İslam Dini ve İman Bölümü ve Kitaplara İman Forumundan Kur'an ve Hakkında Sorular Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Kur'an ve Hakkında Sorular

    Reklam







    Kur’ân-ı Kerim ilk olarak ne zaman çoğaltılmıştır?

    Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in halifeliği devrinde yapılan fetihlerle İslam devleti sürekli genişlemekte idi. Hz. Osman (ra) devrinde İslam devleti artık Arabistan sınırlarını aşmıştı. Yeni beldelere gönderilen muallimler Kurân’ı öğrendikleri ve duydukları kıraatle okuyup, İslam şeraitini bulundukları muhitte neşrediyorlardı.
    İslamiyet’e yeni giren bu muhtelif bölge ahalisi, Resulullah’ın (asm) okuyuş ihtilafına niçin müsaade ettiğine vakıf değillerdi. Kurân’ı hangi kıraat üzerine öğrenmişlerse onu şiddetle müdafaa ediyor ve bunun bir neticesi olarak mücadeleye girişecek kadar galeyan ve taassup gösteriyorlardı.
    İşte bu gibi hadiseler, Hz. Osman’ı (ra) Kurân’ı birkaç nüsha istinsah edip, belli başlı İslam merkezlerine göndermeye sevk etti.
    Bütün eserlerin ittifak ettiği vak’a şudur:
    Azerbeycan ve Ermenistan seferine iştirak eden Irak ve Suriyeli askerler arasında Kurân’ı okuyuşta bazı kıraat farkları belirlenmişti. Her iki tarafın kendi kıraatlerinin doğruluğunu iddia ediyorlardı.
    Bu tehlikeyi sezen kumandan Huzeyfe Bin El Yeman (ra), bu karışıklığı gidermesi için Hz. Osman’ı (ra) teşvik etti.
    Bu hususta Enes Bin Malik’ten (ra) gelen bir haber Buhari’den (ra) şöyle rivayet edilir:
    “Ermenistan ve Azerbeycan fethinde Suriye ve Iraklılarla beraber bulunan ve onların Kurân-ı Kerim’i muhtelif şekillerde okumalarından müteessir olan Huzeyfe İbnü’l Yeman (ra), Hz. Osman’a (ra) geldi ve ona:
    “Ey Müminlerin Emini! Şu ümmet Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarında düşmüş oldukları ihtilafa düşmeden önce, sen bu işin icabına bak.” dedi. Bunun üzerine Hz. Osman (ra) Hz. Hafsa’ya (ra) haber göndererek, elinde bulunan mushaftan nüshalar çıkartılacağını, bu iş bittikten sonra nüshanın kendine iade edileceğini söyleyerek, asıl nüshayı istedi. Hz. Hafsa (ra) da mushafı Hz. Osman’a (ra) gönderdi.
    Kuran-ı Kerim’i istinsah eden heyet dört kişiden oluşuyordu
    Zeyd Bin Sabit (ra), Abdullah İbnü’z Zübeyr (ra), Said İbnü’l As (ra) ve Abdurrahman İbnü’l Haris Bin Hişam’dan (ra) ibaret heyete Hz. Osman (ra) Kuran’ı istinsah etmelerini emretti. Hz. Osman (ra), Hz. Zeyd’den (ra) gayri Kureyş’e mensup olan üç kişiye, Hz. Zeyd (ra) ile Kuran hakkında bir şey üzerinde ihtilaf ettiğiniz zaman, onu Kureyş lehçesi ile yazınız. Çünkü O Kureyş lehçesi ile nazil olmuştur.”dedi.
    Heyet istenilen nüshaları ikmal ettikten sonra, asıl nüsha Hz. Osman (ra) tarafından Hz. Hafsa’ya (ra) gönderildi.
    Çoğaltılan nüshalar, başından sonuna kadar Büyük Mescit’te Müslümanların huzurunda okundu, ardından İslam ülkelerine gönderildi.
    İstinsah edilen nüsha sayılarının rivayetinde ihtilaf vardır
    Hz. Osman’ın (ra) istinsah ettirdiği mushaf adedi üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bir rivayette dört nüshadır. Üç tanesi Kufe, Basra ve Şam’a gönderilmiş, bir tanesini de Medine’ye bırakılmıştır. Medine’de bu nüshaya “El Mushaf’ül İmam” denir.
    Diğer bir rivayette ise yedi tanedir. Yukarıdaki beldelere ilaveten Mekke, Yemen ve Bahreyn’e de birer nüsha gönderilmiştir. İbni Hacer (ra) ise bu nüshaların beş tane olduğunu söyler. Bu adetlerin daha değişik olduğu rivayetler de vardır.
    Hz. Osman (ra) tarafından değişik vilayet merkezlerine gönderilen bu nüshalar asırların geçmesiyle kaybolmuştur. Bugün bu mushaflardan sadece üç tanesi mevcuttur. Biri İstanbul Topkapı sarayında, diğeri Londra India Office Library’dedir. Bir diğer tam olmayan nüshası ise Taşkent’te bulunmaktadır. Çarlık Rus hükümeti onun faksimile ile röprodüksiyonunu (fotoğraf veya fotokopi ile tam kopyasını) neşretmiştir. Bu üç Kur’an karşılaştırıldığında, boyutlarının aynı olduğu, yazı ve imla hususiyetleri bakımından aralarında hiç bir fark bulunmadığı görülür.
    Resmî mushaf dışındaki mushafların yakılmasının amacı, Müslümanları tek kıraatte birleştirmektir
    Hz. Osman (ra) ilim merkezlerine gönderilen bu nüshaların dışındakilerinin ve Kuran yazılı yaprakların yakılmasını emretti:
    “Hz. Osman’ın (ra), yazdırdığı resmî mushaf dışındaki mushafların yakılmasını emretmesi, kıraat ihtilâflarını ortadan kaldırmak, Müslümanları tek kıraatte birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nitekim Hz. Ali’nin (ra):
    “Ey insanlar, Osman (ra) hakkında aşırı sözler söylemekten, ona “Mushaflar yakıcısı!” demekten sakının. Vallahi O (ra), mushafları, biz Hz. Muhammed’in (asm) ashabı önünde yaktı. Osman (ra) zamanında yönetici ben olsaydım, onun mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım.” dediği rivayet edilir.” (Kurtubi)
    Hazırlanan nüshalara itiraz olmamış ve kısa zamanda teksir edilmiştir
    Hz. Osman’ın (ra) gerek kendisinde bulundurduğu, gerekse diğer şehirlere gönderdiği nüshalara itiraz olmamıştır. Tüm Müslümanlar arasında icmalen kabul görmüş, çeşitli İslam fırkaları tarafından benimsenmiştir. Kısa zamanda bunlardan istinsahlar yapılarak, birçok Müslüman’ın elinde Kuran nüshaları görülmeye başlamıştır.
    “Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında vuku bulan Sıffin savaşında Hz. Amr İbnü’l As’ın (ra) işaretiyle beş nüsha havaya kaldırılmıştı.” (Feth’ül Bâri)
    Bu misal kısa zamanda Müslümanların elinde mushafların ne kadar çoğaldığını göstermektedir. Halbuki Hz. Osman (ra) istinsahı ile Sıffin muharebesi arasında yedi sene gibi kısa bir zaman geçmişti.
    ***
    Kur’ân-ı Kerim’de kaç ayet vardır?
    Kurân’ın kaç ayet olduğu hususunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Fakat bu ihtilaf sadece numaralandırma hususunda olup Kurân’ın tümü için her hangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Çünkü âlimlerin hepsi Kurân-ı Kerim’in bütünü için ittifaktadırlar.
    Bazı âlimler, bir kısım uzun cümleleri iki-üç ayet saymışken, bazısı tek ayet kabul etmiştir. Yine Şafiî âlimleri besmele-i şerifi, başında zikredilen sure ile bir bütün olarak saydıkları halde Hanefi âlimleri besmeleyi ayrı bir ayet olarak saymışlardır. Sure başlarındaki “yasin, ha mim” gibi huruf-u mukattaa için de benzer durum geçerlidir.
    İbn-i Abbas: 6616, Nafi: 6217, Şeybe: 6214, Mısır âlimleri: 6226, Arap dili ve edebiyatında dâhi olan belâgat âlimlerinden Zemahşeri ise; Kurân’ın 6666 ayeti olduğunu söylerler.
    13. asrın müceddidi kabul edilen Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de 6666 görüşündedir.
    Fakat günümüzde Kûfelilerin görüşünün kabul görülmesiyle tüm Kur’ân-ı Kerimler 6236 ayettir.
    ***
    Kurân’da Allah (cc) niçin “ben” yerine “biz” zamiri kullanmıştır?
    Allah (cc) Kur’ân-ı Kerim’de kendi zatından bahsederken konunun gelişine, meselenin anlatılışına göre bazen (biz) “birinci çoğul şahıs” zamirini kullanır.
    Cenab-ı Hakk’ın kendisiyle ilgili olarak bazen “biz” ifadesini kullanması, O’nun azamet ve şanının yüceliğine işaret eder.
    Allah (cc) Peygamber’le konuşmasında yani vahiyde vasıta kullanır. Vahyi peygambere ulaştıran Cebrail’dir (as), vahyin kaynağı ise bizzat Allah’tır (cc). Bu tarz ayetlerde de yine “ben” yerine “biz” ifadesini kullanmıştır.
    ***
    Kurân’daki sure ve ayetlerin sırası nasıl belirlenmiştir?
    Ayetlerin konacağı sure ve sure içindeki yerleri, Peygamber Efendimiz’e (asm) vahiy yoluyla bildirilmiştir
    Nazil olan ayetler ve sureler belirli bir sıra ile gelmiyordu. Bir sure tamamlanmadan başka bir sure inebiliyor ve ayetler de belli bir sıra takip etmiyordu. Hz. Muhammed (asm) Cebrail’in (as) Allah’tan (cc) getirdiği emirleri deri parçası, hurma yaprağı, düz taş parçası, kürek kemiği gibi küçük parçalara yazdırıyordu. Ve Cebrail (as) her ayet geldikçe Hz. Muhammed’e (asm) konacağı sureyi ve sure içindeki yeri de öğretiyordu.
    Surelerin Kur’ân içinde takip ettiği sıra Hz. Osman’ın (ra) halifeliği zamanında ashapla istişare edilerek belirlenmiştir
    Hz. Ebu Bekir’in (ra) halifeliği zamanında Hz. Ömer (ra) savaşlarda kurra hafızlarının yani Kurân’ı tecvit ve tertil (tane tane, anlaşılır, usül ve kaideye göre) üzere okuyanların şehit edildiğini ve bundan dolayı Kur’ân için endişeye kapıldığını söyledi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’in (asm) vahiy kâtibi olan ve Kurân’ı ezbere bilen Zeyd bin Sabit’i (ra) ve muhacir ve ensardan oluşan on iki kişilik istişare heyetini Kur’ân nüshalarını bir araya getirmekle görevlendirdiler.
    Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Zeyd’e (ra) Kurân’ı bir araya getirirken hafızasına güvenmemesini, her ayet için yazılı iki şahit istemesini şart koştu. Ve yanında yazılı Kur’ân nüshası bulunduranların, bunları Hz. Zeyd’e (ra) teslim etmesini istedi. Getirilen yazılı nüshalarını Hz. Muhammed (asm) tarafından kontrol edilip edilmediği hususunda yemin ettiriliyordu.
    Sonuç olarak Kur’ân surelerinin şu andaki düzenine Hz. Osman’ın (ra) halifeliği sırasında ashapla istişare edilerek karar verilmiştir.
    ***
    Kurân’da geçen miras ayetlerinde erkeğe iki, kadına bir pay verilmiştir. Bu paylaşım adil midir, hikmeti nedir?
    “Allah size çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadın payı kadar (mîras vermenizi) emreder! Artık (çocuklar) ikiden fazla kız iseler, o hâlde (ölenin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ama (o vâris) bir tek kız ise, bu durumda (mîrâsın) yarısı onundur. Bununla berâber (ölenin) çocuğu varsa, ana-babası için, (o) ikisinden her birine, bıraktığı (mîrâsı)ndan altıda bir düşer. Fakat çocuğu yok da (sâdece) ana-babası ona vâris olursa, artık annesine üçte bir düşer (kalan babasınındır). Fakat kardeşleri varsa, o takdirde ettiği vasiyetten veya borçtan sonra annesine altıda bir düşer. Babalarınız ve oğullarınız; bilmezsiniz ki, onların hangisi fayda bakımından size daha yakındır. (Bütün bunlar) Allah’dan birer farîzadır. Muhakkak ki Allah, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
    Hem eğer çocukları yoksa, zevcelerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir. Fakat çocukları varsa, yapacakları vasiyetten veya borçtan sonra, artık bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bununla birlikte eğer (sizin) çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onların (hanımlarınızın)dır. Fakat çocuğunuz varsa, bu durumda yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Buna rağmen eğer bir erkek veya bir kadına, (kendi) evlâdı ve babası olmadığı hâlde (yakın akrabâsı olarak) vâris olunur da (aynı anneden) bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunursa, o takdirde onlardan her birine altıda bir düşer. Fakat bundan daha çok iseler, o hâlde (vârise) zarar verici olmadan edilen vasiyetten veya borçtan sonra, onlar üçte birde ortaktırlar. (Bütün bu mîras taksim usûlü) Allah’dan birer emirdir! Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir.” (Nisa, 11-12)
    Tenkit edilen bu meselede aslında Kur’ân; (kız kardeş 1 + kocası 2 = 3) (erkek kardeş 2 + eşi 1 = 3) olmak üzere eşitlik sağlayarak adaletini gösterir.
    Bir kadının hayatı boyunca kendisini idare ve himaye edecek birine ihtiyacı vardır. Geçim yükü ve himaye vazifesini ise Allah (cc) erkeğin omzuna yüklemiştir. Hem kendisini, hem de eşini olmak üzere en az iki kişinin geçimini sağlamak zorundadır. Bunun yanında çocuklarını, annesini, babasını ve gerekirse yakın akrabalarını da geçindirmek erkeğe düşer.
    Erkek, babasının malından üçte ikisini almakla bu malın ikide birini karısının ihtiyaçlarına harcaması gerektiği için kendisine bir pay kalacaktır. Böylelikle babasının malından bir pay alan kız kardeşiyle denk olup aynı payı almış olacaklardır. Neticede (kız kardeş 1 + kocası 2 = 3) (erkek kardeş 2 + eşi 1 = 3) olmak üzere eşitlik sağlanmış olur.
    İşte; tenkit edilen bu mesele aslında Kurân’ın adaletinin bir göstergesidir.
    ***
    İncil’de geçen Paraklit’in Hz. Muhammed olduğunu nereden bileceğiz?
    Hz. İsa (as) Yunan diliyle değil, İbrani (Arami) diliyle konuşurdu. Dolayısıyla İncil, İbranice’ydi. Daha sonra Yunanca’ya ve Latince’ye çevrilmiştir. En önemli bozulmalar da bu tercümeler esnasında ortaya çıkmıştır. Aynen “Paraklit” kelimesinde olduğu gibi.
    “Paraklit” kelimesinin Yunanca’da bir manası “teselli edici” diğer bir manası da “niyaz olunmuş-niyaz olunan” dır. “Niyaz olunmuş” manasıyla “Paraklitos” kelimesinin hiçbir kimseye isim olması uygun düşmez. Hatta, dünyada böyle bir isim bulunduğu da düşünülemez. Yunanca’da bir başka kelime daha vardır. O da; “Ahmed” manasında olan “Piriklitos” kelimesidir. (Risale-i Hamidiye s. 59)
    Tercümanların, İncil’in aslı olan Arami (İbrani) dilindeki bu kelimeyi, Yunanca’ya tercüme ederken, “Piriklitos” yerine “Paraklitos” diye yanlış olarak tercüme ettikleri anlaşılmaktadır. Bu durumda (p) ile (r) harflerinin arasında (a) olmayıp, “Piriklitos” yazılınca manası Yunanca’da hiç eksiksiz olarak “Ahmed” olmaktadır. Eğer bu yanlışlığa düşülmeseydi, o zaman “Piriklitos” kelimesiyle direkt Hz. Muhammed’in (asm) ismi İncil’de geçmiş olacaktı.
    Kurân’da Hz. Muhammed’in (asm) İncil’de “Ahmed” ismiyle anıldığı belirtilmiştir:
    “Hani Meryemoğlu İsa: “Ey İsrailoğulları! Muhakkak ki ben, benden önce (gönderilmiş) olan Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek ismi “Ahmed” olan bir peygamberi müjdeleyici olmak üzere size Allah’ın (gönderdiği) bir peygamberim!” demişti.” (Saff, 6)
    Eğer İncil’de “Piriklitos” kelimesi bozulmadan bu şekliyle geçseydi, Kurân’daki bu ayet açıkça görünecekti. Hem de Hıristiyanlar Hz. Muhammed’i (asm) kabul etmek zorunda kalacaklardı.
    Buna rağmen, her iki kelime ile de gelecek olan bir peygamberden haber verilmektedir. O da, son peygamber Hz. Muhammed’dir (asm). Çünkü Hz. İsa’dan (as) sonra, O’ndan (asm) başka peygamber gelmediği tarihen sabittir
    ***
    Peygamber Efendimiz (asm) zamanında Kurân’ın muhafazası ne şekilde olmuştur?
    Kur’ân-ı Kerim yazı ile muhafaza edilmiştir
    Hz. Muhammed (asm), vahyolunan ayetleri gelişinden hemen sonra, yazı yazmayı bilen bir kısım sahabelerine kaydettiriyordu. Sonrasında ise ayetleri tekrar ettirerek herhangi bir yanlışlık bulunursa düzeltiyordu. Vahyi yazan kâtibe “yazdığını çoğalt ve müminlere dağıt!” diye emrediyor, Kur’ân ayetleri bu yöntemle müminlere ulaştırılıyordu. Resulullah’ın (asm) vahiy kâtiplerinin sayısı 42 idi. Bunların en meşhurları Mekke’de Abdullah Bin Sa’d (ra), Medine’de ise Übey İbni Kab’dır (ra).
    Kur’ân-ı Kerim deri, kemik, tahta vb. parçalar üzerinde kısım kısım yazılmıştır
    O dönemde Kur’ân parça parça olarak işlenmiş ince deriler, develerin kürek ve kaburga kemikleri, ağaç kabukları, hurma dalları, tahta, seramik, parşömen ve düzgün taş gibi maddelerin üzerinde muhafaza edilmekte idi.
    Kur’ân-ı Kerim sahabelerin mübarek hafızalarında kayd edilmiştir
    Kurân’ı cem eden sahabeler, elbette onu hıfz da ediyorlardı. Zaten namazlarda okunması icap ettiğinden, her Müslüman’ın Kuran’dan birkaç ayet veya birkaç sure ezberlemiş olması lazım gelirdi. Hele İslamiyet’in ilk günlerini yaşayan, sarsılmaz bir imana sahip olan sahabelerin, kendilerini zulmetten nura kavuşturan O mukaddes kitabı hafızalarına nakş etmek ve onun ahlakı ile ahlaklanmak en büyük gayeleri idi. Nazil olan ayetleri ezberlemeyi ibadetlerin en büyüğü ve Allah-ü Teâlâ’ya yakın olma vesilesi sayan sahabeler, ayetlerin zaptı ve ihtimamı için büyük bir gayret sarf ediyordu.
    Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim, ilahi kitaplar arasında, olduğu gibi kalan, dili değişmeyen ve hiçbir ilahi kitaba nasip olmayan bir mazhariyete ulaşmıştır.
    Kurân’ın bir mushaf haline toplanması murad-ı ilahidir
    Hz. Peygamber (asm), nazil olan bu münferit kısımların bir kitapta toplanmasının murad-ı ilahi olduğunu biliyordu. Ku’rân-ı Kerim bunu bizzat teyit etmektedir:
    “Bu kitap, çok kerim bir Kurân’dır, masûn ve mahfuz bir kitaptır. Ona yalnız temiz olanlar dokunabilir.” (Vakıa, 77-79)
    Bu ayette ona “pak olanlar dokunabilir“ dediğine göre, onun mutlaka bir şeyin üzerinde yazılı olmasını icab ettirir. Fakat vahyin gelişi Peygamber’in (asm) hayatı müddetince devam edeceğinden, kitap halinde bir araya getirilemiyordu. Böyle yapılmış olsaydı sık sık değişiklik yapmak, araya girecek birkaç ayeti yerleştirmek için, bir çok yazılı metni imha etmek mecburiyeti hâsıl olacaktı. Üstelik henüz hayatta olan vahyin muhatabı, en büyük teminat mercii idi.
    Ancak Ramazan aylarında Resul-i Ekrem (asm) ile Cebrail’in (as) o güne kadar inen ayetleri birbirlerine karşılıklı olarak okumaları (arza) uygulamasından (Buhari) Kurân’ın bir kitap şeklini alma yolunda olduğu anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlerde Zeyd Bin Sabit (ra) ile Übey Bin Kâ‘b (ra) gibi sahabilerin bu okumaları yakından takip ettikleri belirtilmektedir.
    Ramazan aylarında Hz. Peygamber (asm) ile Cebrail (as), Kurân’ı karşılıklı olarak okurlardı
    Zira her Ramazan’da o senenin Ramazan ayına kadar inmiş olan sureleri Cebrail (as) Hz. Muhammed’e (asm) okur ve Peygamber’den (asm) de dinlerdi. Sonra ise Hz. Muhammed (asm) mescitte insanlara okurdu. Cebrail (as) da yanında bulunur, yanılma olursa düzeltirdi. Böylece her Ramazan ayında o Ramazan’a kadar gelmiş olan bütün sureleri (vahiyleri) Müslümanlar da kontrol etmiş oluyorlardı.
    Özellikle Resul-ü Ekrem’in (asm) vefat ettiği yılın ramazan ayındaki son okuyuş karşılıklı olarak ikişer defa gerçekleşmiş, böylece bütün ortaya çıkmıştır. (Buhari, Nesai)
    Kur’ân-ı Kerim Peygamber Efendimiz’in (asm) vefatından sonra mushaf haline getirilmiştir
    Kur’ân-ı Kerim’in iki kapak arasında resmi bir mecmua veya bir kitap halinde toplanabilmesi ise, ancak o muhterem zatın vefatından sonra mümkün olabilmiştir.
    ***
    Kurân’ın yedi lehçe üzere okunması Kurân’ın değiştirildiği anlamına mı gelir?
    Kurân-ı Kerim’in yedi harf ve yedi kıraat ile okunması
    İslam’ın ilk günlerinden itibaren kendini gösteren ve üçüncü halife Hz. Osman (ra) zamanında bariz bir şekilde ortaya çıkan yedi harf ve kıraat meselesi tefsir hareketinde önemli bir yer tutmaktadır. Bunların her ikisi de, İslam’ın zuhurunda Arap yazısının ibtidai ve Arap lehçesinin karışık bir durumda olmasından ileri gelmektedir. Henüz doğmakta olan bir din, lehçe bakımından değişiklik arz eden bir muhitte, muhataplarına lazım gelen kolaylığı göstermiştir.
    Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:
    “Şüphesiz ki Kur’ân yedi harf üzere nazil olmuştur. Size kolay geleni okuyun.” (Buhari)
    Yedi harf: Lafzı ve maddesi değişik fakat aynı manaya gelen başka bir kelimenin kullanılması demektir.
    Yedi kıraat: Aynı kelime üzerinde, med, kasır, hareke, sükun, nokta, irab gibi hususlarda olan değişikliktir.
    Yoksa kelimenin harf bünyesinde bir değişiklik yoktur. İhtilaf şekil ve surettedir, madde ve lafızda değildir. İslam alimleri arasında revaç bulan görüşlerden biri, Kur’ân-ı Kerim’in yedi harf üzerine nazil oluşundan maksat, onun yedi lehçe ve yedi lugat oluşudur. Yani harf kelimesinin bir manası da lugat ve lehçedir.
    Ez-zerkeşi bu hususda:
    “Kur’ân ve kıraat birbirinden ayrı iki hakikattir. Kur’ân, beyan ve i’caz için Hz. Peygamber’e (asm) nazil olmuş bir vahiydir. Kıraat ise, zikredilen şu vahiy lafızlarının, tahfif ve ağırlaştırma ve diğer yönlerden, yazılması keyfiyetidir.” demiştir. (Mukaddemetan)
    Anlaşıldığı üzere yedi harf lafızdaki değişikliktir. Manada ise bir değişiklik yoktur. Bu da Kurân’ın muayyen yerlerindedir. Her yerinde veya her kelimesinde böyle bir şey bahis konusu değildir. Kıraat faaliyeti ise Abbasi devletinin orta devirlerine kadar devam etmiştir.
    Yedi harf ve yedi kıraat hususunda, Hz. Ömer’le (ra) Hişim b. Hakim arasında geçen bir hâdise şu şekildedir:
    Hz. Ömer (ra) şöyle der:
    “Hişam b. Hakim’in Furkan suresini, okuduğumuz şekilden başka türlü okuduğunu işittim. Çünkü Hz. Peygamber (asm), bu sureyi bana okumuştu. Ona okumasını bitirinceye kadar mühlet verdim, sonra onu elbisesinden yakalayıp, Peygamber’e (asm) getirdim:
    “Ya Resulallah! Bundan, Furkan suresini bize öğrettiğinden başka şekilde okuduğunu işittim.” dedi.
    Peygamberimiz (asm) ona oku dedi, oda evvelce benim işittiğim şekilde okudu. Bunun üzerine Peygamberimiz (asm):
    “Böyle nazil oldu.” dedi. Bana oku dedi, ben de okudum.
    “Bu böyle nazil oldu. Kur’ân yedi harf üzerine nazil olmuştur. Hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun.” dedi. (Buhari)
    Anlaşıldığı gibi Kurân’ın yedi ayrı kıraat ve harfle okunması bilmeyenler için tartışma konusu olabilmekteydi. Günümüzde ise insanların aklına “Acaba Kur’ân değiştirildi mi?” diye şüpheler gelebilmekte ve bu tür okuyuş tarzlarını kolayca eleştirebilmektedirler. Fakat bu durum yedi harf ve yedi kıraat meselesinin bilinmemesinden ileri gelmektedir. Kurân’ın aslı ise hiçbir zaman değişmemiştir.
    Muhammed b. Ka’b el-Kurezi: “İbn Mes’ud, Ubeyy b. Ka’b ve Zeyd kıraatleriyle yazılmış üç Mushaf gördüm, fakat bunların hiçbirinde birbirine bir şey bulamadım.” demektedir. (Mukaddemetan)
    Yedi harf ve yedi kıraat meseleleri Müslümanlar için bir kolaylık olmuştur
    Asr-ı saadette Arap lehçesinin karışık olması dolayısıyla gerek yedi harf gerekse yedi kıraat meselesi insanlar için bir rahmet olmuştur.
    “Cibril (as) Peygamber Efendimiz’e (asm) mülaki olduğunda:
    “Ey Cibril, ben ümmi, aciz, ihtiyar, çocuk ve köleler bulunan bir ümmete gönderildim. Bu adamlardan hiç biri kitabı okuyamazlar.” dedi. Cibril (as) da:
    “Ey Muhammed, Kurân’ı yedi harf üzerine oku!” diye buyurdu. (Tefsiru’l-Taberi)
    Ubeyy b. Ka’b dan rivayet edildiğine göre: “Hz. Peygamber (asm) Benû Gıfar suyunun yanında iken, O’na (asm) Cibril (as) geldi ve:
    “Allah (cc) ümmetine, Kurân’ı bir harf üzerine okumanı emrediyor” dedi. Peygamber Efendimiz (asm) da:
    “Allah’tan mağfiret ve afvımı isterim, ümmetim buna takat getiremez” dedi. Bu şekilde konuşmalar üç defa tekrar eder. Dördüncü de Cibril (as):
    “Allah (cc) ümmetine Kurân’ı yedi harf üzerine okumanı emrediyor. Hangi harfi okurlarsa onda isabet ederler.” (Buhari)
    Fakat unutulmamalıdır ki: Kurân’ın yedi kıraat meselesi yazıyı etkilememiş yalnızca kıraat hususunda farklılıklar göstermiştir. Bu durum ise o günün şartlarında yazı üslubunun gelişmediği, yazı malzemesinin fazla bulunmaması ve okuma yazmanın fazla yaygınlaşmamasından kaynaklanmaktadır. Yedi harf ve yedi kıraat meselesi o zaman için verilmiş bir ruhsattır.
    Yani şu anda Kurân’da geçen bir kelime yerine aynı manada olan başka bir kelime koymak veya harf ve harekelerde küçük de olsa bir değişiklik yapmak hiçbir şekilde uygun olmaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim şu anda yazımı, harekesi ve imlası ile tamamlanmış olarak elimizde bulunmaktadır. Zaten yedi farklı okuyuş tarzı da mevcuttur. Bunların dışına çıkılmamalıdır.alıntı




    Paylaş
    Kur'an ve Hakkında Sorular Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Kuranı kerim sadece kağıt ve mürekkepten ibaret olarak görenler ilahi kelama olan saygınlığı göz ardı etmiş sayılırlar. Zira fatih sultan mehmet kuranı kerim olan bir yerde uyumayı dahi saygısızlık olarak görmüştür.



kuran kerim çoğaltıktn sonra hangi şehirlere gönderildi,  surelerin isimleri neye göre belirlenmiştir,  gelen ayetlerin kurandaki sıralamaları nasıl ayetleri belirlenmiştir,  hafsa r.a n