Bu nedenle de nefislerindeki fücura teslim olmaz, onu örtmez, açığa çıkarır ve Allah'ın ilham ettiği şekilde ondan sakınırlar
    Kuran'da haber verilen Hz Yusuf'un, "Ben nefsimi temize çıkaramam Çünkü gerçekten nefs -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, merhamet edendir" (12/Yusuf, 53) sözleri, mü'minlerin nasıl düşünmeleri gerektiğini göstermektedir Mü'min, her ortamda nefsinin kendisini yanlış yola yöneltmek isteyeceğinin bilincinde ve uyanık olmalıdır
    Buraya kadar, ağırlıklı olarak nefsin iki zıt yönünden "fücur" kısmını inceledik Aynı âyetin devamından nefse fücurunun yanı sıra bir de, bu fücurdan sakınmasını sağlayan bir kabiliyetin ilham edildiğini öğrenmekteyiz İnsanı Allah'a ve dinin bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi ve kötüyü ayırt etmesini sağlayan nefsin bu yönü, halk arasında "vicdan" olarak tanımlanır
    İşte, nefsin içinde, insanı daima kötülüğe çağıran hevâya karşın, onu daima iyiliğe çağıran vicdanı da vardır Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya sahiptir Vicdan, bir anlamda doğruya yönelten Allah'ın sesidir İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran'da gösterilen temel prensipleri tam olarak kavradığı takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir
    Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın ölçülerine göre belirlenmiş durumdadır Ancak, Kuran'ın belirlediği vicdan ölçüleri, toplumda yerleşik olan "vicdan" ölçülerinden oldukça farklıdır Toplumun vicdan anlayışı, yolda rastlanan bir fakire sadaka vermek ya da hayvanlara sevgi göstermek gibi son derece yüzeysel örneklerle sınırlıdır Oysa mü'minin vicdanı, Kuran'ın tüm emirlerinin ve tavsiyelerinin yerine getirilmesini gerektirir Hatta Kuran'da genel hatlarıyla belirtilen pek çok konunun ayrıntıları vicdan sayesinde belirlenir ve uygulanır
    Örneğin, Kuran'da iman edenlere ihtiyaçlarından arta kalanı infak etmeleri emredilir Fakat ihtiyacının ne kadar olduğunu herkes kendi vicdanı ile belirler Vicdanı yeterince güçlü olmayan bir insan ise, dinin hükümlerini Allah'ın rızâsına en uygun biçimde uygulayamaz Mü'min günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında seçim yapmak durumunda kalır Karşılaştığı seçenekler içinde, Allah'ın rızâsına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı olanını seçmekle yükümlüdür Bu seçimi yaparken muhâtap olduğu seçenekler karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah'ın rızâsına daha uygun olacağını ona söyler Ancak ikinci aşamada hevâsı da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır Bunun için de genellikle insana mâzeretler fısıldayacaktır Kuran'da nefsin öne sürdüğü bu "mâzeret"lere sık sık dikkat çekilmektedir
    Mü'min, nefsin kendisine fısıldadığı tüm mâzeret ve bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği doğruyu uygulamalıdır Kuran'da mü'minlerin vicdanına dair verilen örnekler, insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir Âyetlerde mü'minlerin savaşa çıkma şevklerinden şöyle söz edilmektedir: "Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur Allah, bağışlayandır, merhamet edendir Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde 'sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur" (9/Tevbe, 91-92)
    Savaşa çıkmak görünüşte son derece tehlikelidir Savaşmaya giden bir insan, ölüme ya da yaralanmaya gittiğini bilir Ancak buna karşın Peygamberimiz döneminde mü'minler Allah yolunda savaşmak için büyük bir istek duymuşlar, savaşa çıkamadıkları için de üzülmüşlerdir Bu, Kuran'da kastedilen vicdanın çarpıcı bir örneğidir
    Nefis mü'mini bir anda dinden döndüremez ama küçük tavizler koparmaya çalışır Örneğin, mü'mini Allah yolunda yapması gereken bir işte tembelliğe yöneltmeye çalışır Birtakım mâzeretler öne sürerek onu gevşekliğe sürüklemeyi dener Eğer nefsin küçük isteklerine tâviz verilirse, nefsin insan üzerindeki etkisi gittikçe büyür ve sonuç, insanın imandan vazgeçmesi, yeniden nefsinin esiri olmasına kadar varabilir
    İman eden her insan, her ne durumda olursa olsun, nefsine değil, Allah'ın hükmüne göre hareket etmekle, bencil tutkularını dizginlemekle yükümlüdür Bir âyette şöyle bildirilmektedir: "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup sakının, dinleyin ve itaat edin Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felâh (kurtuluş) bulanlardır" (64/Teğâbün, 16)
    Âyette, mü'minlere Allah'tan korkmaları, O'na itaat etmeleri, O'nun hükümlerini dinlemeleri ve infakta bulunmaları, yani mallarını Allah'ın rızâsına uygun olarak harcamaları emredilmektedir Çünkü bunlar, insanın "nefsinin bencil tutkularından" korunmasına ve sonuçta felâha (büyük kurtuluş ve mutluluk) ulaşmasına neden olur Aynı gerçek başka âyetlerde de şöyle vurgulanır: "Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi hevâ (istek ve tutkular)dan sakındırırsa, Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir" (79/Nâziât, 40-41)
    Nefsinin bencil tutkularından korunarak nefsini arındırıp temizlemiş, dolayısıyla Allah'ın hoşnutluğuna ve cennetine kavuşmuş olan kişinin nefsi ise Kuran'da mutmain olmuş, yani tatmin bulmuş nefis olarak tanımlanır Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: "Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön Artık kullarımın arasına gir Cennetime gir" (89/Fecr, 27-30)
    Nefsinin kötü isteklerine tâbi olup da onu temizleyip arındırmamış ve bu şekilde âhirete gitmiş bir kimsenin de pişmanlıktan başka bir nasibi yoktur Gelmiş geçmiş milyarlarca inkârcının kıyâmet gününde yaşadıkları pişmanlık ve nefislerini kınamaları gerçekten çok dehşetli bir manzara oluşturur Bu, kâfirleri bekleyen öyle büyük ve kaçınılmaz bir gerçektir ki, Allah âyetlerde kıyâmet gününün hemen ardından kendini kınayıp duran nefsin durumuna yemin etmektedir: "Hayır, kalkış (kıyâmet) gününe yemin ederim Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de yemin ederim" (75/Kıyâmet, 1-2) (3)




  3. 3
    Nefsin Farklı Özellikleri
    Sûfîler, Kur'an-ı Kerimin çeşitli âyetlerine dayanarak, insan nefsinin altı “mertebe”sinin olduğunu ileri sürmüşler ve kendilerinden de yedincisi diye nefs-i kâmileyi ilâve ederek yedi mertebeye çıkarmışlardır
    1- Nefs-i Emmâre: Allah'ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tâbi olan nefistir
    2- Nefs-i Levvâme: Allah'ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir
    3- Nefs-i Mülheme: Mümkün mertebe Allah'ın emir ve yasaklarına uyan nefistir
    4- Nefs-i Mutmainne: İmân esaslarına inanan, İslâm'ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile mânevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir
    5- Nefs-i Râdıye: Her yönüyle Hakk'a yönelen, Allah'tan gâfil olmama şuuruna eren ve O'ndan râzı olan nefistir
    6- Nefs-i Mardıyye: Bütün benliği ile Hakk'a teslim olan ve böylece Allah'ın kendisinden râzı olduğu nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1970, VIII, 5817)
    7- Nefs-i Kâmile: Bütün kötülüklerden sıyrılıp mânevî olgunluğa eren nefis Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibâdet sayılır (Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s 222, 277, 290)

    Nefs-i Emmâre:
    Kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (as)'un dilinden nefsin kötülükleri işlemeyi, hevâ ve hevesi doğrultusunda Allah'ın emirlerine muhâlefet etmeyi arzuladığını ve sahibini buna yönelmeyi emrettiğini bildirmektedir: "(Yusuf), nefsimi temize çıkaramam Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hâriç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir" (12/Yusuf, 53)
    Gerçekte insan nefsi tek bir şeydir Ancak o çeşitli sıfatlarla nitelenmektedir Dünyaya olan bağlılıklardan kurtulup İlâhî âleme yöneldiği zaman nefis, "nefs-i mutmainne" olarak adlandırılır Şehvete tâbi olup üzerine gazap hâkim olduğu zaman da nefis, sahibine kötülükleri işlemeyi emreder Bu nefsin tabiatından olan bir durumdur (Fahreddin er-Râzî, Tefsirul Kebîr, XVIII, 157)
    Taberî; "kötülüğü emreden nefis, insanların tamamına ait olan nefistir" demektedir Onun arzusunun Allah Teâlâ'nın rızâsı olmayan şeylere yönelmek olduğunu ve Allah'ın kullarından rahmet etmeyi dilediği kimselerin dışında kalanların nefsin bu yönlendirmesinden kurtulamayacağını söylemektedir (İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Mısır 1968, XIII, 1)
    Râzî, âyetteki "Rabbımın acıyıp koruduğu müstesnâ" ifâdesine dayanarak, tâat ve imanın Allah Teâlâ'dan geldiğini ve nefsin, O'nun rahmeti olmadan kötülüklerden vazgeçmesinin sözkonusu olmadığını söylemektedir (Râzî, aynı yer)
    Nefs-i emmârenin, Yusuf (as) tarafından kullanılış tarzı, iyi ve kötü bütün insanların nefislerinin kötü şeylere yönelme istidadında olduğunu ortaya koymaktadır Çünkü bir peygamber olan ve bu sebeple günahlardan temizlenmiş bulunan Yusuf (as): "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" (12/Yusuf, 53) diyor Dolayısıyla kötülüğü şiddetli arzulama, nefsin tabiatındandır Ancak Allah'ın emirlerine yönelen ve böylece İlâhî rahmetin gölgesi altına sığınan kimseler, nefsin arzuladığı şeyleri işlemekten sakınırlar İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır Belirli bir aşamadan sonra ise, kalbe yönlendirici hiç bir tesiri olmayan gelip geçici düşüncelerden ibâret kalır Zira Yusuf (as) Mısır azizinin karısının kendisini çağırdığı zaman onun çağrısına cevap vermemiş ve böyle bir kötülükten Allah'a sığınmıştı Ve aslında nefsinin, tabiatından kaynaklanan bir özelliği olarak bu çağrıya cevap vermesini telkin ettiğini itiraf etmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum" Ancak bu sadece bir dürtü olarak kaldığı ve Rabbine sığınıp bu dürtüye iltifat etmediği için bir zararının dokunması sözkonusu olmamıştır
    Bazı müfessirlerin, "Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" (12/Yusuf, 53) sözünü azizin karısına atfetmeleri, durumu değiştirmez (bk İbn Kesir, Tefsirul Kur'anil-Azim, İstanbul 1985, IV, 320) Zira Allah Teâlâ, sarfedilmiş olan bu sözü Hz Muhammed (sas)'e âyet olarak gönderirken, nefsin tabiatında kötülük işlemeye meylin var olduğunu da bildirmiş olmaktadır (4)

    Nefs-i Levvâme:
    Kendisini kınayan, işlediklerinden dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefis
    Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de insan nefsini üç sınıf olarak değerlendirmektedir Bunlardan biri insanı kötülük yapmaya teşvik eden nefs-i emmâre (Yusuf,12/53), ikincisi kötülüklerden dolayı kendini kınayan nefs-i levvâme (75/Kıyâme, 2), üçüncüsü ise, Allah'ın şeriatından bir sapma göstermeden dosdoğru yürüyen ve bu halinden dolayı tatmin olan nefs-i mutmainnedir (89/Fecr, 27)
    Allah Teâlâ, Kıyâmet sûresinde kıyâmetin mutlaka gerçekleşeceğini ortaya koymak üzere kıyâmet gününe, peşinden de nefs-i levvâme üzerine yemin etmektedir "Kıyâmet gününe yemin ederim Pişmanlık duyan nefse (nefs-i levvâmeye) yemin ederim" (75/Kıyâme, 1-2) Nefs-i Levvâmeden neyin kastedildiği üzerinde müfessirler birbirinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir Aralarında Said ibn Cubeyr, İkrime ve Abdullah ibn Abbas'ın bulunduğu bazı müfessirler, nefs-i levvâmenin kendisini iyilikte de kötülükte de kınayan nefis olduğunu kabul etmişlerdir (İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Mısır 1968, XXlX,174) İbn Abbas kınamayı mutlak anlamda almış ve nefs-i levvâmeye, kınayıcı nefis demiştir (Taberî, aynı yer) Buna göre levvâme tabiri, nefsin bütün yönlerini kapsamaktadır Yani o nefis, kıyâmet günü her durumda kendisini kınayacaktır Kötülük işlemişse, kendisine zarar verecek böyle bir şeyi neden yaptığı için kendisini kınar ve pişmanlık duyar; iyilik yapmışsa elinde imkân olduğu halde neden daha fazlasını yapmadığı için kendisini eleştirir ve pişmanlığını dile getirir (İbn Kayyım, el-Cevziyye, et-Tibyan fi Aksamil-Kur'an, Beyrut 1988, 35) Rasûlullah (sas)'in şu hadisi buna işaret etmektedir: "İyi veya günahkâr hiçbir nefis yoktur ki kıyâmet günü kendini kınamasın" (Âlûsî, Ruhul-Meani, Kahire ty, XXlX, 136)
    Mücâhid'e göre ise nefs-i levvâme, muttakî insanların nefsidir Bu kimseler yapma fırsatını kaybettikleri iyilikler için pişmanlık duyar ve kendilerini kınarlar Katâde'nin de içinde bulunduğu diğer bir grup, levvâmeden fâcir kimselerin kastedildiği görüşündedir Bunlar kıyâmet gününde işlediklerinin pişmanlığını duyacak ve neden kötü ameller işledikleri için kendilerini kınayacaklardır Bundan, kendi nefsini Cennetten çıkarılmayı gerektiren bir amel işlediği için sürekli kınayan Hz Adem (as)'in kastedildiğini ileri sürenler de olmuştur (Alûsî, aynı yer)
    İbn Cerir et-Taberî, nefs-i levvâme hakkındaki farklı görüşlerin temelde birbirine çok yakın olduklarını, dolayısıyla nefs-i levvâmeden, iyilikte de kötülükte de kendini kınayan ve kaçırdıkları fırsatlar için pişmanlık duyan nefislerin kastedildiğini söylemektedir Âyetin zâhirine uygun olan anlamın da bu olduğunu belirtmiştir (Taberî, XXlX, 175)
    Hasan el-Basrî de aynı görüşte olup şöyle demektedir: "Allah'a yemin ederim ki, gerçek mü'min sürekli olarak kendi nefsini kınar O, "Şu sözümle neyi kasdettim? Bu yemeği yememdeki gâyem neydi? Kalbimden geçen şu düşünceden elde etmek istediğim nedir?" der Fısk içinde bulunan kimse ise kendi nefsini asla kınamaz" (İbn Kesir, Tefsîrul-Kur'anil-Azîm İstanbul 1985, XIII, 300; İbn Kayyım, age, 35) İbn Kayyım, nefsin levvâme ile nitelenmesinin sebebinin risâlet ve Kur'an'ın tasdik edilmesinin gerekliliğini açıkça ortaya koymak için olduğunu, bu tasdik olmadan nefis için başka bir kurtuluşun asla var olmadığını söylemektedir (İbn Kayyım, age, 38)
    Fî Zilâli'l-Kur'anda, farklı görüşlerin tamamı zikredildikten sonra şöyle denilmektedir: "Biz, nefs-i levvâmenin anlamı hakkında Hasan el-Basrî'nin tefsirini tercih ediyoruz Levvâme ile nitelendirilen uyanık, korkan ve işlediklerinden pişmanlık duyan bu nefis, kendini hesaba çeker, etrafını görüp gözetir, arzularının içyüzünü bilir Böylece kendisini aldanmaktan kurtarır Böyle bir nefis Allah katında iyidir İşte bu yüzden Allah Teâlâ onu, yemin ederken kıyâmetle birlikte zikretmiştir Karşısında ise, günah işleyen nefis söz konusu edilir; İnsanın içinde günah işlemeyi arzulayan ve isyan yollarında yürümeye devam etmeyi isteyen nefistir Gerçek dini yalanlar, ondan yüz çevirir, kendisiyle aynı durumda olanların yanına biraz daha yarar elde etme ümidiyle gider Ne kendini hesaba çeker, ne yaptıklarından pişmanlık duyar, ne aldırış eder, ne de günah işlediğinin farkında olur (Seyyid Kutub, Fî Zilalil-Kur'an, Kıyâmet sûresi tefsiri)
    Âyette Allah Teâlâ'nın kıyâmetle birlikte nefs-i levvâme üzerine yemin edip etmediği konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir Bazıları nefs-i levvamenin başındaki "lâ"nın olumsuzluk bildirdiğini, diğer bazıları da kasem için kullanıldığını kabul etmişlerdir Hasan el-Basrî; "Allah Teâlâ, kıyâmet üzerine yemin etmiş; ancak, nefs-i levvâme üzerine kasem etmemiştir" demektedir Katâde ise, her ikisine birlikte yemin edildiğini; İbn Kesîr de Katâde'nin görüşünün doğru olduğunu bildirmektedirler (İbn Kesir, VIII, 301; Ayrıca bk, İbn Kayyım, age, 34-38, 188) (5)

    Nefs-i Mutmainne:
    Hiçbir şüphe ve tereddüt taşımadan, itmi'nân-ı kalple Allah'ı Rab kabul edip, O'nun peygamberlerinin getirdiği dini de hak din bilerek Allah'a teslim olan ve O'na ulaşan insanın nefsi (es-Seyyid eş-Şerif el-Cürcânî, et-Ta'rifât, İstanbul 1283, s 165; el-Gazalî, İhya-u Ulûmiddin, Beyrut (ty) III, 4)
    Aslında nefs, bir şeyin kendisi, benliği, zâtı ve hakikatidir Buna göre nefs-i mutmainne, o dereceye ulaşan insanın kendisi demektir (Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, VIII, 5814)
    Nefs-i mutmainne, Kur'anda bir yerde geçmektedir: "Ey huzura eren nefis, sen Allah'tan ve O da senden râzı olarak Rabb'ine dön! Gir (iyi) kullarımın arasına! Gir cennetime!" (89/Fecr, 27-30) "Nefs-i mutmainne", genelde Türkçeye "huzura eren nefis" olarak tercüme edilmiştir Bu dereceye ulaşmış olan bir insan, Allah Rasûlünün getirdiği her inanç ve ameli hak olarak kabul eder; Allah'ın dininin yasakladığından mecbûren değil, seve seve kaçınarak uzak durur; Allah yolunda ne fedâkârlık gerekiyorsa yapar; dünyanın İslâm dışı lezzet ve menfaatlerinden mahrum kaldığı halde, onları özlemez ve tersine bu konuda kalbi mutmain olarak hak dini takip edip çeşitli pisliklerden korunur Nefs-i mutmainne dendiği zaman, bu vasıflara sahip olan insan akla gelir (Muhammed b Cerir et-Taberî, Camiul-Beyân fi Te'vil'i Ayil-Kur'an, Mısır 1954, XXX,190 vd; Muhammed b Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmil-Kur'an, Kahire 1967, XX, 57 vd)
    Bazı âlimlere göre bu âyet, Hz Osman (ra) hakkında nâzil olmuştur Diğer bazı âlimlere göre ise, Hubeyb b Adiy hakkında nâzil olmuştur Mekkeli müşrikler onu idam edip yüzünü Medine'ye çevirdikleri zaman, Yüce Allah onun yüzünü Kâ'be'ye doğru çevirmişti (el-Kurtubî, el-Cami', XX, 58)
    Nefs-i mutmainne derecesine ulaşan insan, dünyada bu şekilde Allah'a tam mânâsıyla teslim olmuş bir halde yaşar Gönül huzuruna, rûhî saâdete ulaşır Gam ve kederden uzak olur Âhirette de Allah'ın iltifâtına nâil olur Yüce Allah'ın nefs-i mutmainne seviyesindeki insana yönelik bu "Rabb'ine dön, (iyi) kullarım arasına gir, Cennetime gir" meâlindeki hitapların ne zaman vuku bulacağı hakkında da âlimlerin farklı yorumları vardır Âlimlerin değişik tefsirlerine göre bu hitap ya ölüm ânında veya kıyâmet gününde yahut da Cennet'e girişte yapılacaktır (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 233) (6)
    Nefs-i Râdıye:
    Allah'tan râzı ve hoşnut olan insan rûhu Hayvanî nefse (cana) ve insanî rûha (nefs-i nâtıka'ya) da "nefis" denilir Hayvanî nefis, hayvanlarla insanlar arasında müşterektir Hayvanlar kendilerinde insanî ruh olmadığı için nefislerinin gereğini yerine getirmek için yaşarlar Nefis (can), tabiatının gereği olarak kendisini korumak, neslini devam ettirmek ve hayvanî lezzetleri tatmak için çalışıp çabalar Hayvanî nefsin mantıkı, canlılık faâliyetlerine ait isteklerdir Hayvanî nefis, haz ve zevk alma prensipleriyle hareket eder
    Ruh'a (nefs-i nâtıka'ya) gelince; aslında temiz ve Allah'ın emir âleminden olan bu cevher, Allah'a yaklaşmak ve O'na yükselmek ister Ruh'a başlıca iki özellik verilmiştir: Akıl ve vicdan (basiret veya kalp gözü) Vicdan, ruhun temizlenerek iyiliğe yönelişi, bağlanışı ve Cenâb-ı Hakk'ı izleyişi ve bir nev'i O'na bakış yeteneğidir İman ve İlâhî bilgilerde yükselmenin mahalli, ruhun bu yönüdür İman, kişinin kendi ihtiyariyle akıl kapısından girer, kalbe (gönüle) yerleşir; nefsaniyet ve şeytaniyete açılan kapıdan çıkabilir Ruh, şeytanın da tesiriyle hayvanî nefsin hükmü altına girer, aklını ve fikrini onun istekleri doğrultusunda kullanırsa; bu ruha "nefs-i emmâre" denilir Bu durumunda devam ettiği müddetçe ruh günahlara dalarak tamamen paslanır, kirlenir ve neticede mühürlenir O halde insanın ebedi saadeti için ruhunun nefsanî ve şeytanî kirlerden temizlenmesi gerekir: “Muhakkak nefsini (ruhunu) kötülüklerden temizleyen kurtuluşa erdi Onu kötülüklerle örtüp kirleten de zarar ve ziyana uğradı" (91/Şems, 9-10)
    İnsanî ruh; iman ederek ibâdet, zikir ve tâat, günahlardan kaçınma, mücâdelede ve riyâzet ile temizlenmeye başlar Temizlendiği vakit insan ruhunda, temizlik ve saflığına göre ahlâken yükselme, İlâhî marifetlerde ilerleme gibi birtakım iyi durumlar meydana gelir Ruhun temizlenme mertebesinin ilki; yaptığı günahların fenalığını anlayıp bunları işlediğine pişman olma ve kendini kınama mertebesi olan "nefs-i levvâme" derecesidir Bundan sonra, ruh, temizlenme ve Allah'a yaklaşmaya doğru sırasıyla şu mertebelere ulaşabilir: Nefs-i mülheme (nefs-i mülhime de denilir), nefs-i mutmainne, nefs-i râdıye, nefs-i mardıyye nefs-i kâmile (nefs-i zekiyye veya nefs-i safiyye) Bunlardan nefs-i râdıye, insan ruhunun temizlenmeye başladığı andan itibaren kazandığı sıfat ve durumların dördüncüsüdür Bu mertebeye "rızâ makamı" da denilir Nefs-i râdıye; Allah için ibâdet, zikir ve tâat ile meşgul olarak dünyaya hiç gönül vermeyen, nefs-i hayvani'nin arzu ve isteklerinden tamamen vazgeçen, Allah'ın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini terkeden kâmil kimsenin ruhudur Bu makama gelen ruhta kazâya rızâ esastır Böyle bir kimse Allah Teâlâ'nın irâdesine kayıtsız ve şartsız teslim olur Allah'tan gelen her musibet ve nimet karşısında aynı derecede memnun ve râzı olur Bu mertebede insan ruhuna, bütün hallerinde kemâl-i rızâ ile muttasıf olduğu için, nefs-i râdıye denilmiştir Nitekim Allah Teâlâ bu nefs-i nâtıkaya "Ey mutmain olup güvenceye kavuşmuş nefis! Râzı olmuş ve (Allah tarafından) râzı ve hoşnud olunmuş olarak Rabbi'ne dön" (89/Fecr, 27-28) sözüyle hitap etmiştir Cenâb-ı Hakk'ın nefs-i râdıye'ye bu hitabı ya bedeninden ayrıldığı (ölümü) zaman, ya ba's zamanında veyahut da âhirette hesabının tamamlanmasından sonra olacaktır, denilmiştir Kur'an'da bildirilen nefs-i râdıye için bu hitap, bu üç zamana da şâmil olur Bir kısım müfessirler; imanda kemâle ermiş nefs-i mutmainne'ye dünyada Cenâb-ı Hakk'ın bu hitâbının doğrudan doğruya meydana geldiği kanaatine varmışlardır Bu takdirde "dönmek" emri, ihtiyar ve istekle bütün işlerinde gönül verip râzı olarak Allah Teâlâ'ya ve O'nun emir ve takdirine dönme emridir Sıkıntı, musibet, genişlik ve sevinç hallerinde kazâ ve kadere rızâ ve bu sûretle bu imtihan âleminde çeşitli zorluklara güzel ve büyük bir metânetle göğüs germek nefs-i mutmainne'nin kemal mertebesi olan nefs-i râdıye'nin hasletidir Ve mardıyye (Allah katında makbul ve O'nun hoşnutluğuna ermiş olmak) da bunun arkasından gelir
    Ruhun bu râdıye mertebesi ve makamı ancak zevk ile bilinir; tatmayan bilmez Râdıye makamına yükselmiş olan insanî nefse ikram edilen sıfatlar; vera' (şüpheli şeyleri terketmek), ihlâs, muhabbet, üns, huzur (muhadara), keşif ve kerâmettir Nefs-i râdıye, Allah'tan ve O'nun rızâsına erdirecek olanlardan başkasını terkettiği gibi, hatta mâsivâyı (Allah'tan başkasını) dahi unutur Râdıye mertebesinde olan kâmil kişi Cemal-i Mutlak'ın şuhûdunda müstağrak olur Âlemde başına her ne gelirse, onu gönül hoşluğuyla kabul edip zevkini alır Bu durumlarında bile halka nasihatte, emr-i bil-ma'rûf ve nehy anil-münkerde bulunur Böylece halkı irşad etmekten geri durmaz Sohbetinde bulunan, onun sözlerinden istifâde eder Bu makamın sahibi huzur-ı Hakk ile edeb deryasına dalar Duâsı Allah katında reddolunmaz Fakat edep ve hayâsı gâlip geldiğinden, zorunlu kalmadıkça kendisi için bir şey talep edemez
    Nefs-i râdıye mertebesine gelmiş kâmil kişi Allah katında aziz ve mükerremdir İnsanlar ona saygı gösterirler Halkın ona saygısı cebrî ve kahrîdir Onu sayanların çoğu, ona niçin ve ne sebeple saygı gösterdiklerini bilmezler Böyle bir zat, asla zâlimlere boyun eğmez ve onları sevmez; zâlimlerin zulümlerinden de selâmet bulur Eğer fakir olup da kendisine yardım ederlerse, yardım edenler bile onu Rabbiyle meşgul olmaktan alıkoyamazlar Bu makamda bulunan kâmil, daha çok Allah'ın "Hayy" ism-i şerifini söylemekle meşgul olur, bu isimle fenâsı zâil olur; "Hayy" ile beka bulur ve "mardiyye" makamına yükselir Allah Teâlâ'nın esmâ ve sıfatlarının tecellisine mazhar olur Böylece ilmel-yakînden aynel-yakîn mertebesine ve mardıyye makamına gelir Ve buradan nefs-i kâmile makamına yükselir ve kendisinde Hakkal-yakîn hâsıl olur Hak yoluna giren bu kâmil, asla yanlış bir itikada sapmadığı gibi, bütün hallerinde ahkâm'ı şer'iyye'yi kendi nefsinde icrâ etmekten zerre kadar ayrılmaz (İbrahim Hakkı, Marifetnâme, İstanbul 1310, s 491-493; Bursalı İsmail Hakkı, Ruhul-Beyan, ilgili âyetler Şeyh Abdul-Hadi, Kitab-ü babil-Fütûh li-ma'rifet-i Ahvâli'r-Ruh Mısır, Matbaatül-Hayriyye; Mehmed Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, el-Hacc Mehmed Nuri Şemsüddin en-Nakışibendi, Miftahul-Kulûb) (7)
    Özelde nefs-i râdıye ile ilgili bu yorumların ve genelde nefsin mertebeleri/merhaleleri olarak merdiven basamağı ve sınıf atlama şeklinde çıkılan makam olarak kabul edilen bu yaklaşımların, Kur'an'la sağlaması yapılmadan, daha çok tasavvufî anlayışa dayandığını hatırlatmamız gerekiyor İlerideki sayfalarda bu konuya daha geniş açıklamalar getirilecekti
    r



  4. 4
    Kur’ân-ı Kerim’de Nefs Kavramı
    "Nefs" ve türevleri Kur'ân-ı Kerim'de toplam 298 yerde geçer "Hevâ" kelimesi ve türevleri ise toplam 38 yerde kullanılır Rûh kelimesinin kök ve türevleri 57 yerde zikredilir Kur'an'da nefs kelimesi, büyük çoğunlukla insan rûhunu ifâde eder Buna karşılık "rûh" kelimesinin Kur'an'da 21 yerde geçmesi ve bunların çok azının insandaki rûhu ifâde etmesi dikkat çekicidir
    Kur'ân-ı Kerim'in bize isim olarak sunduğu kalıp, çoğulu "enfüs" olan "nefs"tir "Nüfûs" şeklindeki çoğulu ise yalnızca -biri tek başına, diğeri de muzâaf/tamlama olmak üzere- iki yerde kullanılmıştır (81/Tekvîr, 7; 17/İsrâ, 25)
    Kur'an'da "nefs" kelimesinin incelenmesi, onun, ancak kendisiyle bağıntısı olan varlığa bağlı olarak düşünülmesiyle mümkündür Nefs, hemen hemen her zaman beşerî varlıklar hakkında kullanılır Nâdir olarak Allah veya puta tapıcılıktaki tanrılar ve çok istisnâî olarak da cinler için kullanılır
    "Nefs"in Allah Hakkında Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'in altı ayrı yerinde nefs kelimesi Allah Teâlâ'ya ıtlak olunmuştur "Nefs"in Allah için kullanıldığı âyetlerin açıklanması, özellikle tefsirciler arasında değişik görüşlerin ileri sürülerek farklı yorumlar yapılmasına sebep olmuştur Bunun sebebi, "nefs" kelimesinin hem Allah'a ve hem de başta insan olmak üzere bazı diğer varlıklara ıtlak olunmasıdır Kur'an'da "nefs"in Allah'a ıtlak olunduğu âyetleri müfessirler te'vil yoluna gitmişlerdir
    "Nefs"in Allah'a ıtlak olunduğu âyetler, ya bizzat Allah Teâlâ'nın kendi sözleriyle veya başka birinin ağzından dile getirilmiştir Bu âyetler hep "Allah'ın zâtı" mânâsını ifâde etmektedir Örneğin Allah Teâlâ, Hz Mûsâ'ya hitâben: "Seni kendim (nefsim) için seçtim" (20/Tâhâ, 41) buyuruyor Başka bir âyet-i kerîmede de, bu defa Hz İsa'nın ağzından "nefs" sözcüğü Allah Teâlâ için kullanılmaktadır: "(Ey Rabbim!) Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem" (5/Mâide, 116) Fahreddin Râzî'ye göre, bu âyetten kasıt; "Sen benim bildiklerimi biliyorsun, ben Senin bildiklerini bilmiyorum" demektir Bu âyette Allah için kullanılan "nefs" kelimesi "Allah'ın zâtı" ve "hakikati" mânâsına gelmekle birlikte, buradaki "Senin nefsinde" deyimi, "Senin yanında, Senin katında" olarak da anlaşılmıştır
    Kur'ân-ı Kerim'in başka yerlerinde Allah Teâlâ, "nefs" kelimesini kendisi için kullanıyor: "O (Allah) rahmet etmeyi Kendi nefsine (üstüne) yazdı" (6/En'âm, 12); "Rabbiniz rahmet etmeyi Kendi nefsine (üstüne) yazdı" (6/En'âm, 54); "Allah sizi nefsinden (Kendisinden) sakındırır" (3/Âl-i İmrân, 28 ve 30) Zikredilen bu âyetlerde geçen "nefs" kelimesi hep "Allah'ın zâtı ve hakikati, zâtullah" mânâsına gelmekle birlikte, son olarak kaydedilen ve Âl-i İmrân sûresinin iki ayrı âyetinde aynı şekilde geçen "nefs" sözünün "işkence" ve "cezâlandırma" olduğunu söyleyen tefsirciler de vardır
    Nefsin Diğer İlâhlar Hakkında Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'de Allah Teâlâ'dan başka, putperestlerin tapındıkları tanrılar için de iki ayrı yerde "nefs" kelimesinin kullanıldığı görülmektedir Bu âyetlerin birinde Cenâb-ı Hak, puta tapanlara işaret ederek: "O'nu (Allah'ı) bırakıp hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılan ve kendi nefislerine bile zarar da fayda da veremeyen, öldüremeyen, yaşatamayan, (ölüleri diriltip kabirden) çıkaramayan birtakım tanrılar edindiler" (25/Furkan, 3) buyurmaktadır Diğer bir âyette de Hz Muhammed (sas)'e seslenerek: "De ki: Öyleyse O'ndan (Allah'tan) başka kendi nefislerine bile bir yarar ve zarar veremeyen velîler mi edindiniz?" (13/Ra'd, 16) Bu iki âyette "nefs" kelimesi, yine "zât" mânâsını ifâde etmekte ve başta putperestlerin taptıkları putlar olmak üzere kendisine tapınılan bütün ilâhlar için kullanılmaktadır
    Nefsin Ruh Anlamında Kullanılması: "Nefs" ile "ruh"un aslında aynıdır; terbiye edilmemiş rûha "nefs", terbiye edilmiş nefse de ruh denilir Nefsin, başka bir deyişle rûhun bizzat "insan rûhu"nu ifâde eder mâhiyette pek çok yerde kullanıldığını görüyoruz Hatta Kur'an'da "nefs"in en çok "ruh" anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz
    Önce "nefs"in farklı özellikleriyle ilgili âyetlere göz atalım: Nefs-i levvâme: "Hayır! Devamlı kendini kınayan nefse yemin ederim" (75/Kıyâmet, 2) Nefs-i mülheme ile ilgili olarak: "Nefse ve onu şekillendirene; ona fücûrunu (bozukluğunu/isyânını) ve takvâsını (korunmasını/itaatini) ilham edene yemin olsun" (91/Şems, 7-8) buyurulur Nefs-i mutmainne ile ilgili olarak ise: "Ey mutmain (huzura eren nefis!" (89/Fecr, 27) diye "nefs"e hitap edilmektedir Bu âyetteki "nefs" sözcüğünü, âlimlerin çoğunluğu "zât" mânâsına, bir bölümü de "ruh" mânâsına almışlardır Nefs-i mutmainne; "huzura ermiş nefis" veya "huzura ermiş ruh" demek olur (Elmalılı)
    Râdıye ve Mardıyye nefse işaret eden âyette: "Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön!" (89/Fecr, 28) buyurulmaktadır Nefs-i kâmileye işaret eden âyet-i kerîmede ise: "Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir Onu kirletip örten ziyâna uğramıştır" (91/Şems, 9-10) buyuruluyor
    Nefsin farklı özellikleriyle ilgili olarak zikrettiğimiz tüm bu âyetler hep "ruh" anlamındadır Bunun dışında "ruh" anlamına gelen diğer âyet-i kerîmelere de birkaç örnek vermek yerinde olacaktır: "O zâlimler ölüm dalgaları içinde, melekler de ellerini uzatmış: 'Haydi, nefislerinizi çıkarın!' (derken) onların halini bir görsen" (6/En'âm, 93); "Allah, öldükleri sırada nefisleri (canları, ruhları) alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendilerinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekileri de belli bir süreye kadar (bedenlerine) geri gönderir" (39/Zümer, 42)
    Nefsin "Kalp, Gönül, İçdünya" vb Anlamlarında Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde nefs kelimesinin, "insanın kalbi, gönlü, içdünyası" gibi mânâlarda da kullanıldığı görülmektedir Kur'ân'a göre insanlardan bazıları bir peygamber kendilerine gönüllerinin istemediği bir şey getirince büyüklük taslamışlardır (2/Bakara, 87) Ehl-i kitabın çoğu, içlerinde kıskançlık beslerler (2/Bakara, 109) İnkârcılar, vicdanları doğru bulmasına rağmen, zulüm ve böbürlenme yüzünden kâfir olmuşlardır (27/Neml, 14) İnsanlar bazı şeyleri içlerinde gizlerler (3/Âl-i İmrân, 154; 12/Yusuf, 77) Ama Yüce Allah onların kalplerinde olanları bilir (11/Hûd, 31; 2/Bakara, 235) Tüm bu âyetlerde değişik biçimlerde geçen "nefs" kelimesi, hep insanın vicdanına, içdünyasına, kalp ve gönül âlemine delâlet etmektedir Bunlara benzer başka âyet-i kerimeler de vardır (20/Tâhâ, 67; 58/Mücâdele, 8; 32/Secde, 17; 4/Nisâ, 113; 17/İsrâ, 7; 7/A'râf, 205; 21/Enbiyâ, 64; 2/Bakara, 130, 235; 6/En'âm, 158)
    Nefsin "İnsan Bedeni" Anlamında Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'de, "nefs" kelimesinin "insanın bedeni" mânâsında kullanılışının en güzel ve açık örnekleri Yusuf (as) kıssasında sunulur Mısır azizinin karısı, Hz Yusuf'tan murad almak, yani onun bedeninden yararlanmak istemiş, fakat Yusuf (as) ondan kurtulmayı başarmıştır Azizin karısı, bedeninden yararlanmak istediği Hz Yusuf'un suçsuz olduğunu sonradan itiraf etmiştir (12/Yusuf, 32, 51) Bu âyet-i kerîmelerde nefs, hep insan bedenine delâlet etmektedir
    Kur'ân-ı Kerim'in üç ayrı yerinde geçen "Her nefis ölümü tadacaktır" (3/Âl-i İmrân, 185; 21/Enbiyâ, 35; 29/Ankebût, 57) âyetindeki nefs kelimesinin de beden anlamına geldiğini söyleyenler olmuştur Meselâ, Fahreddin Râzî bu âyeti açıklarken, buradaki nefsin beden anlamına geldiğini ifade eder Bu âyetin dışında, nefs kelimesinin insan bedenine delâlet eden daha başka âyetler de vardır (3/Âl-i İmrân, 61, 145; 6/En'âm, 151; 17/İsrâ, 33; 2/Bakara, 240; 16/Nahl, 7; 18/Kehf, 6; 28/Kasas, 19; 32/Secde, 27; 33/Ahzâb, 50; 51/Zâriyât, 20-21; 57/Hadîd, 22)
    Ancak, Kur'an'da verilen âhiret hayatına ilişkin tasvirler nefsin bâkî olduğuna işaret etmektedir Meselâ yukarıda geçen her nefsin mutlaka ölümü tadacağına dâir âyet bile, aslında nefsin/rûhun ölmeyeceğine delâlet etmektedir Zira nefsin ölümü tatması, bedenin ölümünü hissetmesi, ölen bedeninin acısını çekmesi, bedeninden ayrılması demektir Tatmak için diri ve duyarlı olmak gerekir Öyleyse nefsin insan bedeni anlamına kullanıldığı Kur’an âyetleri olmakla birlikte, insan bedeninin Kur’an’daki nefs kavramının içeriğine girip girmediği pek açık değildir Bu açıdan net olarak Kur’ân-ı Kerim’de nefs-beden ayrımından söz etmek mümkün görünmemektedir
    “Nefs”in “Bedenle Birlikte Ruh” Anlamında Kullanılması: Kur’ân-ı Kerim’de nefsin geniş ve zengin kullanım alanlarından biri de, “beden ile birlikte ruh” mânâsıdır İnsan, bedeni ve rûhuyla bütünleşmiş bir yapıya sahiptir Ölüm denen şey ise bedenin canlılığını yitirmesi ve ruhun bedenden ayrılmasıdır Ruh bedene tekrar geri dönünce kul sorguya çekilecek ve sorumlulukları dâhilende yaptığı şeylerden hesap verecektir “O gün herkes gelir, kendi nefsini kurtarmak için uğraşır (her nefis kendisiyle uğraşır) ve her nefse, yaptığı(nın karşılığı) tam olarak verilir ve onlara asla haksızlık edilmez” (16/Nahl, 111)
    Kıyâmet günü, hesap ânı geldiği zaman; her nefs ancak Allah’ın izniyle konuşacak (11/Hûd, 105) ve yeryüzünde yapmış olduğu şeyleri görecektir (82/İnfitâr, 5) Her nefis, kendisini zor duruma düşüren veya kendisinin lehinde olan fiillerin ve davranışların neler olduğunu bilecektir (81/Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5) Hiçbir nefse haksızlık yapılmayacak (21/Enbiyâ, 47; 36/Yâsîn, 54), fakat “her nefse, kazandığı(nın karşılığı) tam olarak verilecektir” (3/Âl-i İmrân, 25, 151) Hüküm giyen nefisler; karşılaşacakları kötü sondan dolayı ağlayıp dövünecekler (33/Ahzâb, 66) Ama bu boşunadır; zira “O din gününde hiçbir nefis, başka bir nefis için (herhangi) bir şeye sahip değildir” (82/İnfitâr, 19)
    Nefsin ruh ile beden beraberliğini dile getiren şu âyet, belki de bu konuda üzerinde en çok konuşulan âyettir: “Allah, öldükleri sırada canları alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendilerinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekileri de belli bir süreye kadar bedenlerine gönderir” (39/Zümer, 42) Bu âyette nefis, vücuttan çıkarak baygınlık (burada uyku) veya ölüm getiren ve tekrar ona girerek dirilmeyi (burada uyanma) tahrik eden “hayatî prensip”tir Kur’an’da, nefs “hayatî soluk” teriminin, fânî bedene sıkı sıkıya bağlı bir prensibi göstermiş olması çok önemlidir Nefis, kaderini paylaştığı bu fânî dayanaktan ayrılmaz İlâhîlikten kaynaklanan ve bu İlâhî güç tarafından ölümlü maddeye üflenen “hayat prensibi” sözkonusu olunca, Kur’an’ın nefis terimini kullanmamasında şaşılacak bir şey yoktur Bu durumda “ruh” ismiyle karşılaşılır Kur’an dilinde “hayatî soluk”, “yaşatıcı ruh” anlamına gelen nefis ile, “hayat rûhu” ve “mânevî ruh” anlamına gelen ruh arasında sürekli bir ayrım vardır Elmalılı, bu âyetteki “nefisler”den maksadın “ruh ile bedenin toplamı” olduğunu söylüyor “Nefse ve onu şekillendirene yemin olsun” (91/Şems, 7) âyeti de bedenle birlikte ruh mânâsını ifâde eder
    Ruh-beden bütünlüğünü en güzel biçimde dile getiren âyetlerden biri de; “Nefisler (ruhlar bedenlerle) çiftleştiği zaman” (81/Tekvîr, 7) âyet-i kerîmesidir Buradaki eşleştirmeyi, ölümden sonra meydana gelen dirilişte, ruhun tekrar bedene geri dönmesi olarak yorumlayanlar vardır Nefsin, bedenle birlikte ruh anlamına geldiğini ifâde eden daha başka âyet-i kerîmeler de vardır (2/Bakara, 286; 5/Mâide, 25, 105; 6/En’âm, 130, 152; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 23, 30, 44, 49, 54; 13/Ra’d, 11, 42; 17/İsrâ, 7; 20/Tâhâ, 15; 29/Ankebût, 6; 39/Zümer, 70; 40/Mü’min, 17; 45/Câsiye, 15; 53/Necm, 32)
    Nefsin “Kötülüğü Emredici” Anlamında Kullanılması: İnsanın her türlü kötülüğü işlemesine sebep olan nefs-i emmâre ile ilgili âyet-i kerîmede Hz Yusuf şöyle konuşuyor: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir Ancak Rabbimin merhamet ettiği hâriç” (12/Yusuf, 53) İnsan nefsi, kötülük yönüne meyledicidir ve bütün gücüyle kötü işleri telkin edicidir Genel olarak, insan nefsinin yaratılışında şehvete, günaha ve kötülüğe doğru bir eğilim vardır Nefis, kendi gücünü bu yönde kullanır Bu nedenle insan sırf kendi nefsiyle başbaşa kalırsa kötülüğe sürüklenebilir Ancak, yukarıdaki âyet-i kerîmeden de anladığımız üzere Allah Teâlâ’nın koruduğu, yani Hz Yusuf (as)’un nefsi gibi Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve rahmetiyle tüm kötülüklerden arındırılıp temizlenmiş, başka bir deyişle terbiye edilerek rûhânî ve mânevî özellikler kazandırılmış nefisler bundan müstesnâdır Allah Teâlâ’nın himâyesi nefsin kötülüğü emredici özelliğini etkisiz kılar
    Kur’ân-ı Kerim’de nefsin insanı aldatıcı ve kötü işlere sürükleyici özelliklerine şöyle işaret edilir: “Herhalde nefisleriniz sizi aldatıp (kötü) bir işe sürükledi” (12/Yusuf, 18); “Nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi” (20/Tâhâ, 96) Kötü işleri güzel gösteren bu nefis, Hz Âdem’in oğlu Kabil’i, kardeşi Habil’i öldürmeye dâvet etti ve o da nefsine uyarak onu öldürdü (5/Mâide, 30) Yani nefsi, bu öldürme işini ona kolay gösterdi Onu bu işten vazgeçirmek şöyle dursun; böyle büyük ve ilk cinâyeti çok basit bir işmiş gibi göstererek onu cesâretlendirdi
    Kur’ân-ı Kerim’in beyânına göre nefis, şeytanın vesveselerine kapılarak onunla işbirliğine gider, fakat şeytan onu hesap gününde yüzüstü bırakır (14/İbrâhim, 22) ve nefis de bundan pişmanlık duyar (39/Zümer, 56) Nefis, sadece şeytanın fısıltılarına kanmakla kalmaz, ayrıca kendi de insana birtakım kötülükleri yapması yönünde vesvese verir (50/Kaf, 16) Ayrıca, nefis, insana cimriliği emredip onun cömert olmasına engel olur Nefsin cimriliğinden sakınılmalıdır (59/Haşr, 9)
    Öyleyse Yüce Rabb’in huzurunda verilecek hesaptan korkup nefsi hevâdan, kötü isteklerden alıkoymak gerekmektedir (79/Nâziât, 40) Nefsin iştah duyduğu ve tat almak istediği, dine uygun olmayan eğilimlerden oluşan hevâ, her türlü şehvetin toplamıdır Bu hevâ, Cehennemin kapısını açmaya sebep olan anahtar konumundadır Nefsin arzularından uzak durmak ise Cenneti kazanmaya vesile olur Bu yüzden nefsin hevâsına kesinlikle uyulmamalıdır Zira, insanı günaha düşürerek İslâm’dan yüzçevirten nefistir (2/Bakara, 130) Sâmirî’ye altın buzağı yapmayı emreden de odur (20/Tâhâ, 96) Her türlü kötü huy ve arzu da onda yatmaktadır (53/Necm, 23) Öyleyse yerine getirilmesi gereken görev, ona hâkim olup, daima Allah’ı zikretmekle meşgul olan sâlih kullarla birlikte bulunmaktır (18/Kehf, 28) “Kim Rabbinin makamından (O’nun huzurunda bulanacağı andan) korkar ve nefsi(ni) kötü heveslerden alıkoyarsa, (onun için) gidilecek yer Cennettir” (79/Nâziât, 40-41)
    Nefsin “İnsan, Cin, Melek, Hayvan veya Bitki İçin Zât (Kişi, Kimse, Kendi, Şahıs vb)” Anlamında Kullanılması: Nefsin bir yönüyle de, “bir şeyin zâtı ve hakikati, yani varlığı” mânâsına geldiğini biliyoruz İşte bu anlamda Kur’ân-ı Kerîm’de nefsin insanlara, cinlere, hayvanlara veya bitkilere, kısacası yeryüzündeki canlı varlıklara ıtlak olunarak, onların zâtı, varlığı mânâsında kullanıldığına şâhit oluyoruz: “Ve öyle bir günden korkun ki; o gün hiç kimse, kimsenin (hiçbir nefis, başka bir nefsin) yerine bir şey ödeyemez; kimseden şefaat kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz” (2/Bakara, 48) Burada geçen nefis kelimeleri, insanın zâtını, yani varlığını, şahsiyetini ifâde etmektedir
    “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, bir tek kişi (nefsin yaratılıp diriltilmesi) gibidir” (31/Lokman, 28) Bu âyet-i kerîmedeki “nefs” sözünün anlamı “bir tek şahıs (kişi, kimse) imiş gibi” demektir
    Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’de nefsin, insanların yanısıra cin ve meleklerin, hatta bitkilerin zât ve hakikatlerine delâlet ettiğine dâir işaretlere rastlamak da mümkündür: “Hiç kimse (hiçbir nefis), yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse (hiçbir nefis), hangi yerde (nerede) öleceğini de bilmez” (31/Lokman, 34) Bu âyette geçen nefs kelimesi; insanları, cinleri ve melekleri içine aldığı gibi, hayvanları ve bitkileri de kapsar Zira âyet-i kerîmede hiçbir nefsin “nerede öleceğini” bilemeyeceği ifâde ediliyor Yer ile birlikte zaman da sözkonusudur Zamansız mekân düşünülemez Dolayısıyla “hangi yerde öleceğini bilemez” sözünde, aynı zamanda “ne zaman öleceğini bilemez” mânâsı da yatmaktadır Gerek hayvanlar ve gerekse bitkiler akıldan, dolayısıyla bilgiden yoksun oldukları için hayâtiyetlerinin ne zaman son bulacağını bilemezler Öyleyse bu âyetteki “nefis” kelimesi; insanları, cinleri ve melekleri ifâde etmekle birlikte, bitki ve hayvanları da içine alıyor olsa gerektir
    Bir başka âyette de: “Her nefis, kazandığıyla (Allah katında) rehin alınmıştır” (74/Müddessir, 38) buyruluyor Bu âyetteki “nefis” sözü, “insanlardan ve cinlerden bütün mükellef nefisler” anlamına gelmektedir Demek ki, Kur’ân-ı Kerim’de, nefsin sözlük anlamlarından birine uygun olarak “zât ve hakikat” mânâsında kullanıldığı ve bunun “insanların, cinlerin, meleklerin, hatta hayvanların ve bitkilerin zât ve varlıklarına” delâlet ettiği anlaşılıyor
    Nefsin, “Cins, Tür” Anlamında Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'in zengin kullanım biçimlerinden biri de "nefs"in geçen tüm mânâlarının yanısıra, bir de "cins, tür" anlamında kullanılmış olmasıdır Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Andolsun, içinizden (kendi nefsinizden) size öyle bir peygamber geldi ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir" (9/Tevbe, 128) Buradaki "içinizden (yani kendi nefsinizden)" sözü; "kendi içinizden, kendi cinsinizden; melek değil, insan türünden, aslı ve soyu belli" demektir "Yani, sizin gibi olan insan cinsinden; meleklerden vb başka varlıklardan değil Bu, o peygamberden nefret etmemeniz, ona uymaktan geri durmamanız ve o bizim cinsimizden olmadığı için ona uymaya gücümüz yetmiyor, dememeniz içindir"
    "(Allah) Size kendinizden (kendi nefsinizden) bir misâl verdi" (30/Rûm, 28) âyetindeki "nefs" kelimesi de "cins, tür" anlamındadır "O'dur ki; sizi bir tek nefs'ten yarattı; gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti" (7/A'râf, 189) "Âdem nefsi, beşerî nefs veya insanî nefs denen o bir tek nefs'in eşi olan dişisini, yani Havvâ'yı da ondan var etti ve onun cinsinden kıldı Erkek bir tür insan, kadın bir insan olmakla birlikte, her ikisi de aynı kökten, aynı cinstendir" (Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c 4, s 189)
    "(Allah) Size, sizin nefisleriniz (cinsin)den eşler var etti" 16/Nahl, 72) âyet-i kerîmesindeki nefis de cinsi ifâde eder Bu; "siz, erkeğiniz ve dişinizle iki ayrı nefsten değil; bir nefs türündensiniz Allah onun eşini de onun nefsinin cinsinden var etti" (Elmalılı, age, c 4, s 189) demektir
    Başka bir âyette de şöyle buyrulur: "(Allah) Size kendi nefsinizden çiftler ve hayvanlardan da çiftler yaratmıştır Bu (düzen içi)nde sizi üretiyor" (42/Şûrâ, 11) Bu âyette geçen "kendi nefsinizden" sözü de; "kendi cinsinizden, yine insan olarak" (Elmalılı, age, c 7, s 13) demektir
    Nefsin Diğer Kullanılış Biçimleri: Kur'ân-ı Kerim'de, "nefs"in, ana başlıklar altında toplamaya çalıştıklarımızdan başka kullanılış şekilleri de vardır Meselâ Fahreddin Râzî, "nefs"in Kur'an'da "akıl" mânâsında da kullanıldığını söyler Ona göre: "Odur ki; geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün de ne işlediğinizi bilir Sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir" (6/En'âm, 60) âyetinde geçen bu durum, akıl dışındaki hallerin, uyku durumunda etkisini sürdürmesi nedeniyledir Akıl, uyku ile uyanıklık ânında değişen bir haldir Demek ki; Râzî, uyku ânında insanın aklını kullanamaması nedeniyle, bazı âlimlerin "ruh" olarak anladıkları "nefs"i, burada "akıl" olarak kabul etmiştir Uyku ânında aklın fonksiyonlarını yitirmesi gözönünde bulundurulursa, bu âyet-i kerîmedeki "nefs"ten "akıl" da anlaşılabilir
    Kur'an'da nefsin "işkence" ve "cezâlandırma" anlamlarına geldiği de görülür Âl-i İmrân Sûresinin iki ayrı yerinde geçen; "Allah sizi kendisinden (nefsinden) sakındırır" (3/Âl-i İmrân, 28, 30) âyetinde Allah Teâlâ'ya ıtlak olunan "nefs" kelimesi, "Allah'ın emirlerine karşı gelmenin karşılığı olan azâbı ve cezâlandırması" şeklinde de algılanabilir Ayrıca nefsin, rûhun hakikati bilinemediği için "gayb" anlamına da geldiği söylenebilir "Sen benim nefsimde olanı bilirsin; ben Senin nefsinde olanı bilmem" (5/Mâide, 116) âyetinde geçen ve Allah'a da ıtlak olunan "nefs" teriminden, "bilinmeyen şeyler" mânâsına, "gayb" da anlaşılabilir
    Kur'ân-ı Kerim'de "nefs" kökünden türemiş iki fiile rastlanır; teneffese ve tenâfese fiilleri
    1) "Teneffese": "Soluk aldı, nefes aldı" şeklindeki kullanım: "Nefes almaya başlayan sabaha andolsun" (81/Tekvîr, 18) Buradaki nefs kökünden türeyen fiil, âyete; "sabah açılmaya, sabah rüzgârı hoşça, tatlı tatlı esmeye başladığı zaman" (Elmalılı, age, c 9, s 33) mânâsını katar "Sabahın nefes almaya başlaması, aydınlandığı, yani gün doğduğu ve ışık saçmaya başladığı zamandır" Aslında burada bir benzetme sözkonusudur: Işık, sabahın soluğu gibi yayılır
    2) "Tenâfese": "Yarıştı" şeklindeki kullanımı: "İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar" (83/Mutaffifîn, 26) Elmalılı bu âyete şöyle mânâ vermiştir: "Birbirleriyle yarışanlar, işte ancak onda imrenme yarışına girsinler Münâfese: Başkasında görülen bir olgunluğa imrenip ona yetişmek veya daha ileri geçmek için nefislerin güzel şeylerde yarışması duygusudur ki; bu nefsin şerefinden ve amacının yüceliğinden kaynaklanır" (Elmalılı, age, c 9, s 73) Bu âyette yine gizli bir "soluk, nefes" fikri vardır Çünkü can atılan şeye ulaşmak için nefes tüketilir Kendisine can atılan, onun için nefes tüketilen şey de "nefis ve enfes" bir şeydir Sıradan şeyler için boşuna soluk harcanmaz
    "Nefisleri kendilerini sıktıkça sıkmıştı" (9/Tevbe, 118) âyetinde geçen nefis, "nefes, gırtlak, boğaz anlamına yakındır Bu âyette geçen mânâya uygun ve bugün de kullanılan bir deyim bilinmektedir: "Göğsüm daraldı, rahatım yerinde değil, kaygılıyım"
    Kur'ân-ı Kerim, nefsin "kan" anlamına geldiği kullanış örneklerini içermez Kan anlamına, "hayat soluğu"nun yerleştiği bir tür akışkan maddeyi ifâde eder Öyleyse Kur'an dilinin, nefis terimini, maddî ve somut kavramlardan kurtarıp; maddî olmayan bir zemîne kaydırarak soyutlaştırmaya yöneldiği söylenebilir Bu soyutlamaya karşın; Kur'an anlayışında nefsin kaynağına, kökenine özgü birçok unsurlara da rastlanmaktadır Nefs-i emmâre ile ilgili âyetler buna örnek gösterilebilir
    Özetle; Kur'ân-ı Kerim'de nefis, kötülüklerin kaynağı olarak gösterilmekle birlikte, terbiye edilerek güzel özelliklerin ona kazandırılıp iyi bir ruh haline getirilebileceğine işaret edilmekte ve bu tavsiye edilmektedir İnsanın gönlüne, kalbine, iç dünyasına da delâlet eden nefis, insanın bedenden oluşan cüssesini ve bedeniyle birlikte rûhunu da ifâde etmektedir İnsan, cin, melek, hattâ hayvan ve bitkiler için zât, bünye anlamının yanısıra, cins, tür mânâsı da bulunan nefis; akıl, cezâlandırma, gayb gibi mânâlara da gelir Nefs kökünden türeyen iki tür fiil vardır ve bunlar temelde "nefes, soluk" mânâsını da ifâde etmektedir Nefs'in, "enfüs" şeklindeki çoğulu kullanılmakla birlikte, ender olarak "nüfûs" biçimindeki çoğulu da kullanılmıştır Dolayısıyla, nefs'in sözlük mânâlarına uygun olarak, Kur'ân-ı Kerim'de bu anlamlara gelen kullanım örnekleri görülmektedir
    Kur'ân-ı Kerim'de, nefs kelimesinin 298 yerde kullanılması ve nefs üzerine yemin edilmesi, Allah Teâlâ'nın bu kavrama ne derece önem verdiğini göstermektedir (8)
    "Nefs" kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, ‘kendiniz, kendileri, kendin, kendim’ gibi ifadelerle tek tek kişi ve çoğul olarak kişiler hakkında kullanılmaktadır Yine Kur’an-ı Kerim’de, can (6/En’âm, 93), kişinin iç dünyası (2/Bakara, 235) anlamındadır 3/Âl-i İmran, 61 âyetinde Hz Muhammed ve Hz İsa anlamında, bir kaç âyette Allah'ı (5/Mâide, 116), bir âyette ilâhları (25/Furkan, 3), bir âyette de insan ve cin topluluklarını işaret etmek için kullanılmıştır (6/En’âm, 130)
    Kur’ân-ı Kerim’de Nefsin Olumsuz Yönü Anlamındaki Hevâ Kavramı
    Allah, "onların hevâlarına uyma" şeklinde sık sık Hz Peygamber'i ve O'nun şahsında tüm ümmeti uyardığı âyetlerin çoğunda "hevâ" kelimesini çoğul şeklinde zikretmektedir Bu kavramın toplam sayısı 38 olan bütün türevleri içinde 17 adedinin çoğul şeklinde olduğunu görüyoruz Çünkü insanların her birinin kendine göre farklı bir hevâsı vardır Hevâların sonu da gelmez O yüzden onların hevâlarının sonu dalâlettir, şaşkınlıktır Bu kavramın çoğunlukla çoğul şeklinin kullanılmış olması, hevânın genellikle nefse hoş gelen şehvet, zan, haset gibi zaaf şeklindeki bütün eğilimlerini kapsadığını ifade etmektedir
    Kur'an'da hevâ, yok oluş (20/Tâhâ, 81), yukarıdan aşağı düşüş (22/Hacc, 31), boşluk içinde bocalamak ve ne yaptığını bilmez şekilde davranmak (14/İbrâhim, 43; 6/En'âm, 71) gibi anlamlarla birlikte, genellikle ilmin ve hidâyetin zıddı, delilsiz, nefsin süslü ve kötü arzulara uymak anlamında kullanılmıştır (30/Rûm, 29; 2/Bakara, 120) Genellikle Kur'an'da hevânın en belirgin özelliği, nefsin kötü arzularının dürtüsü, sapması ve saptırması kaçınılmaz bir meyli olarak işaret edilmektedir (6/En'âm, 56; 38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77)
    Mü’minlere düşen, hevâsına uyan kişilere değil; ilme tâbi olmaktır İlmin kaynağı vahiy olduğuna göre, vahiy ile hevâ birbiriyle çelişen, birbirine zıt şeyler olmaktadır (2/Bakara, 120) İlmin karşısında yer alan olumsuz kavramlardan “zan” da, hevânın doğal destekçisidir Çoğu zaman ikisi bir arada bulunur (53/Necm, 23; 6/En’âm, 116)
    Kur'an, vahyi dışlayarak her türlü çözümü akıldan beklemenin insanı hevâya esir edeceğini ve bunun da fesada yol açacağını belirtir (18/Kehf, 28; 28/Kasas, 50; 38/Sâd, 56) Hevâ, her zaman zan, istikbâr, yani büyüklük taslama ve bilgisizlikle beraberdir (45/Câsiye, 18; 2/Bakara, 87, 120, 145; 5/Mâide, 48; 13/Ra'd, 37; 30/Rûm, 29; 6/En'âm, 119; 53/Necm, 23) Vahyin bir özelliği de hevâya bulaşmamış olmasıdır (53/Necm, 3) Kur'an, hevânın adâlete engel olacağını (4/Nisâ, 135) ve insanı şeytanın oyuncağı yapacağını (6/En'âm, 71) ifade eder Hevâ, yer ve göklerin fesâda uğramasına yola açar (23/Mü'minûn, 71) Cennet, hevânın yönlendirmediği bir yolun sonucunda elde edilir (79/Nâziât, 40)
    Kur'ân-ı Kerim, hevânın zıddı olarak, bazı âyetlerde "beyyine" kelimesini kullanır (6/En'âm, 56-57) Beyyine, hakkın/gerçeğin ortaya çıkmasına delâlet eden tüm belge, aklî delil, kanıt ve ilim demektir O yüzden Kur'an, bir beyyinedir Kur'an, hevâ kelimesinin karşıtı olarak bazen "ilim" kelimesini kullanır (2/Bakara, 145; 30/Rûm, 29-30) İlim, eşyanın gerçek mâhiyetini bilmek ve ona göre tavır almak olduğuna göre, hevâya dayalı yaklaşım, eşyanın bulunduğu hal ve durumun aksine davranmaktır İşte bu, zulümdür Böyle büyük bir zulmü işlememek için bâtıl olan her şeyden uzaklaşarak, benliği kararlı bir şekilde hak olan dine çevirmek ve Allah'ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davranmak gerekmektedir
    Beyyine olan Kur'an, bir değerler kaynağı, varlıkla alâkalı Allah'ın açıklamalarıdır Bunlar hakikatin belgeleridir Zaten Kur'an, tüm insanlar için bir beyandır/açıklamadır Öyle olunca, kişinin önce kendisi ve sonra tüm varlık ile, olması gerektiği şekilde ilişkilerini sürdürebilmesi için, Rabbinden gelen açıklamaları rehber edinmesi gerekmektedir Aksi takdirde, yanlış yaklaşımlar üzerinde olan ısrarlı tutumları sebebiyle, Allah'ın varlıklar üzerinde geçerli kıldığı yasa gereği, kalpleri mühürlenecektir Artık hakikatle buluşma konusundaki potansiyel imkânlarını büsbütün kaybedecektir (47/Muhammed, 14, 16) (Yaşar Düzenli, Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, s 266)
    İzutsu'nun da belirttiği gibi, hevânın Kur'an metninde hiç değişmeyen anlamı, "insanı doğru yoldan saptırması kaçınılmaz olan şer bir temâyül"dür Böylelikle Kur'an'da hevâ; ilmin, yani Hakikat'ten beyan olunan bilginin zıddını oluşturur (Toshihiko İzutsu, Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, s 191)
    Hevâya tâbi olmak, evrenin uyumlu düzeninin yıkılışı, anarşi ve kaosun sebebi olarak gösterilmiştir (23/Mü'minûn, 71) Nefsin hazlarını, yani hevâyı esas olan kişilerin müşrik ve bu hevâî özelliklere sahip ideolojilerin birer şirk düzeni olduğu değerlendirilir (45/Câsiye, 23)
    Kur'an, hevâya karşı insanı mücâdeleye, onu dizginlemeye yöneltmektedir "Her insan tabiatının gereği budur; bu, yapısında vardır" diyerek hevâ ve hevesini serbest bırakmaya kimse selâhiyet sahibi değildir İnsan ruhunda her ne kadar hevâya meyletme hissi bırakılmışsa da, onunla mücâdele edebilecek yetenek ve kuvvet de bahşedilmiştir (Seyyid Kutub, Fî Zâlâli'l-Kur'ân, VI/3819)
    Bazı âyetlerde “hevâ”, ilmin zıddı olarak sunulurken (2/Bakara, 120; 6/En’âm, 119; 30/Rûm, 29; 45/Câsiye, 18), bazı âyetlerde dalâlet/hidâyetsizlik (28/Kasas, 50), istikametsizlik (42/Şûrâ, 15), hüccetsizlik/delilsizlik (47/Muhammed, 14) anlamlarını göstermekte, böylece son kertede oluşan Allah’a kesin başkaldırının adım adım oluşan aşamaları belirtilmektedir (Sadık Kılıç, Fıtratın Dirilişi, s 84)
    Hevâ, yani kişinin heves ve kaprisleri gurura; gurur da hakikatin reddine (2/Bakara, 87) ve adâletsizliğe (4/Nisâ, 135) yol açar İnsanın, nefsin kötü arzularıyla mücâdelesinde Allah'ın yüce makamını düşünüp hesap günü korkusu, onu hevâya tâbi olmaktan kurtarabilir Hevâ çukuruna düşmeyip yücelere yükselmenin bedeli cennet olacaktır Kur'an, âhiret saâdetini elde etmek için hevâya göre hareket etmemenin şart olduğunu belirtir (79/Nâziât, 40-41)
    "Ancak nefsini aşağılık yapan kimse İbrâhîm ('in tevhid) dininden yüz çevirir" (2/Bakara, 130)
    "Allah nefislerinizdekini bilir O'ndan sakının" (2/Bakara, 235
    "Her nefis ölümü tadacaktır" (3/Âl-i İmrân, 185; 21/Enbiyâ, 35; 29/Ankebût, 57)
    “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisden/candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücuda getiren ve ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbiniz (e karşı gelmek)den ittika edin/çekinin Kendisi (nin adını öne sürmek sûreti) ile birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını kesmek)ten sakının Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir” (4/Nisâ, 1)
    “Nefislerinizi öldürmeyin” (4/Nisâ, 29)
    "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük de kendi (günâhın yüzü)ndendir (min nefsike) Seni insanlara rasûl/elçi gönderdik (Buna) Şâhid olarak Allah yeter" (4/Nisâ, 79)
    "(İsa Sen benim nefsimdekini bilirsin, ben Senin nefsindekini (zâtını) bilmem" (5/Mâide, 116)
    "Muhakkak ki nefis, kötülüğü emredicidir" (12/Yusuf, 53)
    "Allah, ölmekte olan canları (nefisleri) alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendilerinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar salıverir Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır" (39/Zümer, 42)
    "Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun Dinleyin, itaat edin, nefisleriniz için, kendi iyiliğinize olarak infak edin/harcayın Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir" (64/Teğâbün, 16)
    "Hayır, kınayan (levvâme) nefse andiçerim" (75/Kıyâmet, 2)
    "Ey huzura eren mutmain nefis! Râzı edici ve râzı edilmiş (râdıye ve mardıyye) olarak Rabbine dön! (İyi) Kullarım arasına gir! Cennetime gir!" (89/Fecr, 27-30)
    "Nefse ve onu tesviye edip biçimlendirene; Ona fücûrunu/bozukluğunu ve takvâsını/korunmasını (isyânını ve itaatini) ilhâm edene andolsun (Allah'tan başkasına tapmayarak) Nefsini arındırıp yücelten kazanmış, (Yaratıklara taparak) Onu alçaltan da ziyana uğramıştır" (91/Şems, 7-10)

    "Milletlerine (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı (hoşnut) olmayacaklardır De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır" (2/Bakara, 120)
    "Sana gelen ilimden sonra eğer onların (ehl-i kitabın) hevâlarına/keyiflerine uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyen zâlimlerden olursun" (2/Bakara, 145)
    " Hevânıza (hislerinize ve kötü arzularınıza) uyarak adâletten sapmayın" (4/Nisâ, 135)
    " İnsanların arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma" (5/Mâide, 48)
    "(Sana şu tâlimâtı verdik Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni fitneye düşürüp ondan saptırmalarından sakın, buna dikkat et Eğer yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır" (5/Mâide, 49)
    " Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir toplumun hevâlarına/isteklerine uymayın" (5/Mâide, 77)
    "De ki: 'Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi' De ki: 'Ben sizin hevâlarınıza/arzularınıza uymam; aksi halde dalâlete uğrar, saptırırım da; hidâyete erenlerden olmam" 6/En’âm, 56)
    " Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak saptırıyorlar Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir" (6/En'âm,119)
    " Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhiret gününe inanmayanların hevâlarına/arzularına uyma Onlar, Rablerine eş tutuyorlar" (6/En'âm, 150)
    "Dileseydik elbette onu (Bel'am'ı) bu âyetler sâyesinde yükseltirdik Fakat o, dünyaya saplandı ve hevâsının/hevesinin peşine düştü Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir Kıssayı anlat; belki düşünürler" (7/A’râf, 176)
    "Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler (Bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur" (9/Tevbe, 111)
    "Ve Biz onu (Kur'an'ı) Arapça bir hüküm (hikmetli söz) olarak indirdik Eğer sana gelen bu ilimden sonra, onların hevâlarına/arzularına uyarsan, (işte o zaman) Allah tarafından senin ne bir dostun, ne de koruyucun vardır" (13/Ra’d, 37)
    "Sabah akşam Rablerine, O'nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme Kalbini Bizi zikirden/hatırlamak ve anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzusuna uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme" (18/Kehf, 28)
    "Ona (Kıyâmete) inanmayan ve nefsinin hevâsına/arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (Kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!" (20/Tâhâ, 16)
    “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” (23/Mü’minûn, 71)
    “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (25/Furkan, 43)
    “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” (45/Câsiye, 23)
    "(Rasûlüm!) De ki: 'Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (Tevrat ve Kur'an'dan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım! Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf hevâlarına/heveslerine uymaktadırlar Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevâsına/hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?! Elbette Allah, zâlim kavmi doğru yola iletmez" (28/Kasas, 50)
    "Zulmedenler, ilimsizce hevâlarına/kötü arzularına uydular Allah'ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur" (30/Rûm, 29)
    "Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halîfe yaptık O halde insanlar arasında adâletle hükmet Hevâ ve hevese uyma; sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır" (38/Sâd, 26)
    "İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: 'ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır" (42/Şûrâ, 15)
    "Sonra da Seni din konusunda şeriat sahibi kıldık Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma" (45/Câsiye, 18)
    “Rabbinden apaçık bir belge/delil üzerinde bulunan kimse; kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevâsına/heveslerine uyan kimse gibi olur mu?” (47/Muhammed, 14)
    "Battığı (hevâ) zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed sas) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, hevâsından (kendi arzusuna göre) de konuşmaz O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir" (53/Necm, 1-4)
    "Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir Onlar ancak zanna ve nefislerinin hevâsına/arzusuna uyuyorlar Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir" (53/Necm, 23)
    "Tuğyan edip azana ve dünya hayatını âhirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevâdan/kötü arzulardan uzaklaştıran için, şüphesiz cennet yegâne sığınaktır (79/Nâziât, 37-41)




  5. 5
    Hadis-i Şeriflerde Nefs Kavramı
    “Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan (kendisini nasıl olsa affedeceğine dâir, kuru kuruya) temennîde bulunan kimsedir” (Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461)
    "Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini (din) kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olamaz" (Müslim, İman 71, 72, hadis no: 45)
    "Müftüler sana fetvâ vermiş olsalar da sen yine nefsine (kalbine) danış" (Ahmed bin Hanbel, IV/228; Dârimî, Büyû' 2; Buhârî, Târih)
    Vâbisa ibn Ma’bed (ra)’den rivâyet edildiğine göre, o şöyle dedi: “Rasûlullah (sas)’ın huzuruna varmıştım Bana: “İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu “Evet” dedim O zaman şunları söyledi: “Kalbine danış İyilik, nefsin uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı şeydir Günah ise, içini tırmalayan ve başkaları sana ‘yap’ diye nice nice fetvâlar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir” (Ahmed bin Hanbel, IV/227-228; Dârimî, Büyû’ 2)
    "Seni işkillendirecek, sana şüphe veren şeyleri bırak, işkillendirmeyen, şüphe vermeyene bak!" (Buhârî, Büyû' 3; Tirmizî, Kıyâmet 60; Nesâî, Kudât (Kazâ) 11)
    "Sizden biriniz, sakın 'nefsim habis (pis) oldu' demesin!" (S Müslim ve Tercümesi, Mehmed Sofuoğlu, c 7, s 118)
    “Allah’ım, huşû duymaz bir kalpten Sana sığınırım; dinlenmeyen (kabul edilmeyen) bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu şeylerden Sana sığınırım” (Tirmizî, Deavât 69, hadis no: 3478; Nesâî, İstiâze 2, hadis no: 8, 255)
    “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkular)dan daha büyüğü yoktur” (Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Ş İslâm Ansiklopedisi 2/397)
    “Gerçek mücâhid, nefsiyle mücâhede edendir” (Ahmed bin Hanbel, 6/2022)
    "Dikkat edin, bir (büyük) fitne kopacaktır!" Hz Ali (ra) bunun üzerine "Yâ Rasûlallah! Bu fitneden çıkış (kurtuluş) nasıl (olacak)tır?" diye sordu Peygamberimiz buyurdu ki: "Allah'ın kitabı(na sarılmakla) Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü ondadır O, (hak ile bâtılı ayıran) kesin bir hükümdür; saçma değildir Her kim zorbalığından ötürü onu bırakırsa Allah onu(n boynunu) kırar Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa Allah onu dalâlete düşürür O, Allah'ın habl-i metîn'i (sağlam ipi)dir O, zikr-i hakîm (hikmet dolu sözler)dir O, sırât-ı müstakîm (doğru yol)dir O; hevâların/arzuların hakikatten saptıramadığı, dillerin iltibâsa (karışıklığa) düşüremediği, ilim adamlarının doymadığı, fazla tekrarlanmaktan eskimeyen ve acâib (hayranlık veren tarafları) bitmeyen bir kitaptır O, öyle bir kitaptır ki, cinn(den bir grup) onu dinlediği zaman 'biz, doğruluk ve olgunluğun yolunu gösteren hayretâmiz bir Kur'an dinledik ve ona derhal iman ettik!' demekten kendilerini alıkoyamamışlardır Ona dayanarak konuşan, doğru söz söylemiş, onunla amel eden sevap kazanmış, ona dayanarak hüküm veren adâlet etmiş ve ona dâvet eden doğru yola hidâyet edilmiş olur" (Tirmizî, Fezâlu'l-Kur'an, 14, hadis no: 3069)

    “Cehennem, şehvetlerin perdeleriyle örtülmüştür Oraya şehvetler ile (girilir) Cennet de nefsin hoşlanmadığı ibâdetlerle korunmuştur (Buraya da ibâdet meşakkatleriyle girilir)” (Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, c 12, s 195)
    "Sizden öncekilerin yollarına karış karış ve arşın arşın mutlaka tâbi olacaksınız Hatta bir keler/sürüngen deliğine girseler, onların arkasından gideceksiniz" Ashâb sordu: "Yâ Rasûlallah! Yahûdilerle hıristiyanlara mı?" "Ya kime olacak?" (Müslim, İlim 6)
    "Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar helâk oldu-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi (Müslim, İlim 7)
    "Şüphesiz Allah ilmi insanlardan çekip alıvermez Lâkim ilmi, ulemâyı almakla kaldırır Nihayet hiçbir âlim bırakmadığı vakit, insanlar birtakım câhilleri baş edinirler Onlara sual sorulur, ilimsiz fetvâ verirler; bu sûretle hem saparlar, hem saptırırlar" (Müslim, İlim 13)
    Ebû Kulâbe, müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştur: "Hevâlarına/heveslerine tâbi olanlarla oturmayın, onlarla mücâdele de etmeyin; ben onların kendi bâtıl yollarına sizleri çekeceklerinden emin olamam, inandığınız değer yargılarına şüphe katarlar" (Tirmizî, Mukaddime, I/90)




  6. 6
    Nefsle İlgili Uydurma Hadisler
    Nefsi, Kur'an'da kullanılan anlamlarından soyutlayıp günah keçisi haline dönüştüren mutasavvıflar, bu konuda sağlam delil bulamayınca, hadis uydurmaktan da çekinmemişlerdir Bunlardan sık sık tekrar edilip, halka mal edilen ve araştırma yapmayan nice hocanın bile kulaktan dolma bilgilerle doğru olduğunu zannederek hadis diye sunduğu meşhur rivâyetlerden birkaçını belirtelim:
    “Nefsini bilen, Rabbini bilmiş olur” Aliyyu’l-Kari: “İbn Teymiye, mevzû olduğunu, Sem’ânî, merfû olarak bulunmadığını, ancak Yahya bin Muâz er-Râzî’nin sözü olduğunu söylemiştir Nevevî: ‘Lafzı hadis değildir, fakat mânâsı sâbittir’ dedi Denildi ki: ‘Kendi cehâletini bilen, Allah Teâlâ’nın bâkî olduğunu, kendisinin âciz ve zayıf olduğunu bilen, Rabbinin kuvvet ve kudretini anlamış olur” Bu sözün, Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (ra)’e âit olduğu beyan edilir (Nehcü’l-Belâğa, Hz Emir Ali bin Ebî Tâlib, Çev Abdülbâki Gölpınarlı, Kum, 1989, s 419; A Yıldırım, 229-230) Anlam bakımından bu sözün tersi daha doğru olmalıdır: "Rabbini bilen nefsini/kendini bilmiş olur" Allah'ı tanımadan insanın kendini/nefsini doğru tanıyabilmesi hemen hemen mümkün değildir (229-230)
    “Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunmaktayız” Hz Peygamber böyle deyince, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Büyük cihad nedir?’ diye sorulunca O da şöyle buyurdu: “Dikkat edin, o nefs mücâhedesidir” Mutasavvıflardan Ebû Tâlib el-Mekkî (age I/187)ve Hucvirî (age 314) bu rivâyeti nefsle mücâhedenin önemi ile ilgili olarak eserlerine almıştır Bu rivâyet, ikinci el kitaplarda yer almaktadır Rivâyeti Irâkî, “bu hadisi Beyhakî’nin Kitâbu’z-Zühd adlı eserinde rivâyet ettiğini ve senedinin zayıf olduğunu” belirtir (Gazzâlî, İhyâ, III/14; V/132) Aliyyu’l-Kari ise, İbn Hacer’in bunun İbrâhim bin Able’nin sözü olduğunu söylediğini nakleder (Aliyyu’l-Kari, el-Esrâr, s 211-212, no: 211) Hz Peygamber’in Tebük Gazvesi dönüşü buyurduğu rivâyet edilen bu söz hakkında İbn Teymiyye şöyle demektedir: “Bunun aslı yoktur Hz Peygamber’in fiillerini ve ef’âlini bilen hiçbir kimse bunu rivâyet etmemiştir Bunun yanında kâfirlerle cihad etmek en büyük amellerdendir İb Teymiyye, görüşünü âyet (4/Nisâ, 95; 9/Tevbe, 19-20) ve hadislere (bkz Buhârî, Cihad 1; Müslim, İmâre 111; Nesâî, Cihad 17, hadis no: 3128) dayandırarak açıklar İbn Teymiyye bu rivâyetin kendisinin zikrettiği âyet ve hadislere ters olduğunu belirtir (Mecmûu Fetâvâ, c 11, s 197-200) İsnâdı problemli olan bu rivâyetin metninin de âyet ve sahih hadislere ters olduğu anlaşılmaktadır (227-228)
    “Düşmanlarının arasında en azılı olan düşmanın, iki yanın arasında ve içinde bulunan nefsindir” Hadis kitaplarında bulunmayan bu rivâyet, Gazzâlî’nin İhyâ’sında (III/10) zikredilir Irâkî, rivâyetin senedinde bulunan Muhamed bin Abdirrahman bin Gazvân’ın hadis uydurucularından birisi olduğunu kaydeder Rivâyetin uydurma olma ihtimali yüksektir (228)
    "Nefsine düşman ol Çünkü o Bana düşmanlığa kalkışmıştır" İmam Rabbânî, bu rivâyeti nefs-i emmâreyi zemmetmek bâbında zikretmiştir (Mektûbât, I/66, Mek No: 52) Ancak, buradaki dipnotta bu rivâyetin Hz Dâvud (as)'dan rivâyet edilen kudsî hadislerden olduğu belirtilmektedir Kaynaklarda bulunamadı Hadis kaynaklarında yer almayan bu rivâyetin uydurma ihtimâli çok yüksektir (231-232)




  7. 7
    Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir mi?
    Başta tasavvuf kültüründen etkilenenler olmak üzere, nice müslümanın ağzından ya da kaleminden nefse hakaretler yağdırıldığına şâhit olmuşuzdur "İnsanın en büyük düşmanı nefsidir" Onun için "herkes kendi nefsiyle savaşmalıdır", hatta bu işe "büyük cihad" denir şeklinde ifadelere rastlamayan yok gibidir Hatipler kürsüde, imamlar minberde, yazarlar kitap ve makalelerinde, büyük çoğunlukla nefsin büyük düşman olduğunu telkin edegelmişlerdir Bu kontrolsüz telkinler, tekrar edile edile insan zihninde öyle yer etmiştir ki, değil bu söylenenlerin kritiğini yapmak, hatalı olabileceğini bile hatırına getirmez
    Nefsi suçlama ve ona hakaret konusunda aşırıya giden, "benim nefsim Firavundan aşağıdır" diyen, "ah şu köpek nefsim" şeklinde nefsini suçlayan insanlar, toplumda bu sözleriyle takvâ sahibi olduğunu göstermiş kabul edilir
    Peygamberimizin şu hadisi konunun nasıl değerlendirilmesi gerektiği husûsunda ölçü verir: "Sizden biriniz, sakın 'nefsim habis (pis) oldu' demesin!" (S Müslim ve Tercümesi, Mehmed Sofuoğlu, c 7, s 118)
    Kur'ân-ı Kerim'de, kişinin kendi nefsine zulmetmesinin kınanmış olduğunu (35/Fâtır, 32; 2/Bakara, 57; 3/Âl-i İmrân, 117; 11/Hûd, 21; 16/Nahl, 33; 18/Kehf, 35; 23/Mü'minûn, 209; 29/Ankebût, 40; 30/Rûm, 9; 34/Sebe', 19; 39/Zümer, 53; 37/Sâffât, 113; 65/Talak, 1), " Nefsinizi ayıplamayın" (49/Hucurât, 11) emrini görüyoruz
    Kaynaklara baktığımızda, nefs, insanın bizzat kendisi, kendi rûhudur Kur'an'da nefs, insanın kendisi anlamında karşımıza çıkar (82/İnfitâr, 5, 19) İnsanın şahsiyetini meydana getiren zâtı, özüdür Nefis, İslâm gibi büyük ve yegâne haklı dâvâyı yüklenecek güçte yaratılmıştır (Bk 30/Rûm, 30) Mükerremdir (17/İsrâ, 70) Onun için, fıtratına ihânet etmediği müddetçe en güzel yaratılmıştır (95/Tîn, 4) Bizzat, nefsi "düzenleyen" Yaratıcısının bildirdiği gibi, nefs, kötülüğe düşme tehlikesiyle de karşı karşıya olduğu halde, takvâya da tâlip olacak bir tercih hakkıyla şereflenmiştir (91/Şems, 7-8) Bu şerefe şükretme vücûbiyetine imanla "itmi'nâna, huzur ve tatmine ermiş nefs" (89/Fecr, 27) o kadar mesuttur ki, artık o, Yaratıcısından râzı olarak huzurdadır Bu huzurlu kul Allah'ından; O'nun kendisine lâyık gördüğü fıtrattan ve imtihanındaki takdirlerden râzı ve Allah da o nefsin itmînânından râzı olduğu halde saâdete dâvet olunmaktadır (89/Fecr, 28-30) Ki, nefsin kendisini tertemiz yapmanın mükâfatı olarak umduğuna ermiştir (91/Şems, 9)
    Bu kadar şerefli bir fıtratla yaratılarak en büyük saâdete namzet kılınan nefs, elbette ki ayıplanamaz, kınanamazdı Hattâ, söz konusu her nefse, kendi nefsî kişiliğine saygı göstermesinin ve nefsini en önde beslemesinin, bazı Usûl-i Fıkıh âlimleri bu saygının vâcip olduğu kaydeder (Muhammed Ebû Zehra, Fıkıh Usûlü, çev Abdülkadir Şener, 1973, s 356)
    "Kimse 'nefsim pis oldu' demesin" ayıplamasın diye mü'minleri sakındıran Allah Rasûlü, üstelik iyilik yapmaya "önce kendi nefsinden başla" (Müslim; Fî Zılâl, Hikmet Y c 1, s 458) diye emretmesi, dikkat edilmesi gereken husustur Cenâb-ı Hak, insan nefsindeki âyetlerden (41/Fussılet, 53) haber vererek "nefsini bilmeyen, nefsini aşağılık yapanlardan başkasının" tevhid dininden yüz çevirmeyeceğini vahyetmiştir (2/Bakara, 130)
    İslâm fıkhına göre, "bir kimse ne kendisine, ne de başkasına zarar verebilir" (İslâm Hukukuna Giriş, Abdülkerim Zeydan, Çeviren Ali Şafak, 1976, s 101) Onun için bir mü'minin kendi nefsini "Allah'tan başkasına karşı alçaltması helâl değildir" (Ali Osman Tatlısu, Esmâü'l-Hüsnâ Şerhi, 1967, s 168)
    Bir kimse birini haksız yere öldürürse büyük bir günah işlemiş olur (4/Nisâ, 93) Katilin dünya ve âhirette cezâsı çok ağırdır Fakat bir kimse, bizzat kendi nefsini öldürürse intihar etmiş olur ki, onun cezâsı ebedî hayatta daha da ağırlaşır (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y c 2, 1344) “Kendinizi tehlikeye atmayın” (2/Bakara, 195), “Nefislerinizi öldürmeyin” (4/Nisâ, 29) Aynı zamanda nefsinize eziyet de etmeyin Değil nefsi eziyetlere lâyık görmek; tam aksine, onun meşrû ihtiyaçlarını temin ederek, hayatiyetini muhâfaza etmektir iş Nefsin korunması, İslâm’da aslî görevler arasında zikredilir Din, nefis, akıl, ırz, mal gibi temel haklar insanın vazgeçemeyeceği vazifelerindendir Hatta, nefsi korumak, dini korumaktan hemen sonra ikinci sırada yerini alır Nefsi her çeşit tecâvüzden koruyarak onu izzette tutmak, hayatî bir görevdir
    Böyleyken “nefsi öldürmek”ten bahsetmek, hele hele “ölmeden önce ölünüz” ve cihadın en büyüğü, nefse karşı olanıdır” , “küçük cihaddan büyük cihada döndük” gibi sözleri Allah Rasûlüne mal ederek delillendirmeden söylemek, değişik mânâlarla da olsa, insanı hadis uydurmuş olmanın vebalinden kurtaramayacağı gibi, diğer insanları da yanıltmaya götürebilir
    Başkasına hakaret eden kötülük etmiş olur da, bizzat kendi nefsine hakaret eden insan, nasıl kınanmaz? Şüphesiz nimet ne kadar büyük olursa, onu veren Allah'a şükretmeye yanaşmayan nankör insan da o kadar hakir olur Bu imtihan âleminde fıska da, takvâdaki şerefe de tâlip olma hürriyetiyle yaşayan her nefse, bu fırsatı izzette tutmak için bazı hudutlara dikkatle yaşaması tavsiye edilmiştir Yaratıcımız bizlere iyiye, güzele, doğruya, kişiliği muhâfazaya kabiliyetli bir nefis vermiştir Bu şükreder halde bulunmak saâdete götürür insanı Diğer yaratılmışlardan ayrı olarak da tâlip olma hürriyeti verdiği bu nefse, kötüyü arzulama meylini, yani hevâ ve hevesini kontrol altında tutmak için yine vahiyle çizilmiş sınırlar göstermiş; onları aşmanın tehlikesine işaret buyurmuştur (Bk 9/Tevbe, 112; 4/Nisâ, 13-14; 2/Bakara, 187, 229; 65/Talâk 1; 58/Mücâdele, 4) Elbette bu çok önemli bildirilerin ışığı altında nefsi kötülüklere düşmekten korumak her nefse fert fert aslî bir görevdir ki, takvâ da işte budur Bu hudutlar, izzete yetenekli, zillete temâyüllü her nefis için konulmuş sınırlardır; büyük rahmettir
    Kim bu merhamete lâyık olmak için, ihtiraslarından kendi nefsini korumuşsa kurtuluşu müjdelenmiştir (Bk 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16; 91/Şems, 9) Hatta sevmediği halde, istemeyerek bu rahmet hudutlarını aşan, "bilmeyerek bir fenâlık" yapan, ancak sonradan pişman olarak nefsini tekrar sınırlar içerisinde muhâfazaya alan kimse, yine bu rahmete lâyık görüleceği şefkatle haber veriliyor (Bk 6/En'âm, 54) İşte bu büyük rahmeti unutarak Allah'ın zikrinden gaflete düşersek, o zaman sadece -bizden hiçbir zaman ayrı olmayan- nefsimiz kötülüğe düşmez; topyekün bütün insanlığımızla beraber helâk olmayı hak etmiş oluruz demektir Şüphesiz ki insanlardan "iyi hareket edeni (muhsin) de vardı, nefsine apaçık zulmedeni de" vardır (37/Sâffât, 113) Ve bu imtihan âleminde daima var olması da yadırganamayacaktır Gerçek şudur ki, işlerinde Rabbini hatırlayarak (zâkir halde) yaşayan insan; davranışlarında Allah için, Allah adıyla harekete geçmeye çalışan mü'min, Hz Yusuf (as) gibi çok çetin bir denemeyi bile başarı ile atlatabilir Ancak Allah'tan; Allah'ın hudutlarına dikkatle yaşamak istediğinden gâfil bulunan insan levmedilmiş bir nefisle arz-ı endam eder ki, bu insana artık, "kötülüğü bütün şiddetiyle emreden bir nefis (emmâre) (12/Yusuf, 53) denilmesini iyi anlarız; ona "emmâre" denildiğini görür, tasdik ederiz Yusuf Sûresinde, beşerî zaaflarla İlâhî hudutlara dikkat etmez hale gelmiş hiçbir nefsin müdâfası yapılamayacağını anlatmak için, Kur'an'da Yusuf (as)'dan bahis açılmış olduğunu görüyoruz
    Kötü arzularından rahatsız olan her insan için meşrû görülmeyen hevâ ve hevesler kendi öz nefsinde bile olsa, "Ben nefsimi tebrie etmem/temize çıkarmam" (12/Yusuf, 53) diyerek haksızlığın müdâfa edilmemesi gerektiğini, bir Peygamber ifâdesiyle veriliyor Bu haberden şunu da anlayabiliriz: Bir insan, peygamber de değilse, yaratanı tarafından özel olarak ikaz edilmiyorsa, günahsız kalacağı garantisine sahip değildir Şüphesiz ki irâde sahibi insan, şükürsüzlüğe râzı olarak yaşarken bir fenâlık ederse, kendi nefsine kötülük etmiş olur (35/Fâtır, 18) Kim ihsân eder, güzellik ve iyilik sergilerse, ancak kendi nefsi için yapmış olur"(17/İsrâ, 7) Ebedî hesap gününde "artık onlardan kimi şakıy, kimi de saîd" olarak hesaplarını kendileri verecektir (11/Hûd, 105) Müslümanı günah işlemez bir melek, ya da koyun telâkkî etmek sünnet anlayışına uymaz
    Emmâreleşerek, yani Allah'ın emirleri dairesine girmeye çalışmayarak kendi kendisini diktatörleştiren; mutlak âmir olabileceğini zanneden her insan, hudutlara dikkat eden değil; sınırları tesbit etme hakkının kendisinde olduğunu vehmeden ahmaktır İşte bu tipler, her istediğini illâ da yapmaya kalkar ki, bunlara nefs-i emmâre diyebiliriz Hudûdunu tanımadan "kötülükleri emreden" her nefis ölmeden evvel, "kendini alabildiğine kınayan (levvâme/levm eden) nefs" (75/Kıyâme, 2) haline inkılâp ederek tevbe ibâdetini yapmaya başlarsa kurtuluşa yönelmiş olur Yüce Allah, böylesi bir nefsin önemini anlatmak için "Kasem ederim o pişman cana (nefs-i levvâmeye)" (75/Kıyâme, 2) buyurarak yeminle bir iman esasını açıklıyor Söz konusu emmâreleşen nefis, bir kimsenin kendi öz nefsi de olsa, babası, atası, evlâdı veya kavmi de bulunsa, İlâhî hudutları aşar halde ise elbette ki cezâlandırılmalıdır Çünkü suçludur o haliyle
    Eğer bir nefis, ister kendisinde, isterse başkalarında bulunsun; vahyî tebliğlerle açıklanmış olan günahları âdilâne ölçülerle karşılayarak kınayabilecek bir kişiliğe yükselebilmişse, yine de takvâya tâlip olarak azizleşebilir Hem nefsini hem de ailesini acı azaptan koruyun (66/Tahrîm, 6) emrine uyaraka kim "nefsini hevâdan alıkoyduysa" muhakkak onun yeri cennettir (79/Nâziât, 40-41) Çünkü onun yaratıcısı nefislerin zaaflarını bildiğinden tevbelerini kabul buyurarak "bağışladı" (2/Bakara, 187)
    Kısacası, insan nefs olarak kerîm ve şerefli yaratılmıştır Ve bu lutfedilmiş nefis, Kur'ân-ı Kerim'de bizzat insanın kendisi olarak zikredilir (82/İnfitâr, 5) Ayrıca, kibrin düşürdüğü zulümle kendisini ezenlerin dışında, doğruları kabullenen nefis, iyiye, güzele; takvâya kabiliyetini mahfuz tutmuş bulunur ki, müjdelenmiş olur (91/Şems, 7-9) Özellikle bu yetenek ve müjdelere şükrederek yaşıyorsa bir nefis, artık Allah'ın kendisinden râzı olduğu mutmain bir nefistir (bk 89/Fecr, 27)
    Ruh, can, nefis, yani insan, eğer Allah'ın zikrinden gafletle, kendi kendisinin emrine giren bir gâfil gibi; "Hem ogan (tanrı), hem kullarız" mısrâlarıyla, böbürlenen Ziya Gökalp gibi bir nefs-i emmâre olmuşsa, yani mutlak "emretmek ve hükmetmek Allah'a mahsus" olduğu halde gafletle kibirlenerek, kendi adına fermanlar çıkaran, savaşlar açan modern putperest bir nefis olmuşsa, tabiatıyla kötülüğü emreden olur Ancak, bu kınanacak hal, nefsin kötülüğü emretmek için yaratılmış olduğundan değil; İlâhî hudûda dikkate lüzum görmeyen insanın kendinden çıkar olduğundandır Bir kimse bu halden pişman olarak "nefs-i levvâme" haline gelemiyorsa, bu onun gafletinin, ya da küfrünün eseri olabilir Böyle olunca da "mutmain nefis" olmaya çalışmayan hiçbir kimse elbette temize çıkarılamaz
    Aslında nefis, mükerremdir Ve İslâm fıtratıyla doğan her nefis, dünyaya şeref vermiştir İnsan malıyla olduğu gibi, nefsiyle de imtihan olunmaktadır "Sabredenlere müjdeler!" (2/Bakara, 155)
    Bütün bu özellikleri düşünebilirse, Rasûlullah'ın, "Sakın nefsinizi kötülemeyin", "Sizden biriniz, sakın 'nefsim habis (pis) oldu' demesin!" (S Müslim ve Tercümesi, Mehmed Sofuoğlu, c 7, s 118)şeklindeki uyarısını daha iyi anlamış oluruz Hele İslâm'da edâ edilmesi emredilen en büyük ibâdetin dahi insanın " ancak nefsi için" (29/Ankebût, 6) yapar olduğunu Kitab-ı Kerim'de görünce, herhangi bir delil göstermeden, mü'minin öz nefsini düşman olarak ilân etmesinin izahını bulamıyoruz
    İnsanın kendi nefsine haksızlık etmiş olmasının ne olduğunu, daha çok ahmak münkirlerin hakkında "Onlar nefislerine zulmedenlerdir" (11/Hûd, 21) mealindeki âyetten anlayabiliriz İbâdet maksadıyla da olsa, nefse eziyet vermenin tasvip edilmediğini, Rasûlullah'ın bu husustaki ikazlarını da görünce, İslâmiyet'in fıtrata uygun yegâne ve tek din olduğunu bir daha idrâk ederek şükrediyoruz Budistlerin ve benzerlerinin, nefse eziyet çektirerek, onu güya ıstıraplarla terbiye etme metodundan ilham alınan davranışlarla, nefsi, İslâm'ın sunmuş olduğu kolaylıklardan, helâl nimetlerden; hakkı bulunan meşrû hazlardan mahrum bırakmanın sünnete uymadığını görüyoruz Allah Teâlâ, gerek lezzetleri, gerek iştihaları "zarûret miktarından daha azaltan kişileri de kınadı" Ebû'd-Derdâ (ra) şöyle söylüyordu: Allah Teâlâ, bütün lezzetleri ve her türlü iştihaları, "aslında tamamıyla mahlûkatın yararlanması için yaratmıştır; Gadabı/kızmayı kendilerine zarar veren şeyi onunla defetsinler için yarattığı gibi Doğudaki ruhu öne çıkaran Budizm ve benzeri dinler, nirvana kelimesiyle ifâde edilen kurtuluşa ermek için nefse eziyet vermeyi ibâdet sayan mistisizmin etkisindeki bazı kimseler, Buda'nın altı yıl oruç tutarak kendisine eziyet edip duruşunu taklit eder olmuşlardır
    Kişinin kendi nefsini kötülüklerden bizzat korumasının "vâcip" olduğunu anlayan ve "müslümanım" diyen bir kimsenin kendisini, "köpek nefsim", "alçak nefsim", "kâfir nefsim" gibi gereksiz hakaretlerle kötülemesi ve bizzat kendi nefsini "en büyük düşman" zannetmesi yakışık almaz; aynı zamanda, "mü'minim" deyişiyle açık bir çelişki teşkil eder ki, günahtır Bir kimse, kendisinin hem mü'min ve insan olduğunu iddiâ edecek, hem de aynı zamanda kendisinde bir de ayrıca, kâfir bir nefsin, köpek bir nefsin bulunacağına inanmış olması, olacak şey midir? Ölçüsüzlüğün ortaya koyduğu bu nevî tezatlara ne denir ki? Cenâb-ı Hak "insanın (bizzat) kendi nefsine karşı bir şâhit (75/Kıyâmet, 14) olduğunu haber veriyor Bizlere, İbn Kuteybe'nin "Bir şeyi kendi nefsine isnâd eden kimse, onunla anılmalıdır" vecîzesiyle hareket etmek hoş gelmiyor Yücelerden yüce Allah, hepimizi, insanlardan işittiği her sözü kritiksiz olarak hemen kabullenen mukallitler olmaktan korusun (9)
    "De ki: Allah'ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? Deki: Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) iman edenlerindir Kıyâmet gününde ise yalnız mü'minlerindir İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" (7/A'râf, 32)
    "Nefislerinizi ayıplamayın" (49/Hucurât, 11)




  8. 8
    Nefs Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları
    “Şu, Allah’ı unuttuklarından dolayı, onlara nefislerini (kendilerini) unutturduğu kimseler gibi olmayın Onlar fâsıklardır” (50/Haşr, 19) Bilindiği gibi, Kur’an, Allah’ın koruması altındadır Kâinattaki her şey de Allah’ın denetimine tâbîdir Ancak, Rabbimiz insanlara toplumsal alanda kısıtlı, denetli bir seçme özgürlüğü tanımıştır O yüzden insanlar, Yaratıcısının râzı olmayacağı eylemler de ortaya koyabilmektedirler Çünkü insanoğlunun nefsi (özü) iki eğilimlidir: Fücur ve takvâ
    İnsanoğlunun kötü eğilimleri; ekinin, neslin, İlâhî dengelerin bozulmasına yol açabilmektedir Nankörlüğe, zâlimliğe meyilli olan nefis, nasıl ekolojik dengeyi bozuyorsa, toplumda adâletin ikamesinin teminatı olan İlâhî vahye karşı da haddini aşabiliyor
    Hayat tarzını fucûra dayalı olarak oluşturan insanlar, İlâhî vahye karşı iki şekilde tavır gösterebiliyor: 1- İlâhî bildirimi inkâr, 2- İlâhî bildirimi tahrif Tahrif, nübüvvet kurumu kadar eski bir davranıştır Kısaca vahyi, aslî özünden uzaklaştırmak diyebileceğimiz tahrif de, iki şekilde günde gelebilir: 1- İlâhî vahyin kelimelere dökülmüş halini değiştirerek tahrif, 2- Tefsir ederek, yorumlayarak tahrif Konumuz olan nefis kavramı, birçok Kur’an terimi gibi ikinci tür tahrife konu olmuştur Bu Kur’ânî ıstılah üzerinde en çok felsefeciler ve tasavvufçular oynamışlardır Yunan kültüründeki insanı parçacı olarak algılama eğiliminden doğan ruh-beden ikilemi şeklindeki tasavvur, müslüman zihinleri parçalamış, laik sapmalara yol açmıştır
    Kadim kültürleri ve Yunan kültürünü Arapça’ya çevirirken kelime, kavram karşılıkları arama çabaları bazen Kur’ânî terimlerin anlam kaymasına yol açmış, nihâyet tahrifine neden olmuştur Tahrif edilen kavramlardan birisi de “nefs”dir Latince, Grekçe “ruh” (sprit) kavramına Arapça’da karşılık olarak “nefs” kavramı kullanılmıştır Bu yanlışlık yanında, tasavvufçuların da nefis kavramını tahrif ettikleri açıktır Tasavvufçular, nefis kavramını sürekli olumsuz çağrışımlarla izah etmişlerdir Oysa Kur’an’da bu ıstılah, tek boyutlu olarak ne tam olarak olumluya, ne de tam olarak olumsuza işaret etmek için kullanılmıştır Nefsin olumlu yönleri de vardır, olumsuz yönleri de vardır; Tıpkı insan gibi İyi insanlar da vardır, kötü insanlar da vardır Nefsin iyi hasletleri de vardır, kötü hasletleri de
    Müslümanca düşünmek ve müslümanca yaşamak için, Kur’ânî terimlerin aslından, özünden uzaklaştırılmasını önleme gayreti gerekmektedir
    Nefis terimi, başka bir anlama geldiğine ilişkin kesin bir delil olmadığı sürece, insanın bizzat kendisini ifâde eder Bu terime izâfe edilen zamirler müennestir (dişil) Çünkü kelime, semâî müennestir Buna rağmen, maalesef birçok mealde bu kavrama müzekker ifâdeler yüklendiğini görüyoruz Örneğin, nefse Âdem anlamı verilmektedir Oysa nefis, erkek, kadın bütün insan cinsi için kullanılması gereken bir muhtevâya sahiptir Nefis kelimesi, insan için kullanıldığında insanın nefsi, onun benliği, özüdür Yaşayan canlı varlık, hayat özü, şahsî kimlik, insanlık, insan niteliklerinin toplamı gibi tanımlamalar da nefsi anlatmaktadır Kur’an’da nefis, insan için kullanıldığında; “benlik, kişilik, fıtrat, şâkile” anlamlarında değerlendirilimiştir; hem iyiliğin hem de kötülüğün taşıyıcısı olabilen bir vasfa sahiptir Meselâ Secde sûresinde nefis, kadın-erkek bütün insanları ifade eden muhtevayla kullanılmıştır: “Eğer dileseydik, her insanı (nefsi), doğru yola ulaştırırdık” (32/Secde, 13) Kur’an’da nefis, genellikle zât, şahıs, kişi anlamında kullanılmıştır (18/Kehf, 74; 2/Bakara, 72, 286; 20/Tâhâ, 40; 28/Kasas, 19, 33) 17/İsrâ sûresi 25 âyetinde de “içler, kalpler” anlamında kullanılmıştır Bazı âyetlerde de can, canlar anlamında zikredilir (6/En’âm, 93; 9/Tevbe, 55, 85)
    Nisâ Sûresi 1 âyette geçen “nefs” terimine birçok müfessir, Âdem anlamını yüklemiştir Nefs kavramının semâî müennes oluşunu da gözönünde tutarak Muhammed Abduh buradaki kullanımın insan soyunun ortak kökenini, ortak özelliklerini ifâde ettiğini söylemiştir (Tefsîru’l-Menâr, c 4, s 323)
    Kur’an’daki ilgili âyetlerden anlıyoruz ki, nefs, insanın kendisi, insanı insan yapan özdür Bu özün niteliklerini Şems Sûresi bize şu şekilde haber vermektedir: “Andolsun nefse, takvâsını ve fücûrunu ilham edene” (91/Şems, 8) Bu âyetten Rabbimizin bütün nefislere (insanlara) fücur ve takvâ ilham ettiğini öğreniyoruz İlham vurgusu; şuur ve insan irâdesi dışında Yaratıcının iyi ve kötü eğilimler yerleştirdiğini ifâde eder
    İnsanlar kurdukları yaşam alanlarında esas itibarıyla ya kötüye dönük, ya da iyiye yönelik, kötülükten sakınan eylemler ortaya koyarlar Bu eylemler iyiyi ve kötüyü temyiz yeteneği sâyesinde ortaya çıkmaktadır Aynı konuya Beled ve İnsan Sûrelerinde de değinilmiştir: “Biz ona hayır ve şer olarak iki yol gösterdik” (90/Beled, 10); “Biz ona yolu gösterdik; ya şükredici (şâkir) veya nankör (kâfir) olur” (76/İnsan, 3)
    Bütün insan topluluklarının hayır ve şer tasavvurundan bütünüyle uzak olmaması evrensel bir gerçektir İnsanlık tarihinin her döneminde belli doğrularda uzlaşılması, iyiye yönelik kabiliyetlerin insan fıtratında mevcut olduğunun apaçık ispatıdır İnsan iyiye ve kötüye meyilli olarak yaratılmıştır Ancak nefisten (kişiden) istenilen, takvâyı tercih ederek Allah’a kulluk etmektir Nefis, Yaratanına bağlanmalı, sadece O’na ibâdet etmeli, yaratılanların önünde eğilerek kula kul olmamalıdır Böylece Allah’a bağlılık, alçaltıcı kulluktan nefsi kurtarır Allah nefse kendini temizleme eğilimini de, kirletme potansiyelini de vermiştir (75/Kıyâmet, 2; 79/Nâziât, 40; 80/Abese, 7; 87/A’lâ, 14) “Nefsini temizleyen kurtulmuş, kirletip örten iflâs etmiştir” (91/Şems, 9-10)
    Kur’ân-ı Kerim’e göre nefsin tüm arzuları kötü değildir Nefs, insan yapısındaki tabiî eğilimlerin toplamıdır Nefsin hevâ ile ilgili istekleri önlenmelidir Ölçüsüz isteklerde gündeme gelen hevâ, nefsin olumsuz yönüdür Hevâsına uyanlar kendilerini müstağnî gören zâlim ve sapıklardır Örneğin insanın cinsel arzu duyması kötü değildir Ancak bu arzusunu zinâ ile doyurması fücurdur, yani kötüdür (4/Nisâ, 27; 28/Kasas, 50; 30/Rûm, 29; 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 16; 79/Nâziât, 40)
    Kur’an’da nefis, insanın bireysel kişiliğini ifâde etmesinin yanında, 13/Ra’d Sûresi 11 âyetindde toplumsal kişilik anlamında da kullanılmıştır Âyet-i kerîmeye göre tıpkı bireysel tekâmülde olduğu gibi, toplumsal tekâmülde de irâde etmek, özü harekete geçirmekle mümkün olabilmektedir Burada kısaca fücurdan bahsetmekte fayda vardır
    Fücur, lügatte yarıp parçalamak demektir Kur’an’da takvâ ile zıt anlamlı olarak kullanılmaktadır Elmalılı, konuyla ilgili olarak şu bilgiyi vermektedir: “Fücur, haktan sapıp hak yolunu yarmak ve hak nizamından çıkıp fıska, isyâna düşmektir Bilhassa zinâ, yalan vs gibi edepsizlikler yoluyla şerre, isyâna düşmeye fücur denir” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y s 5857) Fücurun ism-i fâili olan fâcir, Kur’an’da küfür gibi nitelemelere tâbî tutulmaktadır “Gerçekten eğer Sen onları bırakırsan, Senin kullarını sapıtırlar ve günahkâr (fâcir) nankör kâfirlerden başka doğurmazlar” (71/Nûh, 27) “Fâcir”, müttakî ve ebrârın (iyiler) zıddıdır (38/Sâd, 28; 82/İnfitâr, 13-14) Kur’an’da fâcirin cehennemlik olduğu konusunda açık beyanlar bulunmaktadır Kısaca fücur ve fâcir, insanların kişilik bozukluklarını, ruh kirliliklerini, kötüye olan eğilimlerini ifâde eder Fücûrun zıddı takvâ ise fıtratta yer alan iyiye yönelim yeteneğidir
    Nefis ve Ruh: Nefis ve ruh, Kur’an’da çokça kullanılan kavramlardandır Ancak, bu kavramların Kur’an’ın inişinden sonraki anlamlandırılmalarına, ruhu insanlara, meleklere, ulûhiyete tatbik eden hıristiyanlar ile Yeni Eflâtuncuların çok büyük etkisi olmuştur
    Aristocular nefsi rûhiyat bakımından birçok tahlile tâbî tutmuşlardır İslâm felsefe tarihinde el-Kindî, Yeni Eflâtunculuğun ruh telâkkisini İslâm dünyasına ilk taşıyan filozof olmuştur Dâru’l-Hikme’deki çeviri faâliyetleri birçok müslüman zihnin İslâm’ın özgün terminolojisi ile ilgili olarak bulanmasına yol açmıştır Plotinus’un Ennead’lar eserinin çevirisinden sonra müslümanlar insan ruhunun ilk önce nefis veya akıl vâsıtasıyla tek mutlak sebepten aktığı (tecellî) anlayışını almışlardır Buna göre insan rûhu ezelî bir karaktere sahiptir Ölmez, ebedîdir ve makul bir cevherdir Buna göre ruhun kurtuluşu duygular âleminin bedenî arzulardan kurtulup, rûhî cevherin ebedî âlemine dönmekle mümkündür Tasavvuf düşüncesinde de ruhun menşei, mâhiyet ve geleceği, ezeliyeti, ebediyetiyle ilgili birçok şey üretilmiştir
    Nefis kelimesiyle ilgili zihinsel bulanıklık, ruh terimiyle alâkalı olarak da sürdürülmüştür Kur’an’a yabancı bir kültürle Kur’an’a yaklaşanlar, vahiy meleği anlamına gelen ruh’u bile insan ruhuyla alâkalandırmaya çalışmışlardır Oysa Kur’an’da ruh kelimesiyle genellikle insan ruhu kast edilmemiştir Eski Yunan kültüründeki ruh-beden karşılığı, modern çağlarda Descartes’in kartezyen felsefesiyle beslenmiş ve bugün ruh denince akla genellikle insandan ayrı, ezelî-ebedî bir varlık gelmektedir Halbuki ruh terimiyle Kur’an’da genellikle vahiy, vahiy meleği kast edilmiştir Meleklerle ilgili olarak Kur’an’da hiçbir zaman “nefis” kavramı kullanılmamıştır Fakat nefsin çoğulu “enfüs”, insan ve cin topluluğunu ifâde etmek için kullanılmıştır





  9. 9
    Kur’an’da Nefsin (Kişiliğin) Tekâmül Aşamaları: Kur’an’da dört tür nefisten söz edilmektedir: Emmâre, levvâme, mutmainne, râdıye-mardıyye
    1- Nefs-i Emmâre: “Hiç kuşkusuz nefis, kötülüğü ve çirkinliği ısrarlı bir şekilde emreder” (12/Yusuf, 53) âyetinde belirtildiği gibi “emmâre”, çok emreden anlamına gelir Bedensel hazlara ölçüsüzce itibar eden, lezzet ve şehvet için ahlâkî sınırları çiğneyen kişiyi ifâde eder Nefsin bu özellikleri mü’minlerde takvâ yeteneğiyle alt edilebilir Takvâ gücünden yararlanamayan insanlarda ise, fücur faaldir
    Nefsin fücur boyutunu yukarıdaki âyet, emmâre kavramıyla tefsir ediyor Âyetteki konu, şehevî arzuların fücur tarafından zinâ ile giderilmesine yönelik emmâre nefsin teşvikidir Bu durumda her mü’min, Hz Yusuf gibi nefsin olumsuz arzusunu kırmalı ki, kendi kendisini temize çıkarıp halini beğenip gurura kapılmasın; daha kötüsü günahlarını meşrûlaştırmasın Takvâya ve tevbeye sarılmak emmâre nefisten kurtulmak, mutmainne, râdıye-mardıyye nefse sahip olmanın tek yoludur
    Emmâre kişiliğindeki insanlar, alabildiğine isteklerinin maddî, şehevî arzularının peşinden koşarlar Günahlardan tevbe etmek yerine, isyanda ısrar ederler Bunlar kendilerini nefis muhâsebesine (özeleştiriye) tâbi tutmazlar İnsanın çalıştığından başkasına erişemeyeceğini unuturlar (bk 53/Necm, 39)
    2- Nefs-i Levvâme: Kıyâme(t) Sûresi ikinci âyette geçer Bu âyette levvâme nefse yemin edilmektedir “Levvâme”, özünü eleştiren nefis (kişi)dir Levvâme, levm kökünden türeyen bir sıfattır Kendisini ısrarlı bir şekilde kınayan anlamına gelir Özeleştirinin önemi hissettirilmektedir Tevbe ile günahlara dönmemeyi, kalbin ışığının kaybolmaması için otokritiğin önemini ihsas ettirir Mü’min, kendini sürekli özeleştiriye (levme) tâbî tutar; amellerini, eylemlerini gözden geçirir, İlâhî ilkelerin denetiminden geçirerek Rabbinin kulu olduğunu unutmaz Günahkâr, zâlim, kâfir, fâcir kimseler ise, kendilerini Yaratıcılarından müstağnî görme eğilimindedirler Nefsini (kendini) levmetmeyenler (kınamayanlar) özlerini eleştiremezler, tutturdukları yolda ilerleme, tüm arzularını giderip dünyadan kâm alma eğilimindedirler Bu bağlamda Freud’un psikanalitik yönteminin tüm içgüdülerin sınırsızca doyurulması gerektiği esasına dayandığını hatırlanmalıdır İnsanın hevâsını ilâh edinmesine yol açan bu anlayışla, arzu duyulan her içgüdünün, dürtünün doyurulması amaçlanmıştır
    Levmin, Kıyâme Sûresi bütünlüğündeki anlamı, yeniden diriliş günüyle alâkalıdır İnsanlar kıyâmet günü “keşke, keşke şöyle yapsaydım” diye kendilerini kınarlar Nefs-i levvâme; iyilikler konusunda da kötülükler konusunda da kendisini kınayan, kaçırılan fırsatlar için kıyâmet günü pişmanlık duyan kimse demektir Levvâme kişiliğindeki insanlar, fiilin kendilerine yüklediği ana görevleri yerine getiren, büyük günahlardan kaçınanlardır Ancak, bazı etkiler altında bazı kusurlar işlemişlerse de, bir daha bu gibi hatalara dönmeme konusunda kararlılık gösterenlerdir Mü’minlerin bile bütünüyla hatadan, kusurdan âzâde olması mümkün olmadığından dolayı, önemli olan, istikbârı ve istiğnâyı değil; tevbeyi tercih etmektir (bk 3/Âl-i İmrân, 135; 53/Necm, 32)
    3- Nefs-i Mutmainne: Fecir Sûresi 27 âyette geçer “Mutmainne”, “huzura erme, doygunluk” anlamlarına gelir Mutmain nefis, Allah’a gönül bağlayan, itmînânı sadece Allah’a itaat, ibâdet ve zikirde bulan kişiyi ifâde eder Yani hiçbir şüphe taşımadan Allah’ı rab, peygamberin getirdiği hak dini de hayat rehberi olarak benimseyendir Başka bir ifâdeyle Allah’ın yasaklarından mecbûren değil; severek kaçınan, uzak durandır
    Elmalılı Hamdi Yazır, şöyle izah etmektedir: “Mutmainne nefis, kararsızlık ve ihtiyaç ifâde eden ve birbirini izleyen sebepler zincirinden kurtulup bunların arkasındaki gerçek etken olan Allah’a yükselmiş, O’nu tanıma gâyesinde karar kılmış, varlığında ve fiillerinde O’ndan başkasına eğilmeyi reddetmiş benlik demektir Bunun anlamı da, emmâre nefsin aldatıcı isteklerinden, Allah dışındaki şeylere bağlılıktan kurtulup gerçek hürriyeti kazanmaktır” (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşr, c 8, s 5816)
    Mutmainne nefsin sahibi (mü’min kişi), Allah yolunda ne fedâkârlık gerekiyorsa yapan, bu yolda gelen eziyetlere tahammül eden hak dinin gerektirdiklerinden asla uzaklaşmayandır Mevdûdî, 6/En’âm Sûresi 125 âyette geçen “şerhu sadr”ın (göğüs genişliği), mutmainne nefisle aynı keyfiyeti işaret ettiğini söylemektedir (Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y 1990, c 7, s 115) Mutmainne kişiliğindeki mü’minler, büyük günahlardan kaçındıkları gibi, küçük günahlardan da sakınırlar Onlar hayatlarının her ânında Allah’ı zikreder/anar, O’nun ilkelerini gözönünde tutarak yaşarlar “Öyle dönüş yapanlar ki, iman ederler ve Allah’ın zikriyle kalpleri mutmain olur Şüphesiz kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur ve sükûn bulurlar” (13/Ra’d, 28)
    4- Nefs-i Râdıye ve Mardıyye: Râdıyye, hoşnut olan, râzı gelen anlamına gelir 89/Fecr 28 âyette de “Allah’tan râzı olan” nefis anlamında kullanılmıştır: “Râzı edici ve râzı edilmiş olarak Rabbine dön” Tasavvufta, nefsin beşinci mertebesi olarak kabul edilmiştir
    Mardıyye, râzı ve hoşnut olunan demektir 89/Fecr Sûresi 28 âyette Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi anlamında kullanılmıştır: “Râzı edici ve râzı edilmiş olarak Rabbine dön” (Tasavvufta mardıyye, nefsin altıncı aşaması olarak geçer Yaratıcıyla yaratılmışın ortak niteliklerinin toplandığı ortaklığı ifâde eder)
    Tasavvufta Nefis: Kuşeyrî’ye göre nefis, kulun sıfatlarının, huylarının, davranışlarının kötülerine verilen isimdir (Kuşeyri, Risâle, I/305) Nefis, tasavvufta bütünüyle yok edilmesi gereken bir şeydir Nefis, tümüyle olumsuzdur ve öldürülmelidir Tasavvufta nefsin ölümlü ve iğretiden ölümsüze doğru yükselişi şeklinde yorumlanan yedi aşama vardır Nefsin merteberini mutasavvıflar şöyle sıralarlar: 1- Emmâre: Yabancılarla dolu karanlıklar mekânı, 2- Levvâme: Nurlar makamı, 3- Mülhime: Sırlara mazhariyet makamı, 4- Mutmainne: Kemal, olgunluk makamı, 5- Râdıye: Visal, Mevlâ’ya ulaşma makamı, 6- Mardıyye: Mevlâ’nın fiillerinin tecellî makamı, 7- Kâmile: Mevlâ’nın makam, isim ve sıfatlarının tecellî makamı (Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, Âlem Tic Y İst 1996, s 556)
    Tasavvufçular bu kavramlardan beşini Kur’an’dan almış, ikisini ise kendileri eklemişlerdir Mülhime ve kâmile kavramları Kur’an’da geçmemektedir Mülhime ile velâyet vahyi almayı kast ederek yalancı peygamberliğe dâvetiye çıkarmışlar, kâmile ile ise, fenâ fillâhı kast ederek Allah’da yok olmayı, Allah gibi olmayı hedeflemişlerdir Diğer beşini de, diledikleri gibi anlamlandırmışlardır İmam Gazâlî, İhyâ’sında nefs-i Müsevvile diye bir kişilikten daha söz etmektedir Ona göre nefs-i müsevvile günah işleyen, tevbe eden, tevbesinde bir müddet durduktan sonra yine günahlara dönen, keşke yapmasaydım diyen, ama tekrar tekrar isyana bulaşan kimselerdir (Gazâlî, İhyâ, Bedir Y İst, 1975, c 4, s 81)
    Nefis Tezkiyesi: Tezkiye; temizlemek, arındırmak demektir Nefsimizdeki kötü yönelimleri temizlemenin yollarını Rabbimiz bize öğretmiştir Bunları özetleyecek olursak: Allah’ı çokça zikretmek/anmak; Biz O’nu görmesek de O’nun bizi gördüğü bilinciyle hareket etmektir Tezkiye, Allah’ın âyetleri üzerinde düşünüp taşınmak, O’nun rahmetini, büyüklüğünü, sonsuz lütfunu kabul etmek; tabiattaki ve toplumdaki olayların nasıl birer âyet olarak onların Yaratanına tanıklık ettiğini düşünmek; iyiliksever, şefkatli, öğütleyici, nasihat edici, eğitici olmak; kâfirlere karşı sert, mü’minlere karşı yumuşak olmak, helâl kazanmak, helâl yemek, Allah için nefret etmek, Allah için sevmektir
    Nefsi tezkiye etmek; içki, kumar, zinâ, rüşvet, yalan, iftira, haksız kazançtan kaçmak, fâiz yememek, gıybet etmemek, harama bakmamak, kötü zanda bulunmamak, tekelcilik ve karaborsacılık yapmamak, yalancı şâhitlikte bulunmamak, kötülüğe teşvik etmemekle olur
    Yoksa, müridi şeyhe kul yapan, insanın hürriyetini mürşid lehine yok eden, miskinleştiren, irâdeyi yok eden, şeyhi yükseltip mâsumlaştıran tasavvuf anlayışıyla nefsin kötü eğiliminden kurtulmak mümkün değildir Nefis tezkiyesi, ney ve kaval üfleyerek, şiş batırarak, sihirbaz ve canbazların yaptığı gibi ateş avuçlayıp kızgın demirler tutarak, râbıta yaparak ve silsile ezberleyerek, ibâdet yerine danslar yaparak, posta oturup el öptürerek olmaz Nefis tezkiyesi, Allah’a gereğince kulluk yaparak olur
    Nefislerini tezkiye ettiklerini iddiâ eden bazı mutasavvıflar, ulûhiyete, rubûbiyete kalkışmakta, bazıları Allah’ın zâtını müşâhede ettiğini, kimisi öldükten sonra da dirilere tasarrufta bulunacağını iddia etmekte, kimi levh-i mahfûza hükmettiğini, oradaki yazıları değiştirdiğini, melekût âlemine çıktığını söyleyebilmektedir Oysa, nefsini tezkiye eden kula kulluk yapmaktan, hevâsına kulluk yapmaktan kurtulandır Yoksa, kendine kulluk yapmaya çağıran biri, nefsini tezkiye etmiş değil; şirkini arttırmış olur Tezekkî, şahsiyetin kötülüklerden temizlenmesi, arındırılmasıdır “(Nefsini/kendini) arındıran kurtuluşa ermiştir” (87/A’lâ, 14)
    Soınuç: Nefis, insanın kendisidir İnsan ise, iki yönlü bir varlıktır İyiye de eğilimlidir, kötüye de Kur’an’da nefis, felsefecilerin dediği gibi ruh demek değildir Tasavvufçuların iddiâ ettikleri gibi de nefis, bütünüyle mücâdele edilmesi gereken bir şey değildir Nefsin fücur boyutuna karşı fıtrî ve vahyî âyetlerle mücâdele etmeli, benliğimizi arındırarak takvâ eylemlerinin ortaya çıkmasını sağlamalıyız (10)




  10. 10
    Nefs Kavramının Yozlaştırılması ve “Nefsin Merhaleleri” Tâbiri
    "Kur’ân’ı Kerim’de nefsin çeşitli merhalelerinden bahsedilir mi, yoksa bunu tasavvuf mu böyle anlamıştır?" Merhale, hedefe ulaşmak için geçilmesi gereken konak yerine denir Kur’ân-ı Kerim nefsin merhalelerinden bahsetmez Ama, tasavvufta nefsin yedi merhalesinden bahsedilir Bunlar nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne, nefs-i râdıye, nefs-i mardıye ve nefs-i kâmile’dir Nefs-i kâmile dışındakilere Kur’an’dan delil getirilmeye çalışılır Tasavvuf anlayışında bu konu şöyle değerlendirilir: “Nefsin mânevî yükselişteki mertebeleri değişik şekillerde tasnif edilmiştir Bazıları üçlü, bazıları beşli, bazıları yedili tasnifler yapmıştır Emmâre, levvâme, mülheme, mutmeinne, râdıye, mardıye ve kâmile gibi” (Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvufla İlgili Sorular-Cevaplar, s 554-556)
    Bunlar delili olmayan iddialardır Nefsin mânevî yükselişini Allah’tan başka kim takip edebilir Bu konuda kendini karar verme mevkiinde gören bir şeyh, bir münâfığı pek yüksek bir mertebede göremez mi? Nitekim Kur'ân-ı Kerim bize Hz Peygamberin münâfıkları tanıyamadığını bildirmektedir Âyet şöyledir: “Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münâfıktır Medine halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar vardır Sen onları bilmezsin, onları Biz biliriz Onlara iki defa azap edeceğiz; sonra da onlar büyük bir azâba itileceklerdir” (9/Tevbe, 101)
    Bazı münâfıklar Hz Peygamber'in hoşuna giderdi Eğer münâfık olduklarını bilse onlardan hoşlanır mıydı? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Münâfıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider Konuşurlarsa sözlerini dinlersin Onlar dayalı odunlara benzerler Her kopan gürültüyü kendilerine karşı sanırlar İşte düşman onlardır Onlardan sakın Allah onları kahretsin, nasıl döndürülüyorlar” (63/Münâfikûn, 4)
    Şimdi nefsin merhaleleri ile ilgili ifadelere bakalım: Nefs-i emmâre:Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefistir Kur’an, Hz Yusuf’un kendi nefsi ile ilgili sözlerini haber verir: “Ben nefsimi aklamam, çünkü nefis kötülüğü emreder durur Ama Rabbimin esirgediği olursa o başka Benim Rabbim çok bağışlar ve çok merhamet eder” (12/Yusuf, 53) Nefs-i emmâre her insanda olur Âyete göre Hz Yusuf gibi büyük bir peygamberin nefsi de nefs-i emmâredir Zaten insanın canı günahı çekmese ondan kaçınmanın ne anlamı olur?
    Âyetin metni de önemlidir “Nefis kötülüğü emreder durur" diye tercüme edilen, "İnne’n-nefse le emmâretun bi’s-sû' " isim cümlesidir Arapça’da isim cümlesi sübût ve devam ifâde eder Yani isim cümlesi ile ifade edilen hüküm bir zamanla sınırlı olmaz Başına inne ve haberine "te’kid lâmı"nın gelmesi de bu konuda doğabilecek şüpheleri ortadan kaldırmaya yöneliktir Yani âyet, nefsin, kötülüğü emredip durma özelliğinin kalıcı ve sürekli olduğunu ifade eder
    Tasavvuf, ikinci merhaleye nefs-i levvâmeyi koymuştur "Nefs-i levvâme:Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini münkere mülâzemetten dolayı ayıplayan ve tevbeye temâyül gösteren nefstir Adını Kur’an’daki: “Levvâme (pişmankâr) nefse and olsun” (75/Kıyâmet, 2) âyetinden alır İnsan zaman zaman nefsine uyar ve yanlış davranışlar yapar Eğer bunlara üzülüyor ve sık sık pişmanlık duyuyorsa bu Allah’ın beğendiği bir durumdur
    Üçüncü merhaleye nefs-i mülheme konmuştur Tasavvuf anlayışına göre; "Nefs-i mülheme:İlhâm ve keşfe mazhar olmaya başlayan; neyin hayır, neyin şer olduğunu idrâk edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir" Adını “And olsun nefse isyânını ve itâatını ilhâm edene” (91/Şems, 8) âyetinden alır
    Nefsin, bir noktadan sonra ilham ve keşfe mazhar olacağına inanmak insanı şeytanın oyuncağı yapar Şeytanın vesvese ve saptırmaları ilham ve keşif sanılmaya başlar Büyüklerin ağzından çıkan her söz, Allah’ın ona ilhamı sayılır ve tartışmasız kabul edilir Nitekim bu inanç, Allah ve Resulüne iftiralarla dolu nice kitapların kutsallaştırılmasına yol açmıştır
    İlham, Allah’ın, kulunun kalbine bir şey doğurmasıdır (Fahreddin Râzî, Tefsîru'l-Kebir, 7/583)Allah’ın ilhamı olmasa insanoğlu ilerleyemez Bütün ilmî gelişmeler ve keşifler Allah'ın ilhamıyla olur Ama bu, Müslümanlara has değildir Kâfirler de ilham alır İlham, Kur'an'da yalnız bir yerde geçer Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Nefse)isyankârlığını ve takvâsını ilham edenin hakkı için, onu arındıran gerçekten umduğuna kavuşmuş, kirletip karartan da kaybetmiş olur” (91/Şems, 8-10)
    İsyankârlık, kişinin Allah’a, insanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra huzursuzluk duyar Buna iç sıkıntısı veya vicdan azabı denir Günah karşısında insan önce irkilir, sonra, ya vazgeçer ya da günaha dalar İşte insanı irkilten, Allah Teâlâ’nın “(Nefse) isyankârlığını ilham etmesi”dir Merhameti sonsuz olan Rabbimiz günah işleyecek olana son bir ihtarda bulunarak “isyana giriyorsun, dikkat et” demiş olur İsyandan sonra da kendine bir iç sıkıntısı vererek onu tevbeye teşvik eder
    Yusuf'u (as) Züleyha’dan uzaklaştıran burhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını ilham etmesi” olmalıdır Yusuf sûresinin 24 âyetinde şöyle buyruluyor: “And olsun ki, kadın ona meyletti Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti” Bu irkilme Müslüman olmayanlarda da olur İşlediği bir cinâyetten sonra, vicdan azâbından kurtulmak için gidip teslim olan insan sayısı az değildir
    Müslümanlığa karşı olmak en büyük suçtur Bu durumda olan herkes içten rahatsız olur ve sıkıntıya düşer Bu yüzden “Zaman olur kâfirler, keşke müslüman olsalar, diye iç geçirirler” (15/Hicr, 2) Günahtan sonra devam eden vicdan rahatsızlığı da kişiyi pişmanlığa ve tevbeye yönelten ilhamdır işte Allah’ın merhametinin büyüklüğü!
    Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir Kişi, Allah’a karşı, insanlara karşı ve kendine karşı fenalık yapmamalıdır Bu onu dünyada töhmet altına girmekten, âhirette de cehennem azâbından korur İnsan, bu iyi davranışlarının neşesini içinde duyar İşte bu neşe Allah’ın ilhamıdır İyi davrananlarda görülen iç huzuru ve kararlılık bu ilhamla oluşur
    Vâbısa b Mabed diyor ki, Hz Muhammed (sas)’e gittim buyurdu ki; “iyilikten ve günahtan sormak için mi geldin? ” Evet, dedim Parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: “Nefsine danış, kalbine danış Vabısa! iyilik, nefsin yatıştığı, kalbin yatıştığı şeydir Günah da içe dokunan ve göğüste tereddüt doğuran şeydir İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar” (Dârimî, Büyû' 2) Hz Muhammed (sas) şöyle buyurmuştur: “Seni işkillendiren şeyi bırak işkillendirmeyene geç Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüt doğurur” (Tirmizî, Kıyâmet 60)
    İçe doğan şey, şeytan vesvesesi de olabilir Çünkü o, “insana vesvese veren, onların içini karıştıran” (114/Nâs, 5) varlıktır Bazıları şeytan vesvesesini keşif ve ilham zanneder de sapıtır Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah bazısını yola getirdi, bazısı da sapıklığı hak etti Çünkü onlar Allah’tan önce o şeytanları evliyâ edindiler Üstelik kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar" (7/A'râf, 30)
    İlham ile vesveseyi ayırmak için içe gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denetlemek gerekir İşte nefs-i mülheme budur Mü’min-kâfir, herkesin nefsi nefs-i mülhemedir Allah ona, isyankârlığını ve takvâsını ilham ettiği gibi başka şeyleri de ilham eder
    Dördüncü merhaleye nefs-i mutmainne, beşincisine nefs-i râdıye, altıncısına da nefs-i mardıye adı verilmiştir Tasavvufla İlgili Sorular-Cevaplar adlı kitabın konu ile ilgili ifadesi şöyledir: Nefs-i mutmainne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlâk ile hemhâl olan nefistir Bu nefs, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inâyetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıstıraplardan kurtulur Bu makamda beşeriyet fenâ bulup “Nûr-i Muhammedî” zuhur ettiğinden nefs, hitâb-ı İlâhîye mazhar olur: “Ey itmi’nâna ermiş itâatkâr nefs!” (89/Fecr, 27)
    Nefs-i râdıye:Kendisi hakkında tecellî eden kazâ hükümlerine tereddütsüz teslim olup rızâ gösteren nefsin makamıdır Bu makam, sâlikin esrâr-ı ilâhiyyeye muttali olduğu makamdır Kur’an’daki: “Dön Rabbine, sen O’ndan râzı olarak” (89/Fecr, 28) âyeti bu makama işarettir Nefs-i mardıye:Allah ile kul arasında rızânın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’tan, Allah’ın kuldan râzı olduğu makamdır
    Fecr sûresinin bu son âyetleri, Kıyâmet günü Allah Teâlâ’nın müslüman kuluna yapacağı hitâbı bildirir Bunların öncesine bakan hiç kimse bu konuda şüphe edemez (Bk89/Fecr, 21-30) Yedinci ve son merhaleye nefs-i kâmile konmuştur Kitabın ifadesi şöyledir: Nefs-i kâmile:Bu makamda sâlik, bütün marifet makamlarını kazanarak irşâd mevkiine yükselir Bu makam vehbîdir"
    Bu iddiaları iliştirecek bir âyet veya hadis bulunamaz Allah'ın ve Rasulü’nün bildirmediği bu makamları kim nereden bilebilir?
    Yukarıda belirtilen nefsin makamları ile ilgili tasavvufî açıklamalarda her bir makamla ilgili çok tehlikeli ifadeler vardır Ama bir ifade geçti ki, hepsini gölgede bırakır Deniyor ki: “Nefs-i mutmainne makamında beşeriyet fenâ bulup “Nûr-i Muhammedî” zuhur ettiğinden nefs, hitâb-ı İlâhî'ye mazhar olur” Yani bu makamda kişinin etten kemikten oluşan beşer tarafı yok olur, Nur-i Muhammedî ortaya çıkar ve o Allah’ın muhâtabı olmaya, onunla ikili ilişkiye girmeye başlar Bu ifadelerin ne kadar tehlikeli olduğunu izaha gerek yok
    Nur-i Muhammedî ile hakikat-i Muhammediye kastedilir Ona insan-ı kâmil de denir Bu, Muhyiddin-i Arabî’nin Hıristiyanlıktaki Allah’ın oğlu inancını Müslümanlığa uyarlamasıyla ortaya çıkmıştır Konu ile ilgili tasavvufî bir yazıdan bazı alıntılar yapalım:
    “İnsan-ı kâmil Allah’ın bütün isimlerini bilen tek varlıktır İnsan-ı kâmil, maddî ve mânevî bütün kemâl mertebelerini kapsamaktadır” “İnsan-ı kâmil Hz Muhammed’dir Ancak onun tarihî şahsiyeti değil, henüz Adem balçık halindeyken Peygamber olan Muhammed’dir Yani Hakikat-i Muhammediyedir İnsan-ı Kâmil, varlığın ve hilkatin gâyesidir Zira İlâhî irâde ancak onun vasıtasıyla tahakkuk edebilir Eğer insan-ı kâmil olmasa Allah bilinemezdi” “İnsan-ı kâmil, cihânı gösteren ayna, ölüyü dirilten İsâ, kuşların dilini bilen Süleyman gibi tasarruf sahibi, âb-ı hayat içen Hızır gibidir İnsan-ı kâmil âlemde daima vardır, birden fazla olmaz Çünkü tüm mevcûdâtın bütünlüğü tek şahıstadır İnsan-ı kâmil için mülkte, melekûtta ve ceberûtta hiçbir şey örtülü ve gizli değildir O eşyayı ve eşyanın hikmetini olduğu gibi bilir” “ Ancak bu hakikat, her devirde zamana göre değişen isim ve sûretlerde peygamber ve veli olarak zâhir olur Nitekim Aziz Mahmud Hudâyî’nin şu beyti bu düşüncenin ifadesidir: "Âyînedir bu âlem her şey Hakk ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim” “İnsân-ı kâmil, varlığın hakikatlarına tekabül eder Meselâ onun kalbi Arş’a, benliği Kürsü’ye, makamı Sidre-i müntehâya, aklı Kalem-i a’lây’a, nefsi Levh-i mahfûz’a, tabiatı anâsır-ı erbaaya taalluk eder ” (Hasan Kâmil Yılmaz, İnsan-ı Kâmil, Altınoluk Mecmuası, Temmuz 1996, sayı 125, s 31)
    Buradaki vahâmeti anlamak için âlim olmak gerekmez Bu, Kur’an’a aykırılığı tartışılamayacak bir inançtır (11)
    Nefsin mertebeleri veya nefsi tanrılaştırma süreci: H Kâmil Yılmaz diyor ki: “Nefs-i emmâre:Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefistir Nefs-i levvâme:Yaptığı kötülüklerin arkasından zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini kötülüğe yapışmasından dolayı ayıplayan ve tevbeye eğilimi olan nefistir Nefs-i mülheme:İlhâm ve keşfe mazhar olmaya başlayan, neyin hayır, neyin şerr olduğunu idrak edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir Yani bu duruma gelmiş kişinin içine ilham gelir, perdelerin arkasındaki gerçekler görünmeye başlar, iyiyi kötüden ayırma özelliği kazanır ve kötü arzularına karşı az da olsa direnebilir
    Nefs-i mutmainne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile donanmış olan nefistir Bu nefs, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği başarı ve yardım ile huzura kavuşur ve tam bir kanaate vararak ıstıraplardan kurtulur Bu makamda beşeriyet fenâ bulur, yani insan olma özelliği biter “Nûr-i Muhammedî” ortaya çıkar ve nefis, hitâb-ı ilâhîye mazhar olur, yani Allah ile karşılıklı konuşabilir Nefs-i râdıye:Kendisi hakkında gözüken kadere tereddütsüz teslim olup rızâ gösterir Bu makam, sâlikin esrâr-ı ilâhiyyeye muttali olduğu makamdır Nefs-i mardıye:Allah ile kul arasında rızânın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’tan, Allah’ın kuldan râzı olduğu makamdır”
    Demek ki, nefs-i mülheme mertebesine gelen kişinin içine ilham gelmeye ve perdeler açılmaya, gizli şeyler görünmeye başlıyor Nefs-i mutmainne mertebesine gelince beşer olma, yani insan olma özelliği bitiyor, “Nûr-i Muhammedî” ortaya çıkıyor Yani kişi insan-ı kâmil haline geliyor ve Allah tarafından muhatap alınma yani Allah ile karşılıklı konuşma safhası başlıyor İnsan-ı kâmil ile ne kastedildiği yukarıda geçmişti Nefs-i râdıye mertebesinde ise kişi, esrâr-ı ilâhiyyeyi yani Allah’ın sırlarını öğreniyor Nefs-i mardıye mertebesinde o, Allah’tan, Allah kuldan râzı oluyor, karşılıklı olarak birbirlerini memnun ediyorlar Şimdi bunlar, nefsin ilahlaşma süreci değildir de ya nedir?
    Burada M Fuad Köprülü’ye hak vermemek elde değildir O diyor ki; “Felsefe ile uğraşanlar, zındık ve mülhid (dinsiz) sayıldığından Kelâm üzerinde çalışanlar hâriç olmak üzere diğer felsefe ile meşgul olanlar, ya din, yahut daha fazla tasavvuf perdesi altında gizlenmeğe mecburiyet görüyorlardı” (M Fuad Köprülü, W Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi, 3 Bs, Ankara, 1973, s 150 -Köprülü'ye âit izah kısmı-) Birtakım tasavvufi kavramları din içinde göstermek için ilgisiz âyetlerin uluorta kullanılmasını başka şekilde izah mümkün görülmüyor (12)




  11. 11

    --->: Nefs Hakkında bütün konular

    Nefsin İki Yönü (Nefse Fücûr ve Takvânın İlhâmı)
    İnsanın yapısı hakkında Kuran'da verilen bilgileri incelerken, "nefs" kavramına oldukça sık rastlarız Nefs Arapçada "insanın kendisi", anlamına gelir ve Türkçede tam bir karşılığı olmasa da "benlik" kelimesiyle bir derece tercüme edilebilir Kuran'da haber verildiğine göre, "nefs" iki taraflıdır: İnsanın içinde kötülüğü emreden bir taraf ve o kötülükten sakınmayı emreden bir taraf bulunmaktadır Şems Sûresi'nde bu durum şöyle anlatılır: "Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, Sonra ona fücûrunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun) Onu arındırıp temizleyen gerçekten felâh bulmuştur Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır"(91/Şems, 7-10)
    Âyetlerde nefisle ilgili olarak verilen bilgiler son derece önemlidir: Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve ona "fücûr" ilham etmiştir Fücûr Arapçada, "doğruluk sınırlarının yırtılıp parçalanması" anlamına gelir Dinî terim olarak fücûrun anlamı ise şöyle verilir: "Günaha ve isyana girişmek, fâsık olmak, yalan söylemek, başkaldırmak, karşı gelmek, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak, zinâ, ahlâkî çöküntü"
    Şems Sûresi'ndeki âyetlerden öğrendiğimize göre Allah, bu kötülüklerin yanı sıra, insana nefsin fücûrundan sakınmayı da ilham etmiştir Ayrıca nefsini arındırıp temizleyen, yani nefsinin fücûrunu kabul edip, Allah'ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır Bu, ebedî ve gerçek kurtuluştur, yani Allah'ın rızâsını, rahmetini ve cennetini kazanmak Buna karşılık, nefsini örten, yani onun fücûrunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan kişi ise yıkıma uğrayacaktır Yıkım da Allah'ın lâneti ve cehennem azâbı demektir Bu noktada çok önemli bir sonuca varıyoruz: Herkesin nefsinde mutlaka kötülük vardır Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah'ın gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır
    İşte mü'minlerle inkârcılar arasındaki en önemli farklardan biri bu noktada ortaya çıkmaktadır İnsan, ancak İslâm'ın verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder Dinin ve dolayısıyla dini tebliğ eden peygamberlerin en büyük özelliklerinden biri, insanların nefislerindeki kötülüğü ortaya çıkarmaları ve onu temizlemeleridir Bu nedenle Kuran'da, inkârcı yahûdilere seslenilirken "Size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?" (2/Bakara, 87) denildiği bildirilmektedir
    Âyette bildirildiği gibi, inkârcılar nefislerindeki kötülüğe teslim olurlar ve bu nedenle de nefislerine aykırı gelen şeyleri kendilerine tavsiye eden hak dini ve o dini tebliğ edenleri yalanlarlar Bu durumdaki bir insan, Şems Sûresi'ndeki âyetlerde bildirildiği gibi, nefsini örter ve onun fücûruna esir olur Buna karşılık mü'minler Allah'ın varlığının, birliğinin farkındadırlar; O'ndan korkar ve Rabbimizin hükümlerine karşı gelmekten sakınırlar Bu nedenle de nefislerindeki fücûra teslim olmaz, onu örtmez, açığa çıkarır ve Allah'ın ilham ettiği şekilde ondan sakınırlar
    Kuran'da haber verilen Hz Yusuf'un, "Ben nefsimi temize çıkaramam Çünkü gerçekten nefs -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, merhametlidir"(12/Yusuf, 53) sözleri, mü'minlerin nasıl düşünmeleri gerektiğini göstermektedir Mü'min, her ortamda nefsinin kendisini yanlış yola yöneltmek isteyeceğinin bilincinde ve uyanık olmalıdır
    Buraya kadar, ağırlıklı olarak nefsin iki zıt yönünden "fücûr" kısmını inceledik Aynı âyetin devamından nefse fücûrunun yanı sıra bir de, bu fücûrdan sakınmasını sağlayan bir kabiliyetin ilham edildiğini öğrenmekteyiz İnsanı Allah'a ve dinin bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi ve kötüyü ayırt etmesini sağlayan nefsin bu yönü, halk arasında "vicdan" olarak tanımlanır
    İşte, nefsin içinde, insanı daima kötülüğe çağıran hevâya karşın, onu daima iyiliğe çağıran vicdanı da vardır Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya sahiptir Vicdan, bir anlamda doğruya yönelten Allah'ın sesidir İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran'da gösterilen temel prensipleri tam olarak kavradığı takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir
    Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın ölçülerine göre belirlenmiş durumdadır Ancak, Kuran'ın belirlediği vicdan ölçüleri, toplumda yerleşik olan "vicdan" ölçülerinden oldukça farklıdır Toplumun vicdan anlayışı, yolda rastlanan bir fakire sadaka vermek ya da hayvanlara sevgi göstermek gibi son derece yüzeysel örneklerle sınırlıdır Oysa mü'minin vicdanı, Kuran'ın tüm emirlerinin ve tavsiyelerinin yerine getirilmesini gerektirir Hatta Kuran'da genel hatlarıyla belirtilen pek çok konunun ayrıntıları vicdan sâyesinde belirlenir ve uygulanır Örneğin, Kuran'da iman edenlere ihtiyaçlarından arta kalanı infak etmeleri emredilir Fakat ihtiyacının ne kadar olduğunu herkes kendi vicdanı ile belirler Vicdanı yeterince güçlü olmayan bir insan ise, dinin hükümlerini Allah'ın rızâsına en uygun biçimde uygulayamaz
    Mü'min günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında seçim yapmak durumunda kalır Karşılaştığı seçenekler içinde, Allah'ın rızâsına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı olanını seçmekle yükümlüdür Bu seçimi yaparken muhâtap olduğu seçenekler karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah'ın rızâsına daha uygun olacağını ona söyler Ancak ikinci aşamada hevâsı da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır Bunun için de genellikle insana mâzeretler fısıldayacaktır Kur'an'da nefsin öne sürdüğü bu "mâzeret"lere sık sık dikkat çekilmektedir
    Mü'min, nefsin kendisine fısıldadığı tüm mâzeret ve bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği doğruyu uygulamalıdır Kuran'da mü'minlerin vicdanına dair verilen örnekler, insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir Âyetlerde mü'minlerin savaşa çıkma şevklerinden şöyle söz edilmektedir: "Allah'a ve elçisine karşı içten bağlı kalıp hayra çağıranlar oldukları sürece, güçsüz zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur Allah, bağışlayandır, merhametlidir Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde 'sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur"(9/Tevbe Sûresi, 91-92)
    Savaşa çıkmak görünüşte son derece tehlikelidir Savaşmaya giden bir insan, ölüme ya da yaralanmaya gittiğini bilir Ancak buna karşın Peygamberimiz döneminde mü'minler Allah yolunda savaşmak için büyük bir istek duymuşlar, savaşa çıkamadıkları için de üzülmüşlerdir Bu, Kuran'da kastedilen vicdanın çarpıcı bir örneğidir
    Nefis mü'mini bir anda dinden döndüremez ama küçük tâvizler koparmaya çalışır Örneğin, mü'mini Allah yolunda yapması gereken bir işte tembelliğe yöneltmeye çalışır Birtakım mâzeretler öne sürerek onu gevşekliğe sürüklemeyi dener Eğer nefsin küçük isteklerine tâviz verilirse, nefsin insan üzerindeki etkisi gittikçe büyür ve sonuç, insanın imandan vazgeçmesi, yeniden nefsinin esiri olmasına kadar varabilir İman eden her insan, her ne durumda olursa olsun, nefsine değil, Allah'ın hükmüne göre hareket etmekle, nefsini ezmek, bencil tutkularını dizginlemekle yükümlüdür Bir âyette şöyle bildirilmektedir: "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup sakının, dinleyin ve itaat edin Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felâh (kurtuluş) bulanlardır"(64/Teğâbün, 16)
    Âyette, mü'minlere Allah'tan korkmaları, O'na itaat etmeleri, O'nun hükümlerini dinlemeleri ve infakta bulunmaları, yani mallarını Allah'ın rızâsına uygun olarak harcamaları emredilmektedir Çünkü bunlar, insanın "nefsinin bencil tutkularından" korunmasına ve sonuçta felâha (büyük kurtuluş ve mutluluk) ulaşmasına neden olur Aynı gerçek başka âyetlerde de şöyle vurgulanır: "Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi hevâ (istek ve tutkular)dan sakındırırsa, Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir"(79/Nâziât, 40-41)
    Nefsinin bencil tutkularından korunarak nefsini arındırıp temizlemiş, dolayısıyla Allah'ın hoşnutluğuna ve cennetine kavuşmuş olan kişinin nefsi ise Kuran'da mutmain olmuş, yani tatmin bulmuş nefis olarak tanımlanır Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: "Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici (râdıye) ve hoşnut edilmiş (mardıye) olarak dön Artık kullarımın arasına gir Gir Cennetime"(89/Fecr, 27-30)
    Nefsinin kötü isteklerine tâbi olup da onu temizleyip arındırmamış ve bu şekilde âhirete gitmiş bir kimsenin de pişmanlıktan başka bir nasibi yoktur Gelmiş geçmiş milyarlarca inkârcının kıyâmet gününde yaşadıkları pişmanlık ve nefislerini kınamaları gerçekten çok dehşetli bir manzara oluşturur Bu, kâfirleri bekleyen öyle büyük ve kaçınılmaz bir gerçektir ki, Allah âyetlerde kıyâmet gününün hemen ardından kendini kınayıp duran nefsin durumuna yemin etmektedir: "Hayır, kalkış (kıyâmet) gününe and ederim Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim"(75/Kıyâmet, 1-2)



    Muminem --->: Nefs Hakkında bütün konular

  12. 12

    İstek ve Tutkularını İlâh Edinenler:
    Nefsin iki taraflı olduğunu, Allah'ın nefse fücûru ve ondan sakınmayı ilham ettiğini vurgulamıştık Kuran'da, nefsin fücûrunu ifâde etmek için çoğu kez "hevâ" terimi de kullanılır Hevâ sözlükte; "istek, tutku, nefsin arzu ve hevesi, şehvet, şehvete karşı şiddetli eğilim, insanın bozulmasına yol açan bütün olumsuz içsel etkenler" şeklinde tanımlanır
    İnkârcılar, nefsin bu negatif yönünü, yani hevâyı tek yol gösterici ve amaç edinirler Tüm hayatlarını, hevâlarını tatmin etmek üzerine kurmuşlardır Bu nedenle tüm zihinlerini hevânın tatminine yöneltirler ve dolayısıyla dinin insana öğrettiği gerçekleri kavrayamayacak hale gelirler Allah, hevâlarının denetimine giren insanların, Kuran'ı ve peygamberin tebliğini kavrayamadıklarını şöyle bildirir: "Onlardan kimi gelip seni dinler Nitekim yanından çıkıp gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: 'O biraz önce ne söyledi?' İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır"(47/Muhammed, 16)
    Nefsini örten, nefsinin fücûruna teslim olan bir insan, her olayda ve yargıda hevâsının hakemliğine başvurur Hevânın istek ve arzuları doğru ve yanlışta kıstas olur Kişi artık kendi nefsine tapmaktadır Kuran'da insanın bu duruma gelmesine, "kendi hevâsını ilâh edinme" adı verilir (bk 45/Câsiye, 23)
    Hevâ ve hevesi doğrultusunda hareket ettiği için akledemez hale gelen kişi, aynı zamanda Kuran'da görmez ve işitmez olarak tanımlanmaktadır Akleden mü'minler ise iyiyle kötüyü ayırt eden bir anlayışa (ferâsete) ve olaylara hâkim olan bir bakış açısına, kavrayışa (basîrete) sahip olurlar Kuran'da, hevâlarına uydukları için akletme yeteneklerini yitiren ve sapan insanlar ve toplumlarla ilgili pek çok âyet vardır (Meselâ bk 5/Mâide, 77; 6/En'âm, 119; 4/Nisâ, 135; 30/Rûm, 29; 23/Mü'minûn, 71; 5/Mâide, 48-49)
    Hevâ insanı birtakım tutkulara kaptırır, onun gözlerini kör eder Bu durumdaki insan da ebedî felâketine doğru hızla ilerler Hevâ kelimesinin kökeni de anlamlıdır Ruh, kökeni dolayısıyla aydınlık ve letâfet iken; hevâ, zulumât ve ateş niteliklidir




  13. 13
    Vicdan ve Ruh:
    Nefsin iki ayrı yönü olduğu Kuran'da bildirilir ve nefsin bir kısmının "hevâ"dan, yani insanı Allah'ın yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğuna dikkat çekilir Nefsin öteki kısmı olan vicdan ise, insanı Allah'a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin içindeki "fücûr"dan sakınmasını sağlar Vicdan, insana Allah'ın üflediği "ruh"tan kaynak bulur
    Secde Sûresi'nde Allah'ın insana Kendi ruhundan "üflediği" şöyle haber verilir: "O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır Sonra onun soyunu bir özden (sülâle'den), basbayağı bir sudan yapmıştır Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi"(32/Secde, 7-9)
    İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah'ın kendisine "üflemiş" olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır İnsan, eğer nefsin fücûruna (hevâsına) saplanarak bu ruhu örtmezse, nice güzel sıfatları üstünde taşımaya başlar Zâten Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın gereklerine göre belirlenmiş durumdadır Rum Sûresi'ndeki iki âyet, bu konuda açıklayıcıdır: "Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır Allah'ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanîf) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur İşte dimdik ayakta duran din (budur) Ancak insanların çoğu bilmezler"(30/Rûm, 29-30)
    Âyetlere göre, inkâr edenler nefislerinin fücûruna, yani hevâlarına uyarak sapmışlardır Buna karşın mü'minlerin yapması gereken, Allah'ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır Ve bu din, Allah'ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah'tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana en uygun yaşam şeklidir (13)




  14. 14
    İntihar
    “İntihar” kelimesi, “nahr” kökünden türemiştir Nahr, gırtlak, boğaz anlamına gelir Deve, göğsüne yakın yerden boğazına bıçak vurulup kesildiğinden deve kesmeye “nahr” denir (108/Kevser, 2) Tenâhur, boğaz boğaza, göğüs göğüse çarpışmak demektir Aynı kökten intihar da, kendi boğazını kesmek, kendini öldürmek anlamındadır
    “Nefislerinizi öldürmeyin Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir Kim düşmanlık ve haksızlıkla bunu yaparsa, (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır” (4/Nisâ, 29) Âyette geçen “nefislerinizi öldürmeyin” ifadesi, “sizin kardeşleriniz olan mü’minleri, birbirinizi öldürmeyin” anlamına geldiği gibi, daha çok da, “kendinizi öldürmeyin, kendi canınıza kıyıp da intihar etmeyin” demektir
    Bir insanın canına kast etmek, hayat hakkını ortadan kaldırmak, insanın kendi hayatı için de benzer bir suçtur, haramdır Hayatı veren de alan da Muhyî/hayat veren ve Mümît/öldüren isimlerine sahip Yaratan Allah’tır İnsan, hayatını devam ettirmek için ne gerekiyorsa yapmaya izinlidir, hatta görevlidir Fakat hayatı tehlikeye atmaya veya ortadan kaldırmaya, hayatın gerçek sahibi Allah izin vermez (2/Bakara, 195; 4/Nisâ, 29) İntihar, başkasının canına kıymak kadar büyük bir günahtır; bize canı veren Allah olduğundan, gerçek sahibinin hakkını ihlâl etmek ve emanete ihanettir
    Dünyada birçok insan, çeşitli nedenlerle; ticarette iflâs ettiğinden, aile geçimsizliğinden, yaptığı hatalardan bunalıma düşüp kurtuluş çaresini intiharda bulacağını sanır ve canına kıyar Oysa, intihar çare değildir Ruh ölmez Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra, insanın dünyada yaptığı hareketlere uygun bir yaşantı içine girer Ölüm, ruhun yeni ve sürekli bir hayata başlamasıdır İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir “Kim kendisini dağdan atıp öldürürse, o cehennem ateşinde sürekli olarak yuvarlanır durur Kim zehir içip kendisini öldürürse cehennem ateşi içinde elindeki zehri sürekli olarak içer durur Kim kendisini bıçak gibi bir demir parçasıyla öldürürse cehennem ateşi içinde sürekli olarak onu karnına saplar” (Buhârî, Tıb 7; Müslim, İman 175; Tirmizî, Tıb 7; Nesâî, Cenâiz 68) “Kendini (ip ve benzeri şeyle) boğan kimse, cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran da cehennemde kendisini vurur durur (azabı böyle olur)” (Buhârî, Cenâiz 84)
    Yine, Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki insanlar arasında, vücudunda yarası bulunan bir adam vardı Yaranın ağrısına dayanamadı, sızlandı, bir bıçak alıp elini kesti Akan kan durmadı ve adam öldü Yüce Allah; ‘Kulum canını Benden önce aldı, ona cenneti haram kıldım’ buyurdu” (Buhârî, Enbiyâ 50, hadis no: 720; Müslim, İman 47, hadis no: 180)Bu hadis-i şeriflerde dikkat çeken husus, intihar edenlerin, intihar ânındaki acılarını, öteki âlemde, kendilerine sanki sonsuz zaman kadar gelecek uzun bir süre boyunca aynen yaşayacaklarıdır
    Hz Peygamber’in Zâtu’s-Selâsil seferine komutan olarak gönderdiği Amr bin el-Âs (ra), ihtilâm olmuş, hava çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde, ölüm korkusundan dolayı teyemmümle namaz kıldırmıştır Durumunu Hz Peygamber’e anlatırken, Nisâ sûresi, 29 âyete göre amel ettiğini söylemiş ve Rasûlullah (sas) Amr’ın bu yaptığını tasvip etmiştir (Ebû Dâvud, Tahâret 124; Ahmed bin Hanbel, 4/203)
    Hayber gazvesi sırasında, İslâm askerleri arasında savaşan ve büyük fedâkârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz Peygamber tarafından haber verilmişti Bunun üzerine ashâb-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman’ı izlemiş ve onun, aldığı yaralara sabredemeyip kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader 5, Rikak 33, Megâzî 38, Cihad 77 –182-; Müslim, İman 178, 179) Kuzman’ın ölüm şekli Allah Rasûlüne iletilince şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir” (Buhârî, Kader 5, Rikak 33; Müslim, İman 179)

    İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış olmaz, üzerine cenaze namazı da kılınır Haber Gazvesinde intihar eden Kuzman’ın cehennemlik olduğu bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak kalacağını belirten açık bir ifade yoktur Bu yüzden intihar suçunu işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemden kurtulacağı umulur Ancak bunun için, intihar edenin son anda mü’min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna inanmamış olması da şarttır (S Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc 10/270)
    Hz Peygamber’in, bıçakla kendisini öldüren kimsenin cenaze namazını kıldırmadığı nakledilir Câbir İbn Semûre (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas)’a, intihar eden bir kimse haber verilmişti: “Ben üzerine namaz kılmıyorum!” buyurdular (Ebû Dâvud, Cenâiz 51) Ancak, bu olay, intihar edeni cezalandırmak ve başkalarını böyle bir fiilden men etmek amacına yöneliktir Nitekim ashâb-ı kiram, bu kimsenin cenaze namazını kılmıştır (el-Askalânî, Bülûğu’l-Merâm Terc 2/276-277) İmam Ebû Yûsuf’a göre intihar, hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça intihar edenin cenaze namazı kılınmaz
    Beden, Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna verdiği en büyük emanetlerden biridir Bu emaneti, kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ruh bedenden ayrılıncaya kadar korumak gerekir Bunun için de, kişinin ruhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslâm’ın emir ve tavsiyesidir Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabir ve daha sonra âhiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felâketlerle karşılaşır Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir Çünkü ruh bedende kaldıkça Allah’tan ümit kesilmez Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır Kulun Allah’a yönelmesi ve O’ndan yardım istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıç noktasını teşkil eder Yüce Yaratıcı, umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder Çünkü O’nun her şeye gücü yeter O’na dayanan da güç kazanır (14)