Diğer Kategoriler ve İslamda Tesettür Forumundan TESETTÜR: Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    TESETTÜR:

    Reklam




    Arapça bir kelime olan ‘tesettür’ setr kökünden türemiştir. Örtünmek, kapanıp gizlenmek anlamında kullanılır. Setr-i avret şeklinde birbirini tamamlayan iki kelimenin yan yana gelmesi ile de İslamî açıdan, vücudun görünmesi yasak olan bölgelerinin örtülmesi anlamını kavramlaştırır. Avret, tek başına eksik-gedik, mahrem, saklanması gereken şeyleri ifade eder. Dini literatürde örtünmekle ilgili davranışlara açıklık getiren bir fıkıh terimi olarak kullanılır. Kur’an-ı Kerim’de Ahzap suresinin 13. ayetinde iki defa tekil olarak geçer. Bu ayette insanların barınağı olan evlerden de ‘avret’ kelimesi ile bahsedildiğini görüyoruz. İslam dininin evlere atfettiği mahremiyetin önemi bu ve diğer bir kaç ayette tekrarlanmaktadır.

    Avret terimi Nur suresinin 28-31. ayetlerinde de, tesettürle çok yakın bir manada kullanılmıştır. Bu iki ayetten çıkan anlam, insanların yaşadıkları yer olan evlerin de korunması, girip çıkanlar açısından sakınılması gereken yerler olduğudur.

    Geçmişten günümüze gelen setr-i avret kavramı eski kuşak tarafından bilinmekte ve kullanılmaktadır.

    Setr-i avret kavramı artık dilimizde yerini ‘tesettür’e bırakmıştır. Tesettür, örtünün, örtünmenin neleri kapsadığı konusunda ‘setr-i avret’in anlamından çok daha kapsamlı bir ifade gücüne sahiptir. Giysi yanında, takva örtüsünü de ifade etmeye daha elverişlidir. Tesettür kavramının, sadece bir başörtüsüne, giysilere sığdırılamayacağı, bu konudaki ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Araf suresinin 26. ayetinde, “Ey Âdem oğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar.” buyrulmaktadır. Bu ayetten tesettürün yanı sıra vakarlı bir duruşa, İslamî bir bilince ve İslamî ahlaka sahip olmanın gereği anlaşılmaktadır.

    Görüldüğü gibi ayet, örtünün tek başına yeterli olmayacağını, örtünmenin ancak Allah korkusu ile birlikte gerçek anlamını kazanacağını ifade etmektedir. Bu ve buna benzer diğer ayetlerden net olarak, Müslüman kadın ve Müslüman erkeğin, öncelikle İslamî bir kişilik oluşturması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Allah, hem Müslüman kadını, hem de Müslüman erkeği bu konuda sorumlu tutmaktadır. Örtülmesi emredilen yerlerin dışında nasıl davranılması gerektiğini de yine Kur’­an belirlemektedir.

    “İnanan erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah onların yaptıklarından haberdardır. İnanan kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, mahrem ırzlarını korusunlar. Süslerini kendiliğinden görünen dışında açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Zînetlerini kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut, sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklarından başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zînetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur, 30-31).

    Ayakların yere vurularak yürünmesi cahiliye devrinin adetlerindendi. Bazı kadınlar dikkat çekmek için yaparlardı bunu. Burada ayetin üzerinde durduğu nokta, ‘dikkat çekme’ ile ilgilidir, ayağı yere vurmakla ilgili değil.

    Bahse konu olan süs (zînet), gerçekte takı anlamına gelmekle beraber, ayette mecazen kadın vücudunun örtülmesi gereken yerleri anlamında kullanılmıştır. Bu da, tesettürden anlaşılması gerekenin, hem kadında, hem de erkekte, yaradılıştan var olan cinsi cazibenin örtülmesi olduğunu ortaya koymaktadır.

    Kuran, örtünme konusunda belli sınırlar çizerken, Hz. Muhammed’in yaşamındaki örnekler de bu konuya ayrıca ışık tutmaktadır. Mesela, kadın giysisinde ideal sınırları belirtmede önem arzediyor.

    Hz. Ayşe’nin bir rivayetine göre kardeşi Esma, Hz. Peygamber’in yanına, üzerinde ince bir elbise olduğu halde gelmiştir. Hz. Peygamber, ellerini ve yüzünü göstererek, “Ey Esma, kadın âdet yaşına ulaşınca bu istisnalar dışında onun yabancılar tarafından görülmesi doğru olmaz.” diyerek onu uyarır. Demek ki sadece bir elbise ‘giymiş olmak’ yetmemektedir. Giyilen elbisenin beden hatlarını ‘örtmesi’ gerekmektedir. ‘Tesettürlü’ sayılmak için bu şarttır.

    Tarihte kadının örtüsü şu veya bu şekilde hep var olmuştur. En önemlisi de, varlığıyla da yokluğuyla da her zaman gündemde kalmıştır. İslam ile sınırları çizilen tesettür, İslam’dan önce de geleneksel bir adet olarak vardı. Arap kadınları başlarını örtüyorlardı. Örtülerini başlarından arkaya attıklarını, yaka ve göğüslerini açıkta bıraktıklarını pek çok kaynak anlatmaktadır. Örtü ayeti, bu örtünün yakaların üzerine indirilmesini emretmiştir. Ayette geçen hımar kelimesinin başörtüsü anlamına gelmediğini, sadece ‘örtü’ olduğunu tartışmaya açanlar, İslam öncesinde de bu hımarın kadınların başlarında olduğunu göz ardı etmemelidirler.

    Bununla beraber örtünme kaygısı insanın yaratılışından gelen, fıtrî bir ihtiyaçtır. Kur’an, Âdem ile Havva kıssasını anlatırken ilk örtünün, onlar tarafından cennet yapraklarıyla oluşturulduğunu anlatır. (Tâhâ, 115-123).

    Tesettürün ölçüsünü hiç tartışmasız Din (İslam) belirler. Ve İslam kesin olarak tesettürü emretmiştir. İslam’ın yayılmasıyla birlikte, dini kabul eden toplumlar tarafından örtü de kabullenilmiştir. Büyük bir hızla yayılan İslam, ulaştığı yerlerin gelenekleriyle, görenekleriyle, hatta geride bıraktıkları dini inançlarıyla birlikte yaşanmaya başlanmıştır. Tesettürün biçimi, kültürlere göre farklılıklar göstermiştir. Bazı yörelerde yüzler tamamen kapatılmış, bazılarında ise örtüler baştan aşağıya salınmıştır.

    Osmanlı’da kuruluş döneminden sonra devletin taşra ve saray çevresinde birbirinden farklı kılık kıyafet ve erkek kadın ilişkileri görülmüştür. Kuruluş döneminde Anadolu’da kadın da erkek de, geleneksel kıyafetlerini terk etmemişlerdir. Bu kıyafetlerin İslam ile ters düşen bir tarafları zaten yoktu. Başlarında kep üzerine sarılmış örtüler, üstlerinde topuklara kadar inen üçetekler vardı.

    Saray kültürü oluşmaya başladıktan sonra, saraylı hanımların tarzları farklılaştı. İstanbul’un fethinden sonra saraylı ve saray çevresindeki hanımlar ipeklerin, lüksün içinde haremlere kapandılar. Dışarıya feraceler ve peçeler ile çıkıyorlardı. Bütün bunlar İslam adına yapılıyordu. Daha sonra çarşaf yaygınlaştı.

    Artık zayıflamaya başlayan İmparatorlukta her konuda olduğu gibi kadının kılık kıyafeti konusunda da sancılar başladı. Diğer ihtiyaç maddeleri ile birlikte Batı modası İstanbul’a gelmekte gecikmedi.

    Tanzimat’tan sonra Batı’ya olan hayranlık artmaya başladı. Meşrutiyetle birlikte kadın yazarlar, kadın hakları konusunda yazmaya, konuşmalar yapmaya başladılar. Kadının örtüsü devletin gerilemesine sebeptir diyenlerle, aksini savunanlar arasında tartışmalar başladı. O dönemin aydınlarından sayılan Abdullah Cevdet, Cenevr­e’­de İctihad Dergisi’ni çıkardığı o yıllarda, Müslü­man­la­rın bu halden kurtulmaları için neler yapılması gerektiği konusunda bir anket düzenlemişti. Bu ankete cevap veren bir Fransız edebiyatçının şöyle bir önerisine muhatap olur: “Kadınlarınızı açın, Kur'an’ı kapatın!” Abdullah Cevdet ise, bu öneriye “hem Kuran’ı hem de kadınları açalım!” cevabını verir. (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 435-436; İctihad, s. 4, s. 29, Cenevre, 1907, 1911) Bu ve bunun gibi pek çok çaba dönüşümün Batı hayranlığı ile birlikte başladığı, artık bu durumun önünün kesilemeyeceğini göstermektedir.

    İstanbul’da açılan Fransız kız okullarında yetişen kızlar yüzlerini tamamen Batı’ya dönmüşlerdi. Kadın yazarlar kadın konusunda yazılar yazıyorlar, müslüman kadını özgür olmaya çağırıyorlardı. Çıkarttıkları moda dergileriyle şehirli hanımları Batı’nın giyim tarzını benimsemeye özendiriyorlardı.

    Yenilgiler, gerilemeler halkı bezdirmişti. O dev­­­rin aydınları da, bu yenilgilerin faturasını Müs­­lüman kadının örtüsüne çıkarmakta adeta ağız birliği etmişlerdi... Buna karşı çıkan İslam yanlılarının çabalarını Batı hayranlığı bastırıyordu.

    Müslüman kadının tesettürünü geri kalmışlığın sebebi olarak görenlerin karşısında, kadının çarşafını, peçesini savunan, hali hazırdaki durumu onaylayanlar arasındaki tartışmaya karşı çıkanlar da vardı. Bunlar da İslam ve kadın konusunda Kur’an’i bakış açısı ile olayı çözmek için yazıp çiziyorlardı. Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım İslam’da kadın konusuna en çok eğilenlerden biriydi. Bol bir elbise giyilerek, saçların örtülmesinin şeriata uygun bir biçimde tesettürü sağlayacağını savunuyordu. Ona göre kurallar zaman içinde saptırılmıştı. (Işın, a.g.m., s. 151, 154)

    Cumhuriyet döneminde de kadının tesettürü, batılı bakış açısı ile birebir örtüştürülerek, gerilemenin en önemli sebebi olarak görülmüştür. Bu o kadar kesin bir dogmaya dönüştürülmüştür ki, tartışmak bile mümkün olmaktan çıkmıştır. Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesi ile bir rahatlama hissedilmişti. Müslümanlar bazı konularda rahatladıklarını sanırken, art arda gelen askeri müdahaleler İslamî gelişmeleri ‘gericilik’ olarak yaftalamış, her defasında İslam'a yasaklarla müdahale edilmiştir. 12 Eylül darbesi ile sonrasında, bu konudaki sınırlamalar tesettür yanlısı Müslümanları daha da sıkıntıya sokmuştur.

    Küreselleşen Dünyada değişim rüzgârları her diyarda kendini hissettirmeye başladıktan sonra İslam âleminde de yaşam biçimleri değişime uğramıştır. Müslümanlar Batı’nın özgürlük çağrılarına olumlu bakmaya başlamışlar; dünyada tek laik-demokratik Müslüman! ülke olan Türkiye, İslam dünyasına model olarak sunulmuştur.

    Laik-demokrat Türkiye'de bu değişim sancıları sürerken tesettür anlayışları da değişik boyutlarda kendini göstermektedir. Diğer pek çok İslamî kavrama yapıldığı gibi, tesettür kavramının da içi boşaltılmış, sadece görüntüde varlığını sürdürür olmuştur. Kur’an bütününe bakıldığında bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır. Bu yolla, laik-demokrat Müslüman kadın tipleri oluşmuş, melez bir anlayışa esir yaşam biçimleri ortaya çıkmış, Müslüman erkek ve kadın, kimlik bunalımına düşmüştür. Laik olmak adına, Müslüman kadının sosyal yaşamına setler çekildi, yasaklar getirildi. Şu anda moda tesettürü esir almış vaziyettedir.

    Toplum içerisinde (müslümanca şahsiyeti/kişiliği ile) yer almak, okullara gitmek isteyen tesettürlü Müslüman kadını zora sokan bir diğer engel de, ‘kamusal alan’ cenderesidir. Örtünmesiyle otomatikman ‘kamusal alan yasaklısı’ haline gelen kadın, örtüsüyle, inancıyla toplumsal yaşamı arasında zorlu bir sınava tabi tutulmaktadır.

    Melezleşen kesimden ayrışan karşı kutupta da sorunlar yok değildir. Orada sorunlar farklı bir biçimde şekillenmektedir. Bazı Müslüman hanımlar ağız, burun ve hatta gözlerini kapatarak tesettürlü olunacağını sanmaktadırlar. Bir yanlış, bir başka yanlışla cevaplanmaktadır adeta. Erkek kendini olayın dışında tutarak, sorumluluğu karşı tarafa yüklemekte; Allah’ın, “erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar” emrinin kendileri için olduğunu göz ardı edip, sırf Müslüman kadınlara ‘görevlerini’ hatırlatırcasına konuşmakta; mü'min kadınlar da buna karşı ‘cevap vermede’ aşırı gitmektedir. Her iki tarafta bu gibi durumlarda Allah'ın genel bir ilke olarak anlaşılabilecek “aşırıya kaçmayın!” emrini unutuvermektedirler. Kendi nefis terbiyesini ihmal eden erkek, nefsindeki kirlilikleri arıtmanın yolunu bulamayınca, yakınındaki kız kardeşine, karısına, yakın çevresine baskı yapmaya, onları kapılar arkasına hapsetmeye kalkışmaktadır. Bu kısır döngü sürüp gitmektedir, belki de sürüp gitmeye devam edecektir. Ta ki, çözümün tek taraflı olmadığı anlaşılana kadar.

    Bu konuda asrı saadet döneminden sahih örnekler bulunmaktadır. Bir defasında Hz. Ömer hutbeden kadınlara, ‘mehirlerinizi az isteyin, erkekler evlenemiyorlar’ diye seslenince, kalabalığın içinden, ‘Allah’ın bize helal ettiğini sen yasak mı ediyorsun?’ diye Halifeye karşı hakkını arayan cesur bir kadın görüyoruz karşımızda. Bu bir tek olay bile, kadının sosyal hayatın dışında tutulmadığının ve tutulamayacağının en bariz örneğidir. Bir örnek de şudur: İslam öncesi dönemde hava karardıktan sonra dışarı bile çıkamayan bir kadın, İslamî dönemde devesine binip (tek başına) seyahat edebilmiştir.

    Bu ve benzeri olaylar Müslüman kadının yaşamına, İslam ile kısıtlanmalar gelmediğini, aksine saygın bir konuma terfi ettiğini, bununla beraber, bazı sorumluluklarını da ihmal etmemesi gerektiğini öğretmektedir. Bu sorumluluklar Müslü­man erkeği de bağlayıcı olunca, ortaya herkesin rahat hareket edebildiği bir toplum çıkmaktadır.

    Hz. Peygamber zamanındaki kadına olan saygı, zamanla yerini korumacılığa bırakmıştır. Erkek, tesettürün kendini ilgilendiren tarafında zorlandıkça, kadını dört duvar arasına kapatmayı uygun bulmuş, kadın da bunu kabullenmek zorunda kalmıştır. Toplumun baskısı da bu yönde gelişince bu, iki taraf için de kolay olmuştur. Zamanla Allah’ın çizdiği sınırlardan daha katısının kendisi için çizilmesi, kadını rahatsız etmeye başladı. İslam’ın gerçeklerinden uzaklaşıp kadının üzerindeki baskılar arttıkça sıkıntılar toplumsal değişimlerin nedeni oldu. İnsan fıtratına uygun olan davranış önerileri, yalnızca onun yaratıcısından gelenlerdir.

    Bir sorunlar yumağına dönüşen bu ve benzeri bütün meselelerin çözümü elbette ki, mü'minlerin inandıkları dinin kaynağı olan Kur’an’da ve onun açılımı demek olan Rasûlullah'ın sünnetindedir. Mü'minler hem elbiseleriyle, hem de takvâlarıyla birbirlerinin velisi, dostu ve kardeşidirler.


    Paylaş
    TESETTÜR: Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    teşekkürler yüreğinize sağlık...



  3. 3
    Allah razı olsun .Mevla tesettürü gerektiği gibi yerine getirenlerden olmamızı nasip etsin



örtünmek ve kapanmak anlamına gelen namaz şartı,  islamdan önce tesettür ,  tesetturlu arap kadinlari,  arap kadınların günlük tesettür modelleri,  takva giyim modelleri