Mumine.com ve Konu Dışı Başlıklar Forumundan Kanguruların ilginç özellikleri Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Kanguruların ilginç özellikleri

    Reklam




    Kangurunun karnında “kese” denilen ve yavru kangurunun beslenmesinin, korunmasının ve gelişmesinin sağlandığı bir bölüm bulunur
    Yavru, o cebe henüz 1 cm iken annesinin rahmini terk ederek, yani daha hiçbir organı gelişimini tamamlamadan, 3 dakikalık bir yolculuk sonucunda ulaşır
    Annesinin kesesinin içinde dört farklı meme bulunur Bu memelerden birisinde, kıvamı ve ısısıyla kendisi için özel hazırlanmış bir süt vardır Diğer üç memede ise yeni doğmuş bir bebek için değil, yaşı daha ileri bir yavru için hazırlanan süt bulunmaktadır Bu yavru da birkaç hafta sonra ilk emdiği memeyi bırakacak ve yaşına göre olan memeyi emmeye başlayacaktır Biraz daha büyüyünce ise bir ötekisine geçiş yapacaktır
    Kanguru yavrusu 6,5 ayı özel kesesinden hiç çıkmadan geçirir Ardından yaklaşık 8 ayı hem kesenin içinde, hem de dışarıda dönüşümlü olarak geçirdikten sonra, sürekli dışarıda kalmaya başlar


    Bu arada, daha birinci yavru cepten çıkmadan, ona yeni bir kardeş tırmana tırmana gelir Her ikisi aynı cepte ve kesinlikle birbirine zarar vermeden uzun bir süre yaşar Her yavru kendi yaşına göre besinler içeren sütün bulunduğu memeyi emer
    Kangurular cüsseleriyle de oldukça dikkat çeker; gövdeleri 1,5 m, kuyrukları ise 1 m’dir Kanguru ailesi arka ayaklarının büyüklüğü sayesinde 8 metrelik mesafeyi bir anda katedebilir Hızlı koşarken dengelerini çok güçlü ve iri olan kuyruklarıyla sağlarlar


    Paylaş
    Kanguruların ilginç özellikleri Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Kangurunun Cebinden
    Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

    Merhaba insanoğlu,

    Bugün alışık olmadığınız tarzda üreme faaliyetine sahip bir hayvanla karşı karşıyasınız. Benim adım: Kanguru... Beni tanımanız çok yeni sayılır. Diğer hayvanların çoğunu, çok eskiden beri tanıyorsunuz. Hz. Adem'den beri; at, köpek, kedi, kuş, balık, böcek ve sürüngenler gibi binlerce hayvanı değişik vesilelerle tanıma imkânı buldunuz. Çünkü onlar Eski Dünya diye bilinen Avrasya ve Afrika'da sizlerle birlikteydi. Benim yaşadığım Avustralya'yı ve beni yaklaşık iki yüz yıldan beri tanıyorsunuz. Aslında insanlarla tanışmam çok eskilere dayanıyor. Yaklaşık 30.000 sene önce Asya'dan gelen ve kendilerine Aborijin denen insanlarla çok önce tanıştık ve problemsiz binlerce yıl beraber yaşadık. Aborijinler çok kanaatkâr ve iyi insanlardı. İhtiyaçları kadar avlanıyorlardı. Ve onlarla ekolojik dengeyi tahrip etmeden dostça geçiniyorduk. Ne zaman ki keşif yolculukları hızlandı ve Avrupalılar yaşadığımız bu bâkir dünyayı keşfetti, huzurumuz kalmadı. Getirdikleri kedi, köpek ve tilki gibi plasentalı yırtıcılarla kıtanın hayvan populasyonunu; fare, tavşan, sığır ve koyun gibi hayvanlarla da bitki topluluğunu altüst edici faaliyetlerde bulundular.
    Bu kıtada yaşayan memeli hayvanlar, keseli memeliler (Marsupialia) olarak isimlendirdiğiniz gruba dahil olarak yaratılmışız. Zaten bu kıtanın bitkileri de diğer kıtalardaki bitkilerden çok farklıdır. Yerlilerin Asya'dan getirdikleri Dingo isimli yırtıcı hayvan, ilk karşılaştığımız plasentalı hayvandı. Plasentalı hayvanları (placentalia) bizden ayırmak için, onlara hakiki memeliler (eutheria) diyorsunuz. Aramızdaki en önemli fark şudur: Rabbimiz, hakiki memelilere bir tane rahim (uterus veya döl yatağı) vermiş. Dişinin yumurtası sperm ile birleşip de zigot (döllenmiş yumurta) teşekkül edince, bu zigot ana rahmi olarak bildiğiniz, tıp dilinde ise uterus denen yere sıkıca yapışarak, ağaç dallarının, kökleriyle toprağa tutunması gibi tutunur ve Rabbimin inayetiyle kendisine verilmiş ve her hücresinin içine kodlanmış programı gereği gelişmeye başlar. Ana karnındaki bu gelişmenin ve her an ortaya çıkan değişikliklerin aksamadan sürmesi için, annenin kan damarları ile embriyonun kan damarlarının karşı karşıya geldiği çok mükemmel bir organ olan plasenta vasıtasıyla yavrunun beslenmesi temin edilir. Hâmilelik süresi dediğiniz ve hayvanın büyüklüğüne bağlı olarak haftalar, aylar veya yıllar süren bir gelişme ile bütün organlar en küçük teferruatına kadar tamamlandıktan sonra doğum gerçekleşir. Doğum ile birlikte plasentadan yavruya uzanan göbek kordonu kesildiğinde, artık yavru nefes almaya başlar ve bundan sonra da kendi başına beslenir. Göbek kordonu yoluyla zahmetsiz beslenme bitmiştir. Dişleri olmayan bu yavrular, beslenmekten aciz olduklarından, merhameti sonsuz Rabbimiz, annenin vücudunda yaptığı birtakım hormon değişiklikleriyle memelere süt ürettirir. Bu süte, bütün vitaminler, inorganik ve organik gıdalar ve hattâ hastalıklarla mücadelede gerekli limfositler bile hazır olarak konmuştur. Emzirme süresi de yine türlere göre farklıdır. Yavru bir şeyler yiyebilecek hale geldiğinde artık annenin sütü kesilir. Yavru da beslenmeyi öğrenmiştir. Kendisine verilen kabiliyetlerini ortaya koyarak sanki dünyaya gelmeden evvel tâlim ve terbiye görmüş gibi (sevk_i İlâhî ile) hayatını kazanacak birçok karışık fakat mükemmel davranışları ortaya çıkmaya başlar.

    Biz keseli memeliler ise, biraz farklı bir üreme ve gelişme mekânizmasına sahip olarak yaratılmışız. İki rahmimiz ve farklı bir hormon kontrolü ile yürütülen üreme devrimiz vardır. Böylece Rabbimiz koyduğu kanunların da mutlak olmadığını ve farklı isimlerinin tecellisini farklı süreçlerle gösterebileceğini hatırlatmak için "üreme" ve "gelişme" ile alâkalı kânunun memeliler sayfasında küçük bir değişiklik yapmıştır. Böylelikle hem mutlak güç ve kudret sahibinin kendisi olduğunu, hem de istediği gibi yaratacağını, her yaratma tarzında da ayrı güzellikler gizlediğini göstermiştir.

    Gelişmeden doğanlar

    Yavrularımız henüz embriyonik gelişmelerinin başlarında; gözleri, arka bacakları ve kuyrukları bile gelişmeden, boyları 5-15 mm kadarken doğar. Bu durum plasentalı bir memelide olsa embriyon ölür ve anneye de 'Düşük yaptı.' denirdi. Halbuki henüz gelişmemiş yavrumuz, rahimden çıktıktan sonra güçlü ön bacaklarıyla annesinin karnındaki kıllara tutunarak yavaş yavaş tırmanır ve annenin karın derisinden yapılmış olan ve içinde memelerin bulunduğu kesenin içine girer. Kese içindeki dört memeden ikisi faal, ikisi ise dinlenmededir. Yavrumuz gözleri de olmadığı halde, süt gelen memelerden bir tanesini bulur ve o memeye tutunur. Yavruların derileri kılsız olduğu için, ısı ve nem kaybetme riski vardır. Buna karşılık kesenin içi hem sıcak, hem de rutubetli olarak âciz yavru için hazırlanmıştır.
    Biz kangurular, aşağı yukarı 45-50 kadar farklı türden ibaretiz. Küçük olanlarımız (fare kanguruları), orta büyüklükte olanlarımız (vallabi) ve büyük kangurular (meselâ, ben -Macropus giganteus- büyük boz kanguru) olarak isimlendirilenlerimiz, kangurugiller (Macropodida) familyasına mensuptur. Büyüklüğümüze göre yavrularımız 150-320 gün arasında karnımızdaki bu kese içinde gelişmesini sürdürür. Yavrularımız kesede uzun bir müddet beslenerek gelişmelerini tamamladıktan sonra, kısa yürüyüşler yapmak üzere dışarı çıkmalarına izin veririz. Benim gibi büyük türler, yavrularımız geri döndüklerinde, artık, keseye girmelerine izin vermeyiz; fakat onları aç da bırakmadan sadece kafalarını sokarak emmelerine müsaade ederiz. Bunu yapmak mecburiyetindeyiz; çünkü, hem yavrum artık hayatı öğrenmeye başlamalıdır, hem de gelecek yeni yavru için kesenin içini hazırlamak gerekmektedir. Daha birisini emzirirken, yeni bir yavru doğurmak da ne oluyor?

    Üst üste hâmilelik

    Biz kanguruların hayret edeceğiniz bir hususiyetini söyleyeyim. Dişilerimizin rahimleri doğumlarından birkaç gün sonra tekrar toparlanır ve hemen ay hâli dediğiniz hususî durumlarını yaşamaya başlarlar, yani kadınlarınız gibi lohusalık halini bilmezler. Anlamanız için ay hâli dedim, çünkü insanlarda ortalama 28 gün süren bu süreç, bizde birkaç gün içinde tamamlanır. Dolayısıyla tekrar hâmile kalabilirler. Önce doğan yavrumuz, keseyi terk edecek hâle gelmemişse, Rabbimizin verdiği mükemmel bir ayarlama sistemi ile yeni döllenmiş ve henüz blastosist durumundaki embriyon bu safhada bekletilir. Önce doğan kardeşinin gelişerek keseyi terk etmesini ve doğum sırasının kendisine gelmesini bekleyen embriyonun, öldürülmeden gelişmesinin geciktirilmesi (embriyonik diyapoz), çok mükemmel bir hormon sistemini kudretine perde yapan Rabbimizin inayetiyle olur. Ortalama bir ay kadar sonra, yeterince gelişmiş yavrumuz, keseden ayrılınca, sırasını beklemekte olan blastosist halindeki embriyomuz, rahme yapışarak yeniden gelişmeye başlar. Doğumdan bir iki gün önce ise artık gezebilecek durumdaki önceki yavrumu gezinmesi için, keseden dışarı çıkarırım. İkinci yavrum doğduğunda o da kardeşi gibi gözsüz ve ayaksızdır, yine sevk-i İlâhi ile doğum yerinden keseye doğru tırmanarak içeri girer ve kendisine uygun süt salgılayan bir meme başını kapar.

    İhtiyaca göre süt

    Kendisine uygun süt.. ilginç, değil mi? Çünkü diğer memeden, önce doğmuş yavrum için farklı bir süt akıtılmaktadır. Bu süt, yeni doğan yavru için uygun değildir. Büyük yavruma kese içine girme izni versem, henüz çok küçük olan kardeşini ezerek öldürebilir, onun için büyük yavrum sadece kafasını sokarak kendisine ait meme başından kendisine uygun sütü içebilir. Bundan dolayı dişilerimiz aynı anda üç durumu birden yaşar. Dişilerimiz bir taraftan kese dışında gezen büyük yavruyu emzirirken, diğer taraftan yeni doğan gelişmemiş yavruyu kese içinde muhafaza ederek emzirir. Bunlar olurken ana rahminde sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir embriyon da olabilir. Enteresan olan husus ise, her üç yavruya ait farklı metabolik düzenlemelerin hepsi de aynı annenin vücudunda ve aynı hormonlarla yürütülmesidir. Her üç yavrum geliştikçe, memelerimdeki sütün kalitesi de yavruya uygun olarak değişmektedir. Böyle bir şefkat ve merhamet, her şeyi gören ve bilen Rahmeti Sonsuz Rabbimiz'den başkasına ait olamaz!

    Misk sıçanı kangurusu gibi küçük türlerimiz, bir seferde 2-3 yavru dünyaya getirebilir. Diğer türlerimiz ise, her seferinde ancak bir yavru doğurmaktadır. Çok azımız evlilik için belli bir mevsimi beklese de, büyük çoğunlukla belli bir kızışma mevsimi beklemeden, tıpkı sizler gibi, her mevsimde evlenip çocuk sahibi olabiliriz. Hamilelik sürelerimiz de benim gibi büyük türlerde 4-5 hafta, orta boylarda 3-4 haftadır. Tabii ki, henüz gelişmemiş bir yavruyu yarı embriyon gibi doğurduğumuz için, doğurmamız çok kolay ve acısızdır.
    Doğumlarımız arasında bu kadar kısa süre oluşunun hikmetini merak edebilirsiniz. Bunun bunca yıldır yaşadıklarımdan sonra tespit edebildiğim en mühim hikmeti, düşmanlarımızın çok sayıda yavrumuzu küçük yaşta öldürmeleri ve çok düşük yapmamızdır. Düşüklerin sebebi de, biraz korkaklığımızdır. Dingo denen yırtıcı ve vahşi köpek ile karşılaştığımızda, korkudan karın kaslarım gevşemekte ve kesemin ağzı açılmaktadır. Yırtıcıdan kaçarken de, yavrum keseden düşmekte ve bu köpeğe yem olmaktadır. Ayrıca kuraklık ve kıtlık dönemlerinde yavrularımız daha çok ölmektedir. Böyle durumlarda hemen blastosist halinde beklemekte olan yavru devreye girmektedir. Embriyon gelişmeye başladıktan sonra kuraklık başlarsa, otomatik olarak embriyomun gelişmesi durur ve uyku hâline geçer.
    Büyük kanguruların dişi yavruları, iki-üç yaşlarında iken anne adayı haline gelirler. 8-12 yıl kadar da doğurganlıkları devam eder. Küçük türler ise, 4-5 aylık iken ergenliğe ulaşır ve hâmile kalabilir. Ayrıca bunların embriyonik gelişmeleri 10-11 ay kadar geciktirilebilir.

    Mükemmel zıplama mekâniği

    En güçlü yanımız, kuvvetli arka bacaklarımızdır. Ön üyelerimizin pazı kısımları da güçlü fakat kısa, vücudumuzun üst kısmı da küçüktür. Uzun uyluk kemiğimizi, dar ve uzun bir kalça eklemi destekler. Sıçrarken dizimizi bükemeyiz, zaten bükmemize gerek de yoktur. Çünkü arka ayaklarımızın mekânik dizaynı çok sıçrama için mükemmel yaratılmıştır. Gerek ayak parmaklarımızın, gerekse tarak, incik ve baldır kemiklerimizin kasları ile bunlara bağlanan tendonlarımızın gerginliği kurulmuş bir yay gibi olduğundan sıçrama için bu hazır enerjiyi serbest bırakırız. Dokuz metreden daha uzağa sıçrayanlarımız bile vardır. Kayıtlara geçmiş en uzun atlamamız ise, 13,5 metredir. Sıçramada ve bazen dik durmamızda beşinci ayak gibi iş gören kalın kaslı kuyruğumuz, hem dengede hem de desteklik yapmada çok önemlidir. Sıçramamızın maksadı düşmanlarımızı şaşırtmak ve hızlı kaçmaktır. Erkekler kavga esnasındaki sıçramalarında kuyruklarından destek alır. Cenâb-ı Allah (cc) bu kavgalarımızı da bildiğinden, tekmelerden karnımız patlamasın diye erkeklerimizin bellerinin etrafındaki kürklü deriyi kalınlaştırarak (omuz bölgesinden iki misli daha kalın) bir zırh gibi, karın bölgelerini koruyacak şekilde yaratmıştır. İhtiyaca göre bazen emekler gibi yürür, bazen de sıçrarız. 10 km'den daha yavaş hızlarda sıçrama, en avantajlı bir hareket tarzıdır. 15-20 km'nin üzerindeki hızlarda ise, sıçramalar çok enerji kaybettirdiği için sıkışmadığım durumların dışında tercih etmeyiz. Saatte 55 km hıza çıkabiliriz. Küçük kanguru türlerimiz ise 30 km kadar hıza çıkabilir.

    Eksiksiz karşılanan ihtiyaçlar

    Ön bacaklarımızı ısı düzenlenmesinde de kullanırız. Eğer çok sıcak bir hava varsa elimize tükürerek sıcak yerlere yayar ve ısı kaybını temin ederiz. Her türün yaşama tarzına has hususî davranış biçimleri ve uzuv değişiklikleri, Rabbimizin bizlere ihsânıdır. Sıçan kanguruları arazide çok iyi kamuflaj yapabilme kabiliyetindedir. Ağaçlara tırmanarak yaşayan birkaç türün uzun ve güçlü elleri, bu iş için hazırlanmıştır. Kuyruklarının sarılma ve kıvrılma özelliği olmadığından, ağaçtan geri geriye inerler. Ağaçtan ağaca kısa mesafelerde atlayabilirler. Kayalarda yaşayan vallabi türünün ayakları kaymayacak bir tabanla yaratılmıştır.

    Midelerimizin ön bölgesi, bir mayalanma (fermantasyon) odası olacak şekilde yaratılmıştır. Bağırsaklarımızdaki ve midemizdeki simbiyont bakteriler ve silli bir hücreli canlılar, sindirim için hizmetimize verilmiştir. Hattâ bazı türlerimiz hususî metabolizmaları sayesinde gıdalarındaki protein miktarı düşükse, üreyi idrar olarak atmayıp protein sentezlemek için tekrar kullanabilir. Rabbimiz ne kadar merhametli görüyor musunuz?
    Sevgili insanoğlu! Aynı Yaratıcı'nın eserleriyiz. Hepimiz ayrı ayrı sanatlarla süslenmişiz. Üstünlüğünüz; akıl, şuur, vicdan ve kalb gibi dinamiklere sahip oluşunuz sebebiyledir. Rabbim sizleri muhatab almış. Bunun kıymetini takdir etmelisiniz ve hayatınız boyunca imtihanda olduğunuzu unutmamalısınız. Bizim imtihanımız yok; yiyip içip keyfediyoruz. Azap riskimiz de yok, bir mükâfat alma durumumuz da. Takdir ve tasarruf O'na ait, isteseydi hiç de yaratmayabilirdi. Her şey için O'na teşekkür ediyoruz. İnsanlar olarak gerisini siz düşünün.



kangurunun özellikleri,  kanguru özellikleri,  kanguruların özellikleri,  kanguruların ilginç özellikleri,  kangurunun ingilizce özellikleri,  kangurunun özellikleri ingilizce,  kangurunun ilginç özellikleri