Mumine Ahlak ve Kötü Ahlak / Kötü huy ve Sıfatlar Forumundan Gıybet - En Münafıkça Günah: Dedikodu Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Gıybet - En Münafıkça Günah: Dedikodu

    Reklam




    Gıybet, Kur’ân-ı Kerim’de kesin olarak yasaklanmıştır: “Bir kısmınız diğer bir kısmınızı çekiştirmesin Sizden biriniz hiç ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksinirsiniz, değil mi?” (el-Hucurât, 37/12) Hz Peygamber (sas)’den rivayet edilen pek çok hadis-i şeriflerde de dedikodunun kesin bir şekilde çirkinliği vurgulanmakta ve yasaklanmaktadır: “Gıybet, zinadan daha kötüdür Çünkü bir adam zina eder, Allah’a tövbe eder ve Allah onun tevbesini kabul eder Ama dedikodu eden kimse, ancak gıybetini yaptığı kimsenin affıyla mağfirete uğrar” Dil ile gıybet: Bir kimsenin kusur ve noksanını söylemekle olur Meselâ; falanca sıskadır, ahlâkça gururludur, işinde beceriksizdir, demek suretiyle kötülemeyi kasdetmek Göz, el ve işaretle gıybet: Bir kimsenin kötülenmesinde bu organları kullanmak Meselâ; el ile kısalığını göstermek, topal topal yürümek ve gözünü şaşı etmek Bir de, başkasının kusurunu anlatmak için kendi noksanlarını saymak Kalb ile gıybet: Gözüyle görmediği, kulağıyla duymadığı ve kesin olarak bilmediği bir kimse hakkında kötü zan beslemek

    Bazıları kendilerini masum göstererek gıybet bataklığına dalarlar Bir fırsatını bulur bulmaz boşalmak ister, hemen birini yerden yere vururlar Bunu yaparken de kendilerini masum gösterir, “Kalbimde zerre kadar bir kötülük yok ama…” gibi aldatıcı sözlerle başlayıp nefislerini pakladıktan sonra başkaları hakkında demedik laf bırakmazlar Bir fırsat daha bulunca bu defa da “falan” hakkında konuşur, onu devirmeye çalışırlar Ve bir fırsat daha, derken bakarsınız kendinden başka herkesi yok saymış, devirmiş ve hâlâ, “Gıybet olmasın ama…” demeye devam eder Bu öyle kötü bir gıybettir ki emsali yoktur ve salih bir kulun, samimi bir Müslüman’ın fersah fersah uzak kalması gereken bir günahtır

    Gıybet iyilikleri yer bitirir Tıpkı ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi

    Efendimiz’in (sas), ashabın ağzından çıkan bir sözü gıybet sayarak onları kınadığına pek çok kere şahit olunmuştur Birkaç misal verelim:
    1- “Biz Rasûlullah’ın yanında bulunuyorduk Bir kişi kalktı Gittikten sonra sahabîler “Ey Allah’ın Rasûlü! Amma da aciz bir kimsedir o!” dediler Hz Peygamber “Siz arkadaşınızı gıybet ettiniz Onun etini yediniz” dedi” Hz Peygamber’e, “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizim söylediğimiz vasıf, o adamda vardır!” dediler Hz Peygamber “Eğer sizin söyledikleriniz onda yoksa o zaman kendisine iftira etmiş olursunuz” buyurdu
    2- Ashab, Hz Peygamber’in yanında bir adamdan bahsederek “Bedava olmazsa, yemek yemez, baş-kaları masrafını karşılamadan yolculuk yapmaz” dediler Hz Peygamber “Arkadaşınızı gıybet ettiniz” dedi Ashab “Biz onun hakkında sadece doğruyu söyledik” dediler Hz Peygamber “Kardeşinde olanı söylemen gıybet için yeter” buyurdu
    3- İbn Mes’ud şöyle anlatıyor: Bir gün Hz Peygamber’in yanında oturuyorduk Oradakilerden biri yanımızdan ayrıldı Daha sonra bir kişi onun aleyhinde bir şeyler söyledi Bunun üzerine Hz Peygamber o kişiye “Ondan helallik dile ve tevbe et” dedi O da “Ne yaptım ki helallik dileyip tevbe edeyim ya Rasûlallah!” dedi Hz Peygamber “Sen kardeşinin etini yedin” buyurdular 4- Hz Peygamber, başka bir defasında da arkadaşının gıybetini yapan bir kişiye “Dişlerinin arasını kürdanla temizle!” buyurarak onun gıybet ettiğini ifade etmiştir Hatta başta bunu anlamayan kişi Efendimiz’e, “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben et falan yemedim ki dişlerimin arasını temizleyeyim” demiştir (Hayatü’s-Sahabe, 9 bölüm, 30 Fasıl)



    Paylaş
    Gıybet - En Münafıkça Günah: Dedikodu Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Gıybetten uzak



    Kur'an'ın ağır ve acı tabirleri vardır Bunlardan biri de gıybetle ilgili olanıdır Birisini çekiştirme, yerme, kötüleme anl----- gelen gıybet Kur'an'da bir ayette, ölü kardeşinin etini yemek olarak tasvir edilmektedir
    Ne acı… Ne çirkin… Ama sıkça da yapmaktan geri durmuyoruz
    Dilimiz durmadan gıybete kayar Dilimiz bize kötülük yapar durur O zehirle pişmiş aşı yemeyi sever Dilin belasıdır, afetidir gıybet
    Kalbimizin en büyük hastalıklarındandır gıybet
    Bir de gıybet ettiğimiz kişilerle ilgili konuşmak zorunda kalmasak Herkes doğru ve iyi olsa…
    Her şey güzel ve iyi olsa… Her şey hoş olsa…
    Ondan bir kurtulabilsek, dilimize bir sahip olabilsek… O zaman ulaşırız kalp zenginliğine…
    O zaman ulaşırız kardeşliğin güzelliğine… O zaman ulaşırız yaratılanı sevmenin faziletine
    Bir kişinin ardından konuşmaktan, onun gıybetini yapmaktansa gidip yüzüne karşı söylemeliyiz
    Bir gün sahabelerle otururlarken Peygamber Efendimiz (sas) onlara:
    - Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz, diye sordu
    Sahabe efendilerimiz:
    - Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler
    Bunun üzerine Efendimiz (sas):
    - Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır, açıklamasını yaptı Orada bulunan bir sahabe:
    - Ya benim söylediğim onda varsa, bu da mı gıybettir, diye sordu
    Peygamber Efendimiz (sas):
    - Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun Eğer söylediğin onda yoksa bir de iftira ettin demektir, buyurdular
    Bir başkasıyla ilgili sözlerimiz o kişinin hoşuna gidecek güzel bir söz olsa bile yüzüne karşı söylemek gerektiğinin dersini veriyor Peygamber Efendimiz (sas)
    Sahabelerden birisi, Resûlullah(sas)'ın yanında oturmakta iken bir başka kişi gelerek, önlerinden geçip gitti Peygamber Efendimiz(sas)'in yanında oturan sahabe:
    - Yâ Resûlallah, ben bu adamı seviyorum, dedi
    Resûlullah (sas):
    - O, bunu biliyor mu, diye sordu Sahabe:
    - Hayır, dedi
    Resûlullah (sas):
    - Öyle ise, haberdar et, buyurdu
    Bunun üzerine O sahabe hemen yerinden kalkıp sözünü ettiği şahsa yetişince, ona:
    - Seni Allah için seviyorum, dedi
    - Beni kendisi için sevdiğin Allah, seni de sevsin, diye mukabelede bulundu, diğer sahabe Kalbimize en çok zarar veren afetlerden biri olan gıybetten uzak durmayı kendimize prensip edinelim Gıybetin başladığı yerden kalkıp gitmek ve giderken de konuşanları uyarmak alışkanlıklarımızdan biri olsun


    MUSTAFA OĞUZ


    Ailem Dergisi
    Sayı:230




  3. 3
    En Münafıkça Günah: Gıybet




    İnsan güzel ahlak ile âlâ-yi illiyyîne yükseldiği gibi, kötü ahlak ile de esfel-i safiline düşer. İşte insanı aşağıların aşağısına düşüren günahlardan birisi de gıybet etmektir.
    Kitap ve Sünnetin ona karşı onca tahşidatı, dinî, millî ve içtimaî onca zararlarına rağmen, âlim olsun cahil olsun, hemen hemen her kültür seviyesindeki Müslüman'ın müptela olduğu bir hastalıktır. Bu sebeple bir münafık gibi, en has daireden en ücra köşeye, en hassas ve duyarlı mü'minden, fasık bir mü'mine kadar hemen hemen herkesin ağzına ve ameline sirayet eder.

    Gıybetin tarifini Efendimiz (s.a.s.) şöyle yapmıştır: Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?' 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir!' dediler. Bunun üzerine: 'Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!' açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam: 'Ya benim söylediğim o kişide varsa, (Bu da mı gıybettir?)' dedi. Aleyhissalatu vesselam: 'Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış olursun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir.'[1] şeklinde mukabelede bulunarak gıybeti tarif etmiştir.
    Kur'ân-ı Kerim'de, gıybet, ölmüş kardeşinin etini yemeğe benzetilerek haram kılınmıştır. "Ey iman edenler zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
    Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah'ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahimdir" (Hucurat sûresi, 12). Klasik tefsirlerde ayetteki temsil (benzetme)in unsurları hakkında bazı nüktelere yer verilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ise enfes tefsirinde söz konusu temsili bütün yönleriyle değerlendirmiş ve âyet-i kerimede, gıybetin, aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten mezmum olduğu îcazkârâne altı mertebede zımnen ve işâreten ortaya koymuştur. Şöyle ki;أَيُحِبُّأَحَدُكُمْأَنْيَأْكُلَلَحْمَأَخِيهِمَي ْتًا ayetinin başındaki hemze ile muhataplara şu sual yöneltilmektedir: Sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyorsunuz? Yine ayetteki "yuhıbbu" lâfzıyla; "sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi seversiniz" denilir. Ayetteki "ehaduküm" kelimesiyle de "Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?" sorusu sorulur. Dördüncü olarak "en ye'kule lahme" kelâmıyla ise, "İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı dişle parçalamayı yapıyorsunuz?" denilirken beşinci kelime "ehîhi" lafzıyla da "Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?" denilir. Ayetteki son "meyten" ifadesiyle de "Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?"[2] soruları yöneltilir ve böylece gıybetin haram oluşundaki hikmetlere işaret edilir.

    Osmanlı döneminde yetişmiş büyük Müfessirlerden Âlusî tefsirinde ilgili ayetin tefsirinde İslâm'ın emânı altında olan sulh halindeki gayrimüslimlerin (zimmîlerin) gıybetinin de haram olduğundan bahseder. Zira onların da malı, canı ve namusu dinen ve hukuken koruma altındadır. Ancak İslâm ile savaş halindekilerin (harbîler) gıybetinin caiz olduğunu belirtir. Yine Âlusî, İbn Hibban'ın Sahih'inden, bir Hıristiyan veya Yahudi'ye ona eziyet etmek maksadıyla Yahudi veya Hıristiyan demenin vebali olduğu hakkında bir hadis nakleder.[3] Evet, mü'minlerin iman sahibi olmayanlara karşı üslubu birbirlerine karşı olan üslup ve tutumları kadar önemlidir.

    Gıybet, özellikle toplumdaki, güven sadakat vefa ve kardeşlik bağlarını hedef alır. Zararları uzun vadede kendini gösterir, çoğu zaman sohbet ortamı içinde kendini gizler, zaman zaman tenkit elbisesine bürünür ve hatta nefse bir rahatlama hissi de verir. Bundan dolayı insanlar, gıybete düştüklerinin farkına varmazlar. Hâlbuki İbn Abbas ve Zeynelabidin Hazretleri'nin de belirttiği gibi gıybet, köpek fıtratlı insanların katığıdır.[4]

    İletişim vasıtalarının çok hızlı geliştiği, dünyanın bir köy haline geldiği çağımızda, gıybet de küresel bir boyut kazanmıştır. Artık hem hayra hem de şerre vesile olan televizyon, internet gibi basın yayın organlarıyla insanların ayıp ve kusurları milyonlara mal edilmekte, milyonlar o ayıplara ve gıybete şahit tutulmaktadır. İnsanlar bu küresel günahtan nasıl tövbe edeceklerini, bu cürmün vebalini nasıl taşıyacaklarını düşünmeli ve kendilerine gelmelidirler.
    Gıybeti içinden çıkılmaz bir kuyuya çeviren bir çeşidi vardır ki gıybetin bu çeşidi, diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve kahredici bir günahtır. Bir topluluğun, bir hareketin veya onu temsil eden zatın gıybetini yapmak bu türden bir cürümdür. Çünkü, o insanın kaderi temsil ettiği cemaatle bütünleşmiştir; dolayısıyla, onun hakkında yapılan bir gıybet bütün cemaatin gıybetini yapmak gibi sayılır.

    Gıybetin ne kadar sinsice ve zaman zaman masum bir görünüşle karşımıza çıktığı, Peygamberimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Aişe Validemiz'i ikazından anlaşılmaktadır: Hz. Âişe Validemiz (r.anha) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve "Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti." buyurdu. Hz. Âişe ilaveten der ki: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: "Bana, şu şu kadar dünyalık verilse bile Ben bir başkasının, kusurunu söz veya fiille nakletmem, onun taklidini yapmam!"[5]

    Gıybetin bu yönüyle ilgili olarak M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin şu açıklamaları dikkat çekicidir: "Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor görünerek, arkadaşları hakkında 'Daha neleri var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve hepsini söylemiyorum.' derler. Bu söz, o kastettiği şeyleri söylemekten çok daha büyük bir gıybettir. Çünkü müphem bir isnad, sarih bin iftiradan daha büyüktür. Zira muhatabın aklına her türlü günah gelir…"

    Gıybetin Yol Arkadaşları
    Öncelikle gıybet bir mü'mine saygı ve medh ü sena değil; onun mahremiyetine, namusuna ve şerefine saygısızlıkla yapılabilecek bir günahtır. Bu nedenle bir mü'mini aşağılamak, küçümsemek gıybeti hazırlayan amillerdendir. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.s.) "Müslüman'ın, Müslüman'a malı, ırzı ve kanı haramdır. Kişiye Müslüman kardeşini hakir görmesi (mahremiyetine saygısızlık etmesi) günah olarak yeter."[6] buyurmuştur.
    Kardeşine dil uzatma ve karalama ise, ters tepen bir silaha benzer. Kişi ekseriyetle bu davranışın ya hemen, ya da ölmeden önce cezasını görür. Benzer bir şeyle imtihan edilir. Kardeşini ayıplama ve karalama (lemz) günahı sözlü olabileceği gibi, beden diliyle; jest ve mimiklerle de olur. Her halükarda bir bedenin uzuvları gibi olan mü'minler kardeşlerini ayıplamakla ve kınamakla aslında bizzat kendilerini ayıplamış olmaktadırlar. Yine gıybet ile aynı kefede değerlendirilmesi gereken fısk u fücûrdan bir diğeri de, din kardeşini kızdıracak ve onurunu kırıcı bir lakapla anmak ve çağırmaktır. Müslüman olmuş birine Yahudi, Nasrani, fasık, münafık demek yahut da hınzır, eşek gibi lakaplar takmak gibi… Ancak Hz. Ömer'e Faruk, Hz. Ali'ye Ebu Türâb, Hz. Halid'e Seyfullah denilmesi gibi, kişileri ayıplamaktan uzak ve kızdırmayan lakap ve künyeleri kullanmak ise bilindiği üzere asla yasak değildir.
    Gıybet çoğu zaman kendisini sû-i zanla besler ve insanlar, sû-i zan besledikleri kişileri gıyabında çekiştirirler. Gerçekten gıybeti tetikleyen veya hazırlayan günahların başında, mü'min kardeşinin davranış motifleri hakkında temelsiz kuşkulara dayanan kötü düşünce ve tahminden ibaret olan sû-i zan gelir. Neticede bir fasid daire meydana gelir ki, bazen sû-i zan gıybeti, bazen de gıybet sû-i zannı doğurur. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) "Sû-i zandan sakınınız. Zira sû-i zan sözlerin en yalanıdır…"[7] buyurmuştur.
    Gıybete zemin hazırlayan bir diğer günah ise, tecessüs, yani başkalarının ayıp ve kusurlarını araştırmaktır. Hucurat sûresi, 12. ayette önce sû-i zan sonra tecessüs sonra da gıybet haram kılınmıştır. Ayetteki yasakların tertibi, günaha giden yoldaki adımların tespiti dikkat çekicidir. Nitekim müfessirler de bu sürece dikkat çekmişlerdir.[8] Kim kardeşinin kusurunu araştırıp ifşa ederse, aynısıyla cezalandırılır. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.) "Müslümanların mahremlerini ayıplarını araştırmayın. Her kim mü'minlerin ayıplarını araştırıp ifşa ederse, Allah da onun ayıplarını ortaya döker, evinde bile olsa onu rezil eder."[9] buyurmuştur. Yine Efendimiz sık sık "Bana kimse, ashabımın birinden (canımı sıkacak bir) şey getirmesin. Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey olmadığı halde çıkmak istiyorum."[10] der ve mü'min bir kardeşi aleyhine bir şey söylemek isteyenleri böyle ikaz ederdi. O'nda bizim için her hususta üsve-i hasene (en güzel örnek) vardır. Bu mevzuda da rehberimiz, yine Resûlullah'tır. İnsanız ve zayıf taraflarımız var. Söylenen söz içimizde bir ukde ve yara olarak kalabilir. İnsanın Cenab-ı Hakk'ın huzuruna, içinde mü'min kardeşine karşı, herhangi bir ukde varken gitmesi ise büyük bir talihsizliktir.

    Gıybetten Korunma Çareleri
    "Gıybete karşı alınacak tavır nedir?" diye sorulduğunda her halde ilk akla gelenler gıybetin yol arkadaşı diyebileceğimiz günahlardan uzak durmaktır. Evet hüsn-ü zan, esas olmalıdır. Mü'minin ayıp ve kusurlarını ifşa etmek yerine hadis-i şerifin ifadesiyle bu günahı işleyen münafığa karşı mü'mine sahip çıkılmalıdır ki, Allah da kıyamet günü mü'mine sahip çıkanı cehennem ateşine karşı korusun.[11] İnsan nefsine karşı savcı, başkasına karşı ise avukat gibi olmalıdır. Herkes başkasının kusurlarına, kendi kusurları adesesinden bakmalıdır. Her halde o zaman kendi kusurları onun gözünü dolduracak, o da hariçte kusur aramaya yol bulamayacaktır.
    Gıybetten korunma adına öncelikle şu ayette ifade edilen mesuliyet duygusu ve hassasiyete sahip olunmalıdır. Herkes, her ne konuşur, her ne yaparsa bundan Allah'ın haberdar olduğunun ve bunların hesabını vereceğinin bilincinde olmalıdır. Zira Yüce Allah: "Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa bilir! Bir araya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri mutlaka Allah'tır. Beş kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah'tır. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir. O, ileride kıyamet gününde, yapmış oldukları işleri onlara tek tek bildirecek, dilerse karşılığını da verecektir. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir." (Mücadile sûresi, 7) buyurmak suretiyle hep bizimle beraber olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. Evet, Cenab-ı Hak, bize şahdamarımızdan daha yakındır. Nefsimizin bize fısıldadıklarını bilir. Her şeyi bilmesine rağmen bizi gözetleyen ve her konuştuğumuzu ve yaptığımızı kaydeden şahitleri ve melekleri görevlendirmiştir. Kıyamet gününde her şeyin kaydedildiği defterler bize arz edilecek ve yaptıklarımızla, söylediklerimizle yüzleşecek ve hesabını vereceğiz. (Kâf sûresi, 17-18)
    Sohbet ve toplantı adabına riayet edilmeli, özellikle mâlâyaniden uzak durulmalıdır. Diğer bir ifadeyle, müspet hareket edilmeli, birr, takva, insanların arasını ıslah, infak ve iyiliği emir, kötülükten nehiy gibi temel dini-ahlakî ilkeler ekseninde bir araya gelinmelidir. Tıpkı şu âyette beyan edildiği üzere: "Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri gerekir. Kim Allah'ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz." (Nisa sûresi, 114)
    Gıybet ve benzeri Allah'ın razı olmadığı günahların işlendiği ortamlarla karşılaşıldığında, mümkünse insanlar, hikmet ve güzel öğütle ikaz edilip emr-i bi'l-maruf yapılmalıdır. Eğer bir mü'minin buna gücü yetmiyorsa derhal gıybet ortamını terk etmelidir. Aksi takdirde aynı günahı işlemiş olur. (Bkz.: Nisa suresi 140; En'âm, 68). Çirkin bir davranış ve söze şahit olduğumuzda eğer bunun günah olduğunu anlatmak istiyorsak, bâtılı tasvir etmeden gıybet eden kişi ya da kişileri tasrih etmeksizin genel bir ifade kullanmalıyız. Böylece gıybetin çirkinliğini anlatalım derken gıybete düşmüş olmayız. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hoşlanmadığı bir şeye şahit olduğunda "Bazılarına ne oluyor ki şöyle şöyle yapıyorlar..."[12] demek suretiyle ilgili kişinin adını vermezdi.
    İffetimize sahip çıktığımız gibi dilimize mukayyet olmalı tıpkı Hz. İsa (a.s.) gibi lisanımızı kötü söze alıştırmamalıyız. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurdu: "Meryem oğlu İsa, yolda bir domuza rastladı: "Haydi selâmet içinde geç." dedi. Kendisine, "Sen bunu domuza mı söylüyorsun?!" diye itiraz edilince: "Ben dilimi, kötü söze alıştırmaktan korkuyorum." diye cevap verdi."

    Gıybetin Caiz Olduğu Birkaç Husus
    İslâm âlimleri gıybetin bazı durumlarda caiz olabileceğini, başka bir ifadeyle birileri hakkındaki konuşmaların bazı kayıtla gıybetin kapsamına girmeyeceğini söylemişlerdir: a) Yetkili ve görevli bir kişiye kendisine yardım etmesi, maruz kaldığı haksızlığı bertaraf etmesi için şikayette bulunmak, bir hâkime derdini anlatmak gıybet olmaz. b) Etrafına zararlı bir kişiye karşı, onunla ortak çalışmak isteyen ve sana danışan bir kardeşini uyarmak maksadıyla söylediğin 'Onunla teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.' gibi sözler gıybet olmaz. c) Tahkir ve teşhir maksadıyla olmayıp sadece tarif ve tanıttırmak maksadıyla bir kişi hakkında "O topal adam filân yere gitti." gibi sözler de gıybet olmaz. d) Yine gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahir ise, söz gelimi açıktan içki içer ve utanmazsa, fenalıktan sıkılmıyorsa, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyorsa, zulmüyle telezzüz ediyorsa, bu kişi hakkında içki içiyor demek gıybet olmaz. Ancak açıktan içki içiyor, sıkılmıyor diye bu kişinin diğer kusurlarını ortaya dökmek gıybettir. İşte bu sayılan maddelerde art niyet olmaksızın ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir.

    Gıybetin Dünyevî ve Uhrevî Cezaları
    Gıybetin uhrevî cezasına gelince, öncelikle gıybet kul hakkını ihlal etmektir. Kul hakkına riayet etmeyen bir mü'minin ahiret günü durumunu anlatırken Allah Resûlü ondan müflis diye bahseder. Şöyle ki, bir defasında Ashab-ı kiramla beraberken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Müflis kimdir?" diye sordu. Bunun üzerine sahabe efendilerimiz "Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnad ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir." buyurdular.
    Peygamber Efendimiz bir başka hadislerinde, gıybet edenlerin akıbetini şöylece tasvir eder: "Mirac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. 'Ey Cebrail! Bunlar da kim?' diye sordum. 'Bunlar, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir.' şeklinde cevap verdi."
    Gıybetin dünyadaki cezasına gelince öncelikle toplumda ve fertler arasında kardeşliği ortadan kaldırır ve böylece yardımlaşma gibi hayırları engeller. Ayette öldürmekten daha beter olarak anlatılan fitneye sebep olur. Fitne ise pek çok günahı beraberinde getirir. Ayrıca başkalarının kusurlarını araştırıp ortaya dökmek ters tepen bir silaha benzer. Böyle kişiler dünyada kimin ayıbını ve kusurunu ifşa etmişlerse Allah onları evlerinde bile olsa benzer bir şekilde rezil eder. Gıybet edenler kınayıp ayıpladıkları kusurlarla imtihan edilir, ekseriyetle benzer şeyler başlarına gelmeden dünyadan göç etmezler. Nitekim Allah Resûlü "Her kim, Müslüman kardeşini bir günah yüzünden ayıplarsa, onu kendisi de işleyinceye kadar ölmez."[13] buyurmuştur.

    Hülasa-i Kelam
    Gıybet eden kimse öncelikle tövbe etmeli ve Allah'tan mağfiret dilemelidir. Akabinde ise, gıybetini ettiği kişiyle, haksızlık ve zulüm ettiğinden dolayı, ayrıca helalleşmesi gerekir. Helallik istenen şahsa durum olduğu gibi anlatılmalıdır. Mesela: "Senden şu kadar haksız yere şunu aldım; seni gıybet ettim..." vs. gibi. Ne var ki, aynen anlatma karşı tarafta derin yaralar açacaksa, o zaman mesele şerh edilmeden, mutlak olarak helallik istenmelidir. Özetle belirtirsek Müslüman'a yakışan gıybet etmemek, gıybet ettiğinde yahut isteyerek gıybeti dinlediğinde ise, 'Rabbim beni ve gıybetini ettiğim kişiyi bağışla.' diye yakarmak ve gıybet edilen adama rastgeldiği zaman da onunla helalleşmektir. Zira gıybet, kardeşlik duygularını, birlik ve dirliği, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi yok eden, dinamitleyen bir münafık ameli ve münafıkça bir günahtır.

    [1] Ebu Davud, Edeb 40; Tirmizi, Birr 23; Müslim, Birr 70.
    [2] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 22. Mektup s. 312.
    [3] Âlusî, Ruhu'l-Meânî, 26/241.
    [4] Âlusî, Ruhu'l-Meânî, 26/242.
    [5] Ebu Davud, Edeb 40; Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyame 52.
    [6] Ebu Davud, Edeb 35; Tirmizî, Birr 18.
    [7] Buhari, Edeb 57, 58; Müslim, Birr 28-34; Ebu Davud, Edeb 40, 56; Tirmizi, Birr 18.
    [8] Ebû Hayyân, Bahru'l-muhît, Beyrut 1992, 9/521; Âlûsî, Rûhu'l-meânî, Beyrut 1997, 16/242.
    [9] Tirmizî, Birr, 83; Ebû Davud, Edeb 34.
    [10] Ebu Davud, Edeb 33.
    [11] Ebû Davud, Edeb 36; Ahmed b. Hanbel, 3/441.
    [12] Buharî, İ'tisam 5
    [13] Tirmizî, kıyamet 53.

    Yunus Ekin, Yeni Ümit




  4. 4
    Alçakların Sinsi Silahı: Gıybet


    “Gıybet ü kizb ü nifak üzre olan ahbabın
    Sohbet-i meclisine, ülfet-i melûfuna yuf!”
    Aynî


    Galat-ı meşhur haliyle ‘kizb', -ki doğrusu olan ‘kezib', Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde zikredilmiştir- kısaca, yalan söylemek, hilaf-ı vakî beyanda bulunmak, bir tevcihe göre de insanın kendi ‘içinin sesi'ni seslendirmemesi demektir Bu zaviyeden bakıldığında, ‘kizb'le nifak, kol kola yürüyen iki arkadaş gibidirler; iki kötü arkadaş Kezib yani yalan, Din'in büyük günahlar (kebâir) arasında saydığı bir nifak alâmetidir Nifak da, bilindiği üzere içi-dışı farklı olma, ikiyüzlülük, inanmadığı halde inanıyor görünme –eskiler bu hali ‘izhar u mâ leyse fi'l-bâtın' diyerek seslendirirlermiş– gibi anlamlar taşır Biz, şimdilik kizb ve nifakı zamanın ileride bize lutfedeceği bir imkan ve müsaadeye emanet edip bir nebze gıybet üzerinde durmak istiyoruz

    Gıybeti kendi tarifi içinde okumaya çalışalım
    Bir açıdan dedikodu ve nemîme kavramlarıyla ifade edebileceğimiz, diğer bir yandan da bunların içinde bir tür olarak sayabileceğimiz gıybet, bir kimseyi gıyabında yani bulunmadığı bir yerde çekiştirme, kötüleme ve arkasından kötü söz söyleme gibi manalara gelir ki, Kur'an'ın “Birbirinizin gıybetini yapmayın; aksi takdirde ölmüş bir kardeşinizin etini yemiş olursunuz !” diyerek apaçık reddettiği, çirkin ve şen'î bir davranıştır Bediüzzaman'ın ilgili ayetten yaptığı istinbatla söyleyecek olursak “Gıybet, aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten mezmumdur”
    İslam âlimleri gıybetin çerçevesi hakkında pek çok düşünce ortaya koymuşlardır Dil üstadı Râğıb el-İsfehanî, “Gıybet, bir kimsenin bir başkasının herhangi bir kusurunu, bir zaruret olmadığı halde gıyabında zikretmesidir” demiştir İmam Gazzalî hazretleri gıybet hakkında, Efendimiz'in tarifine telmihte bulunarak “O, kardeşini duyduğu zaman hoşlanmayacağı bir şekilde anmandır” der İbnü'l-Esir'in, en-Nihaye'sinde getirdiği tarif ise şöyledir: “Gıybet, bir kimseyi gıyabında, bir kusurla –velev o kusur onda olsa bile– zikretmendir” İmam Nevevî (rahmetullahi aleyh)'in ortaya koyduğu tarif biraz daha şümullü gibidir O, Ezkâr isimli eserinde şöyle bir yorum getirir: “Gıybet, bir kişiden, hoşlanmayacağı bir şekilde bahsetmektir; bu hoşlanmayacağı husus gıybet edilen kişinin ister şahsında, ister dinî ya da dünyevî yaşantısında, yaratılışında veyahut ahlakında ya da malında, evlâd ü ıyalinde, eşinde, hizmetçisinde, elbisesinde, tavır ve davranışlarında, konuşma tarzında, abûs bir çehreye sahip olup olmamasında olsun farketmez Bu hususta o kimseyle şöyle-böyle alâkalı olan her şey aynı kategoride değerlendirilir Ve gıybet eden şahıs bunu ister lafızla, ister işaretle, isterse jest ve mimikleriyle yapsın farketmez” Yani şöyle ya da böyle bir kimsenin şahsı, ailesi, elbisesi, arabası, evi, çoluk-çocuğu, yakınları gibi onunla irtibatlı meseleler hakkında ve o kimsenin duyduğu zaman hoşlanmayacağı bir şekilde konuşmak gıybettir, haramdır ve büyük bir günahtır Tıpkı yalan söylemenin, zina etmenin, hırsızlık yapmanın ve namazı terketmenin büyük birer günah olduğu gibi

    İslam ulemasından bazılarına göre gıybetin en ağırlarından birisi de bir şahıs hakkında yapılan gıybetin mübhem bırakılması dolayısıyla da dinleyen(ler) nezdinde zımnen de olsa onun daha büyük bir isnatla suçlanıyor olmasıdır Bu alimlere göre müphem bir isnat, sarih bin iftiradan daha büyüktür

    İslam âlimleri, bütün bu yorumlarını yukarıda geçen ayet-i kerimeyi ve Allah Rasûlü'nün şu hadis-i şerifini dikkate alarak ortaya koymuşlardır Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) ashabına, “Biliyor musunuz, gıybet nedir?” diye sormuş, onların, büyük bir edep ve nezaket içerisinde “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” şeklindeki cevapları üzerine, “Bir kardeşinizi hoşuna gitmeyecek bir şekilde zikretmenizdir” demiştir Onların “Eğer o kusur o şahısta varsa” diyerek istifsarda bulunmaları üzerine de, O Sadık u Masduk, “Söylenen şey o kardeşinizde varsa o gıybet olur; şayet yoksa o zaman da ona iftira edilmiş olur” buyurur

    Bu hadis-i şerifin yanında, gıybetin şenaeti Allah Rasûlü'nün sözlerine pek çok defa konu olmuş, O Masumlar Masumu, değil sadece ashabından, nifak içerisinde olduklarını bildiği kimselerden bile tek bir kelime ile dahî olumsuz sayılabilecek bir şekilde bahiste bulunmadığı gibi, yanında başkalarının böyle bir günaha teşebbüs etmesine de müsaade etmemiş, hem ferdin amellerini yiyip bitiren hem de içtimaî bünyenin içine fitne ve iftirak tohumları saçan böyle azîm bir günah karşısında adeta kollarını gerip kimseye geçit vermemiştir O, Efendiler Efendisinin bahtiyar ümmeti olarak bizler, gıybetin zina kadar büyük bir cürüm olduğunu, bu cürmü kendisine adeta hobi edinen ‘ kattat' ların asla Cennet'e giremeyeceğini, gıybet adına edilmiş tek bir kelamın bile koskoca deryaları bulandırabilecek kadar konsantre kir taşıdığını, söz getirip götürmenin kabir azabının sebeplerinden birini teşkil ettiğini, O Söz Sultanı'ndan öğreniyoruz

    Üstad Bediüzzaman yukarıda geçen hadis-i şeriften hareketle gıybet hakkındaki tarifini şöyle dile getirir: “Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hâzır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı Eğer doğru dese, zaten gıybettir Eğer yalan dese; hem gıybet hem iftiradır İki katlı çirkin bir günahtır” (22 Mektup)
    Bediüzzaman hazretleri, dinin bütün emir ve nehiyleri karşısında titiz kelimesiyle ifade edilemeyecek kadar hassas olduğu, şüpheli hususlardan bile tevakkî ettiği gibi gıybet mevzuunda da adeta her zaman tetikte bir hayat sürmüştür Tarihçe-i hayatı ve başta talebeleri olmak üzere onun hayat serencamesine şahitlikte bulunma lütfuna nâil olmuş farklı insanların mülahazaları bize bu hususu apaçık göstermektedir Çok çileli bir hayat sürdüğü, pek çok sıkıntı ve meşakkatlere maruz bırakıldığı halde şartlar, onu hayat düstürlarından taviz vermeye zorlayamamış, bütün bir hayatı boyunca dimdik durarak kendinden sonrakilere de ‘üsve-i hasene' olmuştur Evet, Hazreti Üstad hiç bir kimsenin arkasından bir kelime ile bile olsun konuşmamış, çevresinde bulunup kendisine yakın duranların hep takdire şâyan yanlarını nazara vermiş ve asla, onların küçük ya da büyük bir kısım noksanlarından bahsetmemiştir Lahikalarına bakanlar ondaki bu inceliği ayan-beyan görebileceklerdir

    Her Gıybet Bir Değil
    Gıybet bir ferdin başka bir ferdin arkasından onun aleyhinde sayılabilecek tarzda konuşması şeklinde olabileceği gibi, bir ya da birkaç ferdin, bir heyeti, grup ya da cemaati kötüleyerek tenkit etmesi şeklinde de olabilir Gıybet aynı zamanda sözle yapıldığı gibi bazen bir işaret, jest ya da mimikle de yapılabilir Hatta günümüzde çokça yapıldığı gibi radyo, gazete, dergi, televizyon gibi kitle iletişim araçları bu yolda kullanılabilir ve böylece bir yalan, bir iftira ya da en azından bir dedikodu çok geniş kitlelere çok kısa bir sürede maledilebilir İşte, İslam âlimlerinin hepsinin ‘haram' dedikleri bu günah, ortaya konuluş üslubuna, çekiştirilip dedikodusu yapılan fertlerin ya da grupların durumuna göre çok daha büyük bir cürüm haline gelebilir

    Bir topluluğun gıybetini yapmak elbette bir şahsın gıybetini yapmak gibi değildir O, Allahü a'lem, affedilme ihtimali çok zayıf bir günahtır Zira, o tür bir gıybetle o topluluğa dahil olan bütün fertlerin hukukları rencide hatta ihlâl edilmiş olur; dolayısıyla da o fertlerden herbirini tek tek bulup onlardan haklarını helal etmelerini sağlamak gerekecektir Bu ise imkansız denilebilecek kadar zor bir meseledir

    Bazen de öyle fertler olur ki, onlar adeta tesbih tanelerini birarada tutan imame gibi çok yüksek bir vazife ve misyon icra ederler; şahs-ı manevî onlarla, onlar da şahs-ı manevî ile öyle bütünleşmişlerdir ki, ne o manevî bünyeyi onlardan ne de onları o dokudan ayrı düşünmek asla mümkün değildir Binaenaleyh, onların arkasından konuşup gıybetini yapanlar da o heyet-i maneviyenin bütününün gıybetini yapmış gibi affedilmesi çok zor, büyük bir günah işlemiş olurlar

    Keza, radyo, televizyon, internet gibi cihazları da böyle çirkin yollarda kullanmak, bir anda bu günahın kitlelere ulaşmasına sebep olduğu için affedilmeyecek bir kusur olur Onun içindir ki, bugün bu meseleyi bir meslek haline getirip sürekli onun-bunun aleyhinde konuşanlar, haberlerini, magazinlerini bu çerçevede oluşturanlar yarın ettiklerine nadim olup ağlayacak, değil sadece huzur-u İlahide, daha dünyada iken bin pişmanlıkla kıvranacaklardır

    Gıybet Sinsidir; Âgâh Olmak Gerek
    Genellikle, başkalarının dedikodusunu yapıp gıybet edenler, yaptıklarının açık bir günah hatta bir kebîre (büyük günah) olduğunu bilseler de, bazen de gıybet kolayca farkedilemeyecek kadar gizli ve sinsi yollarla gelir Böyle bir yola şu ya da bu şekilde düşmüşlerin de kendilerine göre icad ettikleri değişik mazeretleri olur ki, bunlar o cürmün cirmini katlayan ayrı günahlar gibidirler: “Ben aslında onun/onların iyiliğini düşünüyorum”, “Size söylediklerimi onun yüzüne de söyleyebilirim”, “Zaten ben bunları onun kendisine de söylemiştim”, “Ben bunları konuşuyorum ama niyetim asla falanı ya da falanları tenkit etmek değildir; ben hey'etin iyiliğini düşünüyorum” gibi ifadeler işte bu tür gerçekçi olmayan mazeretlerin dışa aksediş sûretlerinden sadece bir kaçı
    Gıybetin yaklaşma yollarından biri daha vardır ki, hangi meclislerde kimlerle oturup kalkmamız hususunda dikkatimizi çekercesine, onu büyük sûfî Haris el-Muhasibî şöyle ifade eder:

    “Arkadaşlar değişik tiplerde olurlar İblis, senin çoğu zaman dikkatli ve havf sahibi olduğunu, gıybet, yalan ve benzeri şeylerden nefret ettiğini, onlardan çekindiğini bilince, arkadaşına hemen bu tür şeylerle süslü laf yaptırmaz Allah'ı zikredip, ünsiyet kuruncaya kadar sizi baş başa bırakır Sonra fuzuli laf etmeyi, dünya ile sükunet bulmayı güzel, hoş gösterir Buna dalınca, gıybet ve yalanı süsleyip güzel gösterir” (Kalb hayatı 2/335)
    Bir başka büyük yanlış da yapılan gıybete, ‘gıybetin caiz olduğu yerler' çerçevesinde bir yer veya bir mahmil aramaya çalışmaktır Her ne kadar İslam âlimlerinin temelde gıybet sayılabilecek bir konuşmayı zaruret gereği meşru saydıkları bir kısım alanlar varsa da bunların sayısı mahduttur ve alanı da son derece dardır Bunun içindir ki, o sahillerde dolaşanların gıybet bataklığına düşmeleri kuvvetle muhtemeldir Evet, oralarda ölçü ve dengeyi koruyabilme belli seviyenin insanları içindir Herkesin o hakkı kullanması, o sınırlarda dolaşması hiç de doğru değildir

    Gıybet Meclisleri
    Meclis, topluluk, hey'et, toplanma yeri manasına geldiği gibi aynı zamanda arkadaşların ve dostların kendi aralarında gerçekleştirdikleri toplantı ve bir araya gelmelere de denir Aslında iki kişinin bir araya gelip sohbet etmeleri, oturup konuşmaları da bir meclis kurmak demektir

    Tenbihü'l-Gâfilîn'de ifade edildiğine göre bütün bütün dünya umûrundan konuşulan, gülünüp kahkaha atılan ve başkaları hakkında dedikodu yapılan hiçbir mecliste bereket ve feyiz olamayacağı gibi, Allah da o meclise asla rahmet nazarıyla bakmaz, belki buğz nazarıyla bakar

    Nasıl, fertler için, kalblerini her zaman arı-duru ve pak tutmaları, ‘Sultan'ın nüzûlü'ne daima hazır bulundurmaları asla gözardı edilemeyecek bir vazife ise, bir sohbet veya toplantıya iştirak edenlerin de bulundukları o meclisi tertemiz tutmaları, kirletmemeleri de olmazsa olmaz bir mükellefiyettir Mü'minlerin içlerinde bulundukları meclisler de, onların gönülleri gibi tertemiz olmalı, Cenab-ı Hakk'ın hâzır ve nâzır bulunduğu, melaike-i kiramın orayı/onları müşahede ettiği, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Allah dostlarından bazılarının o meclisi ruhen ziyaret etmek isteyebilecekleri daima mülahaza önünde tutularak, o meclisin nezahetinin zedelenmesine asla fırsat verilmemeli, aksi istikamette en ufak bir teşebbüs sezildiğinde sözün mecrasını değiştirmek, hiç olmazsa oradan ayrılmakla tavrını belli etmek suretiyle engel olunmalıdır

    Kimi zaman olur ki, en nezih ve nadide olması gereken meclisler bile gıybet ve benzeri günahlarla kirletilebilir Meselâ, kahvehaneler gibi zatında lüzümsuz ve başkaları aleyhinde konuşmaya her zaman müsait ortamlar gıybete dâyelik yapabileceği gibi, tekke, zaviye, meşveret meclisleri gibi ortamlar da birer gıybet, yalan, nifak ve sû-i zan meclisi haline gelebilir O meclislerin sakinleri mutlaka Muhasibî'nin sözüne kulak verip, şeytanın önden, arkadan, sağdan, soldan, alttan, üstten gelebileceğini düşünerek bir kelime ile bile olsa yanlışa düşmeme hususunda eskilerin tabiriyle ‘âgâh-ı mütenebbih' olmalıdırlar Bu manadaki teyakkuzun en önemli sâiki de hiç şüphesiz iyi arkadaşlar seçmektir İnsan, hesap gününde “Keşke falanı, filanı kendime arkadaş edinmeseymişim!” pişmanlığına düşmeden ve her bir arkadaş ve dostunun aslında kendi karakterini aksettiren bir ayna olduğunu düşünerek hep iyilerle oturup kalkmaya, salihler zümresine dahil olmaya çalışmalıdır Kur'an-ı Kerim “Habisler habisler içindir, nezihler de, nezihler için” demek suretiyle dikkatlerimizi bu noktaya çekmektedir Bir hikmet erinin söylediği;

    “Nâdanlar sohbet-i nâdanla eder telezzüz
    Nâdanların hemdemi hep nâdan gerektir!” mısraları da bu gerçeği pek veciz bir şekilde dile getirir

    Zor Soru: Ne Yapmalı?
    Aslında gıybetin ne kadar büyük bir günah olduğunu, Kur'an-ı Kerim'de çok ağır ifadelerle men'edildiğini, hadis-i şeriflerde çirkinliği üzerinde ne kadar çok tembihatta bulunulduğunu, şahsın kalb ve ruh hayatını ne ölçüde örselediğini, cemaatlerin ve toplulukların bünyesini bir kurt gibi kemirip, fitne, nifak ve iftirak ateşine körük çektiğini bilmeyenimiz yok gibidir Yok gibidir fakat yine de böyle aşağılık bir günaha tevessül etmekten çok kere sakınmayız veya bir türlü yakamızı kurtaramayız(!)

    Öyleyse bu hususta da sürekli temrinat yapmak suretiyle gıybetin çirkinliğini her geçen gün vicdanımızda daha fazla duymaya çalışmak hepimizin şiarı olmalıdır Bunun için de herkes ağzını kilitlemeli ve hiç bir kimsenin gıyabında konuşmamalı, konuşacaksa mutlaka hayır konuşmalıdır; gerekirse ağzına gıybet kokan bir kelime bile almayacağına yemin etmeli, şayet yeminini bozacak olursa kendi (nefsi)ni cezalandırmalıdır

    Ayrıca insan, gıybet etmiş olabileceği endişesiyle sürekli Cenab-ı Hakk'a rücû edip “Allahım! Beni ve gıybetini ettiklerimi bağışla” demeli ahirette nasıl ağır bir ceza ile karşılaşacağını gözünün önüne getirmeli ve ürpermeli evet, bunları yapmalı fakat ötede bu elim durumlarla beride de hiç kimseyle er ya da geç karşı karşıya gelip özür dileme mecburiyetinde kalmadan önce gıybet denilen çukura hiç düşmemeye çalışmalıdır Bunun için de, kendi günahlarını hatırlamalı, onların büyüklüğü karşısında başkalarının yaptıkları şeylerin görünemeyecek kadar küçük ve basit şeyler olduğunu, sonra herkesin mukteza-yı beşeriyet hata yapabileceğini mülahazaya alarak kendini herkesin dûnunda görmeli Allah'tan, sürekli, alt seviyeden insanların düştükleri hata ve günahlara kendisini düşürmemesini istemeli dişini sıkıp sabretmeli ve ne gerekiyorsa yapmalı ama asla nefsine, şeytana mağlup olup o tür bir günaha tevessül etmemelidir

    Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi vesellem), arkadaşlarından Abdullah b Revâha'yı nazara vererek, onun hakkında ''Allah, İbn-i Revâha'dan razı olsun O, meleklerin kendisiyle iftihar ettiği meclisleri seviyor'' der İşte bize düşen, meleklerin iştirak etmek için arayışa geçtikleri, bulunca da Cenab-ı Hakk'a, sevinerek haber verdikleri sohbet ve zikir meclislerini bulmak, oraların müdavimi olmak ve Hazreti Yusuf'u kendimize örnek alarak daima, “Allah'ım! Beni her zaman salih kullarının arasında tut!” diyerek yalvarmak olmalıdır

    Sözün Sonu
    Sözümüzün sonunda biz de divan şairi Karamanlı Aynî gibi meclislerini gıybet, yalan, nifak, sû-i zan, hile, hud'a üzerine kuran insanların meclislerine de, sohbetlerine de, kendilerine de, ülfet ve dostluklarına, muhabbetlerine de bir ‘yuf olsun!' çekiyor ve “Hem kendi vicdanlarımızla hem de birbirimizle, asla kimsenin arkasından konuşmayacağımıza, kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşmayacağımıza, başkalarının küçük lekeleri gözümüze çarptığında da hemen nazarlarımızı kendi yağ bağlamış karalarımıza tevcih edeceğimize söz verelim Sohbetimiz her daim ‘sohbet-i Cânân' olsun; olsun da sohbet meclislerimizde başka hiçbir kelama yer kalmasın!” recası ve Üstad Bediüzzaman'ın gıybet bahsine dercettiği bir altın sözle bu faslı da kapamak istiyoruz:


    "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum Çünkü gıybet; zayıf, zelil ve aşağıların silâhıdır"



    Furkan S Yılmaz




Her kim müslüman kardeşini bir günah yüzünden ayıplarsa onu kendisi de işleyinceye kadar ölmez,  birbirleri hakkında dedikodu yapma sakıncalar dogurur,  dedikodu ile peygamber efendimizin söylediği hadisler,  ünlülerin gıybeti