Diğer Kategoriler ve Hadis Forumundan Siz Insanların Iyiliği Için Ortaya Çıkarılmış En Hayırlı ümmetsiniz -3/Al-i İmran 110 Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Siz Insanların Iyiliği Için Ortaya Çıkarılmış En Hayırlı ümmetsiniz -3/Al-i İmran 110

    Reklam






    ÜMMET BİLİNCİ

    Bu hitap tarzı herkesi "kardeşlik" potasında tek vücut yapmayı hedefleyen son dinin ne kadar hassas ve nâzik bir dil kullandığının da delilidir. Bu yolla Araplar yanında zenci veya diğer ırklardan İslâmı benimsemiş olanlar da İslâm şemsiyesi altına alınmıştır. Milliyetçilik özellikle de kabilecilik anlayışının en üst sınırda olduğu bir zaman diliminde ve coğrafyada kuşatıcı bir dil kullanmak son derece önemlidir ve bu gerçek İslâm'ın yüceliği hakkında ipucu vermektedir. Böylece hak dini benimsemiş olanlarda bir ümmet ve kardeşlik bilinci oluşturulmaya çalışılıyor¸ herkes İs

    Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm'ı tebliğ etmeye başladığı andan itibaren davet ettiği kitlelere hitap ederken¸ "Ey Araplar" şeklindeki bir hitap tarzını benimsememiştir. Bunun yerine¸ onun seslenme şekli bütün insanları veya bütün mü'minleri kuşatıcıdır. Bu yüzden "ey mü'minler" ve "ey insanlar" gibi hitap ifadelerini özellikle kullanırdı. Peygamberimizin yaşamış olduğu dönemde davet ettiği kitlenin büyük kısmının Arap olmasına bakacak olursak¸ "ey Araplar" ifadesini çoğunlukla kullanması gerektiğini düşünebiliriz ve bunu belki makul de görebiliriz.

    Oysa İslâm¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in tebliğe başladığı ilk günden itibaren "evrensel bir din" olduğunu belirtmiş ve Hz. Allah yanında Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kendisi de İslâm'ın evrenselliği vurgusunu yapmıştır. Şüphesiz bu gerçek ve diğer hikmetler Kur'an gibi onun da herkesi kuşatan bir dil kullanmasına sebebiyet vermiştir. Çünkü İslâm¸ Arapların mahallî bir dini değildi ve öyle olmadı da. Bu yüzden de Allah Rasûlü insanlara konuşurken sanki karşısında her milletten insan varmış gibi bütün insanlığı içine alan bir dil kullanırdı.

    Vedâ haccındaki şu sözleri bu yaklaşımın belki de son kez kuvvetli bir şekilde vurgulanmasıydı: "Ey insanlar! Dikkat ediniz! Rabbiniz tektir. Babanız aynıdır. Arabın Arap olmayana¸ Arap olmayanın Araba¸ kırmızının siyaha¸ siyahın kırmızıya hiçbir üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah Teâlâ katında en üstününüz¸ ondan en çok korkanınızdır." (Müsned¸ 38/474).

    "Sizin şu soyunuz-sopunuz kimseye üstünlük ve kibir taslamaya vesile olacak şey değildir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Hepiniz bir ölçek içindeki birbirine eşit buğday taneleri gibisiniz. Hiç kimsenin kimseye din ve takva dışında üstünlüğü yoktur." (Müsned¸ 28/548).

    Bu hitap tarzı herkesi "kardeşlik" potasında tek vücut yapmayı hedefleyen son dinin ne kadar hassas ve nâzik bir dil kullandığının da delilidir. Bu yolla Araplar yanında zenci veya diğer ırklardan İslâmı benimsemiş olanlar da İslâm şemsiyesi altına alınmıştır. Milliyetçilik özellikle de kabilecilik anlayışının en üst sınırda olduğu bir zaman diliminde ve coğrafyada kuşatıcı bir dil kullanmak son derece önemlidir ve bu gerçek İslâm'ın yüceliği hakkında ipucu vermektedir. Böylece hak dini benimsemiş olanlarda bir ümmet ve kardeşlik bilinci oluşturulmaya çalışılıyor¸ herkes İslâm nazarında eşit bir düzlemde tutulmuş oluyordu.

    Burada ashabın büyük fedakârlığını da göz ardı etmememiz gerekmektedir. Asabiyetin insanların bütün hücrelerine işlediği bir ortamda bundan fedakârlık etmek ve İslâm kardeşliğini öne çıkararak İranlı da olsa¸ Afrikalı da olsa İslâm'ı benimsemiş olan herkesi "ana baba bir kardeş" gibi görmek takdir ifadelerinin yetersiz kalacağı bir civanmertliktir. Bu yüzden de ashab hem Allah hem de son elçisi tarafından övülmeyi fazlasıyla hak etmekteydiler.

    Şu bir gerçektir ki: İslâm'ın¸ inanan herkesi kucaklayan ve din potasında kardeş sayan kabulü¸ bu dinin Arap coğrafyası dışında da hızlı bir şekilde yayılmasında çok etkili olmuştur. Çünkü aziz dini benimseyecek olanlar¸ kendilerinin de birinci sınıf insanlar olarak kabul göreceklerini anladıklarından¸ onu benimsemekte zorlanmıyorlardı. Günümüzde de durum aynıdır. Kur'an'ın ve hadislerin kullanmış olduğu evrensel dil İslâm'ın gönül hoşluğuyla kabul görmesini sağlamaktadır. Kâbe'nin etrafında dönen her renkten insan bunun şâhididir. Çünkü İslâm; sıfatı¸ konumu ve ırkı ne olursa olsun¸ hiç kimseye ikinci sınıf insan muâmelesi yapmamakta¸ "Müslümanım" demeyi yeterli görmektedir. Düşünsenize aynı safta çekik gözlü-kısa boylu bir Japon¸ yanında iki metreye yaklaşan boyuyla simsiyah bir Afrikalı¸ onun yanında sarı saçlı-mavi gözlü bir Avrupalı¸ hemen yanında da buğday tenli bir İranlı. Milletler karması bir araya toplanmış gibi bir durum. Ve hepsi birden namazın ardından birbirleriyle tokalaşıp "tekabbelellâh" diyorlar.

    Sözünü ettiğimiz İslâm kardeşliğinin¸ bir başka ifadeyle ümmet bilincinin günümüzde gönüllerde iyice hissedilebilmesi için İslâm'ın toplum içinde derinlikli olarak yaşanmasına¸ dinin sosyal hayatta hissedilmesine ihtiyaç vardır. Bir başka ifadeyle¸ toplum içinde insan¸ İslâmî havayı teneffüs edebilmelidir. Bu hava teneffüs edilmediğinde¸ insanın yeryüzünde yaşayan diğer Müslümanlara bakışında zayıflıklar söz konusu olabilir. Mü'minleri yaşadığı ülkenin sınırları içinde yaşayanlarla sınırlandırabilir¸ hududun ötesinde kalanlara karşı hassasiyeti azalabilir. Hatta onların çektikleri sıkıntılar ile uğradıkları zulümler sıradan bir haber gibi gözünün önünden geçip gidebilir. Bunun da ötesinde¸ ülke dışındaki Müslümanlara yapılan yardımlar için¸ "Yurdumuzdakiler dururken onlara ne diye yardım ediliyor." bile denilebilir. İslâm'ın istediği kardeşlik anlayışının ve özellikle de Türkiye'den beklentilerin ne kadar yüksek olduğu göz ardı edildiği zaman böylesi isabetsiz sözler dile getirilebilir.

    Bunun yanında¸ günümüzde yeryüzüne göz attığımızda¸ çeşitli yerlerde Müslümanların zulme uğradığını görüyoruz. Çile çekenlere yardım etme¸ dertleriyle ilgilenme noktasında günümüz Müslümanlarının önemli bir kısmının ne kadar duyarsız olduğuna şahidiz. Durum böyle olmamış olsa¸ çekilen sıkıntıların önemli bir kısmının asla gerçekleşmeyeceği elbette sır değil. Bunun yanında kendi iç sorunlarıyla boğuşmakta ve birbirlerini boğazlamakta olan aynı dünyanın dışarıya başını uzatıp¸ "Diğer kardeşlerimiz ne durumda acaba?" diyecek halinin kalmadığı da malumumuz. Çünkü şu anki haliyle Müslümanların bir ümmet olduğunu söylemek neredeyse imkânsızdır.

    Söz konusu olumsuzluğu kırmak için (idarecilerin atabilecekleri adımlar yanında) farklı İslâm ülkelerine gitmek¸ diğer mü'min kardeşlerle aynı yerlerde secdeye alnı koymak¸ kısa süreli de olsa onlarla birlikte yaşamak son derece faydalı olur. Bu yapıldığında Malezyalısından Afrikalısına varıncaya kadar her bir Müslümana karşı kalpte çok farklı bir sevgi oluşur. Bunun en güzel etkisini hacca ve umreye giden kardeşlerimizde görebilmekteyiz. Kutsal mekânlara giden insanlarımızda ümmet bilinci zirve yapmakta¸ dillerini anlamasalar bile ümmetin fertlerine karşı derin bir sevgi kuşanmış olarak memleketlerine dönmektedirler. Hatta karşılıklı selamlaşmanın dışında birbirlerini anlamak için kullanabilecekleri tek bir cümle olmamasına rağmen¸ hactan veya umreden döndükten sonra mü'min kardeşleriyle ilgili anlatacak o kadar çok mâcerâları olur ki¸ dinlerken hayret edersiniz. Gözlerinden yaşlar boşanarak size karşılaştıkları¸ sarıldıkları din kardeşlerinden bahsederler¸ sınırları gözünüzün önünde kaldırırlar. İslâm'ın ümmet kavramının tecellîsi işte budur dersiniz.

    Ümmet bilinci öyle bir güzelliktir ki¸ insana yapacağı ve söyleyeceği her şeyde çeki düzen verdirir. Özellikle din alanında konuşanların¸ ümmetin vahdaniyetine ve ortak değerlerine hasar verdirebilecek konuşmalardan kaçınmalarını sağlar. Çünkü yapıp ettikleriyle İslâm coğrafyasında ortaklaşa icra edilen değerlere kötülük edebileceğini¸ vahdeti zedeleyebileceğini çok iyi bilir. Bu nedenle de konuşmadan önce iki kez düşünür. "Önce nefsim" yerine "önce ümmet" der.

    Yeryüzündeki Müslümanları tekrar bir araya getirecek¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in buyurduğu üzere bir binanın tuğlaları misali birbirlerine kenetlenecekleri¸ vücudun bir yanında ağrı olduğunda diğer azalar nasıl bunu paylaşıyorsa aynı şekilde birbirlerini destekleyecekleri günlerin özlemi içindeyiz. Bunun tek yolu mü'minlerin vahdetini sağlamak ve onları bir ümmet haline getirmektir. Bu gerçekleştiği zaman "Müslümanlara zulüm" yeryüzünden neredeyse tamamen silinecektir¸ bu büyük güçten korkulacak ve Müslümanlar her zamankinden daha onurlu yaşayacaklardır. Çünkü rabbimiz bizi şöyle tarif etmişti: "Siz¸ insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder¸ kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız." (3/Âl-i İmrân 110)


    Enbiya Yıldırım



    Paylaş
    Siz Insanların Iyiliği Için Ortaya Çıkarılmış En Hayırlı ümmetsiniz -3/Al-i İmran 110 Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Peygamber efendimiz kainatın gelmiş geçmiş en güzel örneği olarak gönderilmiş ve kuranın ahlakı ile ahlaklanmıştır. Müslümanlar onun ümeti olarak emanet ettiğini tamamlamakla vazifelidirler.



iyilige sirt donen insanlar