Soru ve Cevaplarla İslam ve Konudışı Soru ve Cevaplar Forumundan Elestü - kalü - bela ne demektir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Elestü - kalü - bela ne demektir?

    Reklam




    Elestü - kalü - bela ne demektir?

    C: Bu, Yaratanın yarattıklarıyla,hususiyle insanla bir mukavelesidir ki; bu mukavelede “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulur. Karşılığında da: “Evet, Rabbimizsin” cevabı alınır.

    Bu meselenin iki yönü vardır: 1-Bu soru kime ve nasıl sorulmuştur. 2- Ne zaman sorulmuştur.

    Birinci şık itibariyle, birkaç mülahaza arz edilebilir. Evvela, hiçbir şey değilken insanın yoktan var edilmesi ve onun da bu varlığa (evet) demesi ki; tekvini mahiyette bir soru-cevap ve bir mukavele olur.

    İkinci olarak, insan atomlar âleminde, hatta bu âlemin de ötesinde parçacıklardan ibaret iken, herşeyi bir kemle doğru, terbiyeye tabi tutup sevk eden Rabbül âlemin, bu parçacıklara insan olma şevkini duyurarak o istikamette onlardan bir söz ve misak almasıdır ki, bu da her zerrenin kendi takatinin çok üstünde, Kaf dağından yükleri omuzlayarak, Rabbin var etme teklifine (evet) demesinden ibrettir.

    Bu iki şekilde cereyan eden soru cevap veya teklif ve kabul, söz ve beyanla değil gibidir. Buna binaen bir kısım tefsirciler bu mukaveleye istiare-i temsiliye tarikiyle (1) yapılmış bir mukavele nazariyle bakmışlardır. Yani, sanki öyle denilmiş öyle cevap verilmiş ve öylece hukuki kıymeti haiz bir sözleşme kabul edilmiş; yoksa beyanla ve yazışma ile yapılmış bir akid değildir.

    Aslında, binbir çeşit kitap ve binbir çeşit cevap sahibi Rabbin, hitab ve cevap “indeksini” fihristini nazara almadan böyle bir hükme varmak tekellüften silim olamaz. Buna da yeri gelince temas edeceğiz.

    Üçüncü olarak, bu şahit tutma ve şahadette bulunma sözleşmesi, insanın kendini duyması ve kendinin kendinden başka birşey olmadığını anlamasından ibaret, bir nefis marifeti,bir “nefsini bilen Rabbini bilir” hakikati; bir mahiyet ayinesini seyre koyulma ve bu yolla şuuruna akseden rengârenk hakikatlerin petekleşmesine şahit olma ve bu şahadeti ilan etmedir. Ne var ki, bu icap ve kabul; bu duyma ve uyarma çok açık ve hemen sezilecek gibi de değildir. Belki çok ikaz ve tembihlerle duyulup hissedilebilecektir ki; irşadın ehemmiyeti de bu noktadan ileri gelmektedir.

    İnsana emanet edilen nefis veya benlik ‘ego”, Yaratıcı’nın yüce varlığını bilmek ve itiraf etmek için ona verilmiştir. Zaten onun varlığının gayesi de bu bilme ve itiraftır. Binaenaleyh insan varlığıyla Onun varlığını, sıfatlarıyla O’nun sıfatlarını gösterdiği gibi, kusurlarıyla O’nun kemalini, ihtiyaçlarıyla O’nun servet ve gınasını, aczi ve fakrıyla Onun iktidar ve ihsanlarını gösterir. Bu bir ilk mevhibe ve vergidir. Bu ilk vergiye terettüp eden idrak ve irfan ise, her varlıkta varlığını; her ziyada nurunu hissettiği yüce Yaratıcı’yı, ilan ve itiraftır. Bu ise bir “elestü’’ ve “bela’ (2) mukavelesi demektir.

    Bu mukavele kudret ve iradenin yazdığı muhteşem kitabın manasını anlama ve hadisat satırlarının esrarını kavrama neticesinde adeta bir icap ve kabul gibidir. (3)

    Dördüncü olarak, bu sözleşme ve sual-cevap, cismaniyete göre düşünülmemeli ve yine ona göre değerlendirilmemelidir. Hak (cc) bütün varlıklara, kendi mahiyetlerine göre emirler verir ve yine mahlûkattan yükselen sesleri sedaları dinler, anlar ve yerine göre isaf eder. Kelamı ıstılahla ifade edecek olursak, insan gibi ayrı ayrı dil ve lehçelerle meramını ifade eden varlıkların bütün dediklerini anlayan Hz. Allah (c.c) aynı zamanda, öyle ayrı ayrı lisan ve lehçelerle, onlara emirler verir, hakikatleri anlatır; insan ve kâinatı şerh eder; yarattıklarından sözler alır misaklar yapar ve mukavelelerde bulunur ki, lafzı kelam ve beyanla yapılan bunların hepsi “kelam-ı lafzı” (4) cümlesindendir. Bir de bize göre kelam ve beyan olduğu açık olmayan, hayvanlara olan ilhamdan meleklerin mazhar olduğu ilahi hitab tarzına kadar Hakkın bir çeşit konuşması vardır ki, ona da “kelam-ı nefsi” (5) denir.

    Allah’ın bu çeşit konuşması, insanın kalbine gelen esintilerden, melekler âlemine kadar çok geniş bir dairede cereyan ediyor olmasına rağmen, her dairenin alma verme keyfiyeti başka başka olduğu için, bu dairelerden herhangi birine, ne gelen mesajı, ne de ondan yükselen söz ve ifadeyi, bir başka daireye göre ne duymak, ne de tespit etmek mümkün değildir.

    Aslında bizlerin herşeyi duyabileceğini iddia etmek de, çok yanlış ve tuhaf olacaktır. Zira bugün artık anlamış bulunuyoruz ki, bizler, duyulma cinsinden olan şeylerin ancak, milyonda bir kaçını duyabildiğimiz gibi, görülebilecek şeylerden de ancak, o kadarını görebilmekteyiz. Bu demektir ki, bizim duyduğumuz ve gördüğümüz âlem, duymadığımız ve görmediğimiz âlemlere nispeten hiç hükmündedir.

    Bu itibarla, Cenab-ı Hakkın zerrelerle konuşması, sistemlere emir vermesi; terkipler tahliller yapması, çok yüce buutlarda cereyan eden şeyler olduğundan, bizim küçük ölçücüklerimizle tespit edilmesi mümkün olmayacaktır.

    Allah (c.c.) zerrelerle mukavele yapacak, moleküllerle mukavele yapacak, hücrelerle mukavele yapacak; atomlar âleminde, anne karnında, çocukluk devresinde mukavele yapacak, fakat biz bunları, kendi ölçücüklerimiz içinde açık seçik tespit edemeyeceğiz.



    Paylaş
    Elestü - kalü - bela ne demektir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Hele bu görüşme, insan ruhu ve o ruhta bir mekanizma olan vicdanla olmuşsa..

    İnsan ruhu, müstakil bir varlıktır ve bu husus münakaşa götürmeyecek şekilde vüzuha kavuşmuştur. Çeşitli dallarıyla, bütün ilim dünyasını saran para- psikoloji, günümüzde ruh’u mevcudiyetiyle, fonksiyonlarıyla; düşleriyle, temennileriyle; ümitleriyle, emelleriyle öylesine merak mevzuu haline getirdi ki, ondan bahsedilmedik sosyete salonu, ilmi mehafil kalmadı. Tamamen ayrı ve müstakil bir mevzu teşkil eden ruhun üzerinde başka zaman durduğum için, şimdilik mevzuumuzla alakalı kısmına temas edeceğiz:

    Ruh, insan bedeninden evvel ve bir bakıma zaman üstü mahiyete sahip bulunduğundan, misakla alakalı (icap ve kabul) meselesi, onunla yapıldığı takdirde, anlamak istediğimiz tarzda, onu anlamaya asla muvaffak olamayacağız. O, rüyalardaki diline ve duymasına benzer şekilde konuşuyorsa; telepatide olduğu gibi,ses titreşimlerine ihtiyaç duymadan muhabere temin edip anlaşabiliyorsa ve hatta bu husus kendine has ağırlığıyla, Sovyetler Birliğinde dahi —materyalist bir dünya olması itibariyle çok manidardır— alaka görüyorsa, ruhun kendine mahsus konuşması kabul ediliyor demektir. Bu farklı konuşma, farklı bantlara alınacak; farklı kasetlerde korunacak-ve yeri geldiğinde kendine has kitabetle ortaya çıkacak; kendi dilini kullanarak konuşacak ve yine nevi şahsına mahsus (orijinal) tedaileriyle (çağrışım) hortlayacaktır. Binaenaleyh, elest bezminde de (6) ruhlar Rab’le mukaveleye çağrıldılar. Cismaniyet berzahı arada olmadığı için, herşeyi ayan beyan gördüler ve (evet) diyerek böyle bir mukaveleye imza attılar. Ancak, bir kısım kimseler, ruh kitabını, vicdan bölümünü hiç kurcalamadığı için böyle bir imzaya ve misaka rastlamadılar. Rastlamalarına da imkân yoktu; çünkü o âleme karşı ne bir bakışları, ne de araştırmaları olmadı. Aslında, Kant’ın, onu tarif istikametinde yazılan bütün kitapları arkaya atıp; Bergson’un, umum kâinata sırt çevirerek dinlemek istedikleri sessiz kitap da işte bu idi.. Ruh dinlenecek; ruhun fakültelerine kulak verilecek; vicdanın dilini anlama laboratuarları tesis edilecek ve şuara akseden indekste hakikatin çehresi görülmeye çalışılacak. Bu, başlı başına yüce hakikatin en yanılmaz şahidi ve mukaveleye imza atan akittir (6) ama böyle bir dili öğrenme cehdinden mahrum olanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.

    Kafa, şartlanmışlıktan arınsa, insan vicdanının bu ilk misaka (evet) dediğini duyacak ve görecektir. Aslında, afakî ve enfüsi tefekkür ve araştırmalardan maksat da budur: zihin kendi saplantılarından kurtarılacak; mefkûreye hürriyet kazandırılacak ve serbest düşünce adesesiyle vicdandaki bu ince yazılar okunmağa çalışılacak. Bu yolla kalbin derinliklerine bakmağa kendini alıştırmış nice kimseler vardır ki, iç-müşahede ve iç.duygularıyla, elde ettikleri varidatı, hiçbir kitapta görmeleri mümkün değildir. İlahi kitapların remiz ve işaretleri dahi, ancak bu adese altında kendilerine has renklilikleriyle zuhur ederler. Bu ufku göremeyen kendini aşamamışlar ise, bundan hiçbir zaman bir şey anlamayacaklardır.

    Şimdi gelelim meselenin ikinci yönüne. Acaba bu mukavele ne zaman yapıldı? Hemen arz edeyim ki; bu mevzuda naslarımıza kati birşeyin gösterilmesi oldukça güçtür. Ancak tefsircilerin yine de bir kısım beyanlarından bahsetmek mümkündür.

    Bu (icap) ve (kabul) “sperm”in, dölyatağına seyahati esnasında olmuştur. “Cenin”in insan şeklini iktisap ettiği zaman olmuştur. Veyahut çocuğun rüşte erdiği, kendini bildiği zaman olmuştur.

    Bu mütala1arın kendilerine göre müdafaa yol ve usulleri de vardır. Ne var ki, bunlardan birini diğerine tercih ettirecek; hatta bunlardan başka bir diğer hususa racih kılacak ciddi bir sebep göstermek de oldukça zordur.

    Bu misk ruhlar âleminde olabildiği gibi, ruh’un kendi atomlarıyla münasebete geçtiği başka bir âlemde de olabilir. Embriyolojik safahatın herhangi bir devresinde olduğu gibi, rüşte erileceği ana kadar geçen herhangi bir kertede de olabilir.

    Düne bugünle beraber seslenen ve dünü bugünle beraber duyan ve dinleyen Allah (c.c.) bütün bu devrelerin hepsinde de bu misakı almış olabilir. Bizler, vicdanlarımızın derinliklerinden gelen böyle bir sesi duymakta ve kalbimizin bu bezme şahadetine muttali bulunmaktayız.

    Ne var ki, mide, açlığını kendine has diliyle anlattığı, vücut, elem ve acılarını kendi kelimeleriyle dile getirdiği gibi, vicdan da kendi dilini kullanarak, kendi terminolojisine sadık kalarak sözleşmelerden bahisler açıyor; duyduğu acı ve ıstıraplar için inliyor; verdiği sözde sadık kalmak için çırpınıyor ve muttasıl bir dalgalanma halinde heyecanlarını sürdürüyor. Bir çocuk gibi iniltileriyle dikkati çektiğinde kendini mesut ve talihli sayıyor; halini anlatamadığı derdine nigehban bulamadığı zamanlarda inkisar içinde unutulma yoluna giriyor.

    En yüce hakikate bir mirat-ı mücella (7) olan gönül ne zengin bir kütüphane, ne muhteşem bir kayıt defteri, ne ait bir mahfaza ama ondan anlayan mütalaacının nazarında!

    ________________________

    (1) İstiare-i temsiliye tarikiyle: Bir heyetin bir heyete istiare yolu ile benzetilmesidir. İstiare ise bir kelimenin manasını muvakkaten diğer bir kelime hakkında kullanmaktır.
    (2) Elestü ve bela: “Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, ruhların “Evet Rabbimizsin” cevabıdır.
    (3) İcap ve kabul: Ticari ıstılahta, bir mal sahibinin müşteriye karşı, Bu malımı sana şu kadar paraya sattım.” demesine karşılık, müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne denir.
    (4) Kelam-ı lâfzî: Ağızdan çıkan sözle yapılan konuşma.
    (5) Kelam-ı Nefsi: Cenab-ı Hakkın, lafız, harf ve ses olmayan zati kelamı.
    (6) Elest bezmi: Elest meclisi.
    (7) Mir’at-ı mücella: Parlak ayna.
    sızıntı




kalu bela nefsin açlık ileterbiyesi