Soru ve Cevaplarla İslam ve Konudışı Soru ve Cevaplar Forumundan Eski Tefsirlerde Dünyanın Düz Olduğu Mu Yazılıdır? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Eski Tefsirlerde Dünyanın Düz Olduğu Mu Yazılıdır?

    Reklam




    Bu hususta insafla şu noktalara bakmakta fayda vardır:

    1) Kur’an kıyamete kadar gelen bütün insanların bütün kesimlerine hitap eden en son bir ilahi mesajdır. Böyle bir kitabın ifadeleri öyle olmalı ki, her asrın insanı kendini orada bulsun ve payına düşen bir hakikati algılayıversin. Kur’an’ın bu geniş kapsamlı üslubu başlı başına bir mucizedir, insanüstü bir konumun göstergesidir.

    2) Kur’an asıl maksadı Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliği başta olmak üzere peygamberlik kurumunu ve haşri/ yeniden dirilişi ispat etmek; insanlık camiasında adalet ve kulluk şuurunu yerleştirmektir. Bu sebeple, Kur’an kainattan bahsederken fen bilimleri gibi bahsetmez, onları söz konusu iman esaslarının, özellikle de Allah’ın varlığı ve birliğinin delili olarak bahseder.

    Bu zaviyeden konuya bakıldığında, fizik, kimya, astronomi fen bilimlerinin muhataplarının hususi bir kesim; Kur’an’ın muhataplarının ise bütün insanlar olduğu görülecektir. Bunun anlamı şudur: fen bilimlerinden her bir bilim dalı kendi alanıyla ilgili konuşurken, muhataplarını seçmek, seçici davranmak zorundadır. Bu ise, her bir bilim dalının muhataplarının oranını en fazla yüzde 5-10 civarında tespit etmesini gerektiren bir realitedir ve işin tabiatının gereğidir.

    Oysa Kur’an’ın maksadı fen-bilim adamlarını yetiştirmek değil, bütün insanları imana, İslam’a davet etmektir. İnsanların yüzde doksanı avam denilen uzmanlık alanı olmayan halk kesimidir.

    Öyleyse, Kur’an’ın hitap tarzı bu geniş halk kesiminin anlayacağı dilden konuşmak ve insanlık camiasında azın da azı olan ilim adamlarına da bilimsel gerçekleri de aynı ifadenin formatında bir işaret, bir alamet, bir ipucu bırakarak onlara yol göstermektir. Ve Kur’an kıyamete kadar gelen bütün insanlara; hem bilim adamlarına hem de genel halk kesimine ders verecek şekilde bir üslup kullanmıştır ki, eşsiz bir mucize parıltısıdır.

    3) Bilindiği gibi, kâinatta bir tekâmül kanunu vardır. Her şey gibi fen bilimlerinin ortaya koyduğu ilmî keşifler de zamanla terakki edip gelişmiştir. Bir merdivenin basamakları gibi bir önceki buluş, bir sonrakine yer hazırlayan bir mukaddime hükmündedir. Bu zaman faktörüne riayet edilmeden, birbirinin basamakları hükmünde olan fennî buluşların yayıldıkları zaman dilimlerini dikkate almadan bunların ders verilmemesi gerekir. Bundan asırlarca önce gelen insanlara, modern fen buluşları ders verilseydi veya garip meseleleri anlatılsaydı, onların zihinlerini şaşırtmaktan başka bir işe yaramazdı. Ve Kur’an’ın irşat metoduna aykırı olurdu.

    Meselâ: Kur'an, Allah'ın varlığını ve birliğini nazara vermek için: "Ey insanlar! bakınız şu durgun gibi görünen yerküresi büyük bir hızla hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin etrafında dönmektedir. Doğudan çıkıp, batıdan battığını düşündüğünüz şu güneş ise, sadece kendi etrafında dönüyor. Ayrıca gördüğünüz şu bir damlacık suda binlerce canlı vardır. İşte bu hârika işlere bakıp Allah'ın büyüklüğünü anlamaya çalışınız." demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını, bu gerçekleri yalanlamaya sevkedecekti. Çünkü bunlar, duyu organlarının gördükleriyle çelişiyor. Sadece yeni fenlerin ortaya çıkmalarından sonra gelen insanları memnun etmek için böyle buluşlardan bahsetmek ve daha önceki asırlarda yaşayan bütün insanların zihinlerini altüst edecek malûmatları ders vermek, irşad prensibine aykırı olduğu gibi, belâğat üslubuna da terstir.

    4) Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Kur’an’ın aynı ifadeyle değişik kesimlere farklı gerçekleri ders vermesi, her asrın eğitim ve anlayışına uygun, farklı kesimlerin kabiliyetlerini gözeten bir üsluba sahip olmasından doğan zaman ve mekân üstü cihanşümul durumudur. Onun Allah’ın sonsuz ilminden gelen sözü olduğunu gösterir.

    “Gökte burçlar kılan, orada parlak bir lamba ve aydınlatıcı bir ay yaratan Allah yücedir” (Furkan, 25/61) mealindeki ayetten farklı kesimler farklı manalar anlamış ve o manaların hepsi de doğrudur. Meselâ:

    Alelade bir insan, bu âyetten, güneş ve ayın her ikisinin de yeryüzüne ışık gönderdiğini anlar.

    Bir Arap filoluğu ise, âyette geçen "Sirac" kelimesinin işaretiyle güneşte ışık ile birlikte ısındırma özelliğinin de var olduğunu anlar.

    Bir astronomi bilgini ise, bu tabirlerden güneşin ışığın bizzat kaynağı, ayın ise, ışığını dışarıdan almakta olduğunu anlar. Çünkü Arapça’da ışığın kaynağı olan şeyler için "muzî" tabiri, ışığını dışarıdan alanlar için de "münîr" tabirini kullanırlar. Meselâ: Aydınlık bir oda için "Ğurfetün müzîetün" denilmez, aksine "münîretün" denilir. Çünkü odanın ışığı dış kaynaklıdır. Buna karşılık bir ateş közü için "kabesün münîr" denilmez, aksine "müzî" denilir. Çünkü, ateşteki ışık kendisinindir.

    İşte Kur'an-ı Hakim'in Kur'an'da ay için "nur-münîr", güneş için "ziya-siraç" tabiri kullanması bu ince farkı belirtmek içindir.

    Yine, "Yeri de gökten sonra yayıp sermiştir." (Nâziat, 79/30) mealindeki و الارض بعد ذلك دحيها ayetinde geçen "Dahv" kelimesinin bir anlamı, serip yaymaktır. Normal bir insan bunu böyle anlar ve anladığı doğrudur. Bu ayeti tetkik eden bir astronomi bilgini ise, bu kelimeden yeryüzünün küre şeklinde yuvarlak olduğunu anlar. "Bu anlayış da doğrudur." Gerçekten bu kelimeden türemiş olan "medha" kelimesi deve kuşu yumurtasının yuvası anlamına gelir ki, bu şekil tam yuvarlak olmayıp, elips şeklindedir. (Ahteri-i Kebîr; el-Mu'cemü'l-Vecîz, "Dahv"maddesi)

    4) Şunu da unutmamak gerekir ki müfesssirlerin açıklamaları, onların içinde bulundukları çağın bilgisiyle sınırlı olmak durumundadır. Bu durum fen bilim adamları için de geçerlidir. Nice ünlü filozofların ve nice meşhur bilim adamlarının eskiden söyledikleri ve asırlarca doğru kabul edilen sözlerinin bu gün tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.

    Yaptıkları bu yanlış yorumlar, onların cahil olduklarını değil, kendi zamanlarının bilgini olduklarını gösterir. Çünkü her zamanın bir hükmü var, kaydını gösterse itiraz edilmez. Ancak, ne fen-bilim adamlarının yanlış yorumları gerçek fen bilimine mal edilebilir, ne de tefsircilerin yaptıkları yanlış yorumları Kur’an’a mal edilebilir.

    5) Gök kubbenin dürülmesiyle ilgili ayetin meali şöyledir:

    “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yapacağız.” (Enbiya, 21/104)

    Allah'ın, uçsuz bucaksız gökleri kâğıt tomarlarını dürer gibi katlayıp dürmesi O'nun kudretinin büyüklüğünü ifade eder. Bir başka âyet-i kerimede de kıyamet gününde bütün yeryüzünün yalnızca Allah'ın yönetiminde bulunacağı, göklerin de O'nun kudret eliyle dürülmüş olacağı ifade edilmiştir. (Zümer, 39/67)

    Yüce Allah kâinatı yoktan yaratmış ve sürekli olarak genişletip bugünkü haline getirmiştir. (krş. Zâriyât 51/47)

    Kıyamet gününde yine sonsuz kudretiyle onu dürerek önceki haline getirecek; sonra da âhiret hayatına, o âlem için planladığı şartlara uygun yeni bir âlem gerçekleştirecektir. (bk. İbrâhîm 14/48)

    Kur'ân bu anlatımla, yaratmaya ilk başlandığı duruma dönüleceğini açıklıyor. Günümüzde, gerek ay, gerekse düşen meteorlar üzerinde yapılan ciddi araştırmalardan, yerin ve göklerin, yani bunlardaki cisimlerin tek parça halinde olduğu; sonraları ilâhî plân ve program gereği parçalanıp bugünkü duruma getirildiği anlaşılıyor.

    Kıyametin kopması ise, mevcut düzenin bozulması ve her şeyin son bulması demektir. Bu durumda gök cisimlerinin biraraya getirilip kitap sahifeleri gibi üstüste konulup katlanması, ilk yaratıldığı şekle sokulması anlamına gelir.

    Sonra da âhiretteki ölümsüz bir hayata uygun şartları ve ortamı oluşturacak yeni bir düzen kurulur.

    Bunun sebebi gayet açıktır: Bugünkü mevcut sistemler ve düzenler, insan hayatını bir süre devam ettirmeğe, onun ihtiyaçlarını karşılayacak nesneleri periyodik olarak vermeye yönelik bir ölçüdedir. Âhiret hayatı ise, sonsuzdur ve ölümsüzdür. O bakımdan kurulacak olan yeni düzenin buna cevap verecek bir plân ve programda olması gerekir.

    Sorularla İslamiyet


    Paylaş
    Eski Tefsirlerde Dünyanın Düz Olduğu Mu Yazılıdır? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Dünya var edilmeden önce yeryüzü ve gökyüzü birbirine yapışık haldeydi. İnsan yaratıldıktan sonra yeryüzü ve gök yüzü birbirinden ayrılarak dünya yaratılmıştır.