Soru ve Cevaplarla İslam ve Konudışı Soru ve Cevaplar Forumundan Mevlana, Moğollara yönelik neden cihad etmemiştir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Mevlana, Moğollara yönelik neden cihad etmemiştir?

    Reklam




    Peygamber Efendimiz (asv), bir Hadis-i Şeriflerinde: “Muhakkak alimler, peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz peygamberler, ne altın nede gümüş miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.”(13) buyururlar.

    Resulullah (s.a.v), bir başka Hadis-i Şeriflerinde de; “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın kitabı ve Resul’un sünneti.”(14) buyurmuşlardır.

    Bu iki Hadis-i Şeriften anlaşılacağı üzere, alimler, ilim ve ahlak cihetinden peygamber varisleridirler; Kur’an hakikatlerini neşretmek ve Sünnet-i Seniyye’yi ihya etmekle vazifelidirler.

    Alimlerin sahip oldukları ilimle yapacakları mücadele ve mücahede ise manevi cihaddır. Alimler ilim ile insanların ruh dünyasına ve gönüllerine hitap ederek, manevi hastalıkları tedavi ederler. Manevi tahribatları tamir, imanları takviye ve güzel ahlakı ihya etmeye çalışırlar.

    “Mevlana, Moğollar ile niçin savaşmadı?” türü itirazlar, bu meseleyi kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır.

    Maddi cihad dediğimiz düşman ile savaş, devlet yöneticilerinin ve ordunun görevidir. Alimler dua ve himmetleri ile orduya manevi destek olurlar. Ancak onların asıl vazifesi manevi cihaddır. Ki, bu maddi maddi cihaddan çok daha fazla önem taşımaktadır. İnsanları, içine düştükleri manevi buhranlardan, ümitsizlik ve karamsarlık girdabından kurtarmak, tahrip olan gönülleri onarmak çok daha önemli bir hizmettir.

    Moğol ordusundan sayıca çok daha üstün durumda olan Selçuklu Ordusunun Kösedağ’da hiçbir ciddi direnç ve çatışmaya girmeden korku ve vehimle kaçarak, koca ordunun dağılması, maneviyatın, maddi kuvvetten daha önemli olduğunun müşahhas bir göstergesidir.

    Maneviyatı sarsılmış, ahlaki değerleri erezyona uğramış insanların, maddi alemde de huzurlu ve muvaffak olmaları mümkün değildir. Onun için Mevlana ve diğer büyük zatlar manevi cihada önem vermişler, zaman ve enerjilerini insanların ruh dünyasını tamire ve güzel ahlakın yayılmasına sarf etmişlerdir.

    Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Prof. Dr. Şener Dilek’in "cihad" hakkındaki tespitlerine birlikte göz atalım:
    “İslam literatüründe, ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlarda cihad kavramı aşağıda sıralanan görev ve sorumlulukları içinde toplanmak tadır:

    1. Allah'ın rızasına uygun bir şekilde dini nefsinde ömür boyu yaşama çabası, Allah yolunda samimi kulluk gayret ve ciddiyeti, nefse ve şeytana karşı mücadele vermek, nefs-i emmarenin tahakkümünü kırmak,

    2. Hakkın hatırını üstün tutma ve hakikati hakim kılma gayreti,

    3. Dini emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek,

    4. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,

    5. Güçlüklere karşı göğüs germek, kaba hareketlere karşı sabır göstermek,

    6. İslam'ı tebliğ, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurma aşk ve gayreti,

    7. Düşmanlara karşı ilmi ve fikri mücadele, ilim ve teknolojide etkinlik ve üstünlük sağlama,

    8. Maddeten terakki ederek ekonomi ve kültür savaşında güç ve üstünlük kurmak,

    9. Devleti basiretle yönetmek, çıkarcılara, vurgunculara fırsat vermemek,

    10. Başka ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri tahakkümleri altına girmemek için say ve gayret göstermek,

    11. Düşmanın her türlü ihanet ve saldırılarına karşı önceden gereken her türlü tedbirleri almak,

    12. Savaş zarureti ortaya çıktığında, düşman dan korkmamak, kaçmamak, bütün güç ve gayreti ile savaşa katılmak ve Allah'a güvenmektir...

    "Manevi cihad, bütün Müslümanların kendi nefsi arzularını gemlemek amacıyla nefis ve şeytanın tuzak ve hilelerine karşı mağlup olmamak için yürüttükleri manevi bir savaştır. Manevi cihadın amacı, her mümin için nefis ve şeytan ile bir ömür boyu mücadele etmek, nefsini kötülüklerden arındırarak, istikamet çizgisinde halis bir kul, faydalı bir Müslüman, faziletli ve kamil bir insan olmaktır. Manevi cihad, iç dünyanın tanzimine kuvvet vermektir. İçini kirden, günahtan yıkamak ve bütün kötülükler- den arınmaya çalışmaktır. Müminin kendi iç dünyasını mamur ve müstakim kılmasını amaç- layan manevi mücahede, kulluk görev ve ciddi- yeti ve insan olma sorumluluğudur. Manevi mücahede, bütün Müslümanlar için daimî bir farzdır. Manevi mücahede, süreklilik içinde kulluk şuurunu icra etmeye çalışmaktır.”(15)
    Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi; alimlerin yaptığı manevi cihad, devlet başkanlarının, komutanların, orduların yaptığı maddi cihaddan çok daha önemlidir ve daha kalıcı sonuçlar ihtira etmektedir. Mevlana Hazretlerinin meselelere yaklaşımını, hadiseler karşısındaki tavrını ve hizmet üslubunu bu perspektiften bakarak değerlendirmek gerekir.

    Mevlana, maddi ve manevi bakımlardan harabeye dönmüş olan Anadolu’yu restore edecek, yeniden ihya edecek hareketin ustabaşılarından ve Anadolu’nun en önemli manevi mimarlarından birisidir. Anadolu’nun manevi imarı ile vazifeli olduğunu bizzat kendisi de ima etmektedir:
    “Bir gün Mevlana Hazretleri, hakikati ve gizli sırları açıklamada coşmuştu. Tam o sırada “Yüce Allah’ın Rum (Anadolu) halkı hakkında büyük inayeti vardır. Sıddık-ı Ekber’in duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülkede Rum ülkesi (Anadolu) dir. Fakat bu diyarın insanları, mülk sahibinin aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizler. Müsebbibü’l- Esbab hoş bir lütufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Rum vilayetine çekip getirdi. Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki manevi iksirimizden, onların bakır gibi olan vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya, irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi olsunlar.” buyurdular.”(16)




    Paylaş
    Mevlana, Moğollara yönelik neden cihad etmemiştir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İlk derslerini daha çok küçük yaşta iken, Sultanül Ulema ünvanıyla anılan babasından alan Mevlana, Belh’ten Konya’ya uzanan süreçte pek çok alimden ders aldı. Sürekli araştırma, sürekli öğrenme ve ilim tahsili içerisinde oldu. Ancak O’nun ilmi kifayete ve arifler meclisinin zirvesine ulaşmasına Sultan Veled’in Belh’te bıraktığı, fakat sonradan manevi bir emirle Horasan’dan Konya’ya gelen Burhaneddin Muhakkik vesile oldu.

    Burhaneddin Muhakkik’ten aldığı derslerle adeta ilmi sahadaki eksiklerini tamamladı.

    “Mevlana derin ilmi ve geniş kültürü sayesinde sorulan her soruyu cevaplandırıyor ve akla gelen şüpheleri izale ediyordu. Ama milyonlarca insanın gönlünde ilahi bir yol olarak bilinen ve o kadar hayatı şekillendiren tasavvufi gerçeklerde vardı… Tasavvufi hareketler o asrın en büyük hadisesi idi. Bazı batıl cereyanlar bu yolu istismar ederek bir kısım Müslümanları dalalete sürüklüyorlardı. Onun için Mevlana’dan bir tasavvufi hal bekleniyordu…”(17)

    İlmi sahada bir derya haline gelen Hz. Mevlana’nın, Şems-i Tebrizi ile tanışması; O’nun kalp ayağının da gelişmesine, tasavvufta da ilerlemesine vesile oldu. Şems-i Tebrizi’nin tesiriy le “Baştan aşağı göz kesilmişçesine, her hassası ile ayrı güzellikler müşahede etmeye” başladı.

    “Mevlana bu sayede, akıl ile ulaşılamayacak olan manevi mertebelere kalp ve ruh ilhamı sayesinde ulaşarak, o makamların gerektirdiği ahvali kontrollü bir cezbe içinde yaşamaya başladı.”(18)

    Kaderi İlahinin tecellisi ile adeta Burhaneddin Muhakkik, Mevlana’nın ilmi yönünü, Şems-i Tebrizi’de tesavvufi yönünü tamamlayarak olgunlaştırdı.

    Yaşadığı dönemde tasavvufun çok revaçta olması nedeniyle Hz. Mevlana ilim ve hikmetin yanı sıra tasavvufta da yoğunlaşmış; tasavvufta yeni bir yaklaşım, usul ve üslup getirerek kendi tarikatını kurmuş ve tasavvuf yoluyla muhtaç gönüllere Kur’an ve Sünnetin güzelliklerini ulaştırmaya çalışmıştır.

    Mevlana Hazretlerinin tasavvuftaki yeri ve manevi makamının yüksekliğine Üstad Bediüzzaman, “…Ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş...” (19) sözü ile dikkat çekmektedir. Ayrıca, “Üstad-ı hakiki Kur’an’dır” diyerek eserlerinde çok az isimden bahseden Bediüzzaman’ın Mevlana için “Üstadlarımdan”(20) tabirini kullanması çok manidardır.

    Mevlana’nın tecdid hizmetinin, ilim ve tasavvuf anlayışının mahiyetini Şems ile aralarında geçen şu diyalog en güzel şekilde ortaya koy -maktadır:

    “Bir gün Şems-i Tebrizi Mevlana’ya sorar: Müşahede, ilim ve riyazetten gaye nedir?

    Mevlana Hazretleri: “Peygamberlerin sünnetine ve şeriatın adabına riayettir.” cevabını verir.”(21)

    Bu kısa cümle Hz. Mevlana’nın hayat ve hizmet anlayışını en güzel, en kısa şekilde özetlemektedir. Sünnet-i Seniyye ve Kur’anın hükümlerine uymak!

    Bediüzzaman Said Nursi, Mevlana Hazretlerinin aynı İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Gazali gibi “akıl ve kalp ittifakıyla” giderek “her şeyden evvel kalp ve ruhun yaralarını tedabi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine” çalıştığına vurgu yapmaktadır. (22)

    Ayrıca Mevlana Hazretlerinin en önemli eseri olan Mesnevi Şerif ile “dahili nefis ve şeytanla mücadele” mesleğinin benimsendiğine işaret etmektedir.

    Mevlana Hazretleri ne devrin mutasavvıfları gibi sadece kalp ayağıyla yürümüş, ne de kelamcılar gibi akıl ayağıyla yürümüştür. Bütün müceddidler gibi o da hem akılları, hem de kalpleri birlikte ikna ve tatmin edecek bir hizmet ve irşat metodu benimsemiştir. Eserlerinde kalbe hitaben, nefisle mücadeleyi esas alan bir yaklaşımın yanı sıra, akılları da tatmin edecek “hikmet” inde geniş şekilde yer aldığı görülmektedir.

    “Sevginin zaafa uğradığı bir zamanda dini ihyaya ve insanları irşada başlayan Mevlana; sevgiyi ve müsamahayı esas alan bir irşad tarzı kullanarak bulunduğu yeri bir huzur ve sükun adası haline getirmişti.

    Dergahına gelen insanları önce doyurup giyindirerek istirahatını temin etmiş, ardından imanını tazeleyip itikadını kuvvetlendirmiş ve muttaki birer mümin haline gelmelerini sağlamıştı.

    Dünyevi ihtiyaçları temin edilen insan ruhunun, sanata, edebiyata ve bedii zevklere ilgi duyacağı için Mesnevi, Divan-ı Kebir okumaları ile edebi hasselerini tatmin edip sema ile ruhlarını coşturarak birer iman, ilim, ışık ve şevk kaynağı haline getirdiği müritlerini geldikleri yere geri göndermişti. Mevlana’nın rahle-i tedrisinde bir süre eğitim görüp aşk ve şevk alan müritleri; şehrine, kasabasına, köyüne gidip oralardaki insanları irşada başlayınca Anadolu yavaş yavaş aydınlanmıştı.

    Güneş ışığı gibi irşad nuruda hudut tanımadığından, Anadolu’dan inşirah eden bu dini ihya haraketi, bütün engelleri aşarak Müslümanların bulunduğu yerlere ulaşmış ve İslam aleminde yaşanan siyasi fetret devrinin manevi bir felaket devri haline gelmesine fırsat vermemişti.”(23)

    (13) Sünen-i İbn-i Mace, Mukaddime, B17, Hds.223 (14) Muvatta: Kader-3, 2= 899
    (15) Dilek, Şener, Manevi Cihad Nedir, Nasıl Yapılmalıdır, Tefekkür Dergisi, 26.sayı (16) Çetindağ, Yusuf, a.g.e. sayfa: 43 (17) Yaşar, Selahaddin, Mevlana, Hayatı, Tefekkürü, Şahsiyeti. Nesil Yayıları, İstanbul, 2006, sayfa:37
    (18) Yaşar, Selahaddin, a.g.e. sayfa: 39
    (19)Nursi, Said, Bediüzzaman, Mesnev-i Nuriye, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1996, sayfa: 7
    (20)Nursi, Said, Bediüzzaman, Mektubat, Sözler Yayınevi, İstanbul, 2000, sayfa: 23
    (21)Yaşar, Selahaddin, Mevlana, Hayatı, Tefekkürü, Şahsiyeti. Nesil Yayıları, İstanbul, 2006, sayfa:38
    (22)Nursi, Said, Bediüzzaman, Mesnev-i Nuriye, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1996, sayfa: 7
    (23)Yaşar, Selahaddin, İçtihad Hattında Mevlana ve Bediüzzaman, Nesil Yayınları, İstanbul, 2007, sayfa: 61
    (24)Çetindağ, Yusuf, a.g.e. s:37-49 arası özet

    (Ahmet Faruk NİZAMOĞLU, Tefekkür Dergisi, Sayı : 32, Aralık 2009

    Sorularla İslamiyet