İslam Dini ve İman Bölümü ve İman Forumundan Tekfir ne demektir, hükmü nedir,Bu kararı kim verebilir ? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Tekfir ne demektir, hükmü nedir,Bu kararı kim verebilir ?

    Reklam




    Tekfir ne demektir, hükmü nedir?

    Bu kararı kim verebilir, böyle bir suçu cezalandırma hakkı kime aittir?

    Bu konular müslümanca değerlendirilmeden, ulu orta isteyen kişi istediği kişileri rahatlıkla tekfir edebilmektedir.


    Tekfîr suçlamasına sırf bilgisizlikten dolayı hedef olan kişiden ziyade, ehliyetsiz ve yetkisiz olarak genelleme yapmak sûretiyle isabetsiz tekfîr suçlamasında bulunan kişi veya kişilere sorumluluk yüklemek, ahlâkî bir davranış olarak şarttır. Tekfir aracını kullanan kişinin bilgi, yetki ve ehliyetine göre bu konuda her şeyin değişebileceğini ise hiç hatırdan çıkarmamak gerekir.

    Bu meselede her iki tarafın da bilgili olma zorunluluğu vardır. Çünkü tekfîr gibi ağır bir suçlamaya hedef olan kişi, suçunu reddedip sırf Mü’min ve Müslim olduğunu savunması yeterli değildir. Kezâ onun tekfirciyi önemsememesi de yanlıştır. Bilakis en azından uğrayabileceği bir saldırıya karşı tedbirli olması bakımından bilgi büyük önem taşır.

    Sebebine gelince; bu ülkede birçok kimse, şu veya bu gerekçe ile başkalarını İslâm’dan çıkmış olarak suçlayabilmekte, bunu bazen açıkça yaparken, bazen de kendi grupları veya fikirdaşları arasında gündeme getirmektedirler.

    Bir kimse, -İslâmî anlamda- tekfîr ettiği kişiye karşı en azından şu çekincelere sahip olacaktır:

    Evlenme teklifini reddedecektir,
    Arkasında namaz kılmayacaktır,
    Kestiğini yemeyecektir,
    Ona borç vermeyecek, ona en ihtiyaç duyulan anlarında bile yardımda bulunmayacak, onunla hiçbir zaman herhangi bir işbirliğine girmeyecektir.

    Bir toplumun çözülmesi ve erimesi için bunlardan daha tehlikeli sebepler bulunamaz. Türkiye’de birbirini kâfirlikle suçlayan şahıs ve gruplar o kadar çoğalmıştır ki, bunların sayısını bile tespit etmek güçtür.

    Tekfîr sözcüğü, İslâm’da Fıkıh Ana Bilim dalına ait önemli bir terimdir. Ancak tartışmalara konu olduğu zaman bazen sadece birkaç kişiyi, bazen geniş bir çevreyi, bazen de tüm ülkeyi ilgilendireceği için İslâm’a mensup her insanın, bu kavram hakkında -çok geniş olmasa bile- doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Gerek Türkiye’de, gerekse Büyük İslâm Yurdu’nun başka bölgelerinde yaşayan sıradan “Müslümanlar”ın bu kavram hakkında lüzumu kadar bilgi sahibi olduklarını söylemek iyimserlik olur. Oysa bu kavram, özellikle günümüzde uyandırdığı etki bakımından büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla konuyu, fıkhî olduğu kadar sosyolojik bir yaklaşımla da irdelemek gerekir.

    Halk tarafından çok açık ve yaygın biçimde bilinmiyor olsa da, bugün “İslâm Dünyası”ndaki kavgaların hemen hepsini azdıran zincirleme sorunlar, esas itibarıyla tekfîr suçlamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü taraflardan biri, öbürünü kâfir diye damgalamaktadır. Karşı taraf, bu şekildeki suçlamaya önem versin ya da vermesin bu tabiri kullanarak suçlayan taraf çok ciddidir.

    Hz. Peygamber’in, hayatı boyunca mü’min birine (hatta mü’minlik iddiasında bulunan münâfık birine): “Ey kâfir!” diye hitap ettiğine ilişkin hiçbir kanıt yoktur. O’nun bütün hadisleri arasında “tekfîr” kelimesi bir kez bile geçmemektedir. Bu sözcük, Kur’ân-ı Kerîm’in de hiçbir yerinde geçmemektedir. Şu halde tekfîr kelimesi söz ve kavram olarak temelde İslâm’a yabancıdır. Fıkıh ana bilim dalının terimleri arasında bu kelime bulunmamaktadır. Onun için İslâm fıkhında “Riddet” diye bir bap vardır, fakat “Tekfîr” adı altında bir bap yoktur. Şu var ki mürted olan kişi zaten tekfîr edilir. Yani kâfir olarak nitelenir. Öyle ise tekfîr, nedensel olarak söz konusu olabilir. Çünkü tekfîr suçlamaları Hz. Peygamber’in döneminde değil, Onun vefatından epeyce sonra Hz. Ali’nin devlet başkanlığı zamanında ortaya çıkmıştır. Bu suçlamalar, -bilindiği kadarıyla- hemen hemen ilk kez Hâricîler tarafından bizzat Hz. Ali’ye yöneltilmiştir. Böylece tekfîrin tarihsel süreci, Hâricîlik hareketiyle birlikte başladı diyebiliriz.

    Bu iki tespite üçüncü birini de şöyle ekleyebiliriz: Ne Hz. Peygamber (s.a.s.), ne de ilk üç halife döneminde Ashabdan hiç biri tekfîr edilmemiştir. Örneğin Hz. Osman hâriç, genelde Ümeyyeoğulları ailesi -imanlarında samimi olmadıklarına ilişkin- şüphe uyandırıcı birçok davranışlarda bulunmalarına rağmen, ne Hz. Peygamber, ne de Ashabdan biri onları tekfîr etmiştir. Ayrıca, Hz. Peygamber döneminde, İslâm toplumu içinde sayıları üç yüz kadar olan münâfık bir grup bulunuyordu. Bunların başı olan Abdullah bin Ubey bin Selûl’un ve yandaşlarının münâfık olduklarını bizzat Hz. Peygamber kesin olarak biliyordu. Ashâbın büyükleri de güçlü ihtimalle bu gerçekten haberdar idiler. Buna rağmen hiç kimse münâfıkları tekfîr etmemiştir. Üstelik Hz. Peygamber (s.a.s.), Abdullah bin Ubey’in cenaze namazını bile kıldırmıştır. O Abdullah bin Ubey ki, Hz. Peygamber’e karşı işlediği ağır suçlara, tarih, belgesel boyutlarıyla çarpıcı şekilde tanıklık etmektedir!

    Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki “İslâm toplumunda” bir Müslümanı tekfîr etmek oldukça güçtür. Fakat bu noktada halkın gerçek anlamda bir “İslâm Toplumu” olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Çağımızda, “İslâm Toplumu” olarak nitelenebilecek sosyal bir popülasyon, yapılanma bulunmadığına göre kapıların, haklı olarak sık sık tekfîr suçlamasına açılabileceğini de ihtimalden uzak görmemek lâzımdır.

    Tekfîrin tarihçesine baktığımızda, daha çok fanatik tiplerin bu tür suçlamalarda bulunduğunu görüyoruz. Nitekim böyle bir suçlamanın ünlü hedeflerinden biri, (belki de ilki), Hz. Ali’dir. Evet, Tekfîrle belki de ilk kez suçlanmış ve bu gerekçe ile şehit edilmiş olan zat, Hz. Ali’dir.

    Ama Alevîler de Sünnîler de bugün çok iyi bilmelidirler ki tekfîr gibi ağır bir suçlamaya hedef olan Hz. Ali, hiç de (kendisini tekfir eden Hâricîler gibi) fanatik değildi. Onun için, kendisi hiç kimseyi tekfîr etmedi. Fanatik bağnazlar İmam Ali’yi tekfir etmekle yetinmiyor, onu kâfir olarak suçlamayanın da kâfir olduğunu ileri sürüyorlardı. Hatta bununla da kalmıyor, Hz. Ali’nin yandaşlarından kimi bulurlarsa onu ve (kadın, çocuk, yaşlı, hasta demeden) bütün aile halkını da öldürüyorlardı. İşte bunlara “Haricîler” denilmiştir. Hâricîlik, serkeşlik, itaatsizlik, disiplin dışına çıkma anlamlarını taşır. Bu hareket, şu veya bu isim altında günümüze kadar devam etmiştir.

    Hâricîler, oldukça fanatik insanlardı. Beyinleri yıkanmıştı. Yanılgıya düşmelerindeki en önemli etken, onların aşırı tutucu olmalarından kaynaklanıyordu. Bunun bir sebebi de onlardaki bedevîlik ruhuydu. Yaşadıkları yalın hayat, kültür kıtlığı ve nasların zâhirine göre hüküm vermek de bu taassubun nedenleri arasında sayılabilir. Hâricîlerdeki ahlâkî davranışları belirleyen iki önemli özellik vardı; Takvâ ve Cesaret. O kadar çok namaz kılarlardı ki alınları, dizleri ve dirsekleri nasır tutmuştu. Ölümden de asla korkmazlardı.

    Her dönemde ve her toplumda ortaya çıkabilen hâricî ruhlu insanlar, birbirlerini bularak zaman zaman yeniden organize olurlar. Bunların hepsinin de psikolojik durumları ve yetiştikleri şartlar birbirine oldukça benzemektedir. Bastırılmış duygular, doyumsuzluk, belli bir yaştan sonra İslâm’ı tanımak, yarı okumuşluk bunların başlıca ortak özellikleridir. Müsait bir ortam ve beyin yıkayıcı bir öncü bulduklarında her biri, din adına kanlı birer cellâda dönüşebilirler. Bunların ilmî olarak ciddî dayanakları, malzemeleri yoktur. Buna rağmen saatlerce sert tartışmalara girerler ve hep haklı olduklarına inanırlar.

    Tarihte tekfîri bir silâh olarak kullananlar sadece Hâricîler değildir. Mu’tezilîler de yaygın bir tekfîrde bulunmuşlardır. Ancak bunlar, rasyonalist oldukları için tekfîrde akılcı yorumlar yapıyor, Hâricîler gibi sert davranmıyorlardı. Bunlara göre (alkol kullanmak, zina etmek, adam öldürmek, hırsızlık yapmak ve faiz alıp vermek gibi) İslâm’da büyük günah, yani ağır sayılan suçlardan birini işleyen kişi, dinden çıkmış sayılırdı. Bununla birlikte onu yine de kâfir saymazlardı. Bilakis din ile küfür arasında bir durum içinde olduğunu ileri sürerlerdi. Bu kanaat Mu’tezilî diyalektiğinde (menzile beyne’l-menzileteyn) olarak geçmektedir. Keza tarihte Hanbelîlerle Eş’arîler, Eş’arîlerle Mu’tezilîler de birbirlerini karşılıklı olarak tekfîr etmişlerdir.

    Şîîler de tarih boyunca günümüze kadar Hz. Ali’den önceki üç halifeyi (Hz. Ebûbekir’i, Hz. Ömer’i ve Hz. Osman’ı), devlet başkanlığı makamını zorla ele geçirdikleri suçlamasıyla zâlim saymaktadırlar. Bu üç şahsiyete samimiyetle bey’at ederek onları devlet başkanı seçen ashâbın hepsini (Şîîlerin çoğu) kâfir saymaktadırlar.





    Paylaş
    Tekfir ne demektir, hükmü nedir,Bu kararı kim verebilir ? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Ancak Hâricîler de zaman zaman yeni isimler altında varlık göstermiş ve tekfîr mekanizmasını işletmeye çalışmışlardır. Çağımızda Hâricîlik geleneğini daha çok Vahhâbîler sürdürmektedirler. Çoğunlukla Vahhâbî olduklarını kabul etmeyip kendilerini Selefî olarak vasıflarlar. Bunlar, “İslâm Dünyası”nın birçok yerinde elemanları vasıtasıyla görüşlerini yaymaya çalışırlar.

    Tekfîr; -başka bir ifadeyle-, aynı inancı paylaşan kişi ya da gruplardan birinin öbürü üzerinde giriştiği vicdan baskısına karşı bir savunma sistemidir. Her insan, inandığı ve kutsal saydığı şeyleri küçümseyen ve aşağılayan kimselere karşı tepki gösterir. Tepkisinde aşırılığa kaçıp haddi aşmadıkça çoğu kez bu tepkisinde de haklıdır.

    Tekfîrcinin, muhâtabına karşı girişebileceği en hafif yaptırım ise ondan ilişiğini tamamen kesmektir. Onun zihnindeki çözüm budur. fetvâsını da çoğu kez kendisi verir, kendisi uygular. Bazen de beyin yıkayıcı bir “Âbi”nin tâlimatıyla infazı gerçekleştirir! Oysa bu davranış genel olarak hem çözüm olmaktan uzaktır, hem de adına İşlendiği İslâm’ın hükmünden uzaktır. Fakat tekfîrci, (bilerek veya bilmeyerek, ortak kutsal değerleri pervasızca çiğneyen bir çoğunluğun içinde) vicdanî bakımdan linç edilmiştir. Maddeten olmasa da mânen ezilmiştir, psikolojisi korkunç bir bombardımana uğramıştır. Bu yüzden bazen yalnızlığa mahkûm edilir ya da bizzat kendisi çevreden soyutlanmak zorunda kalır. Çünkü tekfîrin nedenleri böyle bir çevrede sürekli olarak mevcuttur. Böyle bir çevre içinde ne kadar sabırlı olursa olsun, samimi bir mü’minin yaşaması gerçekten imkânsız gibidir. Ortam onun için tam anlamıyla bir cehennemdir. Böyle konumda değil fanatik tipler, en sabırlı mü’minler bile çılgına dönebilir.

    Örneğin bir komşu düşünün ki, her gün şu veya bu bahane ile Allah, peygamber, kitap, din iman demeden kutsal değerlere söver durur. Ilımlı ve sabırlı dindar bile olsa, kim böyle birinin komşuluğuna dayanabilir; hiç bir madddî zarara sebep olmasa bile, onunla komşuluğunu sürdürebilir? Bir mü’min şöyle dursun dindar bir Hıristiyan veya Yahudi bile böyle birinin komşuluğunu ne kadar çekebilir? Kaldı ki tekfîre neden olan tek şey, kutsal değerlere sövmekten ibaret de değildir. Tekfîrin sayılamayacak kadar çeşitli nedenleri vardır.

    İslâm’a mensup birini -herhangi bir sebeple- kâfir diye nitelemek, oldukça önemli bir meseledir. Çünkü bu, ağır bir suçlamadır.

    Kendini müslim sanan, -ancak İslâm’a bağlılık derecesi, bu konuya karşı herhangi bir ilgi uyandıramayacak kadar zayıflamış ya da tamamen yok olmuş- kimselere gelince, bunlar müslüman bir çoğunluk içinde yaşadıkları sürece, -örf âdet ve inançları hesaba katmadan- istedikleri tutumu sergileme hakkına sahip değildir. Özellikle “Müslümanlar” arasında İslâm’ın sınırlarını zorlayamazlar. Aksi halde, İslâm’ı çağrıştıran her konu gibi tekfîr suçu onları da kapsayabilir. Bu nedenle “Müslümanlar”ın çoğunluk olarak yaşadıkları coğrafyalarda, formalite gereği de olsa İslâm’a mensubiyeti olan herkesin -bütün İslâmî meseleler hakkında olduğu kadar- tekfîr sorunu hakkında da bilgi sahibi olmaları lüzumludur. Bu nokta, toplum sosyolojisinin ve genel ahlâkın da bir bakıma zorunlu kıldığı bir durumdur. Şu var ki bu önemli mesele hakkında ancak ilmî ehliyete sahip kimseler gerekli açıklamaları yapabilirler. Aslında doğru olan şey, İslâm âlimlerinden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından bu sorunun tartışılarak sonuca bağlanmasıdır.

    Günümüzde “İslâm dünyası” tam anlamıyla bir din anarşisi içinde yüzdüğünden, böyle bir komisyonun şimdilik kurulabileceğini beklemek gerçekçi değildir. Fakat her önüne gelenin tekfîr konusu gibi çok önemli meselelerde fetvâ vermeye ve ahkâm kesmeye kalkışması bu anarşiyi daha azdıracağından hiç değilse ortalık sükûnet buluncaya kadar hem radikal kişi ve çevreleri uyarmak, hem de en azından tekfîr sorunu hakkında kitleleri ansiklopedik sınırlarda aydınlatmak, ilmî sorumluluğun gereğidir.

    Kimin, hangi gerekçe ile tekfîr edilebileceği, hangi inanışın, hangi söz ve davranışın müslim bir kişiyi İslâm dairesinin dışına çıkarabileceği meselesi, “tekfîr” adı altında, tarih boyunca tartışıla gelmiştir. Bu tartışmalar, geçmişte ilmî forumlarda çok yönlü olarak ele alınmıştır. Onun için Tekfîr, İslâm’da hem akaid, hem de fıkıh ana bilim dallarının konusudur.

    Hemen vurgulamak gerekir ki tekfirci akımın müslim insan fiili hakkındaki görüşü “Vasat Ümmet” yaklaşımından oldukça farklı ve uzaktır. Her şeyden önce Kur’ân’da öğütlenen tolerans hâricîlikte ve tekfirci akımlarda yoktur. Onun için bu radikal akımın günümüzdeki temsilcilerinin bütün tavırları, tutumları, konuşma şekilleri ilkel ve iticidir. Çağrı şekilleri şu âyettetavsiye edilen hikmetli üslûba tamamen aykırıdır: “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et/çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Rabbin, Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de çok iyi bilir.” [21]

    Hâricîlere göre, kebâirden birini işleyen kâfirdir. Alkol kullananlar, zina edenler, adam öldürenler, hırsızlık yapanlar ve faiz alıp verenler şöyle dursun, çağdaş hâricîliğin temsilcileri, son yıllarda dünyanın yuvarlak olduğuna inanan ya da çanak anten kullanan kimsenin de, Allah’ın gökte olduğunu kabul etmeyenlerin de kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.

    Bu özet açıklamadan da anlaşıldığı gibi, hem Hâricîler, hem de Şîîler, kendileri gibi inanmayan bütün “Müslümanları” en azından tekfîr etmeye eğilimlidirler.

    Mu’tezile ve Cehmiyye mezheplerinin izleri günümüzde çok silik olduğu için tekfîr konusunda bu gruplara ait görüşleri ortaya koymanın yararı bulunmamaktadır.

    İslâm dinine -gerçek anlamda veya formalite gereği- mensup iken, bu dini (Allah korusun!) bilinçli olarak terk ettiğini, (ister başka bir dine girsin, ister girmesin) İslâm’dan çıktığını açıkça ifade eden kişiye “mürted” denir. Böyle bir kimsenin, ayrıca tekfîrle suçlanması Şer’î usûlden değildir. Çünkü bu kimse mürted olmakla zaten kendi ikrarı ile kâfir olmuştur. Ona ayrıca -münferit olarak- “sen kâfirsin” ya da “sen küfre girdin” demenin bir mantığı yoktur. Dolayısıyla mürted kişi ile tekfîr suçuna muhatap olan kişi hakkındaki şer’î hükümler farklıdır. İlk önce bu iki şeyi birbirinden böylece ayırmak gerekir.

    Mürted kişi; (genelde din değiştirerek) küfrün herhangi bir şeklini kendi hür iradesiyle seçip İslâm’dan çıktığını açıkça ilân eden kimsedir.



  3. 3
    Tekfîre muhatap olan kişi ise, böyle bir tercihi ve bu yönde herhangi bir girişimi yokken, aynı zamanda İslâmî kimliği örfen devam ediyorken -herhangi bir söz veya davranışı yüzünden- kâfirlikle suçlanan kimsedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, bu iki kişi arasında çok büyük fark vardır. Bunun içindir ki (nifak, dolaylı şirk ve zendeka/zındıklık) gibi yorumlanabilecek küfür şekillerinden biri ile İslâm’dan çıkan kimseye mürted denmez. Bunlar, -yerine ve şartlarına göre- tekfîr edilir ve kâfir sayılırlar.

    Bilindiği üzere, başka dinlerde olduğu gibi İslâm’da “aforoz” diye bir kurum yoktur. Yani hiçbir kimse ve hiçbir makam, müslim bir kişiyi İslâm dininden çıkarmaya yetkili değildir. Ancak, -ister gerçek anlamda olsun, ister formalite gereği olsun- İslâmî kişilik ve kimliğine sahip bulunan bir kimse, üç ana başlık altında sıralanabilecek ağır suçlardan birini eğer İslâm’a karşı açıkça işleyecek olursa İslâm devlet makamları, ya da İslâm âlimleri tarafından kâfirlik suçuyla sorgulanabilir. Bu üç ana başlık şunlardır:

    Allah Teâlâ’yı (hâşâ!) inkâr etmek, yani Allah’ı yok saymak veya O’na dil uzatmak, veya Sadece O’na gösterilebilecek bir saygı şekliyle başka bir şeye de saygı göstermek ya da O’na doğrudan ortak koşmak,
    Âhiret gününü inkâr etmek,
    İslâm’ın bütünlüğünü inkâr edici herhangi bir söz veya davranışta bulunmak...

    Bunlar ana başlıklardır. Yukarıdaki her başlığın altına giren birçok ağır suç vardır. Bunlar Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti esas alınarak özellikle bazı akaid kitaplarında ayrıntılarıyla sıralanmışlardır. İslâm hukuk kaynaklarında da bu konuda geniş açıklamalar mevcuttur. Toplumun önemli bir kesimi, yaygın bilgisizlik yüzünden bu suçlardan haberdar bulunmamaktadır. Bu ise mevcut din anarşisini azdırmaktadır. Dolayısıyla önce toplumu, inançla ilgili tehlikeler hakkında bilgilendirmek gerekir. Çünkü Müslüman bir kişi bu suçlardan birini işlediği zaman İslâm’dan çıkmakla büyük maddî ve mânevî zararlara uğrayabilmekte, ortalığın karışmasına, hatta bazen büyük olayların patlamasına neden olabilmektedir.

    Ne yazık ki eğitimsiz sürüler şöyle dursun, yüksek öğrenim görmüş birçok kimse bile bu bilgilere ulaşamamış, ya da ulaşmak istememiştir. Oysa bir toplumun içinde huzurlu yaşayabilmek için bireyin, (içtenlikle inanmasa ve bağlanmasa bile) halka ait genel inanış ve kabulleri çok iyi bilmesi gerekir. Aksi halde bu inanış ve kabullere ters düşerek yıkıcı gelişmelere neden olabilir. Önemle vurgulamak gerekir ki, bu durum, aynı zamanda ehl-i tevhid olan mü’minler için de söz konusudur. Laikçiler, sosyete kesimi, tarikatçılar ve alevîler gibi çeşitli inanç grupları, yaygın din olan İslâm’ın kitabî kurallarını, nasıl ki kendi güvenlikleri ve mutlulukları açısından bilmek zorunda iseler, azınlıktaki mü’minlerin de “Popüler Türk Müslümanlığı”, Alevîlik ve “Milli Türk Dini” hakkında geniş bilgilere sahip olmaları gerekir. Takiyye yaparak (ya da yapmak zorunda kalarak) iki dinli yaşamak şüphesiz çok büyük sıkıntılara neden olur. Ayrıca bu üç dinin, (yani popüler Türk Müslümanlığının, Aleviliğin ve Milli Türk Dini’nin) çatışma alanlarına girmemek için, Türkiye’de yaşayan mü’minler, kısa zamanda kendilerini yetiştirerek din sosyolojisi konusunda çok geniş bilgilere sahip olmalıdırlar. Aksi halde bu üç dinin her birine göre küfür suçunu işlemek ve kâfirlikle suçlanmak gibi tehlikelerle karşılaşmaları mümkündür.

    Bu tehlike mü’minler için çok büyüktür! Çünkü Türkiye’de devlet, Milli Türk Dini’ne bağlı lâikçi fanatiklerin tekelindedir. Bunlar kendi dinlerine göre bir mü’mini en ufak bir gaflet halinde (vatan haini, devrim düşmanı, gerici, yobaz, çağ dışı, radikal, fundamentalist, köktenci, el-kaideci ve Hizbullahçı) diye suçlayabilir, onu en ağır cezaya çarptırabilirler. Onlara göre bu nitelikler birer küfürdür, dolayısıyla gerçek bir mü’min onların dinine göre kâfirdir!

    Fakat şunu da hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak lâzımdır: Gerek mistik anlayış sahipleri, gerekse lâikçiler, daima İslâm’ın mensupları olarak gözükürler ve gözükmeye çalışacaklardır. Mistik inançlılar zaten bunda bilinçli olarak ısrar etmektedirler. Laikçiler ise özellikle sıkıştıkları zaman kimliklerindeki İslâm kelimesine sığınırlar. Nitekim nüfus kimliğinde “İslâm” yazılı hemen hiçbir mason, hiçbir komünist, hiçbir Mooncu, hiçbir laikçi, hiçbir Satanist, Hiçbir Evranosçu, hiçbir Alevî ve hiçbir mitüdist (yani Milli Türk dini bağlısı), “ben Müslüman değilim” demez. Bu gruplar her zaman takiyye yaparak yaşarlar ve Müslüman gözükürler.

    Sosyolojik manzaranın, görünürde bile bu kadar karmaşık ve tehlikelerle dolu olduğu Türkiye gibi bir ülkede küfür suçları elbette ki çok yaygın biçimde işlenmektedir.


    -------------------

    [21] 16/Nahl, 125


    Ahmed Kalkan Darul Harpmi Darul harapmı Eserinden Alınmış
    tır.




tekfir nedir,  tekfir ne demek,  tekfir ne demektir,  tekfır ne demek,  tekfir nedemektir,  birine munafik demenin hukmu,  kimler tekfir edilir