Mumine Ahlak ve Kötü Ahlak / Kötü huy ve Sıfatlar Forumundan Nefs Hakkında bütün konular Hakkında Kısa Bilgi
  1. 15

    Reklam

    Reklam




    İzzet-i Nefs
    Evet, bazılarınca hep "zillet"le ilgili vasıflar yüklenip zelil kılınan "nefs"in izzeti vardır, olmalıdır Nefsin onurunu korumaya izzet-i nefs denilir İzzet-i Nefs; İnsanın insanlık, şeref ve haysiyetini koruması demektir İzzet kelimesi kuvvet, üstünlük, şeref ve gâlibiyet anlamlarını dile getirdiği gibi, insanı zillete düşmekten alıkoyan iyi nitelikler anlamına da gelir İzzet'in zıddı zillettir İnsan, nefsinin izzetini korumakla yükümlüdür Bu ise ancak Allah'a iman etmek, hayatını O'nun emir ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir Küfür, şirk, nifak, isyan ise insanı zillete düşürür Mü’min, imanı ile izzet kazanır Ne var ki kendisini küçültücü, izzetini zedeleyici her türlü davranıştan kaçınmalıdır
    Kur'an, "İzzet Allah'ın Rasûlünün ve mü’minlerindir" (63/Münâfikûn, 8) buyurur Bu, Allah'ın kendilerini izzetli, Hz Peygamber ve mü’minleri zelil gören münâfıklara cevabıdır Buna göre gerçek mü’minler izzet, üstünlük ve şeref sahibidirler Çünkü, gerçek mü’minler geçici, değersiz şeylere bağlanmaz Allah'tan başkasına boyun eğmezler el-Münâfikûn Sûresinin yukarıdaki âyetini izleyen âyetlerinde, "Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır Biriniz kendisine ölüm gelip de, 'Rabbim beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!' demeden önce size verdiğim rızıktan infak edin" (63/Münâfikûn, 9-10) buyurularak gerçek mü’minleri izzetli kılacak nitelikler açıklanır Bunlar "zikrullah" ve "infak"tır
    Müfessirlere göre zikrullah, namaz gibi ibâdetlerle, bunların semeresi olarak Allah sevgisiyle yapılan kulluktur Bu yorumla zikrullah emri, mü'minlere, evlât ve mallarınız ile uğraşmak yüzünden, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın ifadeleriyle, "Hak mâbud olan Allah Teâlâ'yı ve O'nun esmâsı, sıfatı, emirleri ve yasakları, sevap ve ikabı ile ahkâmı izzetini düşündürüp andıran, rızâsına vesile olan farz ve nâfile ibâdetlerden cuma ve cemaatten, namaz, oruç, zekât, hac, cihad, kıraat-ı Kur'an, vaaz ve nasihat, tehlil, tesbih, tahmid gibi sırf Allah'a yaklaşmak için yapılan ve daima Allah'ı hatırlatıp Allah için Allah'a lâyık güzel işler düşündürmeye alıştıran tâatlerden gaflet etmeyin" anlamına gelir (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 5011) Bunlardan gaflete düşenler ziyan etmişlerdir Çünkü mal, evlat ve dünya hayatı geçip gider; Allah yanında onlara zillet ve hüsrandan başka bir şey kalmaz İnsanı izzetli kılacak ikinci neden de infaktır Gerçek mü’minler Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan Allah yolunda harcamak, infâk etmekle yükümlüdürler Çünkü izzet yemekte değil, yedirmektedir Kendileri patlayıncaya dek yiyip Allah için yedirmekten kaçınanlar, yanı başındaki komşusunu, toplumdaki muhtaçlarını ihtiyaçlarını düşünmeyenlerin insanlık izzetiyle bir ilgileri olamaz Böyle yapanlar, izzeti zilletle değiştirmiş olurlar
    Gerçek mü’min, izzetini korumak için küçültücü davranışlardan kaçınmak, ağırbaşlı, vakur olmak zorundadır Fakat bu durum kibirle karıştırılmamalıdır Şihâbuddîn Ömer el-Sühreverdî, "insanın nefsinin hakikatini bilmesi ve dünyevî istekleri sebebiyle zelil etmeden ona ikram etmesi" biçiminde tanımladığı izzetin, "insanın nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarı koymaya çalışması" şeklinde tanımladığı kibirle karıştırılması tehlikesine dikkat çekerek ikisi arasındaki farkı şöyle belirtir: "Meskenet ve zillete düşmeden tevâzû sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir (15
    )



  2. 16
    Reklam




    Ben Kavramı
    “Ben” (ego), ruhun bir sıfatıdır Kendine has bir varlığı yoktur Nasıl ki, sıfat ve isimlerin, vasıflandırdıkları ve isimlendirdikleri varlık ve şahıslardan ayrı vücutları yoktur Aynen bunun gibi, ruhtan ayrı ben’in vücudu da yoktur Yine, vicdanın (süperego) da ruhtan ayrı bir vücudu yoktur Ruhun sıfatı veya bazı özellikleri bu isimler altında toplanmıştır
    Ben, insanın farklı yapılarını birbirine bağlayıp tek bir mâhiyet içinde toplayan bir bağdır Böyle olmasaydı; insan kendinden bahsederken; hücre, doku ve organlarına sahibiyet duyamayacaktı Ancak, burada derin bir aldatmaca vardır Bir şeye sahip olmak için, onu yapmasını bilecek ilim, yapmayı tercih edecek irâde, yapımına lâzım olacak maddeye de yine bu yönleriyle sahip olma ve bu maddeleri bir araya getirme güç ve kudreti kendisinde bulunmalıdır Söz gelimi, 50 yaşındaki bir insanın, 50 sene önce var olmayan ben’i, nasıl oluyor da, birçok ihtimaller içinde; kendi ruhuna uygun (tabii ki, ruhun varlığı ve onun yaratılması için de aynı şeyler geçerli) bir vücut, doku, organ, cinsiyet ve niceliğe sahip olduğunu düşündüğümüz varlığı yapmaya karar vermiş, sınırsız ihtimaller içinde, şu andaki en uygun bedeni seçmiş olsun, bunu yapmasını bilebilsin, yapısı için gerekli maddeye sahip olsun ve yapma kudretinde olsun ve yapsın ki, kendisinin sahibi olsun? Bunlar “benim” desin!
    Sahip olması için bunlar da yetmiyor Vücudunda, her cihaz tüm evrenle ilgilidir Gözünün güneşle ve onun ışınlarıyla, dolayısıyla ozon tabakasının yapısıyla, diğer cihazlarının da her şeyle ilgisi vardır Vücudunun kendi dışındaki en küçük bir olumsuzlukta dahi varlığını devam ettiremeyeceğinden, çevreye de hâkim olması gerekiyor Olabilir mi? Varlık sahnesinde meselâ 50 sene önce hiç olmayan biri, bunlara nasıl sahip olabilir? Demek ki, egonun bu sahipliği, bir çeşit ön kabuldür; gerçekle alâkası yoktur Bir çeşit sahip olmaya bir niyet ya da bir çeşit hayalî bir sahip olmaktır Ben’in bu hayalî sahipliği, başkasının “verme” fiiline bağlı olduğundan, bir çeşit hürriyettir Hürriyet başkasına bağlı ve başkası tarafından verilen bir sıfattır
    Ego, ruhun kendine bir vücut ve kıymet verme sıfatıdır Ego, bir ölçü âleti gibi kendi sınırlarını çizerek varlığının farkında olur Çünkü sınırları çizilemeyen bir şeyin özellikleri tam anlaşılamaz Ego, kendi dışındaki varlıkları anlayacak çok özel bir ölçü âletidir Yani ego, kendinde olmayanı farazî kendinde olma durumuyla ölçer Diğer ölçü âletleri, var olan bir maddeyi ölçmek için, ego ise kendinde olmayanı ölçmek için vardır Böylece gereksinimlerinin farkında olur İhtiyaçlara gücünün yetmediğini de, ölçtüğünün kendinde olmadığını anlarsa, bir teşekkür âletidir Bir şeyi ölçme özellikle var-yok şeklinde ise, egonun tercih fonksiyonu vardır
    Ego; kâinatın her tarafında kendini gösteren kanunları, eşya ve evrenin anlamını açan bir anahtardır Ancak, egonun kendi anlam ve özellikleri de çok gizli olan birer tılsımlardır O, egonun gerçek anlamının bilinmesiyle, o garip muammâ, o enteresan tılsım açılır ve evrenin tılsımını ve evrenin niçin var edildiğini kavratan hikmetli Yaratıcı, insana emanet olarak, Rab’lığının sıfatlarını ve işlerinin anlamlarını gösterecek, ayrıca diğer insanlarla ilişkilerinin devamı için tanıttıracak, işaret ve örnekleri içine alan bir benlik vermiştir Böylece benlik, karşılaştırmalarla ölçen bir ölçü âleti gibi, ölçeği, anlayacağı ve varlığının amacı olan; kendini yoktan var edenin yaratıcılığını ve O’nun işlerini bilir Egonun yapısı; sınırsız bir ilmi, varlığı, sınırsız bir kuvvet ve irâdeyi anlamaya uygundur “Ben” dünyayı yutsa doymaz bir sahiplik duygusuna sahiptir Varlığı sonradandır Öyleyse kendi dışında biri tarafından yaratılmıştır Yaratanın yarattığı eşyada bir maksadı vardır O yüzden, egonun sıfatı olan ruhun yaratılmaktan amacı, Cenâb-ı Hakk’ın hakkıyla bilinmesidir
    Mükemmel bir sanat eseri olan insana yaratıcının, egoyu vermesinin anlamı şu olmalıdır: Tüm tercihlerini eksiksiz ve sınırsız hikmete uygun yapan yaratıcı, bu yaratma sıfat, ilim, irâde ve kudretini ve işlerini bilecek bir cihaz olarak, insanın ruhuna benlik diye bir sıfat verdi Zira sanatkârlık sıfatının en önemli gereği, sanatın sergilenip gösterilmesidir Yaratıcının tüm bu sınırsız ilim, irâde ve kudretini göstereceği ve bunu tartıp anlayabilecek bir varlık yaratması, yaratma sıfatının gereğidir İnsan ve kâinat çok ince ve her basit noktada sınırsız bir faydaya cevap verecek şekilde yaratıldığına göre, bunların yaratılmasındaki maksat, Yaratıcının kendisini onlara bildirmektir
    Bu sınırsızlığın anlaşılmasının gereği de, ona en azından hayalî bir sınırlama getirmektir Çünkü, sınırsız ilim, irâde ve kudreti, ego anlayamaz İşte bu hayalî sınırlamayı yapıp kendisini yaratanın ilim, irâde ve kudretini anlayan egodur Yoksa insan bir robottan farksız olacaktı “Ben” diyemeyecekti Ben dese de sahiplik hissetmeyecekti Öncelikle de, kendilik sınırları olmadan ilim yapamayacaktı Müşâhede edeceği, inceleyeceği objeleri kendi varlık sınırlarından ayıramayacaktı Kendine bir sınır çizemediğinden, diğer insanlara da bir sınır çizemeyecek, toplumsal iş bölümü, paylaşma ve sınır tanıma diye bir şey olmayacak, dolayısıyla sosyal hayat olmayacaktı Egonun varlığı, kendinden değildir; çünkü bu bir sıfattır; insan ve kâinatın varlığı kendinden olmadığı gibi
    Öyleyse, kendinin sahip olduğunu sandığı ilim, vücut, irâde ve yapma fiili de gerçekte kendine ait değildir Bu, geçici bir kabul sıfatıdır Ego, aslında hiçbir şeye gerçek anlamıyla sahip değildir Ben dediği vücudundan başlayalım Acaba, ben dediği vücudunun hangi hücre zarını, çekirdeğini vb o düşünüp karar verip yapmıştır? Her maddî varlığın yapıtaşı olan atomu, o mu kurmuştur? O zaman insan neye sahiptir? Demek ki ben’in de iddiası hayalîdir, ancak çok yararlı bir hayal, çok faydalı bir tasavvurdur
    Gerçeği değerlendirme yetisinin en kapsamlı tanımı da budur Yani, ben sahibim derken de sahip olamadığımızı bilmek, sınırlarımızı doğru çizmek Eğer böyle anlamazsak, hayalde düşündüğümüze sahip olduğumuzu zannedersek (hiç sahip olsak verir miydik kendimizi basit toprağa), ilimde olanla kudrette olanı karıştırırsak benlik sınırlarımız kaybolmuş demektir Bu da, tam olarak ruhun dengesinin bozulup hastalanması demektir Biz, insan olarak hepimiz sahip olmadığımız halde, sahip olduğumuza inanan mecnunlarız Tüm varlıklara kendimize göre hatlar çiziyor, bizim olmayanı esas sahibinin râzı olmayacağı şekilde değerlendiriyor, kullanıyoruz (16)




  3. 17
    Egonun Özellikleri
    1- Ego, kâinat ve insanda görülen sıfat, isim ve fiilleri tartan ve ölçen bir ölçüm cihazıdır Egonun en önemli özelliği budur Bir örnekle bu özelliği özetleyelim: Sınırsız ve her şeyi kuşatan bir güzelliği, seyredenlerin kavrayabilmeleri için, ya o güzelliğin zıddı ile mukayese edecek (ki, bu gerçekte bir sınırlamadır; demek, o güzelliğin dışında kalanlar var), ya da kendisinde o güzellikten bir numune olacak ki; şöyledesin: “benim güzelliğim buraya kadar, bundan sonraki onundur” İşte ego, her ikisini de yapar Önce kendisinde bir sahiplik farz eder Onunla kendi dışındakileri karşılaştırarak kendi sınırını anlar Diğer taraftan kendi kusurlarını görerek, kendi dışındakilerin isim, sıfat ve kudretini anlar Kendi sınırlılığını, noksanlığını fark ederek hem kendi türündeki insanları, hem diğer varlıkları ve hem de sınırsız olan Yaratıcıyı kavrar Bu nedenle Allah’ı bilmenin esas şartı, kendini bilmektir
    Kendini bilemeyecek kadar benlik sınırları belirsiz bir kişi, Allah’ı bilemediği gibi, eski Yunan filozofları gibi, benliği şişen bir insan da, diğer insanlarla, canlılarla ve tüm evren içinde ne varsa onlarla herhangi bir uyum geliştiremez Kendini onların sahibi sanır Biraz daha ileri giderek, ilâh/tanrı yerine koyar tüm âcizliğiyle birlikte kendini “Kendi hevâsını (kötü duygularını) ilâh/tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” (45/Câsiye, 23)
    Benliğin bu yapısı nedeniyle, sınırsız ve mutlak olan bir varlığı anlamak için var olduğu anlaşılır İlk çağlardan beri, insanoğlunun bir şeye muhakkak inanması ve bu inanma gereksiniminin kaynağı işte buradadır Kâinatta, nesnelerin algılanma şartlarından biri, zıddının olmasıdır Ya da zıt sıfatların birbirine müdahalesidir Nisbiyet (rölavitive) Einstein tarafından fark edilen en önemli fizik kuralıdır Gerçekten eşyanın kendini fark ettirmesinin en önemli şartı nisbiyettir Ego, bu yönüyle ruhun bir nisbiyet cihazı gibidir Nisbîliğin tersi mutlaklıktır ve sınırsızlıktır Öyleyse egonun esas var oluş nedeni mutlak olan Allah’ı bilmektir
    İnsanoğlunun müşâhedeleri göstermiştir ki, kâinatta her şeyin zıddı vardır; nisbîliğin de zıddı vardır, o da mutlaktır Mutlak olan, madde olamaz; öyleyse mutlak ve sınırsız varlık Allah’tır Nisbiyet, eşyalar arasındaki bağlardır Yani, iki eşya arasındaki nisbîlik, bir nesnenin diğerine karşı kendi kuralının dışına çıkmasıdır Ona karşı durum almasıdır Bu nedenle, evrendeki kurallar kadar da nisbiyet kuralları sözkonusudur Bu nisbiyet kuralılıyla ego, insanları anlar, onların varlığını fark eder, diğer insanlarla ilişkilerini sağlar Böylece insanlar arası sosyal bir sistem oluşur Ego, aynı zamanda gerçeği değerlendirme ve ölçme cihazıdır
    2- Ego, kendini dünyada ebedî/sonsuz zanneder Başkalarının başına gelen birçok ölüm olayının kendi başına gelebileceğini kendiliğinden düşünemez Bunun sebebi, dikkatsizken ve ortalık sisliyken kendi sınırlarını aşırı genişletmesidir Ancak, ruhun koruyucu kuvveti olan akıl, dikkatli bir incelemeyle bunun kavrar Bu duruma ego itiraz edemez
    İnsan hayatına dikkat edildiğinde şöyle bir gerçekle karşılaşılır: Âdeta insan 60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan, müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibidir Bu idam ve ölüm kanununun dışına hiç kimse çıkamadı, çıkamaz Bilimsel gelişmelerle -olması kesinlikle mümkün değildir ya- farz-ı muhal dünyada ölümsüzlüğün yolu bulunsa, o zaman da dünyanın zenginlikleri o nüfusa karşılık vermeyecek ve bazıları azla tatmin olmayacaktır O yüzden, insanlar arasında çıkacak büyük savaşlarla yine hüküm aynı olacaktır İnsan, akıl ve mantığıyla konuya dikkat ettiğinde, bu gerçeği kavrar Ancak egonun rengiyle konuya bakıldığında, ego kendini ebedî sanır Sonuçta bir çelişki doğar Buna temel çatışma denir Bu temel çatışma, birkaç yoldan çözülebilir, ya da kişinin inanç durumuna göre hiç çözülemez Sonuçta, çözülemeyen bu çatışma, insanlarda temel bir mutsuzluğun nedenidir Çatışmanın birinci ve en sağlam çözüm şekli, biyolojik ölümün gerçekte bir ölüm olmadığını kabul edip âhirete yakînî bir şekilde iman etmektir İslâm, bu temel çatışmayı âhiret inancıyla tamamen çözmüştür
    Egonun kendini ebedî/sonsuz sanmasıyla, akıl kuvvetinin aksini (ölümü) kavraması sonucu doğan temel çatışmanın ikinci çözümü, akıl kuvvetini yok sayma yoludur Bu ise, zevk ve eğlence ile ölümü hatırlamak istemeyip unutmak, alkol gibi sahte keyif veren ve bağımlılık yapan maddelerle aklı ortadan kaldırmakla yapılabilir Zaten insanların bir kısmı da böyle yapmaktadır Ancak, bu yol, maksadın aksine, azap ve elemlerle doludur Çözmek için çabaladığı çatışma, çok daha kompleks hale gelip başka çatışmaları doğurur En huzurlu ve doğru yol, egonun şu itirafıdır: “Ben, sonsuz ve ebedî değilim, başkasının varlık vermesiyle hayattayım O, benim varlığımın ebedî olmasını isterse ancak o zaman sonsuz olurum O, dünyada duyu ve algılarla koyduğu gereksinimlerimin hemen tamamanı karşıladığı gibi; içimdeki ebed arzusunu da âhirette karşılayacaktır” İşte bu inanç ve itiraf, temel çatışmanın tek gerçek çözümüdür
    3- Egonun diğer bir özelliği; ego haz ve lezzetin kaynağıdır Ego, yani bir şeye sahip olmayı ölçen cihaz olmasaydı; lezzet ve haz sadece bir bilgi olarak kalırdı Bu haz bilgisi, lezzet alana ait olmazdı Eğer insan, gereksinimi olan bir şeyi, tek Yaratıcı’dan bilmezse, hem ihtiyaçlarının kendine ulaşmasında cimrilik, yavaşlık, düzensizlik, zorluk, pahalılık ve karmaşa olacağı düşüncesini yaşayacaktır; hem de ihtiyaç maddelerini rahat kullanamayacaktır Meselâ; bir meyve, insan teknolojisiyle yapılsaydı, siz onu zevk ve haz alarak yiyebilir miydiniz? Bunun imkânsız olduğunu, vitamin haplarından rahatlıkla anlayabiliriz Bundan daha büyük haz, kalbin huzur ve mutluluğudur, o da Yaratıcı’nın kabulü ve O’na itaat edilmesiyle gerçekleşecektir Ego, mutlak tek Yaratıcı’yı kabul ederek, sınırsız sayıda sahte tanrıya kul ve köle olmaktan kurtulup, huzur-ı kalbe ulaşır, gerçek mutluluğu yakalar Ego, tek Allah’a inanmadan fıtratının istediği gerçek saâdeti yakalayamaz
    4- Egonun bir özelliği de, ödül gördüğü zaman “keşke ben de öyle yapsaydım, böyle olsaydım” demesidir Ego, bu düşünceyle de yetinmeyip biraz daha ileri giderek o ödüle sahip çıkar Hizmet ve ceza ile muhâtap olduğu zaman ise, hiç üzerine almaz, görmezlikten gelip “bana ne” deyip hizmetten kaçmak ister, cezayı üstüne almaz Ödül dağıtılağında hemen hazır olduğu halde, hizmet zamanı yoktur Ego, bu özelliğiyle sorumluluktan kaçar Hem sorumlu olmasın; hem de bazı değer ve ödüllere sahip olsun ister Yani ego, bencil ve benmerkezcidir Egoya göre, başkaları hizmet için, kendisi ücret için vardır Ego, iman ve akılla dizginlenmezse, onun şu istekleriyle yer fesada uğrayacaktır: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne?”, “Sen çalış, ben yiyeyim”
    5- Egonun kendine özel ve çok geniş bir dünyası vardır Bu dünyanın esasını arzu ve emelleri, ümitleri, yakın çevresi ve ihtiyaçları oluşturur İnsanın ihtiyaçlarının bitmesi demek, hayat ve dünya ilişkilerinin kesilmesi demektir Her insanın hayalî dünyası kendine özeldir
    6- Ego, içte olanın hükümleriyle dışta olanın hükümlerini karıştırır Egonun bu sıfatı, insanı haktan, gerçeklerden uzaklaştırır Böylece hayalde olan ya da olduğu farz edilen ile dıştaki olaylar sübjektif şekilde bencillikle yorumlanmaya çalışılır ve hata edilir
    7- Ego, sabırsız ve acelecidir Her şeyin ânında vukua gelmesini ister Yer-zaman sınırlarını tanımaz
    8- Ego, kendine hiçbir yararı olmayan işlerle uğraşmayı sever Bu nedenle de esas sorumluluklarına zaman bulamaz Ego, yetenek yönünden tüm hayvanlardan üstün olduğu halde, gereksinimlerini karşılama yönünden en küçük bir kuştan dahi geridir Çünkü kuşun ihtiyaç ve arzuları sınırlıdır İnsanınki ise, sınırsızdır İnsanoğlu, hayvanlardan farklı olarak terakki etmek, öğrenmek, olgunlaşmak zorundadır
    9- Ego, kendi zaafları yüzünden, gerçekleri kavramak istemez İstemediğine ve işine gelmeyen doğrulara karşı kör ve sağırdır
    10- Ego, zayıf, âciz, fakir ve tembeldir Ego, menfaatin kaynağıdır
    Ego, tasavvuf geleneğinin ve halkın “nefis” dediği, ruhun bir alt sıfatlar kümesi olarak tanımlanmaktadır Egonun, bütün bu çelişki ve çatışmalardan kurtulması, yanlışlardan kaçınıp neticede kendisinin zarar göreceği hususlardan sakınması için; ilim, irâde ve kudreti sonsuz olan Allah’a inanıp güvenmesi ve O’nu sevmesi, sevdiğini göstermesi ve O’nun kendisini sevdiğini, merhametiyle davrandığını kabul etmesiyle mümkündür Bu, ruhun bir görevidir Nasıl ki, beyin, beş dış algı verilerini toplar; bunları işler ve bütünleştirir Sonuçta net bir değerlendirme ortaya konulur Burda, görme ya da işitme duyusunun bütünleyici, birleştirici ve uyum sağlayıcı rolünden bahsetmek mümkün olmaz
    Ego da içten ve dıştan verileri alır Hatta bunları, çoğu zaman kendi zaafları istikametinde çarpıtarak ve ruhun gerçeği görmesini gölgeleyerek yapar Bu veriler ruhun kendisinde toplanır Fıtratının sağlamlığı veya bozulması ve imanı oranında ruh bu verileri değerlendirir; İnsanın mutluluğu ya da elemleri, ruhun tercihi doğrultusunda gerçekleşir Nefis veya benlik de dediğimiz “ego”, ruhsal uyumları temsil eden bir özellikler bütünü değildir Bu uyuma yarayan cevapları toplayıp dengeleyen ve faydalı bir âhenk meydana getiren, ruhun kendisidir Ruh, bir taraftan ego kavramı altındaki sıfatları toplarken; diğer taraftan, fıtrat, vicdan ve iman kavramı altındaki özellikleri değerlendirir ve tümünden bir sonuca ulaşır Şuur ve irâdesiyle davranışa hazır hale gelir Bu analiz ve değerlendirme sonunda beyindeki davranış tuşlarına basılır: Böylece konuşulur, yürünür, uyunur, saldırılır, ya da kaçılır Yani Allah’a teslim olmuş ve O’na her an kulluk içinde huzurlu bir hayat yaşanır veya egonun kulu veya egonun arzu ve seçimiyle başkasının kulu ve kölesi olunur (17)
    Hayat: Yer ve gökteki yaratıklar, direkt veya dolaylı olarak insana hizmet etmekte Ama insanın fâni maddesine değildir bu hizmet Madde, asıl amaç değildir ki, varlık ona hizmet etsin ve ona tâbi olsun Eğer öyle olsaydı, ölü ve meselâ 80 kg olan insanın cesedi, 3 kg olan bebekten daha önemli olurdu Ama gerçek böyle değildir Biz o cesedin önemli olmadığını, onu bir an önce toprağa vererek insanlık tarihi boyunca fiilen göstermekteyiz Bu örnek, bize maddenin mânâya hizmet ettiğini, o mânânın da ruh ve ruhun ışığı olan hayat ve hayatın nuru olan şuur olduğunu; hayatı, ruhu, şuuru ve aklı olanlara açıkça gösteriyor Madde, hayat ve ruhun gösterdiği yönde hareket eder
    Evrenin en önemli neticesi ve yaratılış hikmeti hayattır Elbette bu hakikat, geçici, kısa, noksan, elemli dünya hayatına münhasır değildir Olsa olsa, bu hayat ağacının gâyesi, neticesi ve o ağacın büyüklüğüne lâyık meyvesi, ebedî hayattır Yoksa, bu önemli cihazlarla techiz edilen hayat ağacı ve şuur sahibi insan; meyvesiz ve faydasız bir şekilde yokluğa karışacak ve belki mutluluk yönüyle bir serçeden daha aşağı olacak, zelîl ve bîçare yaşayıp yok olup gidecek Halbuki insan, cihaz ve sermaye yönünden yeryüzünün halifesi/efendisi makamındadır İşte bu dünyada başlayıp esas şekliyle âhirette yaşanacak hayat, ruhun bir çeşit görünümüdür
    Varlığın mükemmelliği hayat iledir Esasen varlığın hakiki varlığı hayat iledir Hayat, varlığın nurudur Şuur, hayatın ışığıdır Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır Hayat, her şeyi bir hayat sahibi olan şeye mal eder Bir şeyi bütün eşyaya mülk ve sahip hükmüne geçirir “Ey iman edenler! Sizi kendinize hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah'a ve Rasûlü’ne icâbet edin ve bilin ki Allah, gerçekten kişi ile kalbinin arasını açar ve siz O’na haşrolunacaksınız” (8/Enfâl, 24)
    Ruh, hayat kaynağı olduğu gibi, vahy/Kur’an da insanı ihyâ eden, mânen ölü durumundaki canlı cesetleri dirilten hayat menbaıdır

    Güdü: Eskiden “sevk-i tabiî” , yani sevk eden doğal kuvvet denilen güdü veya içgüdü, mekanik ve maddesel olmayan gereksinimlere doğru yönelen davranış demektir İnsanın daima mazluma acıması, güvendiği ortama doğru meyletmesi ve haklıya sahip çıkma eğilimi, güdüye örnek verilebilir Bu sebeple haklı olanlar, ümitli olmalıdırlar Hal-i hazırda insanlar onu desteklemeseler, onu rencide etseler ve ona bir zâlim gibi davranıp zindanlarda dolaştırsalar da, bir zaman gelip insanlardaki doğruya ve hakka olan güdüleri nedeniyle onun saflarına geçeceklerdir
    Bu gerçeği bilen ve insanın fıtratını iyi tanıyan insanlığın zirveleri, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemişlerdir Dıştan onu gözleyen insanları da onların bu halleri şaşırtmıştır O hal-i hazırda tektir, fakirdir, âcizdir ve tüm dünya onun karşısındadır Ancak o şöyle söylemektedir: “Gecelerimiz çok karardı ve karanlık gecelerin sabaları pek yakın olur”
    Güdü, nice zamanlar, bulunduğumuz durum itibarıyla, farkında olmadan, esasen aksini istememiz gerekmesine rağmen, farklı tercihler yapmamızdır Ancak, bu tercihlerin belki yıllar sonra en uygun yönelimler olduğunu kavrarız Şöyle deriz: “Neden böyle yaptığımı bilmiyorum Ancak, en güzelini yapmışım Daha doğrusu bana yaptırıldı”
    Doğada itme ve çekme kanununun olmaması durumunda, hayat nasıl mümkün değilse, insanda da vicdana ait fiiller olmazsa, sosyal ve ferdî hayat mümkün değildir Demek, davranışlarımızın en önemli kaynaklarından biri de, doğada olan itme ve çekme kanunlarının karşılığı olan sevme, sevdirme ve aşk gibi duygulardır Vicdanda dört ana unsur vardır: İrâde, zihin (beyin aktivitelerini içermeyen), his ve latifeler, duyular üstü idrâk Vicdan bu dört öge ile mutlak mutluluk olan mutlak gerçeği arar




  4. 18
    Vicdan
    Vicdan, hangi ırktan, hangi din ve mezhepten, hatta inançlı ya da inançsız, kadın-erkek, yaşlı ve küçük, hangi sosyoekonomik ve kültürel gruptan olursa olsun, insanlar arasındaki ortak değerlerin temsilcisidir Eğer sosyokültürel çevreyle bağlantılı olsaydı, farklı çevrelerde birbirinden tümüyle farklı vicdanî değerler gelişecekti Ancak vicdan, sosyal değerlerle şekillenmeyen ortak insanlık değerlerine neden olur Vicdan, ayrı bir zatî varlığı olan bir yapı değildir Ruhun mutlak gerçekliğe, Allah’a dönük sıfatlar manzûmesidir Fıtratın sesidir Sevgi, insan hakları ve haksızlığa tahammülsüzlük, mazluma acıma gibi değerlerde insanlar arasında fazla bir fark yoktur Bunlar ruhun vicdan kavramı altında toplanan özellikleridir Sosyokültürel ve biyolojik farklılıklardan etkilenmeden, hakka/mutlak doğruya yönelen vicdanın, ya da bu kavram altındaki sıfatların, vardığı sonuçlarda sebeplere ve verilere ihtiyacının olmadığı görülür Vicdanın tüm insanlarda ortak değerleri doğuran bir özellik olması, tüm insanların yaratacısının tek olduğunu gösterir Esasen, insanda sosyal hayatın kurulmasına öncülük eden de vicdandır Çünkü bu, insanlar için ortak değer manzûmesidir
    Biz yokken, ya da dünyaya yeni geldiğimiz anda bir şeye karar vermemiz ve tercih etmemiz imkân dışı iken, yaratılmamıza karar veren Yaratıcıyı, vicdandaki dayanak ve medet noktası olarak belirtilen özellikler nedeniyle (yani fıtratla) bilmekte ve unutmamaktayız Bu da Yaratıcının yaratılana danışmadan koyduğu, bir ressamın sanatı altındaki imzasına benzer şekilde bir imzadır O ister istemez, O’nu gösterecektir Zira, arzu ve gereksinimleri sonsuz olan insan için gerçek dayanak ve medet noktası, kudreti sonsuz bir Yaratıcıdır İnsanoğlunun tüm arayışları vicdanın bu iki özelliğinin sonucudur Sağlam, güvenilir, ezelî ve ebedî bir kurtarıcı bulmak Çünkü insan ilmi, sanatı, siyaseti, hukuk ve adâleti hep sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için yapmaktadır İhtiyacın karşılığı ise, sonunda mutlak bir dayanak ve ihtiyaçlarının giderildiği bir hâcet kapısıdır Acz ve yoksulluğu ise, her zaman ve her yerde karşısındadır Vicdan, âdeta delil ve verilere ihtiyaç görmeden anlayabilen ve sezebilen biliş üstü bir bilinç ve şuurdur (18)
    “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de fücur ve takvâyı (kötülüklerini ve iyiliklerini) ilham edene yemin olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir” (91/Şems, 7-10)Kur’an’ın bildirdiğine göre nefsin iki ayrı yönü olduğunu, bir kısmının “hevâ”dan, yani insanı Allah’ın yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğunu biliyoruz Nefsin öteki kısmı ise, insanı Allah’a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin içindeki “fücur”dan sakınmasını sağlar Nefsin bu kısmı, vicdandır Vicdan, insana Allah tarafından üflenmiş ruhtan kaynak bulur Kur’an’da Allah’ın insana kendi ruhundan “üflediği” haber verilir: “O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayandır Sonra onun soyunu bir sülâleden (özden), bayağı bir sudan yapmıştır Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi” (32/Secde, 7-9)
    İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah’ın kendisine üflemiş olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır İnsan, eğer nefsin fücuruna (hevâsına) saplanarak bu ruhu örtmezse, Allah’ın bazı sıfatlarını üstünde taşımaya, Peygamberimiz’in ifadesiyle “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya” başlar Allah, sonsuz akıl sahibidir; O’na kulluk eden bir mü’min de üstün bir akla sahip olur İnsan Allah’a ne kadar yakınlaşır, O’na ne kadar teslim olursa, O’nun ahlâkıyla daha çok ahlâklanır ve “yaratılmışların en hayırlısı” (98/Beyyine, 7) olur
    Ruh, insanı vicdana yöneltir Nefsin içinde, insanı daima kötülüğe çağıran hevâya karşın, onu daima iyiliğe çağıran bu vicdan da vardır Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya, yani vicdana sahiptir Allah, insana nefsinin fücurundan sakınmayı ilham etmektedir Bu ilham, vicdandır Dolayısıyla vicdan, bir anlamda Allah’ın sesidir İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kur’an’ın gösterdiği temel prensipleri tam olarak özümsediği takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir “Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur Öyleyse sen yüzünü hanîf (Allah’ı birleyen) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur İşte dimdik ayakta duran din (budur) Ancak, insanların çoğu bilmez” (30/Rûm, 29-30)
    Âyetlere göre, inkâr edenler nefislerinin fücuruna, yani hevâlarına uyarak sapmışlardır Buna karşın mü’minlerin yapması gereken, Allah’ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır Ve bu din, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah’tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana uygun düşmektedir Mü’min, günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında tercih yapmak durumunda kalır Karşılaştığı alternatifler içinde, Allah’ın rızâsına en uygun olanını, dinine en yararlı olanını seçmekle yükümlüdür Bu seçimi yaparken önce Kur’an’ın, sonra da vicdanının hakemliğine başvurmalıdır Çoğunlukla, muhâtap olduğu seçenekler karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah’ın rızâsına daha uygun olacağını ona söyler Ancak, ikinci aşamada hevâsı da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır Bunun için de genellikle insana mâzeretler (daha doğrusu bahaneler) fısıldar Mü’min, nefsinin kendisine fısıldadığı şeytânî vesveselere, bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği ilk doğruyu uygulamalıdır
    Nefsini arındırıp temizleyen, yani nefsinin fücurunu kabul edip Allah’ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır Bu, ebedî ve gerçek kurtuluştur, yani Allah’ın rızâsını, rahmet ve cennetini kazanmak Buna karşılık, nefsini örten, yani onun fücurunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan kişi ise yıkıma uğrayacaktır Yıkım da Allah’ın lâneti ve cehennem azâbı demektir Herkesin nefsinde mutlaka kötülük vardır Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah’ın gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır
    İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki önemli farklardan biri, bu noktada ortaya çıkmaktadır İnsan, ancak İslâm’ın verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder İnkârcılar, nefislerindeki kötülüğe teslim olurlar ve bu nedenle nefislerine/hevâlarına aykırı gelen şeyleri kendilerine tavsiye eden hak dini ve o dini tebliğ edenleri yalanlarlar
    Âyette (91/Şems, 10) ifade edildiği gibi, nefsini örter ve onun fücuruna esir olur Bu, bilinçten yoksunluk, nefislerdeki kötülüğe teslimiyet, bir tür içgüdüsel yaşamdır İnsana verilen akıl ve şuuru, iman ve takvâ fıtratını kullanmayıp içgüdülerine göre hayatlarını düzenleyenleri Kur’an’ın “hayvan”a benzetme hikmetlerinden biri budur Bu yolun sonu, nefsi putlaştırmaya, hevâ ve arzuları ilâhlaştırmaya, insanın kendi nefsinin kulu haline gelmesine çıkar (25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23) (Ayrıca bkz 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 56, 119; 23/Mü’minûn, 71; 30/Rum, 29; 47/Muhammed, 16)
    Nefse, aynı zamanda fücurdan sakınmasını sağlayan bir kabiliyet (takvâ) de ilham edilmiştir İnsanı Allah'a ve dinin bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi kötüyü ayırdetmesini sağlayan nefsin/ruhun bu yönü, halk arasında “vicdan” olarak tanımlanır (19) Halk arasında nefis, sadece olumsuzlukların, yani hevânın temsilcisi sayılması, yanlış, daha doğrusu eksik bir tanımlamadır Kur’an’ın açık beyanına göre nefsin içindeki, insanı daima kötülüğe çağıran hevâya karşı; onu daima iyiliğe çağıran vicdan da vardır Dolayısıyla, insan, içinde, kendisini sürekli doğruya, mutlak hakikate çağıran şaşmaz bir pusulaya da sahiptir Nefsin/ruhun sahip olduğu bu ses fıtratın, ilham edilen takvânın sesidir; Allah’ın üflediği ruhun ilâhî tecellîye ayna olmasıdır




  5. 19
    Nefs ve Ruh Aynı Şey midir?
    “Nefs”: Öncelikli olarak bir kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir Açık ve gizli, dünyaya ve âhirete bakan duyuları, maddî ve mânevî becerileri, arzu, heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi, benlik demektir “Nefs”, ruh ve kalp mânâsında da kullanılmıştır Klâsik dinî literatürde ise, şehvet (cinsî ve her türlü aşırı istek) ve kızgınlığın başlangıcı olan, insanın içindeki mânevî güce nefs denilmiştir
    Nefs ve bazı türevlerinin anlamı “ruh” kelimesi ve türevlerinin anlamıyla çok yakındır Her iki kavram arasında büyük bir yakınlık, hatta bazı kullanımlar için aynılık vardır “Ruh” ile “nefs” terimlerinin aynı mı, yoksa farklı şeyler mi olduğu, üzerinde tartışılan konulardan biridir “Nefs” ile “ruh”u İslâm âlimlerinin çoğu aynı kabul eder Nefs ile ruhun birbirinden ayrı şeyler olduğunu söyleyenler, bu farklılığı hep sıfatlar yönünden açıklayabilmektedirler Öyleyse nefs ile ruh arasındaki fark, zâtla ilgili olmayıp, sadece sıfat ve özellikler yönündendir Aslında nefis ile ruh aynı varlıklar olduğu halde, klâsik İslâm geleneğinde nefs, mânevî varlığımızın daha dünyevî, hayvanî ve menfî yönünü; ruh ise daha ulvî, mânevî ve müsbet yönünü ifade eder Kur’an, insandan söz ederken iki ifade kullanmaktadır: İnsan, topraktan yaratılmıştır ve insan Allah’tan bir nefha (üfleme) taşımaktadır Sûfîlerin nefs anlayışlarıyla Kur’an’ın bu insan anlayışını birlikte düşünürsek; ruha, insanın Allah’tan kaynaklanan yönlerinin bütünü, nefse de toprak kaynaklı vasıflarının tümü demek mümkün olur
    Nefs ve ruh arasındaki ayrımın zât, mâhiyet ve hakikat açısından değil; sadece sıfat ve özellikler yönünden yapıldığı anlaşılmaktadır Yani nefs ile ruh aynı cevherdir Ancak, ruh güzel ve övülmüş vasıfların yeri; nefs de kötü huy, davranış ve özelliklerin kaynağı kabul edilmiştir Bu itibarla, ruh terbiye edilmiş nefs, nefs ise terbiye edilmemiş ruhtur denilebilir




  6. 20
    Ruhla Nefsî Arzular Arasındaki Dengesizlik
    İnsandaki rûhî bunalımların, akıl hastalıklarının nedenleri arasında, ruhla, bazılarının nefis dediği hevâ (kötü duygu ve aşırı istekler) arasındaki dengesizlik ve ilişki bozukluğu gösterilir İnsanı hayvandan ayıran ve metafizik âlemle ilişki kurmasını sağlayan üstün ruh hali ile, yine ondaki içgüdüsel eğilimler arasında bir dengenin sağlanması zorunludur Eğer bu denge bozulur, ruhun ihtiyaçları karşılanmazsa insan bunalıma düşer İnsanı ele alan gayr-i müslim psikologlarda görüldüğü gibi, nefsin bir yönü ön plana çıkarılmış, insan ruhuna nüfuz edilmemiş ve onun ihtiyaçları bir bütünlük içerisinde ele alınmamış olur Halbuki Kur’an, bedenin istek ve ihtiyaçlarını karşılamanın, nefsin isteklerini helâl yolla ve ölçülü tarzda tatmin etmenin meşrûluğu yanında; insanın Allah'a olan ruhî gereksiniminin de bir bütünlük içinde değerlendirilmesini öngörür (Bkz 3/Âl-i İmrân, 14) İçgüdü ve arzular, dünya hayatının gereklerini sağlamak ve Allah'a giden yolda vasıta olmak için verilmiş nimetlerdir Bu eğilim ve arzulara aşırı ilgi göstermek, Allah’ı ve âhireti unutmak; âhiret saâdeti yanında, dünya mutluluğu için de zararı büyük yanlış tutumlardır
    Ruhun Yüce Allah ile olan ilişkisini kesmek, insanı sadece doymak bilmeyen içgüdüsel arzuların kucağına teslim etmek, sıkıntı ve bunalımların vücudun bütün hücrelerine yayılmasına yol açar Hayat, o kimse için bir azap ve endişelerle dolu bir açmaz halini alır Sebepsiz, gâyesiz, sahipsiz gördüğü bu âlem, onun için musibet, belâ ve cehennem kesilir Din gidince fazilet anlayışı da kaybolur, yüksek duygular adına kalpte ne varsa hepsi silinir gider, kalp bomboş kalır Yerini bir kaos, sonu olmayan bir uçurum kaplar Bu zindanda müthiş bir belirsizlik içinde olan insan, olaylar ve insanlar tarafından bilinçsizce sürüklenip gider
    Haram arzulara olan tutkunluğun ağır basmasıyla Yaratıcısıyla olan bağlarını zayıflatan insan, hayvanlar seviyesine düşer Benliğini hissî bir katılık kaplar, mânevî duyarlılığını kaybeder Şehvet ve arzularını ne kadar doyurursa doyursun, ruhu sürekli açlık çeker (20)





  7. 21

    --->: Nefs Hakkında bütün konular

    Nefsin Olumsuz Yönü; Hevâ
    “Hevâ”; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir Uzay ve yer arasında bulunan atmosfer boşluğuna bundan dolayı hevâ (hava) denilmektedir Hevâ, aynı zamanda düşüşe de denilir Bu anlamından dolayı, istenilen güzel davranış seviyesinden düşüşle ilgili olarak, hevâsını tanrılaştıranların düşeceği cehennemin isimlerinden birisi olan ve “çukur”, “düşülen uçurum” anlamına gelen ve hevâ kelimesiyle aynı kökü paylaşan “hâviye” ile olan ilgisi dikkat çekicidir Istılahta hevâ ise, bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık, arzu ve istek, nefsin tabiatında olan hislerinin icabına göre hareket ederek yükseklerden yüz çevirip süflî tarafa eğilim göstermesi, benliğin şehvet tarafına geçerek ruha sırt çevirmesidir Bu saptırıcılığından dolayı nefsin bu türden süslü isteklerine tâbi olması, hevâ olarak isimlendirilmiştir
    Hevâ, nefsin şehvete meyli için kullanıldığı gibi, bizzat şehvete meyyal nefis için de kullanılır (Râgıb, Müfredât, s 769) Hevâ, nefsin, arzularını tatmin için şeriatın dışındaki şeylere meyletmesidir (Cürcânî, Ta’rîfât, s 257) Meselâ kişinin nikâhlısına ilgi duyması, meyletmesi ibâdet iken; nikâhlısı olmayana meyli kabahat olmaktadır (Elmalılı, Eser Y 7/4570)
    Hevâ, aşağılık istek ve arzuların kaynağı olmasından dolayı, dalâletin başta gelen sebeplerinden biridir Bu yüzden hevânın zıddı “hüdâ” (hidâyet) kabul edilir Onun için hevâ kavramı, nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, ilim sahibi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, uçurumlara ve Cehenneme düşürür Hevâ, nefsin şehvet denilen hayvanî ve aşırı istek ve arzulara meyletmesi anlamında kullanılır Hevâ, keyfe uymak, boş ve zararlı tutkuların güdümüne girmek demektir Bu şehvete meyleden nefis için hevâ denir Sahibini dünyada çeşitli belâlara sokan, âhirette de onu cehenneme düşüren şey diye de tanımlanır
    Hevâ, insan nefsinin şehvetlerinden ve hayvanî iştihadan doğan doğal eğilimi olmakla beraber, aynı zamanda insanı her türlü isyana götüren zaafın itici gücüdür; her türlü belânın, rezilliğin ve kötülüğün kaynağıdır Hevânın zan ve şehvet ile de yakın bir anlam bağı bulunmaktadır Çünkü zan, kişinin bir şeyin müsbet veya menfîliği hakkında, tahminle kendi nefsine göre bir hüküm vermesidir Yani sübjektif olarak dış dünyaya bakması, değerlendirmesidir Halbuki sübjektif dünya, izâfî bir dünya olduğundan, her şahsa göre değişebilen bir âlemdir Bundan dolayı hevâ, zanda olduğu gibi aldatıcı ve zevke göredir
    İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına ‘hevâ’ denilmektedir Nefsin sınırlı istekleri, meşrû arzuları normal ve helâl yoldan karşılandığı zaman hata değil, sevap bile olur Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur Bu isteklerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil, nefsin aşırı istekleridir Kişi nefsinin meşrû isteklerini, inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir Aşırı isteklere uyulup yönelmesi; nefsin Allah'ın ölçülerine aldırmaması anlamına gelir Bu, şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir durumdur Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa; görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme/vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa bu nefis doğru yoldan sapan azgın bir nefistir ve o kişi hevâsına uymuş olur
    Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi, hevâya uymaktır Bir iş yaparken, bir şeyin hakkında karar verirken, bir ibâdet yaparken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına, ya da inandığı dinin ölçülerine uyar Eğer akıl Allah’tan gelen ilme yani vahye uyuyorsa, o akıl isâbetli karar verir Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o akıl, sahibini yanıltacaktır ve o kişi hevâsına uymuş olacaktır
    Kurtubî, hevâyı şöyle açıklar: "Hevâya uymak insanın Hak'tan gayrısıyla şehâdet etmeye ve hükümde zulüm ve benzeri ile hüküm vermesine sebep olur" Hevâ, insan ruhunun şehvetlerden ve hayvanî iştiha ve arzulardan doğan doğal eğilimi anlamında kullanılır Başka bir tanıma göre hevâ, delile dayanmadan sırf arzulardan kaynaklanan görüştür Bu anlamından dolayı Kur'an, kelimenin karşıtı olarak Peygamberin dilinden, "beyyine" (delil, kanıt, ilim) kelimesini kullanır
    Hevâ kelimesinin bir anlamı da, iniş ve düşüş demektir (20/Tâhâ, 81) Aynı kökten türeyen "el-hâviye" kelimesi de düşüş anlamından dolayı Cehennem için kullanılmıştır (101/Kaaria, 9-11) Çünkü hevâsına teslim olup onun kulu haline gelerek Allah'ın gazabına uğrayan kimse, büyük bir irtifâ kaybına uğrayıp halifelik makamından inerek hayvanlardan daha aşağı derekeye düştüğünden cehenneme de benzer şekilde yukarıdan aşağıya düşecektir Arapça'da bir kimsenin üst makamdan daha aşağı bir yere düşüşü de hevâ terimiyle ifade edilmektedir Kur'an'da kullanılan "hevâ" kökünden gelen bir diğer kelime "istihvâ"dır Bu, şeytanın insanı hevâya uymaya zorlamasıdır (6/En'âm, 71)
    Hevâsına Uyanların Özellikleri: Hevânın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar Bu kimseler, hevânın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyiflerinin peşinden giderler Allah’ın gönderdiği hidâyet rehberine aldırmazlar bile (53/Necm, 23) Kişinin kendi hevâsına uyması, Haktan yüz çevirmesi demektir Nitekim Kur’an, "kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın" (38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77) demektedir Böyle yapanlar zâlim olurlar Zâlimler ise Hakk’tan yüz çevirenlerdir (2/Bakara, 145) Zaten onların Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, vahyi bırakıp kendi hevâlarına uymalarıdır (6/En’âm, 150; 18/Kehf, 28)
    Şu âyet hevâya uymanın zararlarını göstermesi açısından ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” (23/Mü’minûn, 71) Hevâlarına uyanların özelliklerinden biri de istikbâr (kendini büyük görme) ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır Bu gün de keyiflerine göre yaşamak ve insanları kendi hevâlarına göre yönlendirmek isteyenler, hayata ve dünyaya kendi hevâları doğrultusunda yön vermeye kalkanlar, Kur’an mesajına, İslâm'ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar (2/Bakara, 87; 5/Mâide, 70)
    Hevâlarına uyanlar, Allah’tan gelen ilmi/vahyi bilgisizce bir tarafa atarlar Onlar gerçekten câhillerdir (30/Rûm, 29) Kur’an, Hz Peygamber'i ve onun şahsında müslümanları uyararak: "Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevâsına uyarsan, senin için Allah’tan bir velî ve yardımcı yoktur" (2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37) "Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevâsına uyma" (5/Mâide, 48, 49) "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevâsına uyma" (42/Şûrâ, 15) demektedir
    Kur’an, mü’minlere ayrıca "adâletten ayrılıp hevânıza uymayın" demektedir (4/Nisâ, 135) Şüphesiz ki hevâya uymak, dengeyi bozar, hakları ihlâl eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler İnsan, Allah’ın hidâyet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi hevâsına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın gönlünde de, yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir Vahyi dışlayanlar hem kendilerine yeni ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önemsiz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar Hevâsına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adâletin olması mümkün değildir Bu gerçeğe hem tarih şâhittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz
    Mü’minler, sık sık hevâlarına uymamaları konusunda uyarılmaktadırlar Yine yukarıda geçtiği gibi hevâlarına uyan veya hevâlarını tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemelerini Kur'an ısrarla emretmektedir Buna bağlı olarak da, en iyi barınma yeri Cennet’in Rabbinin makamından korkanlar ve nefsinin hevâsından sakınanlar için hazırlandığını Kur'an haber vermektedir (79/Nâziât, 40-41) Kur’an, Allah’ın âyetlerine tâbi olanlar ile hevâlarına uyanların bir olmayacağını belirtir: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevasına uyan kimse gibi midir?” (47/Muhammed, 14) Elbette bir olmaz Birisi, Allah’tan gelen açık, sağlam, hak/mutlak doğru, hidâyet gösterici, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam yapan ilâhî belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine) uymakta; öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmî dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır
    Hevâsına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez, adâletle hareket etme ahlâkı zayıflar Bu bakımdan insanlara düşen hevâlarına uymak değil; kendi hevâsından konuşmayan bir peygambere (53/Necm, 3-4) ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye) tâbi olmaktır (2/Bakara, 120) (21)

    Hevânın Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilmesi: Bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanımıyorsa o insan kendi hevâsını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir Kur’ân-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (25/Furkan, 43) Bu kimseler canlarının istediğinden başka kutsal bir şey bilmezler Bunlarda hakseverlik yoktur Bu gibiler bencil insanlardır Peşine düştükleri arzuları da normal bir istek değil, canlarının istediği kuruntulardır Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şâhit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır Dolayısıyla kendi nefislerini doyurmaya, keyiflerini tatmin etmeye çalışırlar
    Bunlar, hakkı ve gerçeği kabul etmezler, ama keyfîliği hayat anlayışı olarak alırlar “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz yine öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” (45/Câsiye, 23 ve yine bkz 25/Furkan, 43; 53/Necm, 23)
    Gazzâli, bu âyeti yorumlarken “ilâh” kelimesinin “ma’bûd” anlamına geldiğini, ma’bûdun da “emrine uyulan” demek olduğunu, buna göre davranışlarında hevâya uyup bedenî arzularının peşinden koşanların hevâlarını ilâh edinmiş sayılmaları gerektiğini ifade eder (İhyâ, 3/28) Hevâlarına uyanlar, tam bir sapıklığa düştükleri gibi (45/Câsiye, 23); bunların peşinden gidenler de Allah’ın yolundan saparlar (5/Mâide, 77; 6/En’âm, 56) Mü’minler, çeşitli âyetlerde hem kendi hevâlarına ve hem de kâfir, zâlim, hak yoldan sapmış, kalpleri mühürlenmiş kimselerin hevâlarına uymaktan menedilmiştir
    İster nefsin hevâsına göre insanlar, tanrılar topluluğu (panteon) düşünüp onları kendi aralarında uzlaştırsın, savaştırsın, barıştırsın veya seviştirsin; ister arzularının istediği şeyleri onlara emrettirsin ve nehyettirsin, isteklerini güzel veya çirkin göstertsin; isterse yalnız kendi öz arzusunun geçerli ve tatmin olmaya değer en önemli gaye olduğunu düşünsün, bütün bu durumlarda insan, hevâsını tanrılaştırmış olmaktadır (Mitolojiler, epiküriyenler, din dışı hutanistler, din dışı egzistansiyalistler, “yaratıcı sanatçılar”, tanrı yapmak ve yaratmak gibi kavramları ucuz ucuz dağıtan zihniyetler, sinema artistleri için “yıldız” ki bu tâbir, eskiden yıldızlara tapmanın hâtırasını saklamaktadır veya bir kısmı için “seks tanrıçası” gibi deyimleri bol bol kullananlar vb ile birlikte hatırlayalım) Nefsin hevâsı, insanlığın bütün çağlarında görülerek dar ve geniş anlamındaki bir şirkin, belli başlı kaynağı olmuştur (22)
    Hevâya Allah’a bağlanır, O’na teslim olur gibi yapışmak, büyük bir şirk, çirkin bir suçtur “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur” (Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehefân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Ş İslâm Ansiklopedisi 2/397)İnsanın keyfi ne istiyorsa onu elde etmeye çalışması ve bu konuda ilâhî sınırları hiç önemsememesi, bu hevâ putuna tapmak demektir Zaten eski câhiliyye dönemindeki müşriklerin puta tapmaları da, böyle hevâya tâbi olmalarının bir sonucu idi (53/Necm, 23) Yine Lut kavminin yaptığı homoseksüellik gibi rezillik de, hevâ putunu yüceltip bütün şeytanî arzularına uymanın sonucu idi (29/Ankebût, 28-29; 45/Câsiye, 23)
    Kötü temâyüllere düşkün, şehevî arzularının kölesi haline gelmiş, her türlü günahla yoğrulmuş kimseler, Allah’tan kaçabilmek için, önce O’nun hakkında şüphelere kulak verir, giderek inkâra varırlar Böylece “her günahta inkâra giden bir yol vardır” gerçeğini ortaya koymuş olurlar (3)
    Mü’min; İlâhî nizama samimiyetle inanan, müslüman da o nizama teslim olan, uyan kimse demektir Ferdiyetçi, hümanist bir espri ile kişinin kendi düşüncelerini yüceltip övmesi, kendi fikrinin üstünde bir şey görmemesi, kendi kanatlerine göre iyi-kötü, hayır-şer, güzel-çirkin hükümleri getirmesi, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kişinin hevâsını ilâhlaştırmasıdır “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” (45/Câsiye, 23)
    Bu âyette geçen “bir ilim üzere”, yani “bilgisi olduğu halde” tâbiri, üzerinde durulması gereken bir noktaya dikkat çekmektedir Hevâsını ilâhlaştıranlar, sıradan kimseler değil; “bilgisi olan” entelektüel kimselerdir Yine âyette böyle sapıkların irşâdının çok zor olduğuna işaret edilmektedir Öyleyse mutlak hakikatten/gerçek ve kesin bilgiden, Rabbânî ilimden/vahiyden uzaklaşarak, şeytanın kurulu dünyasındaki saltanatına râm olmuş modern zihniyeti, bu noktadan ele almalıyız Tefsirlerde işaret edilen bu tip karakterle uygun kişilik sergileyen Bel’am bin Baura ve Umeyye bin Ebi’s-Salt ve her dönemdeki benzerleridir Bel’am karakterlilerden olmamak için; hak ilme uymak ve dünyaya meyletmemek, hevâya kul olmamak gerekmektedir
    Bir başka âyette, hevâya uymak, yani dinî ölçülere ters düşen ölçüler, değerler koymak, bir başka ifadeyle ferdiyetçilik, egoizm, bencillik, menfaatperestlik sapıklığın en büyüğü olarak vurgulanmaktadır: “Allah’tan bir yol gösterici olmadan hevâsına uyanlardan daha sapık kim vardır?” (28/Kasas, 50)İbn Kesir’in dediği gibi, “kendi nefsinin arzusuna göre neyi güzel görmüşse, o şey o kimsenin dini ve mezhebi olmuştur” (4) “Bir ruh ki, sâbit ölçüleri yitirir, belli mikyasları kaybeder, mazbut değerlerden mahrum olursa arzu ve isteklerinin mahkûmu olur, kendisine tapılırsa artık o ruh, hiçbir ölçüyü kabul etmez, hiçbir ciddîliği benimsemez Hiçbir mantık kaidesini dinlemez Azgın heveslerini tanrılaştırmaktan ve onlara tapınmaktan başka bir şey yapmaz” (23)
    Mevdûdî, Câsiye sûresi, 23 âyeti tefsir ederken şöyle der: “Hevâ ve hevesini tanrı edinmek” ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı, helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kast olunmaktadır Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz İşte bu kimse, nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa şayet; o kimseleri, o kimselerin hevâlarını da tanrı edinmiş olur Her ne kadar bu kimse, kendi keyfini ve o kimseleri ilâh ve mâbud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları tanrı edinmiştir Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri tanrı edindiğinin bilfiil ispatıdır Ve bu da apaçık şirktir Allah’tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve diliyle onun ilâh olduğunu söylememekle, şirkten kurtulamaz Nitekim diğer büyük müfessirler de bu âyeti, bu şekilde yorumlamışlardır İbn Cerîr, “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan hevâsına/nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh edinmiş olur” demektedir Cessâs ise, “böyle bir kimse, mü’minlerin Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder” derken, Zemahşerî; ‘nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat edildiği gibi itaat etmektedir’ der” (24)
    Her kötü iş ve söz, hevâdan, hevâsına tutsak olan kişinin cehâletinden ve zâlimliğinden kaynaklanır İnsandaki her şerrin kaynağı odur İnsan, hevânın kontrolüne girmek istemiyorsa, faydalı ilimle cehâleti, sâlih amelle zulmü bertaraf etmelidir “Zulmedenler bilgisizce hevâlarına uydular” (30/Rûm, 29) Bilgisizlikle hevâya uymak birleşince zulüm ve küfür ortaya çıkmaktadır Allah Teâlâ, Dâvud (as)’a şöyle tavsiyede bulunur: “Hevâna tâbi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır” (38/Sâd, 26) Çünkü hevâ cismânî lezzetlere dalmaya, ruhânî saâdeti elde etmeyle meşgul olmamaya dâvet eder (25)
    İslâm’ın önemli hedeflerinden birisi, insanın arzu ve isteklerine boyun eğmesini engelleyip insanı olgunlaştırmak ve böylece yeryüzünü ıslah etmektir Çünkü nefsin arzuları insanın fıtratını/doğal meyillerini bozar İnsanın temâyüllerinin tabiatta özel bir düzen ve tertibi vardır Bu âhenk ve nizam, itidal ve muvâzeneyi gerektirir İnsan, hevâsına uyarsa bu itidal ve muvâzene, denge kaybolur, adâlet ölçüleri çiğnenir ve iş zulme varır “Eğer hak, onların hevâlarına/arzularına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” (23/Mü’minûn, 71)
    Demek istiyoruz ki; lüzumsuzlarla meşgul olan, lüzumludan mahrum kalır İslâm’a tâbi olmayan mutlaka başka yollara düşer; Allah’a kul olmayan başkalarına kul köle olur Rasûlullah’ın getirdiklerine teslim olmayan, mü’minlik sıfatını yitirir, hevâsını ilâhlaştırmış olur Büyüklük/olgunluk, hevâya göre hareket değil; İslâm’a teslim olabilmektir Firâsetli ve ihlâslı neslin yetişmesinden rahatsız olan bâtıl ideolojiler hep insanların hevâ ve heveslerine hoş gelecek işler yapmaktalar ve bu kanalla insanları kendilerine bağlamaktadırlar Müslüman, Hakkın ölçüsüne uymak zorundadır Hevâya uyanlar Hâviye’ye düşerler Cehennem çukuru anlamındaki “hâviye”, “hevâ”dan gelmektedir (26)
    Materyalist düzen ve tüketim toplumu olmak, piyasadaki anlayış doğrultusunda özgürlük fikri, reklâmlarla galeyana getirilen mala karşı aşırı istek, “dünyaya bir defa geldik, ne kadar zevk alırsak o kârdır” zihniyeti, moda, teşhircilik, vitrine/kaportaya/makyaja verilen değer gibi konuların tümü hep hevâ kavramıyla, arzuları putlaştırmayla çok yakından ilgilidir
    Aklın, Hevânın/Kötü Arzuların Güdümüne Girmesi: Hz Peygamber, evrensel bir ahlâk, üstün bir hayat tarzına sahiptir (68/Kalem, 4) Çünkü o hevâsına, yani arzu ve heveslerine göre konuşmaz Bundan dolayı da sapmış (dâl) ve aldatılmış (ğâvî) değildir (53/Necm, 2-3) Zira kişi ancak aklını arzularının güdümüne teslim ederse, sapıtır ve dengenin en güzel ifadesi olan adâletten ayrılır Bundan dolayı iman edenler hevâya uymaktan sakındırılmışlardır (4/Nisâ, 135) Gerçekten de hevâya tâbi olmak, Allah'la karşılıklı ilişki ve davranış tarzı anlamındaki hidâyetin kalbe yerleşmesine ve kişinin davranışlarına yansıyan bir nitelik olmasına, tevhid nûrunun kalbi aydınlatmasına engel teşkil etmektedir Fertlerin dengede bulunmalarının en büyük dayanaklarından birisi olan âhiret ve hesap şuurunun unutulmasının perde arkasında da, hevâya/arzu ve heveslere uyma davranışı vardır (38/Sâd, 26) (27)
    Şâtıbî'nin dediği gibi, iki düzen vardır Biri, vahye dayalı düzen; diğeri de hevâ; üçüncüsü (bunun orta yolu) yoktur Hevâ, insan hayatını düzenlemede dinin karşısına çıkışların genel adıdır (28)
    Hevâya uymanın temelindeki hastalıklardan biri, Allah ve Rasûlü’nün emrini dinlemeyip kendi nefsinin hoşgördüğü, şehvetinin, yani haram tutku ve ihtiraslarının tatmin olacağı şekilde hareket etmektir İmam Kurtubî, azgınlığın kaynağı olan bu duygu ve davranışa hevâ denilmesinin sebebi, “sahibini cehenneme götürdüğü içindir” der (el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 19/208) Hevâ ile hâviye arasında kesin bir ilişki vardır; Hevâ, cehennem uçurumu anlamındaki hâviyeye düşüren şeydir
    Hevâ kavramını daha iyi tanıyabilmek için, “tuğyan”, “zulüm”, “istikbâr”, “ifsâd”, “ifsâd”, “fısk”, “zan” ve benzeri kavramları da çok iyi bilip anlamak gerekir Zira bu ve benzeri kavramlar, hevânın ayrı ayrı tezâhürleridir Hevâ, vahye karşı isyan edip Allah’ın ulûhiyet ve rubûbiyetine inanmayanların en büyük putlarıdır Hevâ, sahibinin durumuna göre, belli aklî ve mantıkî silâhlarla silâhlanır Bu silâhlar, “inkâr, câhil görme, şek/şüphe, te’vil, alaya ve hafife alma, kulak verir gibi görünüp ilgilenmeme, iftira ve en nihayet güç kullanarak Allah’ın emirlerine karşı koyma şeklinde ortaya çıkar
    Fitne ve şirkin temelinde hevâ yatmaktadır Çünkü şirk ve küfür ehlinin, vahyin fıtrî akılla çatışmadığını kavrayamamaları sebebiyle ondan yüz çevirip istikbarda bulunmaları hevânın onların basîretlerini körleştirmesindendir “Semûd (kavmine gelince), Biz onlara doğru yolu gösterdik Ancak onlar körlüğü hidâyete (karşı tercihle) severek üstün tuttular” (41/Fussılet, 17) Buradaki körlük, kalplerin körlüğüdür İnsan, irâdesini hevâsının eline verdiğinde aldığı kararlar da, hevâsına uygun olacaktır Hevânın irâdesinde; takvâ, adâlet, şefkat ve insaf yoktur Çünkü Allah Kur’an’da; “Kendisinin yanında Allah’tan bir hidâyet olmaksızın, hevâsına uyandan daha dalâlete/sapıklığa düşmüş kim olabilir?” (28/Kasas, 50) buyururken, hevâya uymanın, dindeki tüm bozuluşların başlangıcı olduğunu haber vermektedir
    Rasûlullah’ın, Kur’an’ın emrine uyarak “sadece vahye uyduğunu ve müşriklerin hevâlarına asla uymayacağını söylemesi”nin özünde, tevhid dini İslâm’ın büyük siyaseti bulunmaktadır “Velâ” (Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlerin emîrine dostluk ve bağlılık) ve “berâ” (İslâmî olmayan herşeyden uzak olma ve onu inkâr) ancak hevâdan arınmakla mümkündür İslâm’da hidâyetin ve imanın sıhhati, velâ ve berâ kavramlarının yerli yerince oturtulmasına bağlıdır
    İman ve şirki, hidâyet ve hevâyı Kur’an’a uygun tanımlayamayan bir topluluk, Kur’an’a bağlı bir topluluk olamaz Çünkü iman, genel anlamda sadece kabul edilecek meselenin tasdiki değil; aynı zamanda “hüdâ”dır Yani o, Allah’ın mü’minlerin kalbine koyduğu bir nurdur “Bâtıl”ı tanımayan kişi, hakkı ve imanı da tanımamıştır İşte bu bilgi, iman ve vahiy bilgisidir ki, insan ancak onunla hevâya uymaktan kendini kurtarabilir (29)
    Hevâ ehlinin diğer bir özelliği de, Allah’ın zikrinden uzak olup kalplerinin mühürlü olmasıdır Hevâlarına uyanlar, Allah’ı, âhireti hatırlayıp bir adları da zikir olan Kur’an ve namazdan uzak olan kimselerdir Ya sürekli kendi hevâlarının çizdiği yoldan giderek kendi arzu, görüş ve düşüncelerini putlaştırırlar veya ezilmiş mustaz’aflardan ise, nefisleri/egoları zayıfsa, bu kez de daha kuvvetli nefis veya hevânın çekim alanına girerler, uydukları kişilerin hevâlarını putlaştırırlar “Zikrimizden kalbini gâfil kıldığımız ve hevâsına uyup da işinde aşırı giden(ler)e itaat etme, boyun eğme” (18/Kehf, 28) " Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak saptırıyorlar Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir" (6/En'âm,119) "Ona (Kıyâmete) inanmayan ve nefsinin hevâsına/arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (Kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!" (20/Tâhâ, 16)





    Yudumla --->: Nefs Hakkında bütün konular

  8. 22
    Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu; Hevâî İnsanlar Topluluğu
    Hevâ bir boşluktur Kişinin herhangi bir iç dayanağa sahip olmamasıdır Bu durum ise, kişinin her türlü etkiye açık olmasını, rüzgârın esişine göre vaziyet almasını doğurur Kişiliksiz, hafif meşrep hale getirir İşte bu tablo, dengesizliğe iten en müsait bir atmosferdir Böylesine bir fert ve onlardan oluşmuş toplumlar, her türlü zulmü işleyebilir, haksızlık yapabilir Nitekim Kabil'in, kardeşi Hâbil'i öldürmesi, "nefsinin kardeşini öldürmesini kendisine hoş göstermesi, onun da nefsine/hevâsına itaat etmesinin" (5/Mâide, 30) sonucudur (30)
    Takvâ giysisine bürünmeyen insan, çoğu zaman, nefsinin arzu ve irâdesini kendine rehber edinir Arzu ettiğini elde etmek için nice zahmetlere katlanır, dolambaçlı yolları aşmaya çalışır “Bu konuda İslâm’ın koyduğu hüküm nedir, bu arzum ve yaptığım Allah’ın rızâsına uygun mudur? Bunu Peygamberimiz’in huzurunda olsam yapabilir miyim? Yapmış olsam Efendimiz’in tavrı ne olurdu?” gibi soruları ve cevaplarını hatırına bile getirmez Hep kendi basit hesabını yapar ve planını kurar Öbür âlemi unutur Halbuki imanın insanı kurtaracak dereceye ulaşması için, insanın arzu ve irâdesini Hz Peygamber’in getirdiği ahkâmın peşine takması gerekir (31)

    İnsanoğlu, ibâdet için yaratılmıştır (51/Zâriyât, 56) Fıtrat, nübüvvet ve Kitab gibi ilâhî yardımlara rağmen Allah’ı tanıyıp ibâdet/tapınma ihtiyacını O’na yönlendiremeyen hevâî tipler, her şeyden önce kendi arzularını, zanna dayanan bilgisizce görüşlerini, yanlış kanaatlerini, sapkın düşüncelerini, yani tek kelimeyle “hevâ”larını tanrılaştıracaklardır Başka bütün putlar, hevâ putunun gölgesinde ortaya çıkacaktır Hevâ putunu devirdiğinizde diğer putlar kendiliğinden devrilecektir
    Allah’a teslim olmayan kimsenin, bilinçsiz de olsa kendini (hevâsını) tanrılaştırdığı gibi; sadece Allah’ı en büyük kabul edip O’nu tekbir etmeyen kişi de kendini (nefsini, görüşünü, aklını) en büyük görür Her nimeti Allah’tan bilip sayısız nimetler için Allah’a şükür ve hamd etmeyen insan, bu fıtrî ihtiyacı, kendini övmekle, kendini methetmekle gidermeye çalışır
    Yine, hevâî şahıs, yaptığı sayısız hatayı kendi üzerine almaz da, nefsini yanlışlardan, kusurlardan, yanılgılardan uzak göstermek ister Bunun da sebebi, ruhun Allah’ı tesbih etme ihtiyacını, gerçek hedefi olan Allah’a, O’nu tüm noksan sıfatlardan tenzih etmeye, tesbih etmeye yanaşmayan insanın hem kul hem tanrı olması gibi çelişkisidir bu Hevâsı, yani kendisi bir taraftan tanrı rolünü üstlenirken, bir yandan da hevâ sahibi insan kulluk rolü oynar, arzusu neyi emrediyorsa ona teslim olup kendisi onun pespâye bir kulu ve kölesi olur Bu iki zıt özelliğin (tanrılık-kulluk) aynı kişide bulunması ise tam bir anarşidir, kaostur, fitnedir, fesaddır, zulümdür, çelişkidir, karakter bozukluğu, şizofreni ve çifte standartlılıktır Çünkü zıtlar birleşmediği halde, bu iki taban tabana zıt şeyi birleştirmeye kalkışmak, sadece küstahlık değil; sünnetullahın (Allah’ın yeryüzündeki yasalarının) çiğnenmek istenmesidir Bu zulmün fecî cezasını, başta kendisi çekecek olan hevâî kişi, sonra ilişkide bulunduğu canlı cansız tüm çevresine hastalık bulaştırdığından cezasını topluma da çektirecektir “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” (23/Mü’minûn, 71)
    Yaratılış gayesini unutan insan, doymak bilmeyen canavar olan hevâsını tatmin etmek için hayat boyu çalışır, koşturur durur Tüm enerjisini hevâsını doyurmak için harcayan, yine de onu tümüyle tatmin edemeyen zavallı, olumlu tüm cihazlarını, yani zihnini, bilgisini, sevgisini tanrılaştırdığı bu canavarın hizmetine verdiğinden hakkı anlayamayacak, doğruları göremeyecek, işitemeyecek hale gelir “Andolsun Biz cin ve insandan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız Zira onların kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lâkin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir” (7/A’râf, 179) Hevâlarının emrine, denetim ve kulluğuna giren insanların; hakkı, Kur’an’ı ve Peygamber’in tebliğini anlayıp kavrayamadıklarını Rabbımız şu ifadelerle anlatır: “Onlardan kimi gelip seni dinler Fakat senin yanından çıkıp gittikleri zaman, kendilerine bilgi verilenlere derler ki: ‘az önce ne demişti? (anlayamadık)’ Bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlediği hevâlarına uyan kimselerdir” (47/Muhammed, 16)
    Hevâdan kurtulmak veya onun etkisine hiç girmemek için, hevânın zıddı hüdâya yönelmek gerekmektedir Bunun için de hevânın, hedefini tersine çevirdiği, yozlaştırdığı tekbir, tesbih ve hamde sarılmak gerekiyor Hevânın hoşlanmadığı gerçek tekbire, hamde, tesbihe ve bütün bunların en güzel şekilde içine serpildiği tevhid eylemi namaza sarılmak, hevâ zehrine panzehir olacaktır Bütün bunlar, Allah'ın yardımıyla ve onun hüdâsı/hidâyetiyle olacaktır Allah'ın hüdâsı ise, başta Kur'an olmak üzere, nübüvvet, yani Peygamber rehberliği/sünnet ve bu iki kaynağa bağlı olan selim akıl ve fıtrattır
    Hevâyı tanımak, hüdâya giden yolu açar Çünkü, inkârı inkâr etmek ispata götürür Kötüyü kötüleyen iyiye ve iyiliğe ulaşır Yanlışın yanlışlığını ortaya koymak kişiyi doğruya erdirir Ters yönün tersine gitmek, insanı düze çıkarır Kur’an, kötü tipleri (Nemrud, Firavun, Hâmân, Karun, Bel’am, İblis vb) onların kötülükleri anlaşılıp onlar gibi olunmasın diye, o kötülerden yola çıkılıp iyiliğe yol açılsın diye anlatır Kötü ahlâklı kimse, itici davranışlarıyla kendine ve kendi çirkin ahlâkına düşmanları çoğaltırken, farkında olmadan iyi ahlâkın güzelliklerini tebliğ etmiş olur
    Hevâ; şehvetin, hırs ve şeytanın emrine insanı teslim etmekle, ruhu aşağılara düşürmeye ve bayağılıkların hizmetine sokmaya çalışan İblis oyuncağıdır Hevâsına kul olan kimse, kötülüğe âşık, harama düşkün, sefâhete hayran, nâhoş zevklerle sarhoş olur Pislerden ve pisliklerden hoşlanan zavallı biridir o Hayırlı işlerde tembel ve ürkek, şerde cesur ve atılgan, bozuk bir karakter, tağyîr edilen bir fıtrat, tahrif edilen ölçü Bunlar hep hevânın eseri ve hevâî insanın renksiz veya çok renkli, yüzsüz veya çok yüzlü yapısı, kişiliksiz veya çok değişken şahsiyetidir
    Hevâî tip, Allah’ın hükmüne ve hakemliğine başvuracağına, kendi hevâsının yargısına mürâcaat eder Doğru ve yanlışın, güzel ve çirkinin ölçüsü kendi hevâsı (arzusu, menfaati, görüşü, beşerî ideolojisi) dır Bu, şehvet denilen şiddetli ve çirkin eğilimlerin kıble edinilmesidir Hevâlîler, yaratılış amaçlarını akıllarıyla düşünmezler İnsan ülkesinde ins ve cin şeytanlarının yardım ve hileleriyle, kalp adlı kralın da gafletinden yararlanarak yönetimi ele geçiren hevâ, egemenliğini pekiştirmek için, kendine karşı devrim yapabilecek düşman olan kalbi, selim aklı, fıtratı, vicdanı, haram-helâl, ayıp-günah duygusunu zincirlere bağlar, prangalara vurur Artık ilâhlaşan ego, insan ülkesindeki fıtrî düzeni sarsmakta, dengeyi bozmakta, her şeyi altüst etmektedir Kalp yerine nefsin tek egemen olduğu hevâî insan, sadece gözüyle düşünmekte, doymak bilmeyen midesine/aç gözüne hizmet etmekte, gücünün ve imkânının yettiği her istediğini yapmayı özgürlük saymaktadır
    Hevâsının gösterdiği istikamette imkân ve gücünden başka hiçbir hudut/sınır tanımayan insandır hevâsını tanrı edinen Hiçbir dâvânın adamı olamayan, günü birlik yaşayan, tek dünyalı, tek gözlü, aç gözlü, at gözlüklü, dolayısıyla hakka karşı kör gözlü biridir o Nefsinin zaafları, yani hevâsı doğrultusunda hareket eden, hoppa, hafifmeşrep, hayvanî zevkler peşinde koşan, heves ve arzularına düşkün ve düşük kişilere halk arasında “havâî” denir ki, aslı “hevâî”dir; hevâî, yani hevâsına uyan Boşvermiş bir tiptir hevâî insan; top kafalı, top gibi içi boş (yani hava/hevâ ile dolu) kafa, top gibi boş şeyleri endâd edinerek, hevâ putuna ortak tanrılar arayan Hak’tan gâfil insancık Allah’a ibâdete zamanı yoktur bu hevâî kişinin; ama faydasız bilgilere, magazin denilen âdî dedikodulara, muzır uğraşlara, geyik muhabbetlerine ve de çeşit çeşit haramlara hem vakit, hem fırsat, hem para ayırabilir Eğlencede “ayıp”, hele hele “haram” diye bir engel tanımaz Müzik tutkunu, tv tutsağı, ilim yerine filmi tercih eden, haram-helâl diye bir ölçüyü unutan, nefsinin kulu kölesi bir tiptir hevâî Ve bunların oluşturduğu insanat bahçesidir hevâ düzeninin oluşturduğu hevâî toplum
    Haram modayı mubaha, kumarı helâl ticarete, dünya rahatını âhiret saâdetine bilinçsizce tercih eden hevâî kimseler, nefis ve hevâlarına kulluk yapmayı Allah'a kulluğa, O'na teslim olmaya yeğlemiş insanlardır “Özgürlüğüme kimseyi karıştırmam, memlekette demokrasi var, ben istediğimi yaparım” diyen, buna rağmen nefsinin kulu, kölesi olup arzuları tarafından yönlendirilen ve onun için de hevâsına tapınan, kendini tanrılaştıran azgın bir karakter, dejenere olmuş bir kişilik, menfaatperest bir tip Yararlı-zararlı, helâl-haram demeden imkânının elverdiği her türlü gıda ile midesini doldurur, hatta bunu yaşama gayesi edinirken; ruhunun hemen hiçbir ihtiyacını giderip tatmin etmeye çalışmayan, süflî arzularının elinde oyuncak bir zavallı
    Bütün bunlar, kızılmaktan ziyade acınacak, çevre ve düzen kurbanlarıdır Bizim yitik çocuklarımızdır bunlar Kendilerine gelmeleri, benliklerini bulmaları, bayağı esâretten kurtulmaları için bize çok şey düştüğünü değerlendirmek içindir bu ifadeler Yoksa, bu tiplerin özelliklerini anlatıp kendimizi onlarla mukayese ederek temize çıkarmak için anlaşılmamalı Ve daha önemlisi, farkında olmayarak da olsa bu özelliklerin en küçüğü bizde, sorumluluğunu yüklendiğimiz yakınlarımızda var mıdır? Akrabalarımızda, komşularımızda, iş yerlerimizde, çevremizde, kısaca bizim ulaşabileceğimiz yerlerde hiç bulunmadığını iddia edebilir miyiz bu tiplerin? Bu konuda bize neler düşüyor? Bu sorulara, boş verirsek, ya da bu hastalıkları tedâvi için doktor rolünü üstlenmez, yakın çevremize kadar gelen bu hevâî ateşin tutuşturduğu yangını, havayı kaplayan ateşleri söndürmek için itfaiyecilik yapmaya çalışmazsak, bu tipler, dünyada değilse bile âhirette yakamıza yapışabilirler, bulduğumuz güzellikleri niye kendilerine ulaştırmadığımızın hesabını sorabilirler
    Hevâî tipin nasıl oluştuğu, sebepleri iyi değerlendirilmeli, sivrisinekle mücâdele için bataklığın kurutulmasının şart olduğu unutulmamalıdır Hevâî düzen ve onun kurumları, düzenin oluşturduğu toplum yapısı ve çevre şartları değişmeden, ürünlerin değişmesini beklemek doğru olmaz Düzen, müslüman gencin oluşmasını her taraftan engellerken, kurum ve kurallarıyla hevâî insanın ihtiyacı olacak, nefse hoş gelen her çeşit fitne ve fesadı, fuhuş ve kumarı desteklemekte, hevâî insan, bu sistemin mücâdele ettiği değil; oluşturmayı hedeflediği tip olmaktadır Darbe ile ele geçirdiği İspanya’yı kırk sene yöneten Franco, "nasıl halk ayaklanmadan bu kadar uzun süre iktidarda kaldın?” diye soranlara şöyle diyordu: “Futbol, müzik, kumar ve uyuşturucu sâyesinde!” İnsanları bunlarla meşgul edince, başka şeylere ayıracak zamanları kalmayacaktır Bir de buna hayat pahalılığı, işsizlik, particilik, tv hastalığı, kahvehane hayatını da eklerseniz, hevâî düzeninizi değil kırk, yüz kırk sene de sürdürürsünüz Ama, unutmamalı ki, onların hevâî düzenlerini sürdürmeleri için hesabı varsa, Allah’ın da; sadece Allah’a kulluk yapan mü’minlerin de bir hesabı vardır: “Zâlimler, hangi inkılâbla devrileceklerini, nasıl bir dönüşe (âkıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler (ve görecekler)” (26/Şuarâ, 277)

    İfrat ve tefrit; Kur’an referanslı düşünüp yaşamayanların en temel problemi Kimi boşvermişlik, kimi de takvâ adına aşırılıklar sırât-ı müstakîmin önünde engel olmaktadır Nefis konusunda da, nefsin oyununa gelip aşırılıklardan birini seçme durumunda kalıyor insanlar Nefsin emmâre özelliğini, kötü arzularını, yani Kur’an’ın tâbiriyle hevâyı alabildiğine tatmin etme arzusuyla yanıp tutuşan halk yığınlarının bu tavrına Kur’an hevâyı putlaştırma diyor (25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23) Buna tepki de, nefsi öldürülesi bir canavar görme şeklinde tarihten bu yana ortaya çıkmış Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah; “Nefislerinizi öldürmeyin” (4/Nisâ, 29) diye emrettiği halde
    Allah, nefsi insana zulüm olsun diye yaratmamış Tam tersine insanın olgunlaşması ve derecesinin yükselme için bir araç olarak ihsan etmiş Zâten nefis olmadan, insanın imtihana tâbi tutulması, yaratıkların en güzeli ve en hayırlısı olmasına da imkân yoktur Kur’an, insana kendi kusurlarını ve nefsin problemlerini sayarak nasıl tedbir alınması gerektiğini belirtir Nefsin isteklerine mubah istikametler çizmesi ve arzularına sınır koyması gerektiği halde, nefisten şikâyet edip onu yok etmeye (ki, bu mümkün de değildir) çalışıp olmayacak işlerle uğraşır nice insan
    Kur’an’ın beyanlarına göre “nefsine zulmetmek”, günahkârların ve daha çok da kâfirlerin özelliğidir Peygamberimiz’in ifâde ettiği gibi, cesedinin/nefsinin senin üzerinde hakkı vardır (Müslim, Sıyâm 193) Hadis-i şeriflerde nefsini müdâfaa için öldürülenin şehid olduğu vurgulanır (bak S Müslim Tercüme ve Şerhi, A Davudoğlu, Sönmez Y c 2, s 7) Kur’an’da “Nefislerinizi ayıplamayın” (49/Hucurât, 11) diye emredildiği halde, nefisler suçlanır hep Halbuki nefis, insanın kendisidir Suç ve günah varsa, insan kendisi işlemiştir onu Ve suçu yükleyecek bir yer arayacağına kendi hatasını kabul ve itiraf edip hemen tevbeye sarılmalı, Allah’ın affına mürâcaat etmelidir Şeytanın bir oyunu da, kişinin yaptığı suçu kabullenmesini engelleyip bir günah keçisi aratmasıdır Bir günah veya bir dinî görevi ihmal varsa, suçlu “ya yahûdidir, ya düzendir, veya çevre, ya da nefis” Böyle düşünen kimse tevbe kapısına yaklaşamayacak ve temiz bir sayfa açıp olgunlaşamayacaktır; kısır döngü içinde suçu bir yerlere yamayıp rahat edecektir Ve kolaycılık bu konuda da kendini gösterecektir: “Nefis merhale merhaledir, sınıf sistemi gibi basamak basamaktır En alttaki nefis, emmâre olan nefistir” Bazı yaptırımlarla (ki, bunların en kolayı bir şeyhe bağlanıp, her şeyi ona havâle etmektir) insan, nefsine sınıf atlattıracak, râdıye, mardıye, kâmile gibi zirvelere tırmandıracaktır O durumdaki nefis de kötülüğü artık hiç emretmeyeceğinden iş otomatiğe bağlanmış, kendiliğinden kurtulma yolu sonuna kadar açılmış olacaktır
    Halbuki nefsin ilk ve en alttaki basamağı sayılan emmâre vasfı, Hz Yusuf tarafından dillendirilmiştir (12/Yusuf, 53) Bu mantığa göre Yusuf (as), hem de först leydinin isteğine olumsuz cevap verdiği halde, insan duygularının, yani nefsin kötülüğü şiddetle emrettiğini, günahlardan hevânın zevk alacağını vurgular Âyetin başında da nefsin tümüyle tebrie edilip temize çıkartılmasının yanlış olduğunu vurgulama ihtiyacı duymuştur Çünkü nefsin doğasında kötülüğü emretme vardır Bu, tevhid şuuru ve Kur’an ahlâkıyla hayat boyu terbiye edilecek, ama buna rağmen, ölüme kadar insanda bulunan nefis, fırsat buldukça kötülüğü emretmeye çalışacaktır Böylece müslüman da son nefesini verinceye kadar olgunlaşmaya ve derecelerini arttırmaya devam etmiş olacaktır
    Nefis altı-yedi tane değil; bir tanedir İnsan nefsi, zaman zaman uysallaşır, kendisine ilham edilen takvâ ağır basar; zaman zaman azgınlaşır, kendine ilham edilmiş fücur isteği ile dolar “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de fücûru (kötülükleri) ve takvâyı (iyilikleri) ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir” (91/Şems, 7-10) Nefis, devamlı terbiye ve ıslah edilmeye ihtiyaç hissettirir İnsan hangi yaşta ve hangi seviyede bulunursa bulunsun, yine insandır, beşerdir Hata yapma ihtimali ve meyli hâlâ olacaktır Hevâsının bazı kötülük ve günahlardan zevk alması devam edecektir Kur’an talebesi müslümana düşen görev, ibâdet ve ihsan çizgisini sürekli yaşayarak, takvâya da meyilli olan nefsini ölünceye kadar ıslah etmeye ve onun isteklerine karşı uyanık ve dikkatli olmaya gayret etmektir Nefsini, hevâsını aklının ve imanının kontrolünde tutmaktır Bu dikkat gösterilmezse, hangi yaş ve hangi seviyede olursa olsun hevâ insanı mahvedebilecek, hatta insanın tanrısı olabilecektir Nefsine hâkim olan, kimseye mahkûm olmaz İnsan gâlibiyeti içinde kazanır veya mağlûbiyet, onu kendi içinde yakalar
    Tasavvufun etkisiyle insanlarımıza hâkim olan yanlış nefis anlayışının Kur’an’daki nefis kavramıyla sağlaması yapılmalı, ifrat ve tefritten kaçınılarak hayat boyu bize kötülüğü emredecek olan nefsin oyununa gelmeden ona hâkim olmaya gayret edilmelidir Hevânın hâkim olduğu kalp, her türlü bireysel ahlâksızlığın, toplumsal fesâdın, her çeşit pislik, kötülük ve zulmün kaynağı olan şirkin bulaşıcı mikroplarının toplandığı yerdir Bunun yanında, nefse karşı da âdil olmak, nefsimizin de bizim üzerimizde hakkının olduğunu unutmamak gerekmektedir Müslümana yakışan, nefis kaynaklı hevâya değil; İlâhî kaynaklı hüdâya, tâbi olmaktır Başkalarının hevâsına değil; ilme/vahye sarılmaktır Nefsin kötülüğü emreden özelliğine iman ve takvânın imkânlarıyla cevap verebilmektir Esselâmu alâ men ittebea'l-hüdâ Hevâya değil; hüdâya tâbi olanlara selâm olsun!
    "Rabbinizden size indirilene uyun O'ndan başka evliyânın ardına düşmeyin Siz ne kadar az hatırınıza getiriyorsunuz?" (7/A'râf, 3) “Tuğyân edene/azana ve dünya hayatını âhirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır Rabbının makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır" (79/Nâziât, 40-41) “Ey huzura kavuşmuş nefs/ruh! Sen O’ndan hoşnut, O da senden râzı olarak Rabbine dön (Seçkin) kullarım arasına katıl Gir Cennetime!” (89/Fecr, 27-30)




  9. 23
    Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y c 5, s 72-74
    Hüseyin K Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s 492-494
    Harun Yahya, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Y s 30-35
    Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y c 5, s 74
    Ö Tellioğlu, Age c 5, s 74-75
    Nureddin Turgay, Age c 5, s 75
    Muhiddin Bağçeci, Age c 5, s 75-76
    Ahmet Ögke, Kur’an’da Nefs Kavramı, s 23-37
    M Said Çekmegil, Tetkiklerde Metod ve Tenkid, Sanih Y s 104-112
    Fevzi Zülaloğlu, “Nefs” Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları, Hak Söz, 69
    Abdülaziz Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, s 91-103
    Age, s 187-189
    Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Y İst 1997, s 36-48(50)
    Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c 3, s 166-167
    Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ans C 5, s 120-121
    Ramazan Özcankaya, Ruh, s 87 vd
    Age, s 90 vd
    Age, s 131 vd
    Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s 47-48
    Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, s 227-228
    Hüseyin K Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y, s 264-265
    Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y s 289-290
    Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Hikmet Y c 10, s 533
    Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y c 5, s 308-309
    Fahreddin Râzi, Mefâtuhu’l Gayb, c 12, s 63
    Halil Atalay, Fikrî Tevhide Doğru, Ribat Neşriyat, s 19-23
    Yaşar Düzenli, Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, İFAV Y, s 265
    Şâtıbî, el-İ'tisâm, 1/46
    Kur'an'da Hevâ Kavramı, Muhammed Emin, Misak s 31-32
    Yaşar Düzenli, age, s 267
    Halil Atalay, age s 17




  10. 24
    Nefis Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Nefis ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (Toplam 298 Yerde): 2/Bakara, 9, 44, 48, 48, 54, 54, 57, 72, 84, 85, 87, 90, 102, 109, 110, 123, 123, 130, 155, 187, 207, 223, 228, 231, 233, 234, 234, 235, 235, 240, 265, 272, 281, 284, 286; 3/Âl-i İmrân, 25, 28, 30, 30, 61, 61, 69, 93, 117, 117, 135, 145, 154, 154, 161, 164, 165, 168, 178, 185, 186; 4/Nisâ, 1, 4, 29, 49, 63, 64, 65, 66, 79, 84, 95, 95, 97, 107, 110, 111, 113, 128, 135; 5/Mâide, 25, 30, 32, 32, 45, 45, 52, 70, 80, 105, 116, 116; ; 6/En'âm, 12, 12, 20, 24, 26, 54, 70, 93, 98, 104, 123, 130, 130; 151, 152, 158, 164; 7/A'râf, 9, 23, 37, 42, 53, 160, 172, 177, 188, 189, 192, 197, 205; 8/Enfâl, 53, 72; 9/Tevbe, 17, 20, 35, 36, 41, 42, 44, 55, 70, 81, 85, 88, 111, 118, 120, 120, 128; 10/Yûnus, 15, 23, 30, 44, 49, 54, 100, 108; 11/Hûd, 21, 31, 101, 105; 12/Yûsuf, 18, 23, 26, 30, 32, 51, 51, 53, 53, 54, 68, 77, 83; 13/Ra'd, 11, 16, 23, 42; 14/İbrâhim, 22, 45, 51; 16/Nahl, 7, 28, 32, 72, 89, 111, 111, 111, 118; 17/İsrâ, 7, 14, 15, 25, 33; 18/Kehf, 6, 28, 35, 51, 74, 74; 20/Tâhâ, 15, 40, 41, 67, 96; 21/Enbiyâ, 35, 43, 47, 64, 102; 23/Mü'minûn, 62, 103; 24/Nûr, 6, 12, 61, 61; 25/Furkan, 3, 21, 68; 26/Şuarâ, 3; 27/Neml, 14, 40, 44, 92; 28/Kasas, 16, 19, 33; 29/Ankebût, 6, 40, 57; 30/Rûm, 8, 9, 21, 28, 28, 44; 31/Lokman, 12, 28, 34, 34; 32/Secde, 13, 17, 27; 33/Ahzâb, 6, 37, 50; 34/Sebe', 19, 50; 35/Fâtır, 8, 18, 32; 36/Yâsin, 36, 54; 37/Sâffât, 13; 39/Zümer, 6, 15, 41, 42, 53, 56, 70; 40/Mü'min, 10, 17; 41/Fussılet, 31, 46, 53; 42/Şûrâ, 11, 45; 43/Zuhruf, 71, 45/Câsiye, 15, 22; 47/Muhammed, 38; 48/Fetih, 10; 49/Hucurât, 11, 15; 50/Kaf, 16, 21; 51/Zâriyât, 21; 53/Necm, 23, 32; 57/Hadîd, 14, 22; 58/Mücâdele, 8; 59/Haşr, 9, 9, 18, 19; 61/Saff, 11; 63/Münâfıkun, 11; 64/Teğâbün, 16, 16; 65/Talak, 1, 7; 66/Tahrîm, 6; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 38; 75/Kıyâme, 2, 14; 79/Nâziât, 40; 81/Tekvîr, 7, 14, 18; 82/İnfitâr, 5, 19, 19; 83/Mutaffifîn, 26, 26; 86/Târık, 4; 89/Fecr, 27; 91/Şems, 7
    B- Kur’ân-ı Kerim’de Hevâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (38 yerde): 2/Bakara, 87, 120, 145; 4/Nisâ, 135; 5/Mâide, 48, 49, 70, 77; 6/En’âm, 56, 71, 119, 150; 7/A’râf, 176; 13/Ra’d, 37; 14/İbrâhim, 37, 43; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16, 81; 22/Hacc, 31; 23/Mü’minûn, 71; 25/Furkan, 43; 28/Kasas, 50, 50; 30/Rûm, 29; 38/Sâd, 26; 42/şûrâ, 15; 45/Câsiye, 18, 23; 47/Muhammed, 14, 16; 53/Necm, 1, 3, 23, 53; 54/Kamer, 3; 79/Nâziât, 40; 101/Karia, 9
    C- Nefis Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Nefis, Kötülüğü Emreder: 12/Yûsuf, 53
    Nefsin İsteklerini Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23; 91/Şems, 10
    Nefis Islahı: 5/Mâide, 105; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35; 91/Şems, 9
    Nefis Mücâdelesi: 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41
    Nefse Hâkimiyet: 3/Âl-i İmrân, 39
    Nefs-i Emmâre: 12/Yusuf, 53
    Nefs-i Levvâme: 75/Kıyâmet, 2
    Nefs-i Râdıye ve Mardıyye: 89/Fecr, 27-30
    Nefs-i Mutmainne: 89/Fecr, 27-30
    Nefsi ve Âileyi Ateşten Koruma Sorumluluğu: 66/Tahrîm, 6




  11. 25
    Nefis Konusuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    Kur'an'da Nefs Kavramı, Ahmet Ögke, İnsan Y
    Nefs Risalesi, Ömer Yıldız, Umran Y
    Nefis Tezkiyesi, İmam Humeyni, Çev Kadri Çelik, İkbal Y
    Nefs Terbiyesi, İmam Humeyni, Objektif Y
    Nefs-i Mutmainne, A Hüseyin Destgayb, Çev Aziz Çınar, Şefik Onar, İnsan Y
    Nefsin Ayıpları ve Terbiye Yolları (Uyûbu’n-Nefs), Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Çev S Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
    Nefsin Terbiyesi, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    Mîzânü’n-Nüfûs, Hafız H Hulûsi, Esma Y
    Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y c 5, s 72-74 (Ahmet Özalp), Nefs-i Emmâre, 5/74 (Ömer Tellioğlu), Nefs-i Levvâme 74-75 (Ö Tellioğlu), N Mutmainne 75 (Nureddin Turgay), Râdıye, 75-76 (Muhiddin Bağçeci)
    Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y c 16, s 71-78
    İslâm Ansiklopedisi, E E Calverley, Nefis maddesi, IX, M Eğitim Basımevi, İst 1964
    Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y s 141-166
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y s 205-207
    Elmalılı Tefsirinde Kur’anî Terimler ve Deyimler, Mehmet Yaşar Soyalan, Ağaç Y s 253-254
    İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K Ece, Beyan Y s 492-494
    TDV İslâm Ansiklopedisi, (M Çağrıcı), TDV Y c 17, s 274-276; (Y Ş Yavuz), c 10, s 505-507
    Kur’anda Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y s 190-193
    Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y s 254-255
    Kur'an'da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y s 145-150
    Kur'ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y s 84
    İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y s 90-91
    Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s 17-23
    Merak Ettiklerimiz, Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y s 420-423
    Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, s 265-268
    Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, İnkılab Y s 74-84
    Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, s 203-206
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y s 43-46
    Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y s 203-207
    Kur'an'da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y s 289-290
    İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Mustafa Çağrıcı, s 30-31
    Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s 17-23
    İhyâi Ulûmi'd-Din, İmam Gazzâli, Bedir Y c 3
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y s 30-35
    Tetkiklerde Metod ve Tenkid, M Said Çekmegil, Sanih Y s 104-112
    Kur'an'da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y s 227-228
    Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y c 1, s 102-105
    İnsan Bilinmezi, Haluk Nurbaki, Hilâl Y s 117-152
    İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y s 169-181
    Ruh, İçimizdeki Biz, Ramazan Özcankaya, Hayat Y
    Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ethem Cebecioğlu, Rehber Y s 545-549
    Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y
    Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılap ve Aka Y
    Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivâyetler, Muhittin Uysal, Yediveren Y
    Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ahmet Yıldırım, T Diyanet Vakfı Y
    Şeyh Efendilerle Görüşme, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y
    DuâdaEvliyayı Aracı Kılma ve Şirk,Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y
    Tasavvuf ve İslâm (Dün-Bugün), İbrahim Sarmış, Yöneliş Y
    Tasavvuf ve İslâm, Ercümed Özkan, Anlam Y
    Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, İbrahim Sarmış, Ekin Y
    Kur’an’ın Temel Kavramları, s 404
    Nefsin Yedi Mertebesine Dair Risâle, Anonim Eser, El yazma, İst Süleymaniye Kütüphanesi, Kasideci Zâde, No: 703/6
    Kur'an'da Hevâ Kavramı, Muhammed Emin, Misak Dergisi, s 31-32
    “Nefs” Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları, Fevzi Zülaloğlu, Hak Söz, sayı 69, Aralık 1996
    Nefis Kelimesinin Kur’an’da Kullanılışı Hakkında Bazı Notlar, Regis Blachere, At Üniv İlâhiyat Fak Dergisi, sayı 5, Erzurum, 1982