Diğer Kategoriler ve İslamda Tesettür Forumundan Hımar”ın Tanımı ve Hükmü Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Hımar”ın Tanımı ve Hükmü

    Reklam




    b. BAŞÖRTÜSÜ

    1) “Hımar”ın Tanımı ve Hükmü :

    “Hımar”ın aslı itibarıyla “örtü” anlamına gelmektedir. Kadına atfedilerek kullanıldığında ise “başörtüsü” anlamını taşır.[1] Böylece “hımar”, insanların örfünde kadınların başını örttüğü şeyin adı olmuştur.[2] Başa alınan başka örtü çeşitleri varsa da “başörtüsü” bunların en küçük ölçüde olanını temsil etmektedir.[3]

    Araplarda bazı koyun ve at cinslerine “muhammera” veya “muhtemira” denilmesinin sebebi baş kısımlarının beyaz oluşudur.[4] Baştaki bu beyazlık kadının başörtüsüne benzetilmiştir.[5]

    Hımar, “mutlak örtü” anlamında kullanıldığı takdirde tüm ziynet yerlerini örten elbise şeklinde anlaşılsa dahi, ayet metninde “hımar” hakkında gelen “yakalarının üzerine salsınlar” ifadesi, “hımar”ın yakalara kadar baş ve boyun kısımlarını örten özel parça tarzında anlaşılmasını gerektirmiştir. Zira lafız birden çok manaya delalet etmesi halinde karineler istenilen manayı tahdit edecektir.[6]

    Ayrıca Nafi’nin: “Çocukken Safiye bt. Ubeyd’i abdest alıyor gördüm. Başını meshetmek istediği zaman hımarını kaldırırdı.”[7] Ayrıca Zühri’nin: “Mahrem erkeğin hımar altından kadının kakülüne bakmasında sakınca yoktur. Ancak tümüyle hımarını açması doğru olmaz.”[8] gibi rivayetleri, “hımar”ın kadının baş ve saç kısmını örten “başörtüsü” anlamında anlaşıldığını ve uygulamanın bu doğrultuda gerçekleştiğini gösteren delillerdendir.

    Rıza Savaş konu ile ilgili araştırmasında, kaynaklarda “hımar” şeklinde yer alan kelimenin “başörtüsü” olarak anlaşıldığını ve tarifinin “kadının başını örttüğü şey” olarak yapıldığını tekit etmektedir.[9]

    Kadının avret yerlerinden olan saç ve boyun kısmını örtmek üzere başörtüsü takınması hakkında ayette şöyle buyurulmaktadır: “Mümin kadınlara söyle! gözlerini sakındırsınlar ve namuslarını korusunlar. Kendiliğinden görünen hariç ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar...”[10]

    Ayet-i Kerimede saç “ziynet” olarak gösterilmiştir. Zira “başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” ifadesi, “ziynetlerini göstermesinler” emrinin akabinde gelmiş, böylelikle saçın, gizlenmesi gereken ziynete dahil olduğuna işaret edilmiştir.

    “Salsınlar” şeklinde tercüme edilen ifadenin aslı “d-r-b” kökünden gelen “vursunlar” şeklindedir. Özellikle bu fiilin seçilmesi, salma ve iliştirmedeki tekidi ifade eder.[11] “Salsınlar” fiilinden önce gelen ‘lam’ harfi ise “emir” anlamını ifade etmektedir.[12] Yine ayette geçen “Namuslarını korusunlar...”, “ziynetlerini göstermesinler...” şeklindeki gaib emirlerin gereklilik ifade ettiği kesindir. Bu gibi emirlere atfen gelen başörtüsü emri de “nedb” veya “ibaha” değil yine “gereklilik” ifade edecektir.[13]

    Hz. Aişe bu emri işiten Ensar kadınlarının derhal örtünerek bu emri yerine getirdiklerini bildirmektedir.[14] Hadisin bu yorumu, ayetteki emrin gereklilik ifade etmesinin diğer bir tefsir ve karinesidir.

    Aynı zamanda başın örtülmesi gerektiği alimlerin icması ile sabittir.[15] Alimler arasında boyun, göğüs, gerdan ve saçların tamamının kapatılması gerektiği konusunda herhangi bir zaman veya şartta ihtilaf edilmemiştir.[16] Ayrıca saçın her zaman için “ziynet” kabul edilmesi, bu ziynetin örtülmesi gerekliliğini de devamlı kılacaktır.


    2) Başı Örtme Şekli :

    Başı örtme şeklinin belirlenmesinde ayetteki başörtüsü ile ilgili kısmın nüzul sebebinin bilinmesi önem arzetmektedir. Buna göre cahiliye döneminde kadınlar başlarını örttüklerinde eşarp uçlarını sırtlarına atarlar, göğüs ve boyunlarını açık bırakırlardı. Ayet açık bırakılan bu uzuvları da örtecek biçimde başörtüsünün yakalara salınmasını emretmiştir.[17]

    Ayet-i kerimede başörtüsünün üzerine salınması gereken yer olarak “cuyub” gösterilmiştir. “Cuyub” “ceyb”in çoğuludur. “Ceyb” ise gömlek veya elbisenin “kesilmiş kısmı, boşluğu”[18] demektir ve elbisede boynu çevreleyen kısım kastedilmektedir. Ayette başörtüsünün salındığı yer olarak “göğüs” yerine “cuyub (yakalar)” lafzının kullanılması önemlidir. Buna göre tepeden başlayarak aşağı inen başörtüsü elbisenin yakası ile birleşecek, böylece boyun ve göğüsten açık bir yer kalmayacaktır.

    Ümmü Seleme başını örterken Peygamber (s.a.v) onun yanına gelmiş ve: “İki dolama değil sadece bir...” buyurmuştur.[19] Kadı İyaz bunu, örtünün başa ve ağız kısmına bir kez dolanması şeklinde açıklamaktadır.[20] Bununla Hz. Peygamber zamanında başörtünün sarılarak giyildiği, ancak bu sarış şeklinin erkeğin sarığı gibi kat kat sarılmaması gerektiği dile getirilmiştir.

    “Hımar” yüzü örtmemektedir. el-Baci hımarı, kadının boynunu, saç bitiminden başlayarak şeklini şemalini örten ve yüzün sadece yuvarlaklığını ortaya çıkaran örtü olarak tanımlamaktadır.[21] Bunun yanında namazda başörtüsü giyilmesi hükmü ile beraber ayrıca alimlerin namazda yüzün açık tutulması gerektiği hükmünde ittifak etmeleri söz konusudur. Bu durum başörtüsünün yüzü örtmeyen bir örtü olarak anlaşıldığını göstermektedir.

    Bunlarla beraber başörtüsünün hükmü ve örtünme şekli hakkında farklı bazı görüşler ileri sürülmüştür,

    Zekeriya Beyaz, ayette ifade edilen “hımar”ın gerçekte baş ve saç kısmını kapatan bir örtü olmadığı yorumunu yapmaktadır. Bu yoruma göre ayette “hımar” örtülmesi emrinden önce “ziynetlerini göstermesinler” ibaresi gelmiştir. “Ziynet” zahir manasıyla “takı” olduğuna göre “örtü” manasına gelen “hımar”, bu takıları gizlemek maksadı ile talep edilmektedir. “Gerdanlık” boyun kısmının takısı olduğuna göre, “hımar”ın gerdanlığı gizleyecek şekilde sırf boyun kısmına örtülmesi yeterli olacaktır.[22]

    Bu yorum, dil, usül ve ilk uygulama açısından ele alındığında, şu neticelere varılır:
    1. Hz. Peygamber dönemi ve daha sonraki dönemde “hımar” lafzı “başörtüsü” manasında kullanılması ve sahabenin de “hımar”ı özellikle saçı örten örtü parçası olarak anladığının kesinlik kazanması, “hımar” lafzının gerdanlığı örten bir boyun bağı şeklinde anlaşılmasını imkansız kılmaktadır.

    2. Beyaz, ayetteki ziynetleri göstermeme emrinin illetini “ziynetlerin kaybolmaktan ve çalınmaktan korunması” şeklinde beyan etmekte ve böyle bir illet tespitini ayetin içinde bulunduğu Nur suresinde hakkında açıklama getirilen “ifk hadisesi”ne bağlamaktadır. Beyaz’a göre hadisenin çıkış sebebi olan Hz. Aişe’nin gerdanlığını kaybetmesi ve müslümanların bu olay nedeniyle sıkıntıya düşmeleri sebebiyle, başörtüsü ayetinde, kadınların ziynetlerini iyi muhafaza etmeleri ve gizlemeleri istenmektedir.

    Gerçekten de bir ayetin açıklanması ve anlaşılabilmesinde sibak ve siyakın önemi büyüktür. Ancak ayetin anlaşılmasında yeterli olabilecek yakın sibak ve siyak söz konusu iken, ayete uzak diğer ayet ve sebeplerin ayetin anlaşılmasında doğrudan etkili olduğu görüşü, aksine ibareyi daha anlaşılmaz hale getirecek ve yanlış tefsirlerin yapılmasına neden olacaktır. Ayete yakın karinelere bakıldığında “ziynetlerini göstermesinler” ibaresinin hemen öncesinde “iffet yerlerini korusunlar” ibaresi geçmekte, daha sonra tedbir mahiyetinde kadını cinsel yönden çekici hale getiren ziynet ve takıların gösterilmemesi istenilmektedir. Yine başörtüsü ayetine bitişik bir önceki ayette erkeklerin gayri meşru şehevi bakışlardan gözlerini korumaları istenmiş, ardından başörtüsü ayetinde kadınların tedbir mahiyetinde erkekleri doğrudan tahrik edici süslenmelerden kaçınmaları talep edilmiştir. Böylece ayetler tümüyle cinsel duygularla ilgili olup, zinadan ve zinaya yaklaştırıcı eylemlerden korunma tavsiyelerini içermektedir.

    3. “Hımar”ın gerdanlığın korunmasına yönelik bir boyun örtüsü olması yorumu “hımar”ın salındığı yer olarak zikredilen “ala cuyubihinne - (yakaların üzerine)” ifadesi ile çelişki arzeder. Zira yakalar ve boyun kısmı aynı yerde olduğuna göre boyun bağının yakaların üzerine salınması ifadesi anlamsız kalmaktadır. Ayrıca gerdanlığın boyunda olmasına rağmen hımarın üzerine iliştirildiği yer olarak ayette özellikle “yakalar”ın zikredilmesi, Beyaz’ın yorumu temel alındığında çelişki arzetmektedir.

    Yaşar N. Öztürk, “hımar”ın yakalara salınmasından öncelikle göğsün kapatılmasının kastedildiği, başın örtülmesinin ise dolaylı olarak çıkarılabileceği yorumunu yapmaktadır.[23]

    Burada şayet “hımar”ın salınacağı yer olarak “göğüs” ifadesi kullanılmış olsaydı bu durumda doğrudan göğüslerin kapatılması anlaşılabilecek ve neticede bu uzvun örtülmesi yeterli olacaktı. Ancak “hımar”ın “yakalara” vurulmasından sadece göğüsleri örtmenin anlaşılması kabil değildir.
    Dikkat edilirse Öztürk’ün bu yorumu, ayetteki ilgili kısmı “hımarı göğüs üstüne vurma” şeklinde tercüme etmesi ve “yakalar” yerine özellikle “göğüs” ifadesini kullanmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Halbuki “cuyub” şeklinde zikredilen lafız, Arap dilinde “göğüs” şeklinde bir manayı içermemektedir.
    Ayrıca Öztürk, başını herhangi bir biçimde örten, saçının belli bir kısmı açık kalacak şekilde örten kadınların Kur’an’ın beyanına aykırı davranmış olmayacaklarını ve saçların bütünüyle kapatılmasını emreden bir ifadenin bulunmadığı[24] görüşündedir.

    Ayet saçların bütünüyle kapatılmasını açıkça ifade etmese dahi, saçın örtülmesinin emredildiği ve belirli bir kısım istisna edilmediği sürece bunun genellik ifade edeceği ve saçın tümünü kapsaması anlamına geleceği açıktır.

    c. CİLBAB
    1) Cilbabın Mahiyeti :

    Cilbab kelimesinin kökü olan “c-l-b” “kendine çekmek - sevketmek” gibi manaları yanında “örtmek” anlamına da gelmektedir.[25]

    Cilbab için “gömlek”, “başörtüsünden geniş baş ve göğsü örten üstlük”, “bedenin üst kısmını örten rida”, “bedenin alt kısmını örten izar” gibi vücudun sadece bir kısmını örten elbise şeklinde manalar verilmekle birlikte; “kadının sarındığı büyükçe şal”, “tüm vücudu kaplayan izar” gibi vücudu bütünüyle örten elbise olarak da anlaşılmıştır.[26] Kur’an’da cilbab, “geniş elbise”, “kadının diğer elbiselerinin üzerine giydiği elbise çeşidi” anlamlarına gelmektedir.[27] İsfahani, cilbab için “gömlek ve başörtüsü”[28] demek suretiyle bu iki elbisenin görevini cilbabın yerine getirdiğini kastetmiş olmalıdır. Ebu Hayyan, “üzerlerine alsınlar” kavlinin tefsirinde, “üzerlerine” lafzının bedenin tümüne şamil olduğunu beyan ederek,[29] cilbabın tüm vücudu kapladığını ayetin kendisinden çıkarmaktadır.

    Özellikle şimdiki genel anlayışta “ cilbab” terimi ile “tüm bedeni örten elbise” şeklindeki ikinci mana kastedilmektedir. Cilbab kelimesi ile ilgili diğer anlamlar da bu manayı kuvvetlendirir. Örneğin, silah ile beraber kılıf için kullanılan “cülübban” ; yarayı kapatan kabuk için “cülbe”; fakirliği örten sabır için kullanılan “celabib” ifadeleri bir şeyin bütününü kaplama anlamına gelmektedir.[30] Buna göre Abdülkerim Zeydan cilbabı şöyle tarif etmektedir: “Kadının, elbiselerinin en üstüne ve dışına giydiği, yakın bir zamana kadar Irak kadınları arasında çok yaygın olup, bugün de Irak kadınlarının ekseriyetle giyerek adına “abaeh” dedikleri nesneye benzeyen, kadının vücudunu tamamen örtüp gizleyen bir üst örtüsüdür”.[31] Cilbab konusunda yaptığı incelemesinde Elbani, cilbabı; “tepeden ayağa kadar bedeni örten üstlük” şeklinde tanımlamaktadır.[32]

    Taberi’nin zikrettiği tarife göre cilbab: “Başörtüsü üzerine alınan örtüdür”.[33] Ayrıca İbn Kesir’in de “başörtüsü üzerine alınan rida”[34] şeklindeki tariflerinden cilbabın başörtüsü üzerine alınan ikinci bir örtü olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre Osmanlı zamanında yaygın, günümüzde ise bir takım bölgelerde kullanılan ve başörtüsünün üzerine bürünülen, ayrıca yüze de iliştirilen “şal”, “yaşmak”, “bürgü”, “car” [35] tarzındaki örtüler cilbabın Türk kadın giysisinde tezahür ettiği şekiller olmuştur. Son Osmanlı devrinin kadın dış kıyafetlerinden olan “çarşaf” ise üç parçadan oluşmaktadır. Bunlar : 1- Yüzü örten peçe, 2- Baş ile beraber gövdenin üst kısmını örten pelerin, 3- Gövdenin belden ayaklara kadar olan kısmını örten etekliktir.[36] Burada çarşafın baş ile beraber gövdenin üst kısmını örten “pelerin” kısmı cilbab olarak tanımlanabilir. Zamahşeri’nin cilbab ayetinin tefsirinde yaptığı, “cilbab: baş ile beraber bedenin üst kısmını örten, baş örtüsünden geniş ve bol elbise parçası”[37] şeklindeki tarifi “pelerin” tanımına uymaktadır.

    Sonuç :

    Netice itibarıyla izar (eteklik), kadın dış örtüsünde belirlenen niteliklere uygun bir tarzda vücudun alt kısmını örtmede yeterli olacak, ancak özellikle çizgileri belli olmaması istenilen uzuvların toplandığı vücudun üst kısmına normal elbise üzerine genişçe bir örtü daha gerekecektir ki bu “pelerin” şeklindeki cilbab örtüsüdür.

    Diğer bir netice cilbabın şeklinden ziyade işlevinin belirlenmesi ve bu işlevi yerine getirebilecek her türlü örtünün cilbab olarak değerlendirilmesidir. Tarih boyunca cilbab şeklinde yer ve zamana göre meydana gelen değişmeler, cilbab elbisesinin, üzerinde ittifak edilen belirli bir modeli olmadığını göstermektedir. Bu durum, İslami kıyafette, belirli şekillerden ziyade belirli ölçü ve prensiplerin geçerli olduğunun bir göstergesidir.
    Nasslarda cilbabın rengi kesin olarak tayin edilmemiştir. Ancak cilbabın asıl fonksiyonu ziynetleri saklamak olduğuna göre bu işlev dış örtüsünün niteliklerinde belirlendiği gibi koyu, sade, dikkat çekmeyen renklerle yerine getirilecektir.

    Ayrıca cilbab başörtüsü demek değildir. Çeşitli tariflerden anlaşıldığına göre cilbab başörtüsünün üzerine alınan ikinci bir üstlüktür. Kadın dış örtüsünün en önemli kısmı olan cilbab, tüm vücudu örtmese dahi bir kısmıyla başı örttüğü ve baş kısmından itibaren örtülmeye başlandığı anlaşılmaktadır.

    2) Cilbabın hükmü :

    Dış elbisesi cilbabın gerekliliği ayet-i kerime ile sabittir. Ahzab suresi 59. ayette şöyle buyurulmuştur: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, cilbablarını üzerlerine alsınlar. Bu onların bilinmeleri ve rahatsız edilmemelerine daha yakındır. Allah günahları affedici ve merhametlidir.”

    Cilbab ayetiyle beraber hadisler de cilbab örtünmeksizin kadınların dışarı çıkamayacaklarına delalet eder.

    Hafsa (r.a), şöyle rivayet etmektedir: “Biz küçük bekar kızlarımızın bayrama çıkmalarına engel olurduk. Daha sonra kardeşim Peygamber (s.a.v)’e, “cilbabı olmayanın bayrama çıkmamasında bir sakınca var mıdır?” diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) şu cevabı verdi: “Arkadaşı cilbablarından birisini giydirsin; hayrı ve müslümanların davetini görsün”.[38] Hadis, kadınların dışarı çıkarken ayrıca bir üstlük almaları konusundaki hassasiyeti göstermektedir.[39]

    Namazda cilbab örtülmesi gerekli değildir. Namazda önemli olan el ve yüz dışında tüm bedenin örtülü olmasıdır. Bununla beraber Şafii ve Hanbeli mezhebinde namazda kadının üzerine cilbab alması daha faziletli bulunmuştur.[40]

    Başörtüsü ayetinin cilbab ayetinden sonra geldiğine dair güçlü bulgular vardır.* Bu durumda dış giysisi olarak cilbab evden çıkarken giyilecek, ev içinde gerekli hallerde sadece başörtüsü alınması yeterli olacaktır.
    Müslüman ülkesinde yaşayan zimmi kadınlar cilbab giymekle mükellef değillerdir. Zira ayette gelen hitap sadece Hz. Peygamber’in eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlarına yöneliktir.

    Öte yandan avretleri gizleyen örtü dışında ayrıca talep edilen cilbab elbisesinin vacip olmadığı ve Arapların daha önce de giyindikleri bir elbise olarak sadece onları bağladığı düşünülmektedir.[41] Ancak bu tezin doğruluğu cilbab örtüsünün sırf adet olması gözetilerek talep edilmiş olmasına bağlıdır. Halbuki “cilbab”ın, tanınmayı sağlaması, iç elbisesi ve ziynetleri örtmesi gibi vacip kılınmasını gerektiren başka fonksiyonları vardır. Bu hikmetler nasslarda özellikle beyan edilmiş ve hükmün adetlere bağlı olmadığı anlaşılmıştır.

    Yaşlı kadınların cilbab giymeleri gerekli değildir. Ayette, “Nikah ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetleri teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur...”[42] buyurulmuştur. İbn Abbas, İbn Curayc, Mücahid, Dahhak gibi sahabe ve tabiilerin de içinde bulunduğu alimler ayetteki “elbise”den kastın cilbab olduğunu belirtmişlerdir.[43] Buna göre yaşlı kadınların dış örtülerini almayıp yalnız başörtüsü ile yetinmelerinde bir sakınca yoktur.[44] Dolayısıyla yaşlı kadınlardan ileri derecede bir örtünme talep edilmemiş, ancak özellikle süslerini izhar etmemeleri üzerinde durulmuştur. Genç kadın ise, çekiciliğini koruduğu sürece cilbab giymeye devam edecektir.[45]


    3) Cilbabın hikmeti :

    Cilbab ayetinde cilbab emriyle beraber hikmeti de açıklanmış, ancak açıklanan hikmetin ifade ettiği manada ihtilaf edilmiştir. Üzerinde ihtilaf edilen nokta ayetteki “bu, (cilbabın giyilmesi) bilinmelerine daha yakındır” ifadesinde geçen ve “bilinmesi” söz konusu edilen şeyin ne olduğudur. Farklı görüşler iki anlam üzerinde toplanmıştır :

    Birinci anlam : Genel olarak bir çok müfessirin ortaya koyduğu anlama göre bilinmesi söz konusu edilen husus, hür kadının cariyeden ayrılmasıdır. Yani hür kadınların cilbab giymeleri ile birlikte cariye olmadıkları “anlaşılmış” olacak ve kendilerine ilişilmeyecektir. Taberi, Razi, Zamahşeri gibi bir çok müfessir ayete aynı anlamı vermişlerdir.[46] Müfessirleri bu anlamı vermeye götüren birden fazla sebep zikredilebilir :

    Öncelikle ayetin nüzul sebebi olarak zikredilen olay mananın bu şekilde anlaşılmasına yön vermiştir. Cilbab ayetinin iniş sebebi olarak kaydedilen olayda zikredildiğine göre Medine’de bulunan fasıklar ihtiyaçları için dışarı çıkan kadınlara tacizde bulunuyor, kendilerine niçin böyle yaptıkları sorulduğunda, “biz bunu sadece cariyelere yapıyoruz” diyorlardı.[47] Buna göre ayetin indirilmesi, hür kadınların tanınıp, kendilerine o zamanki arapların cariyelerle şakalaşma adetleri[48] gereği muamele edilmemesine yöneliktir.

    Mananın hür-cariye ayırımı yönünde anlaşılmasının diğer nedeni, Hz. Ömer’in cariye kadınlardan saçlarını açmalarını istemesi yönünde gelen rivayetlerdir. Hz. Ömer, cariyelerin saçını açtırarak hür kadınlara benzememeleri hususunda kendilerini ikaz etmesi, cilbab ayetinin cariyelere hitap etmediğini göstermektedir.

    Son olarak, cilbab ayeti şu üç sınıfa hitap ederek başlamaktadır :

    1. Peygamber’in hanımları,
    2. Peygamber’in kızları,
    3. Müminlerin kadınları.

    Cilbabla mükellef tutulan üçüncü gruptaki “müminlerin kadınları” ifadesi ile, esas olanın hürriyet olması itibarıyla sadece hür kadınların kastedildiği beyan edilmektedir.[49] Buna göre ayetin hitap ettiklerinin cariyeleri de içermesi ihtimali zayıftır. Ayrıca Kur’an-ı Kerimde “müminlerin kadınları” tarzında gelen ifadelerden doğrudan hür kadınların kastedildiği görülmektedir.

    İkinci Anlam : Ayette geçen, “bu, bilinmelerine daha yakındır” kavlinde “bilinme”den maksat; kadının iffetlilerden olduğunun anlaşılmasıdır. Buna göre cilbaba bürünen kadın kendini iffetli olarak tanıtacak, dolayısıyla ahlak yoksunları tarafından rahatsız edilmeyecektir.

    Ebu Hayyan, “bilinmelerine daha yakın” ifadesini “iffetli olduklarından kendilerine dokunulmaz” şeklinde tefsir eder ve ayrıca tam tesettürlü kadına ilgi duyulmayacağını, zira ilginin açık olana karşı oluşacağını açıklar.[50] Ayrıca Ebu Hayyan ayetin baş tarafındaki cilbab emrine muhatap olan “müminlerin kadınları” kapsamına hür olmayan cariyeleri de almakta, bunların mümin kadınlar topluluğundan istisna edilmeleri için açık bir delilin bulunması gerektiğini ifade etmektedir.[51]

    Müfessir er-Razi, ayetin ikinci tefsiri olarak şöyle demektedir: “Yani bu kadınların zina etmedikleri bilinsin. Çünkü, avret yerlerinden olmadığı halde yüzünü dahi örten kadının tutup avretini açması beklenemez ve kendilerinden zina talep etmek mümkün olmaz”.[52] Böylece Razi, cilbab örtünmeden maksadın karşıya verilen iffetlilik mesajı olduğuna işaret etmektedir.
    Tabresi, “bilinmelerine daha yakın” ibaresi hakkında ikinci bir görüşü, “Bu onların örtülü ve ahlakı düzgün olarak bilinmelerine daha yakındır, böylece onlara karışılmaz. Çünkü fasık, bir kadını örtü ile ve düzgün ahlak ile tanırsa ona karışmaz”[53] şeklinde açıklamaktadır.

    Cessas, cilbab giymeyi; bozuk bir topluluğa karşı kadının gizlilik ve iffetlilik gösterisi şeklinde açıklar.[54]

    Mustafa el-Meraği, ayetin tefsirinde aynı görüşü ifade ettikten sonra özellikle Allah’a isyan ve fesadın artış gösterdiği bir asırda iffetli ile iffetsizin bilinmesi ve farklı muamele edilmesi gerekliliğine işaret etmiştir.[55] Nasuriddin Elbani, cilbab konusundaki incelemesinde aynı görüşe katılmaktadır.[56] Yine Süleyman Ateş, örtünme hikmetini, “kadının eziyetten ve sataşmalardan korunması, iffetini daha rahat muhafaza edebilmesi” şeklinde açıklamaktadır.[57]

    İbn Hazm aynı doğrultuda görüş bildirir ve hür- cariye ayırımını şiddetle tenkit eder . İbn Hazm hür-cariye ayırımı yapmayı, hür kadınların cilbabla ayırt edilip, cariyelerin fasık tecavüzlerine maruz bırakmak şeklinde algılamış ve ayetin böyle bir manayı kastetmesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir. Bunun yanında kadınlar için haram olan zinanın cariyeler için de haram olduğunu ve bu konuda cariyelere de ceza uygulandığını hatırlatmaktadır.[58] Neticede İbn Hazm, cariyelerin de hür kadınlar gibi cilbab giymeleri gerektiği sonucuna varmaktadır.

    Bunun yanında İbn Hazm, cariyelerin başörtüsüz namaz kılamayacaklarına dair rivayetleri serdetmekte, Hz. Ömer’in cariyelerin saçlarını açtırması tatbikatını ise Rasulullah dışında kimseden delil getirilemeyeceği gerekçesiyle dikkate almamaktadır.[59]


    Tahlil ve sonuç :

    Zahiren ayet sadece hür kadınlara hitap eder. Ancak böyle bir hitap şeklinden cariyelerin fasık saldırılarına maruz bırakılması anlaşılmamalıdır.* Zira ortada kadınlara sataşma durumu vardır ve bunun önlenmesi amacıyla ayet inmiştir. Yoksa amaç cariyeleri fasıkların önüne sürerek, hürleri koruma altına almak değildir. Zira “bilinme” gerekçesinin devamında “sonuçta rahatsız edilmesinler” ifadesi gelmiştir ki müslüman cariyelerin de elbette hür kadınlar gibi rahatsız edilmeme hakları vardır.

    Cilbabın esasında hür kadın giysisi olduğu, ancak bazı hür kadınların buna dikkat etmeyip cariyeler gibi giyinmek suretiyle dışarı çıktığına dair rivayetler, ayetin bu şekilde çıkan hür kadınlara hitaben geldiğini ve cariyelere benzememeleri yönünde ikaz mahiyetinde bir anlam taşıdığını göstermektedir. Bu konuda Taberi’nin naklettiği rivayetler şöyledir:

    İbn Abbas, cilbab ayeti hakkında: “Hür kadın cariye elbisesi giyiyordu. Allah, mümin kadınlara cilbab almalarını emretti.”[60] demektedir.

    Katade’den gelen ikinci rivayet ise şöyledir: “Allah hür kadınları cariyelere benzemekten menetti”.[61]

    Süddi’nin ayetin nuzül sebebi hakkında verdiği bilgi ise şöyledir: “Münafıklar cilbablı kadın gördükleri vakit ‘bu hür kadın’ derler ve çekinirler, cilbabsız bir kadın gördüklerinde ise ‘bu cariye’ diyerek atılırlardı”.[62]

    Netice itibarıyla hür kadınlara cariyelerden farklı olarak bilmedikleri bir elbise emredilmemiş, ancak kendilerine ait olan cilbab elbisesini almakta ihmal göstermemeleri istenilmiştir. Zira ayetin iniş sebebinde de gösterildiği gibi fasıklar, hür kadınları cariye elbisesi ile görünce karıştırmışlar, haliyle cariye zannederek rahatsız etmişlerdi. Öte yandan cahiliye devrinde cilbabın tanınmasına rağmen ayrıca giyilmesinin talep edilmesi giymeyenlerin de var olduğunu göstermekte, böylece ileriki aşamada devamlı bir şekilde giyilmesi gerektiği açıklanmaktadır.

    Ayrıca ayetin sonunda gelen: “...Allah günahları affedici ve merhametlidir.” ibaresi önceleri cilbab almakta ihmal gösteren hür kadınlara yönelik bir açıklamadır.[63] Buna göre “cilbab”, emredilen yeni bir elbise olsaydı, tanınmayan bir elbise konusunda gösterilen ihmal günah olarak görülmez ve affedilecekleri açıklaması getirilmezdi.

    Cilbabın hikmeti konusunda yaşanan ihtilafa önemli bir açıklık getiren bu noktanın anlaşılması neticesinde İbn Hazm ve aynı görüşte olanların “bilinmelerine daha yakındır” kavli hususunda cumhur ulemayı itham etmelerinde haksız oldukları ortaya çıkar. Zira hür kadınlara alamet maksadıyla farklı bir kıyafet önerilerek cariyeler eziyet konusunda açıkta bırakılmamış; ancak her sınıfın kendine ait asli giyim şeklini koruması istenilmiştir.

    Asıl olan hürriyetliliktir. Cilbab da hür kadının asli giysisidir ve bu şekil Şari’ tarafından onaylanmıştır. Ancak cariyeler iffetsiz olmaları nedeniyle değil başka bir takım zaruretler sebebiyle istisna edilmişlerdir. Hz. Ömer de cariyelerin saçlarını açtırırken kendilerinin iffetsiz olduklarını ileri sürmemekte ancak itibar, şeref ve görev yönünden hürlerin konumunda olmadıklarını beyan etmektedir.

    Sonuç itibarıyla ayette gelen emrin gayesi özellikle hürlerle cariyeleri ayırıp hür kadınların korunmasını sağlamak değil, genel mana itibarıyla iffetin korunması olmalıdır. Cilbab talebi, fasık kimselerin tacizlerine karşı mümin kadınların korunmasına yönelik İslam’ın aldığı ebedi bir tedbir hükmündedir. Ayrıca tek sebebin hür - cariye ayırımı olduğu ileri sürüldüğünde şu soru akla gelecektir: ‘maksat mutlak surette ayırım ise neden özellikle hürlerin kapalı, cariyelerin açık olması talep edilmiş ve tersine bir giyim şekli söz konusu edilmemiştir’. Bu durumda cilbab elbisesinin alınmasında iki ana hikmet karşımıza çıkmaktadır ki bunlar:

    1- Kadını yabancı erkeklere karşı tahrik unsuru olmaktan çıkarması
    2- Kadını karşıya iffetli olarak tanıtmasıdır.

    Görüş :

    Cilbab ayetinin sadece hür kadın müminlere hitap etmesi ve cilbab giyme illetine hür-cariye ayırımı açısından bakılması temel alınarak cilbab giyme gerekliliğinin şu durumlarda ortadan kalkacağı öne sürülmektedir :

    1. Toplum içinde cariye kalmayınca
    2. Hür kadını cariyeden ayıracak başka bir alamet bulunursa
    3. Kamu düzeni sağlanıp incitme olayları yok mesabesinde azalınca[64]
    4. Toplumdaki kadınların tümü mümin ve iffetli iseler.[65]

    Tahlil :

    Netice olarak belirlendiği gibi cilbabın alınması hür kadının cariyeden farklı kılınması illetine bağlı değildir. Dolayısıyla cariyelik müessesesinin ortadan kalkması ile değişen bir şey olmayacak ve hür kadın asli giysisini giymeye devam edecek, cariyelerin ortadan kalkması, örtünme hususunda hür kadınların cariye sınıfının konumuna indirilmesini gerektirmeyecektir.

    Buna rağmen hükmün kaldırılabilmesi, hür - cariye mutlak ayırımı ve hür kadının rahatsız edilmemesi illetine dayandırılsa bile, aynı zamanda bir çok alimin illeti kadının iffetli olarak tanıtılması şeklinde belirlemesi söz konusudur. Dolayısıyla hükmün ihtimalli duruma düşen bir illete dayandırılması ve bu illetin kalkmasıyla hükmün de ortadan kalkacağının ileri sürülmesi mümkün olmayacaktır.

    Öte yandan toplumda cariye kalmaması, hür kadınlara yönelik taciz ve tecavüz hareketlerinin ortadan kalkmasını gerektirmeyecektir ve öyle olmuştur. Bu durumda ne gibi bir tedbir alınacaktır. Burada, müslüman kadınların rahatsız edilmemeleri için tercih edilebilecek en uygun tedbir yine Kur’ani olmalıdır. Kuran’ın izlediği yol ise fasık hareketlerinin önlenmesi yanında kadınların da tedbir almasına yöneliktir. Bu, fasıkların her zaman için bulunabilmesi gerçeğine uygun bir uygulamadır.

    Yaşlı kadınlardan cilbab giymelerinin istenmemesi, genç kadınların çekici olmaları itibarıyla bu örtü ile mükellef tutulduklarını göstermektedir. Cilbab örtünme sebebi olan bu çekici vasıf ortadan kalkmadığı sürece, genç kadınlar hakkında cilbab gerekli olacaktır.

    Son olarak toplumdaki kadınların tamamının iffetli olmaları halinde ayette söz konusu edilen “tanınmama ve eziyet görme” probleminin yaşanmayacağı ileri sürülmektedir. Bu durumda cilbab giyme sebebi ortadan kalkacaktır belki ancak özellikle bugün böyle bir tezin ortaya atılması, dikkatlerin faydası olmayan faraziyelere çekilmesinden ibaret gözükmektedir. Öte yandan kadının her zaman için süslerini ve uygun olmayan ev giysilerini örtmesi gerekliliği devam edecektir. Bu işlevi yerine getirecek örtünün ise cilbabın yaptığı işlevden bir farkı olmayacaktır.


    4) Cilbabın giyim şekli :


    Kur’an-ı Kerimde cilbabın giyilmesi “idna” fiili ile anlatılmıştır. “İdna” “yaklaştırmak”, “iki şeyi birleştirmek”[66] manalarını içerir. Cilbabın veya elbisenin “idna” fiili ile gelmesi “aşağı doğru salınması” biçiminde anlaşılır.[67]

    Görüldüğü gibi cilbab için “giyinme” tabiri yerine “yaklaştırma”, “salma” tabirleri kullanılmıştır. Bu tabir kişinin elbiseyi üzerine sıkıca giyinmesinden ziyade yaygın kullanımda “üzerine alma” şeklinde ortaya çıkar ve bu şekil giyinişin faydası elbisenin vücut hatlarını belli etmemesi şeklinde belirir. Razi’nin, cilbab için, gömlek, izar, rida gibi giyilen elbiseler yerine, “bürünmede” kullanılan “milhafe” tabirini kullanması da buna delalet etmektedir.[68]

    “İdna” fiilinin “ala” (üzerine) edatı ile gelmesi ise, cilbabın giyildiği yerlerin tamamıyla örtülmüş olması anlamını taşımaktadır.[69] Bunun yanında cilbabın vücuda iliştirilmesinin şekli hakkında şu açıklamalar yapılır :
    İbn Teymiye “cilbab” ayeti inmeden önce kadınların caiz durumunda olan el ve yüzlerini açtıklarını, cilbab ayeti indiğinde ise kadınların tümüyle örtündüklerini kaydetmek suretiyle cilbab ayetinin, başörtüsü ayetinde gelen hükmü kısmi olarak ortadan kaldırdığını öne sürmektedir.[70] Buna göre cilbab ayeti ile el ve yüzün örtülmesi hükmü getirilmiştir. İbn Abbas, Ubeyde ve onların görüşünde olanlar da, emredilen bürünmenin vasfı hakkında: “baş ve yüzün kapatılması ve sadece bir gözün açık bırakılması” açıklamasını yapmışlardır.[71] Bunun yanında cilbabı yüzü de örten bir elbise olarak tefsir eden el-Cessas, İbn Cevzi, er-Razi, Ebu Hayyan, İbn Kesir, Ebu’s-Suud gibi alim ve müfessirler de bulunmaktadır.[72] Zamahşeri, cilbab giyimini “baş üzerinden yüzü ve omuz altlarını örtülmesi” olarak açıklar.[73] Taberi’nin zikrettiği Katade rivayeti ise “kaşlar üzerine bağlanması” şeklinde geçer.[74]

    Bununla beraber cilbabın yüzü de örten elbise şeklinde açıklanması bir yönde çelişki doğurmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yüzü örten elbise için cilbab kullanılmamış, hadislerde de geçtiği gibi “nikab” yüzü örten parça olarak açıklanmıştır.

    Konunun anlaşılması yönünde Hz. Aişe’den rivayet edilen hadis şöyledir: “Biz ihramlı olarak Rasulullah (s.a.v)’in yanında bulunduğumuz bir sırada binekli bir gurup bizim hizamıza geldiklerinde her birimiz cilbabını başından yüzüne indirmiş, bizden uzaklaştıklarında ise tekrar kaldırmıştı”.[75] Hadis ihramlı iken peçeyi yasaklayan hadis ile karşılaştırılırsa varılan sonuç Hz. Aişe’nin “cilbablı” olduğu halde yüzünün açık olması ve sadece bazı hallerde geçici olarak cilbabın bir kısmı ile yüzünü gizlemesidir. Dolayısıyla cilbabın esasen yüz örtmekte kullanılmayıp, yüzün örtülmesi için gerektiğinde nikab alınmakta olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ümmü Sinan, Safiyye b. Huyey Medine’ye geldiğinde onun odasında Hz. Peygamber’in dört hanımını, cilbab zikretmeksizin, “nikablı” olarak gördüğünü rivayet etmektedir.[76] Bununla beraber çeşitli rivayetler cilbabın da yüz örtmede kullanıldığını göstermektedir:

    Hz. Aişe’nin ifk hadisesinde zikrettiği “cilbabımla yüzümü örttüm” ifadesi,[77] Asım el-Ahval’in, “Hafsa b. Sirin’in yanına gittiğimizde cilbabını yüzü de dahil örtündü” rivayeti.[78] Hasan-ı Basri’nin cilbab hakkında, “Yüzünün yarısını örter” tanımlaması ile Katade’nin, “Alnın üzerinden sararak çeker, daha sonra burnuna iliştirir, gözler açık kalsa da yüzün büyük kısmını ve göğsü örter” şeklindeki açıklamaları.[79] Bu gibi rivayetler nikab yanında cilbabın da ikinci derecede yüz örtmede kullanıldığı ve dolayısıyla bu konuda iki çeşit uygulamanın cari olduğu ortaya çıkmaktadır.

    d. NİKAB

    Nikab, elbisede yüzü örtmek için kullanılan parçadır. Sözlükte “burun yumuşağı üzerindeki örtü” anlamına gelmektedir. “Lifam” denilen yüz örtüsü burnun ucundan,[80] “nikab” ise burnun biraz daha üst kısmından itibaren örtülmektedir. Bu şekilde örtülen nikab, gözleri, hatta göz etrafını açık bırakmaktadır.* Hz. Aişe’nin nikab giyerek Hz. Peygamber’in de orada olduğu bir sırada Safiye (r.a)’ın yanına geldiği, ancak Hz. Peygamber’in onu gözlerinden tanıdığı şeklindeki rivayet[81] bu manayı tekit etmektedir.

    Arapların daha önceki adetleri yüzlerini sadece tek göz açık kalacak şekilde örtmek iken, her iki göz açık kalacak şekilde yüzün örtülmesi ise sonraki nikab kullanım şekli olmuştur.[82] Hz. Peygamber döneminde tek gözün açık bırakılarak örtünülmesi şeklinde bir tatbikata rastlanmamakla birlikte, sonraki dönemlerde bu şeklin tavsiye edildiği ve bazı dönemlerde uygulandığı görülmektedir.

    Nikab, İslam’dan önce de tanınan bir kıyafetti. Cahiliyet devrinde nikabın tanınıyor olması ve yüzünü örten hür kadınların bulunması, bu örtünün müslümanların devam ettirdiği bir adet olarak görülmesini gerektirmez. Zira ifk hadisesi rivayetinde Hz. Aişe’nin “Safvan, beni hicab emri gelmezden önce görürdü” ifadesi,[83] hicab hükümleri gelmezden önce Hz. Aişe’nin yüzünü açtığını, hicab ayeti ile beraber yüzün örtülmesi konusunda özellikle Hz. Peygamber hanımları hakkında sabit ve kesin bir hükmün geldiğini göstermektedir.

    Mezhepler arasında yüzün avret olup olmadığı ve kadının yabancılar yanında yüzünü örtmesinin gerekliliği konusunda çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bu görüşler ve dayandığı gerekçeler ise şunlardır,

    Birincisi : Yüzün avret olduğu görüşünde olanların ileri sürdüğü deliller şunlardır :

    Ayette geçen “Cilbablarını üzerlerine alsınlar” kavlinin manası; kadının başörtüsü üzerinden göz kısmı hariç yüzünü cilbab ile kapatmasıdır.[84] Buna göre ayet, dışarıya çıkan kadının yüzünü örtmesi gerektiğini ifade etmektedir. Yine Hz. Peygamber’in hanımları hakkında inen hicab ayeti hükmünün tüm müslüman kadınları bağladığı, dolayısıyla el ve yüz dahil kadının tüm uzuvlarının örtülmesi gerektiği belirtilir.[85]

    El ve yüz dahil tüm vücudun avret olduğu görüşünde olanların sünnetten getirdikleri delillerin başında Hz. Peygamber’in, “Kadın avrettir”[86] hadisi gelmektedir. İstisna yapılmayan bu genel ifadeye göre kadının her tarafı avrettir.[87]

    Diğer hadiste Abdulhabir dedesinden şöyle rivayet etmiştir : “Ümmü Hallad denilen kadın yüzü örtülü olduğu halde ölen oğlunu sormaya geldi. Hz. Peygamber’in bir kısım ashabı: “Yüzün örtülü olduğu halde oğlunu sormaya mı geliyorsun?” dediklerinde kadın şu karşılığı verdi: “Oğlum alınsa da hayam alınmamıştır”.[88]

    Ebu Avn yoluyla nakledilen rivayete göre, müslümanlar ile Beni Kaynuka yahudileri arasında alevlenen bir çatışmanın sebebi süt satmak üzere Beni Kaynuka çarşısına gelen yüzü örtülü kadının kıssasıdır. Hadise, bir yahudi kuyumcusuna uğrayan müslüman kadının yüzünün açılmaya yeltenilmesi ile başlamış, olayı gören bir müslümanın yahudi grubuna müdahale etmesi ve bu müslümanın yahudiler tarafından öldürülmesiyle hadise büyümüştü. Gelişmeler, Hz. Peygamber’in Beni Kaynukalıları muhasara altına almaya kadar varmıştır.[89] Olay o zamanda yüzün örtüldüğünü ve bu konuda hassas davranıldığını göstermektedir.

    Ayrıca hac esnasında nikab ve eldiven kullanımının yasaklanması, zamanın kadınları arasında nikab ve eldivenin tanınıyor ve ihramlı olmayan kadınlar tarafından kullanılıyor olduğunu göstermektedir.[90]

    Sahih hadislerde gelen diğer yüz örtülmesi rivayetleri ise hicabla emrolunan Peygamber hanımları hakkındadır. Bunlardan,

    - İfk olayı hakkında Hz. Aişe’nin rivayet ettiği hadiste Hz. Aişe’nin Safvan b. Muattal’ı gördüğünde derhal yüzünü örtmesi.[91]

    - Hac esnasında, erkeklerin önlerinden geçtiği bir sırada Hz. Aişe ve diğer Peygamber hanımlarının yüzlerini gizlemeleri.[92]

    - Safiyye bt. Huyey ile evlendiğinde, Hz. Peygamber (s.a.v)’in onu ridası ile yüzü de dahil olmak üzere örtmesi.[93]

    - Ümmü Sinan’ın, Safiyye bt. Huyey Medine’ye geldiğinde onun odasında Hz. Peygamber’in dört hanımını da yüzlerini nikablı olarak gördüğü rivayeti.[94]

    Tahavi, İbrahim en-Nehai’den, haklarında inen hicab ayetiyle Peygamber hanımlarının yüzlerini göstermelerinin yasaklandığını ve böylelikle diğer insanlara üstün kılındıklarını nakletmektedir.[95] Netice itibarıyla Hz. Peygamber’in hanımlarına yönelik hicab emrinin yüzü de kapsadığı konusunda görüş birliği edilmiştir.[96]

    Burada Hz. Peygamber hanımları ile beraber diğer hür kadınlara da aynı örtünme şeklinin farz kılındığına dair şu yorum yapılmaktadır: “kendilerine hicabın farz olduğu Hz. Peygamber hanımları cilbab emrine de muhatap olmuşlar ve aynı cilbab emri mümin kadınlarına da yöneltilmiştir.”[97] Bunun anlamı, Hz. Peygamber hanımlarının yüzleri de dahil olmak üzere örtmeleri gerektiğine göre, emre muhatap olan diğer mümin hanımlarının da yüzlerini örtmesi gerektiğidir.

    Ancak Kadı İyaz, sadece Peygamber hanımlarına özel olan hicab emrinin dışarıyı da kapsadığını ve zaruret halinde dışarı çıktıklarında yine hicab ayetinin gereği olarak el ve yüzlerini örtmelerinin farz olduğunu beyan eder.[98] Buna göre Peygamber hanımlarının yüzlerini örtmeleri cilbab ayeti ile değil hicab ayeti ile belirlenmiştir. Hicab ayeti ise genel görüşe göre Peygamber hanımları hakkında indirilmiştir ve sadece onları bağlamaktadır.

    İkincisi : Yüzün Avret Olmadığı görüşünde olanlar ise şu delilleri getirmişlerdir :

    Rasulullah (s.a.v), yanına ince bir elbise ile gelen Esma bt. Ebi Bekir’e eli ile yüzünü göstererek şöyle demiştir: “Şurası ve şurası hariç buluğa eren kadının başka yerlerinin görülmesi uygun olmaz”.[99]

    Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir :”Rasulullah (s.a.v) sabah namazını kıldırdıktan sonra kadınlar evlerine dönerdi”. Ensari der ki: “Kadınlar örtülerine bürünmüş ve sabah karanlığı nedeniyle tanınmaz bir şekilde geçip giderlerdi”.[100]

    Hadisteki “tanınmazlardı” ifadesine, kadın mı erkek mi oldukları bilinmezdi şeklinde mana verilirken, el-Baci, hadisin mescitten çıkan kadınların yüzlerinin açık olduğuna delalet ettiğini belirtir ve “sabah karanlığı olmasaydı yüzlerinin açık olması nedeniyle tanınabileceklerdi...” açıklamasını yapar.[101]

    Yine hac sırasında soru sormak üzere Hz. Peygamber (s.a.v) ‘in yanına gelen kadının yüzü açık olması. Bu durum “Hz. Peygamber’in yanında bulunan Fadl b. Abbas’ın kadının yüzüne baktığı ve kadının da ona baktığı”[102] şeklindeki ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır.

    Çoğunluk bu hadisle yüzün açılabileceğine delil getirirken İbn Hacer kadının o anda ihramlı olduğunu ileri sürmektedir.[103] Böylece İbn Hacer’e göre söz konusu hadis ile yüzün avret olmadığına delil getirilemez. Hadisi delil gösterenler ise kadının o anda ihramda olmadığını öne sürmüşlerdir. Ancak olayın özellikle hac bahsinde geçmesi kadının ihramlı olmasını akla getirmektedir. En azından ortaya çıkan bu ihtilaf hadis ile delil getirilmesini güçleştirir.

    Diğer hadiste Cabir b. Abdullah, bir bayram namazı akabinde Hz. Peygamber’in, yanında Bilal’i alarak kadınların bulunduğu yere gittiğini, onlara vaaz ve hatırlatmalarda bulunduktan sonra “yanakları solgun ve kararmış”* bir kadının kalkıp soru sorduğunu, rivayet etmektedir.[104] Hadiste kadın hakkında ravi tarafından yapılan bu tarif yüzünün açık olduğuna delalet etmektedir.

    Ancak bu rivayete göre yüzü açık olan kadının ravi tarafından özellikle belirtilen vasıflarına göre yaşlı olduğu anlaşılmaktadır. Yaşlı kadınlara bu konuda müsamaha gösterildiği, cilbab gibi bir kısım dış elbiselerini çıkarabilmesinin sabit olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hadisin genç kadınlara yönelik delaleti zayıf görünmektedir.

    Yüzün açılabilmesi görüşünde olanlar ayette geçen “kendiliğinden görünenler hariç ziynetlerini göstermesinler”[105] kavlindeki “kendiliğinden görünen” uzuvları el ve yüz olarak tefsir etmektedirler. İbn Cübeyr, Ata’ ve Evzai gibi alimler bu görüştedir.[106]

    El ve yüzün ihramlı iken açık bulunması gerektiği hadislerle sabittir. Bu yüz örtme yasağı, aynı zamanda yüzün avret olmadığını gösterir. Zira hacda da olsa avret olan bir uzvun açılması talep edilmeyecektir. Yine namaz kılarken kadının yüzünü açabilmesinde alimlerin ittifak etmesi, kadının yüzünü örtmesinin farz olmadığına delalet eder.[107]

    Ayrıca Kur’an-ı Kerim ve hadislerde geçen erkeğe yönelik gözleri sakındırma emirleri kadının el ve yüzünün açılabileceğine delalet etmesi söz konusu edilir. Zira örtülü olsaydı bu yerlere bakmaktan sakındırılmazlardı.[108] Bununla beraber yüzü avretten saymayan görüş sahipleri, kadının herhangi bir ihtiyaç dışında yabancı erkekler yanında yüzünü örtmesinin gerekli olup olmadığı konusunda çeşitli yorumlar yapmışlardır.

    İbn Cerir et-Taberi’ye göre önemli olan bir uzvun avret olup olmamasıdır. Buna göre bir uzuv avret değilse açılmasında bir sakınca olmamalıdır.[109]

    Avret olmadığı hükmü kabul edilmekle beraber özellikle genç kadınların yüzlerini erkeklere karşı gizlemeleri gerektiği hükmü verilir[110] ve buna gerekçe olarak şehvetli bakışların önlenmesi ve fitne korkusu gösterilir. M. Sabri Efendi, yüzün örtülmesi hükmünü Hanefi mezhep görüşüne uygun olarak “istihsan”a hamletmektedir.[111]

    Yüzün örtülmesi konusunda farklı bir takım görüşler kısaca şöyle sıralanabilir :

    Şafiilerden el-Kürdi, yabancı bir erkeğin kadına fiilen bakması halini göz önünde bulundurarak, bu durumda kadının yüzünü saklaması gerektiğini, aksi halde ona haramda yardımcı olacağını kaydetmiştir.[112]

    Maliki ulemasından İbn Huveyz, fitnenin çıkma keyfiyetini göz önünde bulundurarak şu sonuca varmaktadır : “Şayet kadın güzel olur, yüz ve elleri konusunda fitneden korkulursa, o kadının bunları örtmesi gerekir. Kadın yaşlı veya güzel değilse yüz ve ellerini açabilir”.[113] İbn Atiyye de tefsirinde, yüzü güzel olan kadının mahremi olmayan erkekler yanında yüzünü örtmesinin uygun olduğu görüşüne yer vermektedir.[114]

    Elbani, yüzün örtülmesini el ve yüzde ziynet bulunup bulunmamasına bağlamıştır. Ayetteki “ziynetlerini göstermesinler” emri gereğince el ve yüzde ziynet unsuru bulunduğu takdirde örtülmesi gerekecektir.[115]

    Bu konuda yapılan bazı yeni yorumlar İslam’da Kadın ve Sosyal Hayat yazarı Beydun’un ifadesiyle dile getirilebilir. Bu görüşe göre fitne, el ve yüzün açılmasıyla değil; kadının tavırları, yürüyüşü ve içindeki niyeti izhar eden hareketleriyle doğar.[116]

    Sonuç :

    Ulemanın çoğuna göre yüz avret değildir. Bu, yüzün ilgi çekmediği ve fitneye sebep olmadığı anlamına gelmez. Avret olmaması hikmetinin ihtiyaca dayandığı görülür. Kadın önünü görmek, satın aldığı malı teşhis etmek gibi sebeplerle gözlerini, koklamak amacıyla burnunu, yemek yemek veya tatmak amacıyla ağzını, çeşitli işlerde kullanmak amacıyla ellerini açmak zorunda kalır. Tüm bu ihtiyaçlar el ve yüz konusunda kolaylığı ve avret olmaması sonucunu doğurmuş ve öğrenilmesine duyulan ihtiyaca rağmen Hz. Peygamber döneminde konu hakkında kesin bir hüküm verilerek zorlama getirilmemiştir.

    İhtiyaca binaen avret olmaktan çıkarılan el ve yüzün, ihtiyaç dışında ve mahrem olmayan erkekler yanında açılabilmesi konusu tartışmaların odağı olmuştur. Zira yüzün her halükarda yabancı erkeklere gösterilebilmesi hükmü şu sebeplerle kesinlik ifade etmemektedir:

    1- Namahreme gösterilmesi caiz olan ziynetleri içeren “illa ma zahera” ifadesinin el ve yüze delaletinin kesin olmaması
    2- “Cilbab” dış örtüsünün alimlerin bir çoğuna göre yüzü de örten elbise şeklinde açıklanması.
    3- Yüzleri açık olan kadınlardan bahseden hadislerin sened veya ifade ettikleri manada ihtilafların söz konusu olması.

    Beydun’un, fitnenin el ve yüz örtmekle ilgisi olmadığı iddiasının ise delile ihtiyacı vardır. Zira teşhir edilen güzel bir yüzün bakış ve dikkatleri çekmesi gerçeği, bu durumda fitnenin oluşmayacağı tezini geçersiz kılar. Yüz örtmenin bizzat Peygamber hanımları tarafından uygulanması söz konusu edildiğine göre, bu uygulamanın dini ve ahlaki olarak hiç bir şey ifade etmediği ve önemli olanın sadece tavırlar olduğu tezi geçersiz kalacaktır.

    Nikab, kadınların tesettürü konusunda sonraki devirlerde uygulandığı iddia edilen sıkı tutum neticesinde ihdas edilmiş değildir. Tahlillerden de anlaşıldığı gibi yüzün örtülme gerekçesi olarak avret olmasından ziyade fitne üzerinde durulmaktadır. Fitneden bahsedilirken kesin olarak açıklanmayan husus fitnenin ne zaman ve ne şekilde meydana gelebileceğidir. Yüz örtüsünün gerekliliğini doğuracak fitnenin mahiyeti anlaşılmamış, keyfiyet ve zamanı tespit edilmemiştir. Fitne zamanı, ahlaksızlığın arttığı zaman dilimi olarak tanımlanırsa, böyle bir durum söz konusu olmadığında kadın, tavırlarıyla erkeğin hiç dikkatini çekmeyecek midir? Ayrıca yüzünü erkeklere arzeden güzel bir kadın, mevcut olmayan bir fitnenin ilk çıkışına sebep olamaz mı? soruları akla gelmektedir. Öyle görünmektedir ki yüz örtüsü gerekliliğini fitne sürecine bağlamak yerine, kadının ne zaman ve ne şekilde fitneye sebep olduğunda odaklandırılması ve buna göre tedbir alınması icabedecektir.






    [1] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “h-m-r” md., IV, 543,544.

    [2] İsfahani, el-Müfredat, “h-m-r” md., s.159.

    [3] Bigiyef, Hatun, s.36.

    [4] İbn Manzur, “h-m-r” md.,IV, 257 ; Firuzabadi, el-Muhit, “h-m-r” md., s.495.

    [5] Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Faris İbn Zekeriyya, Mu’cemu Makayisi’l-luğa, I-V, Mektebetü Mustafa el-babi’l-halebi, Mısır 1969, “h-m-r” md.,II, 216.

    [6] Yusuf el-Karadavi, Fetava muasıra, I-II, Darü’l-vefa, Kahire 1993, I, 455.

    [7] Abdurrezzak, el-Musannef, I, 18, nu:51.

    [8] Abdurrezzak, a.g.e., VI, 212, nu:12829.

    [9] Rıza Savaş, Raşit Halifeler Devrinde Kadın, s.62

    [10] Nur, 24/31.

    [11] Muhammed b. Ali eş-Şevkani (ö. 1250/ 1832), Fethu’l-kadir (Tefsir), I- VI, Darü’l-Hadis, Kahire 1993. IV, 34.

    [12] Şevkani, a.g.e., IV, 34.

    [13] Topaloğlu, “İslam İtikadı Açısından Kıyafet ve Örtünme”, Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, s.24.

    [14] Ebu Davud, Libas, VI, 106, nu:4034.

    [15] Karadavi bu konudaki icma hakkında, “Müslümanlar, asırlarında, şehirlerinde, hadisçi, fıkıhçı, ve mutasavvıf olarak, zahiri, selefi ve kıyas ehli olarak kadının saçının örtülmesi gerekli bir ziynet olduğunda icma etmişlerdir. Bu icmanın senedi ise (başörtüsü hakkındaki) ayettir” açıklamasını yapmaktadır. Bk. Kardavi, Fetava muasıra, I, 453.

    [16] Buti, Allah’a İnanan Kızlara, s.40.

    [17] Taberi, Camiu’l-beyan, IX, 306.

    [18] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “c-y-b” md., I, 285.

    [19] Ebu Davud, Libas, VI, 116, nu:4109.

    [20] Azimabadi, Avnü’l-Mabud, VI, 116.

    [21] Baci, el-Münteka, I, 251.

    [22] Zekeriya Beyaz, İslam ve Giyim Kuşam, s.276 - 277.

    [23] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul 2000, s.614.

    [24] Öztürk, Kur’an’daki İslam, s.615.

    [25] İbn Zekeriyya, Mu’cem makayisi’l-luğa, “c-l-b” md..,I, 469.

    [26] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “c-l-b” md., I, 272.

    [27] İbrahim Ahmed Abdulfettah, Kamusü’l-kavim li’l-Kur’ani’l-Kerim, I-II, Mecma’u’l-buhusi’l-İslamiyye, Mısır 1984, I, 125.

    [28] İsfahani, el-Müfredat, “”c-l-b” md., s.95.

    [29] Ebu Hayyan, el-Bahrü’l-muhit, VIII, 504.

    [30] İbn Manzur, a.g.e., “c-l-b” md., I, 272.

    [31] Abdülkerim Zeydan, el-Mufassal fi ahkami’l-mer’e, III, 322.

    [32] Elbani, Cilbabü’l-mer’eti’l-müslime, s.84.

    [33] Taberi, Camiu’l-beyan, IX, 348.

    [34] İbn Kesir, Tefsir İbn Kesir, III, 114.

    [35] Reşat Ekrem Koçu, Türk giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, Sümerbank Kültür Yayınları, Başnur Matbaası, İstanbul 1967, s.47-50-108- 240.

    [36] Koçu, a.g.e., s.65.

    [37] Zemahşeri, el-Keşşaf, III, 560.

    [38] Buhari, Hayz, I, 557, nu:324.

    [39] İ. L. Çakan, “Sünnette Giyim Kuşam ve Örtünme”, Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, s.59.

    [40] Şafii, el-Üm, I, 184 ; İbn Kudame, el-Muğni, I, 638.

    * Cilbab ayetinin bulunduğu Ahzab suresi ile başörtüsü ayetini içeren Nur suresinin iniş tarihleri konusunda birbirine yakın farklı tarihlerin verilmesi, hangi surenin daha önce indiği konusunda kesin sonuca varılmasını güçleştirmektedir.
    İbn Kesir’in İshak’tan naklettiği rivayete göre, Ahzab suresi 5. yılın Şevval ayında vukubulan Hendek (Ahzab) savaşı sırasında inmiştir. Hicab ayetinin iniş sebebi olan Hz. Zeyneb’in Hz. Peygamber ile evliliğinin de 5. yılda olması, Ahzab suresinin tümünün veya bir çok ayetinin aynı tarihlerde indiğini göstermektedir. (İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye, IV, 94 - 148).
    Nur suresinin iniş sebebi olan ifk hadisesinin meydana geldiği Beni Mustalik savaşının tarihi hakkında İbn İshak 6. yılın Şaban ayı olduğu tespitini yaparken, Vakıdi, 5. yılın Şaban ayında meydana geldiğini öne sürmektedir. Bunun yanında ifk hadisesinin 4. yıldaki Müreysi savaşında olduğu yönünde Musa b. Ukbe rivayeti de vardır.(el-Bidaye ve’n-nihaye, IV, 157). Kaydedilen son iki tarihe göre “başörtüsü” ayeti “cilbab” ayetinden önce gelmiştir. Baştaki İbn İshak rivayetine göre ise “cilbab” ayeti iniş önceliğine sahiptir.
    Süleyman Ateş, Ahzab suresinin iniş sırasını 97, Nur suresinin iniş sırasını 102 olarak açıkladıktan sonra arada bir kaç surenin varlığına işaretle uzun bir müddet bulunduğunu söylemektedir.(Bk. Süleyman Ateş, “İslam’ın Işığında Kadın” (tebliğ), s.70. Ayrıca 4. senede vaki olan Hendek gazvesinin ardından vefat eden Sa’d b. Muaz’ın İfk hadisesi rivayetlerinde yaşıyor gözükmesi de diğer bir ayrıntıdır.
    Bununla beraber Zerkeşi, ifk hadisesinin hicap ayetinin inişinden sonra olduğunu vurgular ve Hicabın müminlerin annesi Zeynep bt. Cahş’ın Hz Peygamber ile evlenmesi sırasında indiğini, ifk hadisesi sırasında ise Hz. Zeyneb’in Rasulullah’ın yanında olup Hz. Aişe hakkında konuşmayanlardan olduğunu kaydetmektedir (ez-Zerkeşi, Hz Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, s.173).
    Önemli bulduğumuz bir ayrıntı şudur: ifk hadisesi rivayetinde Hz. Aişe’nin : “Onu (Safvan b. Muattal’ı) gördüğümde cilbabımı yüzüme çektim... Safvan b. Muattal beni hicabdan önce görürdü...” ifadeleri, ifk hadisesinin cilbab ayetinin bulunduğu Ahzab suresinin inişinden sonra meydana geldiğinin açık bir delilidir. “Başörtüsü” ayetini içeren Nur suresi ifk hadisesinin akabinde indiğine göre, “başörtüsü” ayetinin en son gelen tesettür ayeti olduğu ortaya çıkacaktır.

    [41] İbn Aşur, İslam Hukuk Felsefesi, 96.

    [42] Nur, 24/ 60.

    [43] Taberi, Camiu’l-beyan, IX, 349 ; Suyuti, Dürrü’l-mensür, VI, 221 ; Şevkani, Fethu’l-kadir, IV, 74 ; Beyhaki, Sünenü’l-kübra, Nikah, VII, 93.

    [44] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, V, 3540.

    [45] M. Nasuriddin Elbani, Cilbabü’l-mer’eti’l-müslime, Mektebetü’l-İslamiyye, Amman-Ürdün 1413/ 1992, s.86.

    [46] Zemahşeri, el-Keşşaf, III, 560.

    [47] İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 141. Elbani, münafıkların bu tavır ve gerekçeleri hakkında zikredilen tüm rivayetlerin mürsel olduğunu, zira son olarak Ebu Malik’e, Ebu Salih’e, Külebiyye’ye, Gurure oğlu Muaviye’ye ve Hasanü’l-Basri’ye ulaştığını ve -bizzat böyle bir meselede- müsned olarak gelmeyen bir hadisin hüccet olarak kabul edilemeyeceğini beyanla bazı müfessirlerin sırf bu rivayetlere dayanarak “müslüman kadınları” lafzını sadece hür kadınlara tahsis etmesini garip karşılar. Bk. Elbani, Hicab, s.43- 44.

    [48] Serahsi, el-Mebsut, X, 151.

    [49] Cessas, Ahkamü’l-Kur’an, III, 546 ; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3927.

    [50] Ebu Hayyan, el-Bahrü’l-muhit, VIII, 504.

    [51] Ebu Hayyan, a.g.e., VIII, 504.

    [52] Razi, et-Tefsirü’l-kebir, XXV, 198.

    [53] Ebu Ali el-Fadl b. Hasan et-Tabresi (ö. 548/ 1153), Mecmau’l-beyan fi tefsiri’l-Kur’an, I-X, Darü’l-marife, Mekke 1986, VIII, 580.

    [54] Cessas, Ahkamü’l-Kur’an, III, 546.

    [55] Mustafa el-Meraği, Tefsirü’l-Meraği, XXII, 38.

    [56] Elbani, Cilbabü’l-mer’eti’l-müslime, s.90.

    [57] Süleyman Ateş, “İslam’ın Işığında Kadın” (Tebliğ), M.T.D.V Kadın Kolları Konferans ve Panelleri, T.D.V Yayınları, Ankara 1998, s.77.

    [58] İbn Hazm, el-Muhalla, II, 249.

    [59] İbn Hazm, a.g.e., II, 251.

    * Rıza Savaş, hür- kadın cariye ayırımı yapan tefsirleri, cariyelerin rahatsız edilmelerinin normal karşılanamayacağı, cilbab ayetinden bir önceki ayette “inanan kadın ve erkeklere yapılan eziyetlerin yerildiği” ve netice itibarıyla “inanan kadınlar” ifadesi içine cariyelerin de girdiği görüşündedir (Asrı Saadette İslam, IV, 357). Savaş, diğer bir araştırmasında şu tespitlere yer vermektedir: “Esasen Kur’an’da kadının giyimi konusunda hür cariye ayırımı bulunmamaktadır. İçinde bulundukları şartlar sebebiyle cariyeler hür kadınlar gibi giyinemezler. Fakat cariyelerin de imkanlar ölçüsünde hür kadınlar gibi giymeye çalıştıkları anlaşılmaktadır.” Bk. Savaş, Hz. Muhammed Devrinde Kadın, s.213.

    [60] Taberi, Camiü’l-beyan, X, 332.

    [61] Taberi, a.g.e., X, 332.

    [62] İbn Kesir, Tefsir İbn Kesir, III, 3.

    [63] Şevkani, Fethu’l-kadir, IV, 429.

    [64] Bu görüş için bk. H. Karaman, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, III, 45.

    [65] M. Zeki Duman, “Kur’an’da Örtünmenin Temel Sınırları”, İslamiyat Dergisi, c.IV, sayı:2, s.52.

    [66] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “d-n-v” md., XIV, 271.

    [67] Abdulfettah, Kamusü’l-kavim li’l-Kur’ani’l-Kerim, “d-n-v” md.,I, 234.

    [68] er-Razi Muhtaru’s-sıhah, s.107.

    [69] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3928.

    [70] İbn Teymiye, Mecmu’u fetava, XXII, 110.

    [71] Taberi, Camiu’l-beyan, X, 332. İbni Abbas’ın bu rivayeti Nur suresi ayetinin tefsiri hakkında gelen ve kadının yüz ve ellerindeki zahir ziyneti namahreme gösterebilmesini ifade eden rivayeti ile çelişki arzetmektedir. Karadavi, bu durumun İbn Abbas’ın tefsiri ile istidlali düşürdüğünü kaydeder. Bk. Karadavi, Fetava muasıra, II, 327.

    [72] Zuhayli, Tefsirü’l-münir, XXII, 110. Elmalılı Hamdi Yazır, yetiştiği dönemde kendi memleketindeki tesettür tarzının yüzün örtülüp tek gözün bırakılması olduğunu ve aynı dönemde İstanbul hanımlarının yüzlerini peçe ile örttüklerini kaydeder. Bk. Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3928.

    [73] Zemahşeri, el-Keşşaf, III, 560.

    [74] Taberi, X, 332.

    [75] Ebu Davud, Menasik, III, 201, nu:1830.

    [76] İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 100.

    [77] Buhari, Tefsirü’l-Kur’an, VIII, 579, nu:4750.

    [78] Beyhaki, Camiu’s-sünen, Nikah, VII, 93.

    [79] Şevkani, Fethu’l-kadir, IV, 428.

    [80] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “l-f-m” md. I, 768.

    * Musa Carullah kadının takındığı baş, yüz ve üst örtülerini şu şekilde sıralamaktadır :
    1- Bürgü: Yüz kısmının tümünü örten peçe.
    2- Nikab: Göz hariç yüzü örten peçe.
    3- Lifam: Gözleri açık bırakan ve burun üzerinden örtülen örtü.
    4- Lisam: Ağız üzerinden örtülen örtü.
    5- Hımar: Yüzü hiç örtmeyen başörtüsü.
    6- Nasıyf: Başörtüsünün bir büyüğü.
    7- Miknaa: Nasıyften de büyük baş örtüsü.
    8- Cilbab, rida, milhafe, melae : Yüz hariç baş, boyun ve yukarıdan bedenin büyük bir kısmını kapatan örtü. Bk. Bigiyef, Hatun, s.36.

    [81] İbn Mace, Nikah, I, 365, nu:1988.

    [82] İbn Manzur, a.g.e., “l-f-m” md.,I, 768.

    [83] Buhari, Tefsirü’l-Kur’an, VIII, 579, nu:4750.

    [84] İbn Arabi, Ahkamü’l-Kur’an, III, 1586.

    [85] İbn Arabi, a.g.e., III, 1579.

    [86] Tirmizi, Rada’, IV, 283, nu:1183.

    [87] İbn Kudame, el-Muğni, I, 637.

    [88] Ebu Davud, Cihad, IV, 119, nu:2485. Kardavi, bu rivayetin nikabın gerekliliğine delil olamayacağını şu gerekçeye dayanarak beyan eder: “Kadının cevabı, Allah ve Rasulü’nün emri değil de hayasının kendini yüz örtmeye sevk ettiğidir. Dinin emri olsaydı bu şekilde cevap vermez, hatta ona bu soru hiç sorulmazdı”. Bk. Karadavi, Fetava muasıra , II, 32.

    [89] İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye, IV, 4.

    [90] İbn Teymiye, XV, 372.

    [91] Buhari, Tefsirü’l-Kur’an, VIII, 579, nu:4750

    [92] Ebu Davud, Menasik, III, 201, nu:1830.

    [93] İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 96.

    [94] İbn Sa’d, a.g.e., VIII, 100.

    [95] Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed et-Tahavi (ö. 321/ 933), Maani’l-asar, I-IV, Matbaatü’l-envari’l-Muhammediyye, Kahire 1968, IV, 332.

    [96] İ. L. Çakan, “Sünnette Giyim Kuşam ve Örtünme”, Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, s.46.

    [97] Ahmed Abdulğafur, el-Hicab ve’s-süfür, s.141.

    [98] Nevevi, Şerhu Müslim, XIV, 218.

    [99] Ebu Davud, Libas, VI, 108, nu:4098. Hadisin ilk ravisi Halid b. Dureyk’in Hz. Aişe’ye ulaşmış olmaması nedeniyle hadis mürseldir. Tehanevi, mürsel hadisin sahabi kavilleriyle kuvvetlenmesi halinde hüccet olacağını kaydeder. Bk. Tehanevi, İ’lau’s-sünen, s.376.

    [100] Tirmizi, Salat, I, 402, nu:116.

    [101] Mubarekfuri, Tuhfetü’l-Ahvezi, I, 402,

    [102] Buhari, İsti’zan, XI, 9, nu:6228 ; Müslim, Hac, VIII, 260, nu:1218.

    [103] İbn Hacer, Fethu’l-bari, XI, 11.

    * Hadiste kadının yüz vasfı hakkında geçen “sufea’” ifadesinin manası hakkında bk. Nevevi, Şerhu Müslim, VI, 250 ; İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “s-f-a” md., VIII, 156.

    [104] Müslim, Salatü’l-iydeyn, VI, 249, nu:885.

    [105] Nur, 24/ 31.

    [106] Kurtubi, Cami’ li ahkami’l-Kur’an, XII, 152.

    [107] İbn Hacer, Fethu’l-bari, XI, s.11. (İbn Hacer bu açıklamayı İbn Batal’dan nakletmiştir).

    [108] Ebu Şakka, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, III, 250.

    [109] Taberi, Camiu’l-beyan, IX, 306.

    [110] İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 424 ; Bigiyef, Hatun, s.40.

    [111] Mustafa Sabri Efendi, Meseleler Hakkında Cevaplar, s.150, 153.

    [112] Kürdi, Havaşi’l-medeniyye, I, 277.

    [113] Kurtubi, el-Cami’ li-ahkam’il-Kur’an , XII, 152.

    [114] İbn Atiyye, Muharrerü’l-veciz, XI, 296.

    [115] Elbani, Hicab, s.41.

    [116] Teğarid Beydun, el-Mer’e ve’l-hayatü’l-ictimaiyye fi’l-İslam, Daru Nehdati’l-Arabiyye, Beyrut 1985, s.152.


    Paylaş
    Hımar”ın Tanımı ve Hükmü Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Rabbim Razı Olduğu Kullarından Eylesin Hepimizi Sağolasınız çok Değerli Bilgiler



  3. 3
    bilgilendirme için teşekkürler...



  4. 4
    Kayıtsız Üye
    hımar akıl örtüsüdür aklını kötülüğe örtmek mayalamak kapatmak anlamındadır hem erkek hemde kadın için
    kafana bir bez parçası atmakla olmaz bu işler kalp işi akıl işi



  5. 5
    kafana bir bez parçası atmakla olmaz bu işler kalp işi akıl işi
    Hımar başörtüsüdür, aklını örten cehaleti sil ve binlerce müfessirin dediğine uy



hımar ne demek,  hımar nedir,  hımar ,  himar nedir,  HIMAR,  himar ne demek,  hımar ne demektir