Soru ve Cevaplarla İslam ve Konudışı Soru ve Cevaplar Forumundan İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir?

    Reklam




    SORU: İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir?

    CEVAP: ilhad netice itibariyle inkar olduğundan, yayılması ve önalması da ruhundaki tahribe bağlıdır.

    Evvela, şu hususu belirtmede faide olduğu kanaatindeyim. İlhad: düşüncede inkar, (Allah) kabul etmeme ve bir ateizm; tasavvurda, sınırsız hürriyet ve alabildiğine serazad ve çakırkeyf olma haleti; amel ve davranışlar da ise, bir ibahiye, yasak tanımama ve aklına estiği gibi yaşama keyfiyetidir.

    Düşüncede ilhad, kendi içinde ve kendi şartlarıyla serpilip geliştiği gibi, daha sonra arzedeceğinı hususlardan da dolayısıyla müteessir olarak hız kazanmakta ve yayılmaktadır.

    Bir toplum içinde ilhadın ilk yeşerdiği vasat ve serpilip geliştiği atmosfer, o toplumun kalb ve ruh yetersizliğidir. Kalbî ve ruhî beslenemeyen topluluklar, er - geç ilhadın pençesine düşerler ve bir daha da kurtulmaları oldukça imkansız hale gelir.

    Bir millet, kendini meydana getiren fertlere öğretilmesi ve inandırılması gerekli olan şeylerin, öğretilmesi ve inandırılması uğrunda, lüzumu derecesinde hassasiyet göstermezse, bilgisizlikten askıya alınan o fertler, kendilerine telkin edilecek herşeyi kabule müheyya hale gelmiş demektir.

    İlhad evvela, inanç esaslarına karşı alakasızlık, umursamazlık şeklinde belirir. İçinde biraz da fikir ve düşünce serbestiyeti gamzeden bu tavır, ilhad ve inkâra destek olabilecek küçük bir emare bulunca büyüyüp dalbudak salma zeminini elde eder ve gelişir. İnkârın ciddi, kayda değer ve hatta ilmi hiçbir sebebi yoktur. Bazen, bir ihmal, bazen bir gaflet, bazen de bir yanlış değerlendirme onu doğurabilir.

    Günümüzde bu hususların hepsiyle helak olmuş pek çok kimse vardır. Ancak bunlar arasında, ehemmiyet derecesine göre baş sırayı alacakların tesiri, tahribi daha büyük olduğundan ona işaret etmekle iktifa edeceğiz.

    Şunu da hemen arzedeyim ki, burada ilhad ve inkârın izalesi ve bu hususta gerekli olan delillerin serdedilmesi mevkiinde bulunmadığından, maksadım sadece, ilhada götüren bir kısım sebeplerin tadadından ibarettir. Aslında, soru - cevap sütunlarında, çok hamuleli olan böyle derin bir mevzuun tahlil edilemeyeceği de herhalde takdir buyurulur. Kaldı ki, o hususta meydana getirilen şaheserler varken, yazılacak her şey, vakit zayi etmeden başka bir şeye yaramayacaktır.

    Sadedimize dönelim. Günümüzde, herbiri, ilahi birer mektup olan eşya ve herbiri kudret kaleminden çıkmış hadiseler; tabiri diğerle, tabiat ve onun kanunları, ilhada ”meşcerelik” gibi gösterilmek de ve nesiller iğfal edilmektedir. Oysaki, şarkta ve garbda ellibin defa yazılıp çizildiği misillü, tabiat kanunları. ahenkli işleyen bir mekanizma, alabildiğine istihsali bol olan bir fabrika ise, bu ahenk ve ıttıradı: bu düzen ve istihsal gücünü nereden almıştır. Bir şiir gibi akıcı, bir musiki gibi ruhları okşayan tabiatın bu ses ve soluğunu kendine ve rastlantılara vermek mümkün müdür?.

    Tabiat, zannedildiği gibi, inşa edici bir güce sahipse, kendinin nasıl var olduğunu, bu gücü nereden elde ettiğini izah edebilir miyiz? Yoksa “kendi kendini yarattı” mı diyeceğiz!. Bu ne korkunç muğalata, ne inanılmaz yalandır.

    Bu hilaf-ı vakinin içyüzü şudur:

    “ağaç ağacı yarattı, dağ, dağı; sema, semayı’’. Böyle bir mantıksızlığa “evet’’ diyecek bir fert çıkacağını zannetmiyorum.

    Ve şayet “tabiat” denilince, doğrudan doğruya “şeriat-ı fitriye’’deki (1) kanunlar kasdediliyorsa, bu da ayrı bir aldatmacadır. Zira kanun eskilerin, ifadesiyle - bir arazdır- Araz, cevherin varlığıyla var ve onunla kaimdir. Yani; bir mürekkebin, bir organizmanın heyet-i umumiyesini, (2) onu tamamlayan bütün parçaları, bir arada düşünmeden, onlarla alakalı kanun mefhumunu tasavvur etmek mümkün değildir. Başka bir ifade ile, kanunlar, varlıklarla kaimdirler. Neşv-u nema kanunu bir tohum ve çekirdekle; cazibe kanunu, kitleler arasındaki değişik münasebetler veya hayyizle (3) kaimdir.

    Bunları çoğaltmak mümkündür. O halde varlıkları düşünmeden, kanunları düşünmek ve hele o kanunları varlığa menşe ve esas saymak, tamamen bir muğalata ve bir diyalektiktir.

    Sebepler’ in varlığa esas ve kaide olması da, bundan daha az garip değildir. Doğrusu, binbir hikmet ve incelikleri ihtiva eden şu Menü, hiçbir ilmi kıymeti olmayan sebepler ve rastlantılarla izaha kalkışmak, oldukça gülünç ve gülünç olduğu kadar da ilimlerin butlanını iddia gibi bir tenakuzdur.

    Müller’ in denemeleri, sebeplerin yetersizliğini ve tesadüflerin aczini ilan ederken, “Sovyetler Birliği kimya enstitüsü” Oparin başkanlığındaki 22 senelik çalışmasıyla, kimyevi kanunların ve kimyevi reaksiyonların, varlığa ışık tutmadan çok uzak bulunduğunu duyuruyordu.

    Yıllarca ilim mahfillerinde tecrübevi “pozitif ” bir hakikat gibi tedris edilen (evolüsyon) ve (transformizm) yeni ilmi buluşlar ve genetikle alâkalı gelişmeler karşısında, artık fantezi birer nazariye haline gelerek, tarihe malzeme olmadan başka kıymeti ilmiyeleri kalmamıştır.

    Buna rağmen, bu yetersiz ve mevsimlik vâhi meseleler, tamamen muallakta olan, kültürsüz, mesnetsiz ve kaidesiz zavallı neslimizin ilhadını netice vermektedir. Bereket versin ki, buna muhazi olarak, duygu ve düşüncelerimizdeki zedelenmeleri giderecek, kalbi ve ruhi yaralarımızı tedavi edecek eserlerde bol bol gençliğimizin istifadesine arz edilmektedir. Tabiat ve sebepleri, hakiki yüzleriyle aydınlığa kavuşturan kitapların, doğu ve batı dilleriyle yazılmış yüzlercesine her yerde rastlamak mümkündür. Kendi dünyamızda yazılanları bir mizaç inhirafı olarak yadırgarsak bile, ‘‘Niçin Allah’a inanıyoruz” gibi kitapları dünya efkârına arzeden yüze yakın batılı kalem, hiç olmazsa bu türlü müstağribleri düşündürmelidir.

    İlmi muhit ve atmosferin bu kadar aydınlığa kavuşmasından sonra, ilhadın bir mizaç inhirafı hezeyanı, bir inat ve peşin kararlılık ve biraz da çocuk ruhluluk olduğunu söylersek, mübalağa yapmış olmayız. Ne var ki gençliğimiz, henüz kendini idrak edemediği, ruh dünyasıyla bütünleşemediği için, yukarıda işaret ettiğimiz, bir kısım müzelik ve tamamen fantazi düşünceleri, ilmî gerçekler zannederek aldanmaya devam etmektedir.

    Bunun içindir ki, günümüzde, doğruyu öğrenme ve öğretme seferberliği her türlü mükellefiyet ve vecibenin üstünde bir ağırlık kazanmıştır. Bu yüce vazifeyi görecek kadronun bulunması ise, çok ehemmiyetli ve tamamen başka bir şeydir. Belki de, yıllar yılı gerçek ızdırâbımızın asıl sebebi de budur. Biz, kalp ve kafa izdivacına yükselmiş, kendi içinde derinleşmiş: öğretme aşkıyla yanıp tutuşan, muzdarib mürşitlerden mahrum talihsizleriz. Ümit ederiz ki, gerçeğin öğreticileri, bu köklü ve beşeri vazifeyi yüklensinler ve bizi asırlık ızdırablarımızdan kurtarsınlar.

    Bu sayede bir cinnet ve hezeyandan ibaret olan, düşüncedeki kararsızlık, fantaziler arkasına düşmeler ve bir (sarkaç) gibi, sağa-sola gidip gelmeler ve sık sık yer değiştirmeler duracak ve kısmen dahi olsa, ilhada düşmeler önlenmiş olacaktır.



    Paylaş
    İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Netice olarak diyebiliriz ki, düşüncede neslin ilhadı, tamamen bilgisizlikten, terkib kabiliyetine sahip olamamadan, kalp ve ruh gıdasızlığından kaynaklanmaktadır. Zira insan, çok iyi bildiğini - ve hele meziyetleri de varsa - sever; bilmediğine karşı ise düşman kesilir; en azından alakasız kalır.

    Şimdi başımızı kaldırıp, raflarda ve vitrinlerde sergilenen kitaplara ve o kitaplarla bize anlatılan fikirlere ve tanıtılan şahıslara bakalım. O zaman, sokaktaki çocuğun neden “apaçi” kıyafetine girdiğini; neden kendini “Zorro” ya benzettiğini ve nasıl ‘‘donjuan” kesildiğini anlama imkânını bulacağız.

    Bahsettiğim şeyler, gerçeğe ışık tutan bir iki misaldir. Siz bu kitap ve şahıslara, içtimaî ve iktisadi hüviyette olanların da eklediğiniz zaman, daha pek çok, kendinden uzaklaşmış maskaralıklar görebilirsiniz.

    Dünden bugüne insanımız, kendisine iyi olarak tanıttırılanı sevdi ve arkasına düştü. Tanıyıp bilmediklerine karşı da hep yabancı ve alakasız kaldı. Şimdi biz, onun azgınlaşan ruhu karşısında, kendisine neler götürebildiğimizi düşünerek, bundan sonra da aynı hataya düşmemeğe çalışmalıyız.

    Neslin ilhada sürüklenmesi ve inkârın yaygınlaşmasında ikinci mühim amil, gençlik fıtratıdır. Onların sınırsız hürriyet arzuları, doyma bilmeyen iştihaları ve ankâ gönülleri, bir muvazenesizliğin gereği olarak ilhadı benimsemektedir. Bu serâzad gönüller, ‘‘peşin bir dirhem lezzeti, ilerde batmanlarla elemden” kurtulmaya tercih ettiklerinden, acınacak akıbetlerini hazırlama yolunda, şeytanın takdim ettiği surî zevk ve lezzetlere pey çekmekte ve kendini ateşe atan kelebekler gibi, uçup uçup ilhada düşmektedirler.

    İlgisizlik, kalp ve ruh gıdasızlığı gibi hususlar arttıkça, madde ve cismâniyette, yüceltici duygulara galebe çalmakta ve Faust’un bir toyluk neticesi özünü Mefisto’ya kaptırdığı gibi, zavallı gençler de gönüllerini şeytana kaptırmaktadırlar. Ruhlar ölü, kalpler fakir, akıllar alabildiğine hezeyan içinde; ilhad mecburi istikamet demektir. İnanç, mesuliyet duygusu ve ısrarlı kalp ve ruh terbiye ve tezhibi ise, gençliğin diri kalmasının en büyük teminatıdır. Yoksa şeytanın hevâ-i nefislerine musallat olduğu bir topluluk, hezeyandan hezeyana düşecek, durmadan mihrab ve kıble değiştirecek ve her nevzuhur felsefeyi bir halaskâr olarak alkışlayacak ve bir daye (4) sayıp kendini onun kucağına atacaktır.

    Sabah kalktığında nihilizme alkış tutacak; öğlene doğru marksist-leninist sisteme selam duracak; ikindiye doğru egzistansiyalizme pey çekecek ve belki de, akşam karanlığıyla beraber Hitler’e ait türküler söyleyecektir. Ama hiç mi hiç, kendi ruh- köküne, ulu-millet ağacına ve onun asırlık meyvelerine; kültürüne, medeniyetine dönüp bakmayacaktır.

    Tasavvur dünyası, bu denli bozulmuş bir neslin hevâ ve hevesten kurtulması, zihin ve düşüncede istikametle ermesi oldukça müşkil, belki de imkânsızdır.

    Onun için neslimize, bugüne kadar varlığımızı ona borçlu olduğumuz esaslardan müteşekkil bir terminolojinin belletilmesi ve fikri hayatında sistemli ve müstakim düşünceye ulaştırılması şarttır. Yoksa bu maymun iştihalılık ve ‘‘bu hissizlikle, cemiyet yaşar derler pek yanlış: bir millet göster ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış’’

    İlhada, diğer bir saik de, herşeyin mübah görülmesi ‘ ibahilik’’ ve mevcud herşeyden istifade edilmesi düşüncesidir. Sınırsız dünya nimetlerinin bütününden küm alma felsefesine dayanan bu anlayış, bilhassa günümüzde sistemleştirilerek bir felsefi mektep haline getirilmiştir. Bize doğru gelirken, ilk defa ‘‘libido’’ile sarsılan ve ırgalanan hayâ hissimiz, i.P. Sartre, A. Canıus’la yerle bir edilmiş ve harabe haline getirilmiştir.

    İnsanı insanlığından utandıran ve daha çok çöplüğe benzeyen bu (ruh sefaleti) felsefesi, nesillere, insanın gerçek yanını aydınlığa kavuşturan bir düşünce sistemi diye arz ve takdim edildi. Evvela, bütün Avrupa gençliği, daha sonra ise taklitçi dünya, hipnoz edilmiş gibi bu akıma koştu. İnsanlık, onda, komünizmle güdükleşen benlik ağacının, yeniden serpilip gelişeceğini ve kendi kendine ereceğini zannediyordu. Heyhat! 0, son bir kere daha bir çılgınlık ve hezeyan felsefesiyle iğfal edilmiş ve kendinden bir konak daha uzaklaşmış oluyordu.

    İşte, Yaratıcıyı kabuldeki, (haramlar) ve (mubahlar) inancı, bu alabildiğine soysuzlaşmış ve yılışıklaşmış neslin, her şeyden kâm alma felsefesine ters geldiği için: O, kendini ilhadın kucağına atmakta e onda Hasan Sabbah’ın yalancı cennetlerini bulmağa çalışmaktadır.

    Geleceğin basiretli sevk ve idarecilerinin, mürşid ve muallimlerinin nazar-ı itibara alacakları yukarıdaki hususlar, insanımıza musallat, ilhadı durdurma adına bir fikir verir mülahazasıyla arzettik. Yoksa, ne serserilik ve hezeyanın sebepleri bunlardan ibarettir: ne de buna karşı yapılması gerekli olan tahşidat söylenilenlere münhasırdır.

    Başlayan bu yeni dönemde milletimizin kendi kendini feth ve keşfetmesi dileğiyle.

    ________________

    (1) Şeriat-ı Fıtriye: Yaratılışa ait. Yaradılışla alakalı.
    (2) Hey’et-i Umumiye: Umumi heyet
    (3) Hayyiz: Taraf, meydan. mekan, mevki.
    (4) Daye: Sütnine, çocuğa bakan dadı