Soru ve Cevaplarla İslam ve Konudışı Soru ve Cevaplar Forumundan Adalet sözünden ne anlaşılır veya ne anlamalıyız? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Adalet sözünden ne anlaşılır veya ne anlamalıyız?

    Reklam




    Adalet sözünden ne anlaşılır veya ne anlamalıyız?

    Cevap: Adalet, ifrat ve tefrit arasında bir orta haldir. Yani: Aşırılıkla alakasızlık arası dengeli bir durumdur. Bu da insanda bulunup pek çok hayra vesile olacak olan büyük bir potansiyelin yerinde kullanılmasıyla mümkün olacaktır. İnsanda şehvet, öfke, vehim ve akıl gibi kuvvetler güzel kanalize edilirse adalet meydana gelir, ifrat ve tefritinde ise saçmalar...

    Mesela insandaki şehvet duygusu ki, umumi manası itibariyle, hem ferdin hayatının devamına vesile olan şeylere arzu duymaya, hem de neslin ve insan nevinin devamına vesile olan şeylere arzu duymaya şamil olur. Fert, yeme, içme ve tenezzüh gibi şeylere duyduğu arzu ile varlığını ve sıhhatini devam ettirdiği gibi hemcinsine karşı duyduğu arzu ile de neslini ve insanlığı devam ettirmeyi yüklenmiştir.

    Şimdi bu mülahazadan uzak olarak bu duyguyu ele aldığımızda, ya onu kemle giden yolda önümüzü kesmiş bir cellât olarak görecek ve kilise babalarının yaptığı gibi onu tamamen terk edeceğiz ki, işte bu tefrit ve alakasızlıktır. Veya günümüzün sefil anlayışı içinde sınır tanımadan bu mevzuda her münasebeti meşru sayacağız ki, bu da ifrat ve taşkınlıktır.

    Öfke de öyledir. Hiç olmayacak şeyler karşısında feveran ve halk dilinde pireye kızıp yorgan yakma bir ifrat ve en aziz ve en mukaddes şeylerin payimal oluşu ırzın çiğnenip namusun doğranması karşısında sükûtta bir tefrittir. Adalet ise küfür zulüm ve cevr karşısında bir kükreme ve bunların berisinde ve bilhassa sabır ve hayra vesile olacak yerde müsamahalı ve yumuşak olmaktır.

    Aynı durum vehimde de cereyan eder. Olmayacak şeylerden korku ve endişe, hayatı azaba çeviren bir ifrat ve korkulması, endişe edilmesi gereken şeylerden korkup endişe etmeme ise bir tefrittir. Birinde kâinattaki her şeyden korkup her şeye ulûhiyet isnat etme düşüncesi vardır ki, Ganj dolayları bu telaşın doğurduğu putlarla doludur. Diğerinde ise yerde ve gökte kimseden endişe etmeme gibi bir cinnet ve nefsini, varsa- milletini ölüme götürme gibi bir vahşet vardır. Adalet ise hayati ehemmiyet arz eden şeyleri hesaba katarak ihtiyat ve tedbire riayetle beraber uzak ihtimallerle melhuz olan endişe verici şeylere karşı da fütursuz olmaktan ibarettir. Akıl için de benzeri mütalaa serd edilebilir. Müşahede ve hissin ürünlerini hesaba katmadan sadece akla itimat ve ifrat; aklı tamamen azledip, ya katı pozitivizm veya vicdanı esas alarak bunun dışında herşeyi inkâr etmek bir tefrittir. Birincisinde eski mantıkçıların cerbezelerini şimdiki materyalistlerin de diyalektiğini; ikincisinde ise Ogüst Kornt pozitivizmini ve Hıristiyan mistisizmini görürüz.

    Akılda adalet ise his ve müşahedenin mahsullerini değerlendirme, yeni terkipler yapma ve bununla his ve müşahede altına girmeyen şeyleri kavramaya çalışmaktır. Aklın istikameti ise ancak vahyin aydınlatıcı tayfları altında mümkün olabilmektedir. Semavi nağmelere sırtı dönük bir akıl, ya Aristoles gururu içinde bir firavun veya kilise duvarları içinde acz eden kış sineği gibi bir şeydir. Hafız olduğumuz bu duygularda adalet bir esas olduğu gibi, mükellef olduğumuz şeylerin bütününde esastır. Bu cümleden olarak itikatta adalet şarttır ve en başta bir ilahın vücudunun tasdik ve onun kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu; zira bir ilahın vücudunu veyahut sıfatını kabul etmeme bir ilhad ve tatil olduğu gibi, “Allah cisimdir, cevherdir, uzuvlardan meydana gelmiştir ve bir mekânı vardır” dernek dahi bir teşbihtir ve küfürdür. “Allah vardır, kemal-i sıfatlarıyla vardır, cisim, cevher; aza ve alet gibi şeylerden münezzehtir. Mekândan müstağnidir.” Evvelki iki inhiraf arasında vasat bir yol ve adalettir.

    Sair itikadı şeyleri de düşünebiliriz, mesela “İnsanın kudreti ve ihtiyarı yoktur” demek bir cebirdir.” İnsan kendinden meydana gelen bütün işlerin mucit ve halikıdır.” demek de ifratkar bir iradeciliktir. Şart-ı adı kaydıyla insan iradesinin kabul edilmesi ve herşeyi Allah’ın yaratması esasıyla ele almak ise bir adalettir.

    Ameli hususlarda da adaletin cereyanına şahit oluruz. Evvela, mutlak olarak bütün işlerimizi dünya ve ukba, ruh ve ceset muvazenesi içinde ele alma bir adalettir. Buna göre dünya cismani yaşayış ve hayvani hayat, ahirete ve kalbi hayata baktırmayacak şekilde ise bu bir maddiyecilik ve ifrattır. Cismaniyeti nefy ve inkârı netice veren Hıristiyan sprutualizmi ise bir tefrittir. Ve bu iki şey arasında muvazene ise istikamettir.

    Bu hususlardan birini Yahudilik temsil ediyorsa diğerini de Hıristiyanlık temsil etmektedir. Mesela Yahudilikte amden katilde af tarafına gidilmeden behemehal katilin öldürülmesi gerekmektedir. Hıristiyanlıkta ise mutlaka affedilmesi lazımdır. Ve bu haliyle birinde ifrat, diğerinde de tefrit vardır. Adalet ise af yolu açık olmakla beraber kısasın yapılmasındadır. Nazari ve ameli bütün bir hayat içinde bu şekilde adaleti görmek ve göstermek mümkündür. Ne var ki, insanlar ciddi rehberlerle bu doğru yola götürülmedikten sonra adalet bulmaları da oldukça zor olacaktır.




    Paylaş
    Adalet sözünden ne anlaşılır veya ne anlamalıyız? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Günümüzde çok bahis mevzu olan (sosyal adalet) ise adalet anlayışının içtimaiye akseden bölümlerinden sadece birisidir. Tasavvurda ve pratikte istikamete ermiş kimselerin adaletsizliği düşünülemeyeceği gibi onlar arasında içtimai adaletsizlikten söz etmekte asla bahis mevzuu olmayacaktır.

    Ancak onunla da ne anladığımızı belki merak edenler vardır. Sual cevap muhtevası içine aldıramayacağımız böyle bir hususu şimdilik huzura getirmeden tevakki ediyorum.


    Soru: Esir var mıdır ve keyfiyeti nedir?

    Cevap: Bu husus benim mevzum değil; ne var ki, yüzde yüz itimat edeceğimiz bazı zevatın misal sadedinde dahi olsa bunları irad edip kullanmaları, bizi hiç olmazsa dikkatli olmaya davet ediyor.

    Çok eskilerde HUYGENS’in tereddütle ortaya attığı bu her yere nafiz ve gayet ince bir mevcut olan (Eter) fikri S. Ckirk Maxwell - tarafından şu şekilde teyyid görünce artık mutlak boşluktan bahsetme imkânı kalmıyordu: Mekân dâhilinde elektriki-mıknatıs hadiseleri vücudunu ispat ettikten sonra, esir gibi bir vasatın lüzumuna ihtiyaç vardır. Makro âlemden, mikro Meme kadar herşey bunun içinde hareket eder. Maxwell bu keşfin ilk neticesi olarak ziya dalgalarının elektriki-mıknatıs dalgalarından başka birşey olmadığını ve binaenaleyh ziyanın da bir elektriki-mıknatıs hadise olduğunu iddia ediyordu ki, bu keşif hakikatte tabii hadiseleri bir birliğe, doğru götürmek yolunda atılmış bir adım sayılırdı.

    Haddizatında Maxwell’den evvel FARADAY elektromanyetik hamülelerin boş mekân içinde hareket edemeyecek ve faal olamayacaklarını ve mutlaka bir vasata muhtaç olduklarını düşündükten sonra bulduğu kanunlarla bu hamüllelerin enine dalgalı cereyanlar halinde yapılacağını ve bu dalgaların aynen ışık gibi aksetme, kırılma ve çift kırılmaya tabi olacağını haber veriyordu. Maxwell ise ışığın nispeten kısa elektromanyetik bir dalgadan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Daha sonra ise HERTZ yaptığı pek çok tecrübelerle, Maxwell’in nazariyesini ispat etti. Yani bir odanın herhangi bir köşesinde meydana getirdiği elektrik akımının odanın diğer köşesinde hiç bir irtibat vasıtası olmayan elektrik devresinde şerareler hâsıl ettiğini bu dalgaların süratinin, ışığın süratine müsavi olduğunu gördü ki, bu dalgalara, adına izafeten HERTZ dalgaları dendi. Aslında bununla bugün herkesin çok iyi bilip ve istifade ettiği radyo telsiz telefonunun esası keşfedilmiş oluyordu.

    Esir fikri uzun zaman hâkim olduktan sonra onun gerçekten var olup olmadığını MORLEY ve MİCHELSON tecrübe ile öğrenmek istediler. Buna göre arzın bir noktasına tespit edilen bir cihazda, bir ışık şuanın yarısı yerin hareket istikametine doğru bir noktadan gönderilip oradan cihazın merkezindeki bir noktaya aksettirildiği gibi, şuanın diğer yarısı da arzın hareket istikametine amud (dikey) istikametindeki noktaya gönderilse oradan yine cihazdaki muayyen noktada aksettirilse, arzın hareket istikametindeki şua parçası diğer şua parçasından daha sonra cihazın merkez noktasına vasıl olması lazım gelir. Çünkü arzın hareket istikametinde giden ve dönen şua, esirin içinde daha yavaş gidecek ve dönecekti, hâlbuki yerin hareket istikametine amud olarak gönderilen şua, parça esirin ters akışına maruz kalmayacağı için daha çabuk gidecek ve tabii ayni zamanda çabuk dönmüş olacak. Michelson ve arkadaşının yaptıkları tecrübede netice eterin aleyhinde çıktı. Hatta aletin yanlış olabileceği hususu düşünüldü ve tecrübe yenilendi. Yine aynı netice elde edildi. Demek ki, eter diye birşey yoktur. Haddizatında bu radyo dalgalarının bir yerden bir yere intikal için bir vasata ihtiyacın bulunmadığını da açıklıyordu.

    Bu menfi neticeye itiraz edenler oldu. Bunlardan LORENTZ cisimlerin hareket istikametinde boyundan kaybedecekleri prensibine dayanarak Michelson’un cihazının da boyundan kaybedeceği ve bundan dolayı da her iki şuanın da merkez noktaya aynı anda avdet ettiği riyazi olarak gösteriyordu ki, meselinin ilk tecrübe ile ispat edildiği devrede oldukça makul itiraz sayılıyordu. Ancak Michelson’un nasıl bir mevcut tecrübe ettiğini, hem de Lorentzin esir vardır tecrübesinde ne kast edildiğini anlamak oldukça mühimdir.

    Bunlardan biri yaptığı tecrübe ile ona yok derken her halde esirin katı bir madde tasavvuruna dayanarak diyordu ve en azından onu hava gibi kabul ediyor ve bir çeşit atmosfer hüviyetinde anı saran bu seyyal maddenin arzla beraber hareketini de düşünüyor ve tecrübesini böyle hayali bir eter içinde yapıyordu.

    Acaba esir denen şey madde üstü bir şey olamaz mıydı ki, günümüzde anti-madde, anti-atom, anti-proton, anti-nötron gibi meşhut dünya karşısında gayr-i meşhut ve gayr-i meşhut bir âlem olarak zıt bir çizgiyle izah edilen bu yanlış anlayışlarla telif edilmesin. Kaldı ki (Bilim ve Teknik) gibi popüler bir kısım mecmualar yeniden esire dönüş hususunda oldukça dikkate değer şeyler de kaydediyorlar.

    Netice olarak diyebiliriz ki; Esir mevzuunda müşahede ve tecrübeye dayalı kati herhangi bir hüküm mevcut değilse bile “Ceff-el Kalem esir yoktur diye kestirip atacak kadar malumata henüz sahip bulunmamaktayız.

    Mekân fiziğindeki yeni temayüller etere yeşil ışık yaka dursun, biz terminolojide mutabakata varılmadan sürdürülen bu mücadelenin daha yıllarca sürüp gideceği kanaatindeyiz.

    Bu hususta sözlerimizi bitirirken en doğru sözlünün beyanı içinde, toprak, su, hava, ateş mürekkeplerinden evvel arş-ı rahmet bir ‘ama’ üzerinde olduğu ve bunun altında üstünde hava bulunmadığı sözünü, geleceğin fizikçilerine tetkik mevzuu olarak arz edip geçelim.
    sızıntı