Diğer Kategoriler ve Hadis Forumundan Yüce kitabımız Kur'an'ı Kerimde İlmin yeri Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Yüce kitabımız Kur'an'ı Kerimde İlmin yeri

    Reklam




    Yukarıda görüldüğü üzere aslında ilmin vâsıtalarından başka bir şey olmayan okuma, yazma ve bunların malzemesi durumunda olan kağıt, kalem, hokka, mürekkep gibi şeyler İslâmın verdiği ehemmiyet ilme verdiği ehemmiyetten ileri gelir. Öyle ise Kur'ân-ı Kerîm, asıl hedef olan ilme çok yer vermiş olmalıdır.


    Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'e atf ı nazar edince ilk objektif mi'yar olan rakamlar açısından bile ilme ayrı bir yer verildiğini görürüz: Bilmek mânâsına gelen "ilm" kökünden Kur'ân'da 780 kelime gelmiştir. Bunlardan 426'sı fiil, 354'ü isimdir. Kur'ân-ı Kerîm'de aynı kökten bu kadar çok tekrarına rastlanan kelime grubu azdır.


    Az bir farkla "ilim" mânâsına gelen hikmet ile âlim mânâsına gelen hakîm kelimelerini de burada hatırlatabiliriz: Hikmet 20, hakîm 97 yerde tekerrür eder. Keza, yine "bilmek" mânâsına gelen mârifet'le aynı kökten türemiş yetmiş kadar kelime mevcuttur.
    Keza ilmin gereği olan "tefekkür"le ilgili 18, "akl" ve "taakkul"la ilgili 49 kelime Kur'ân'da yer alır. Bunlara tefakkuh, tedebbür, tefehhüm, şuur gibi ilimle alâkalı daha birçok kelimeyi ilâve etmek mümkündür, ancak teferruata girmeyeceğiz.
    Kur'ân'da "ilim" kökünden pek çok kelimenin gelmiş bulunmasından başka, ilim ve ilim sâhiplerini yücelten ve öven âyetlere de yer verilmekte, dikkatler şuurlu, plânlı ve sistemli olarak ilme çekilmekte, ilim talebi teşvîk edilmektedir:
    1. Şu âyette Allah nezdinde en mühim, en muteber nimetin ilim ve hikmet olduğu belirtilmektedir:

    يُؤتِى الحِكْمَةَ مَن يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الحكَمةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْراً كَثِيراً وَمَا يَذّكَرُ إّ اُولوا اَلْبَاب
    "Allah hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilmiş ise, şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sâhipleri ibret alır".
    2. Kur'ân-ı Kerîm'e göre ilim ehli cehâlet ehline mutlak olarak üstündür. Halbuki, yine Kur'ân'a göre insanların eşitliği esastır. Irk, renk, dil, servet farklılıkları bir üstünlük sebebi değildir. Her ne kadar müttaki olanlar mümtaz tutulursa da bunun "Allah katında"ki üstünlük olduğu bilhassa belirtilir. Öte yandan ittika kalble ilgili bir hâl olması sebebiyle gerçekten kimin muttakî olduğunu yani Allah'tan daha çok korktuğunu insanlar bilemez, sadece Allah bilir. Bu sebeple insanlar arası münasebetlerde "ittika", bir üstünlük vesîlesi yapılamaz. Fakat âyet-i kerîme bilenlerin bilmeyenlere üstünlüğünü çok açık ve mutlak bir şekilde beyan eder:


    قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالّذِينَ َ يَعْلَمُونَ
    "Ey Muhammed, de ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"


    İslâm âlimlerinden bir kısmı, bu nazm-ı celîlin, âyetin bidâyetinde ifâde edilen hükmü te'kîd ettiği ve dolayısıyla buradaki "bilenler"le "ilmiyle âmil olanların" kastedildiğini, ilmiyle âmil olmayanların "âlim" sayılmayacaklarının tasrîh edildiğini anlamışlardır. Hattâ Zemahşerî, daha da kayıtlayarak, buradaki "bilenler"le "âmil olan din âlimleri"nin kastedildiğini, âmil olmayanların da gayr-ı âlim addedildiğini söyler. Başta Beyzâvî olmak üzere, diğer bir kısım âlimler ise, bu âyetin, öncelikle, ilmin üstünlüğünü nazara verdiğini söylemişlerdir. Beyzâvi şöyle der: "Bu ibâre ameli olanla olmayan arasında, amelî kuvvet açısından eşitlik olmadığını belirttikten sonra, ilmin fazîletinin çokluğu sebebiyle, ilmî kuvvet açısından da bilenle bilmeyenin eşit olmayacağını beyan etmektedir".
    Müfessirlerimizin hemen hemen ittifakla kaydettikleri şu açıklamada bu iki görüş birleştirilmiş durumdadır: "Âlim ve câhil eşit midirler? Şüphesiz hayır! İşte nasıl ki bunlar eşit değilse, öylece mûti ve âsi olanlar da eşit değildir"
    Âyette, "ilm"in "cehl"e nisbeten üstünlüğü de murad olduğuna göre, bu üstünlükte üç nokta dikkatimizi çekiyor:
    1- Üstünlük mutlaktır. Yâni, dünyada mı, âhirette mi; Allah katında mı, insanlar nazarında mı üstün? Kayıtlanmamış, mutlak gelmiştir.

    2- Bilenin, mü'min veya gayr-ı mü'min olduğu da kayıtlanmamıştır.

    3- Hangi ilmi bilenler üstündür, o da kayıtlanmamıştır.


    "Şu halde, dünyevî işlerde de ilimce ileri olanın, diyâneti ne olursa olsun, dünyevî üstünlüğe kavuşacağı, ilâhî bir kanun yâni sünnetullah olarak ifâde edildiği anlaşılabilir.

    Bu üstünlük, ferdî plânda olduğu gibi, içtimâî plânda da câridir. Yâni ilmen üstün olan ferdler ve cemiyetler, öyle olmayan ferd ve cemiyetlere üstünlük sağlarlar.
    Yapılan bu açıklamalardan şu sonuca gidebiliriz:


    "Mü'min iseniz mutlaka üstünsünüz" meâlindeki müjdesiyle, bütün vâsıfları muhtelif âyetlerde kaydedilen kâmil mü'mine üstünlük vâdeden Kur'ân-ı Kerîm (66) dünyevî ve maddî üstünlüğü de elde etmenin bir şartını daha yukarda kaydettiğimiz âyette ifâde etmiş olmaktadır: İlmî yarışa katılıp her sâhada ilmî üstünlüğü, öncülüğü elde tutmak.
    3. Bir diğer âyet, Allah'tan hakkıyla korkanların âlimler olduğunu ifâde eder: "Allah'ın kulları arasında O'ndan (hakkıyla) korkan âlimlerdir."
    Bu âyetin evvelinde zikredilen yağmurun yağdırılması, arzın türlü nebâtâtla şenlendirilmesi, dağlarda renk renk yolların açılması, insan ve diğer hayvanların yaratılması gibi hususlar göz önüne alınınca, Allah'tan daha çok korkacağı belirtilen âlimle öncelikle tabiat ilimleriyle meşgul olan âlimler kastedildiği anlaşılır.


    Yukarıda kaydedilen ve "Allah nazarında üstünlük" sebebi olarak ifâde edilen -ve gaybî olan- takvâ'ya, âlim mü'minlerin mazhar olduğuna da, zımnen işâret vardır. Zira, haşyet de, takvâ gibi "korku" mânâsına gelir.
    Âyetten ayrıca şu da anlaşılmaktadır: Hakikî takvâ ve Allah korkusu, ancak ilimle hâsıl olmaktadır. Küfür ve isyan da cehaletin eseridir.
    4. Şu âyet, mü'minler arasında âlim olanların üstünlüğünü ifâde eder:
    ______________
    66) Âl-i İmran: 3/139. Bâzı hadislerde imanın altmış küsur şûbe olduğu ifâde edilir (Buhârî, İman: 3). Bu hadisler kâmil mânada mü'min olabilmenin pek çok şartı olduğunu ifâde eder. Buradan hareketle, Cenâb-ı Hakk'ın va'dettiği nusrete tam lâyık olabilmek için bu şartları nefsimizde azâmi ölçüde cemetmemiz gerektiği neticesini çıkarabiliriz.


    Paylaş
    Yüce kitabımız Kur'an'ı Kerimde İlmin yeri Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    يَرْفَعُ اللَّهُ الّذِينَ آمَنوُا مِنْكُم وَالّذِينَ اُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِير
    "(...) Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır".
    Müfessirlerin bir kısmı, bu âyette, âlim mü'minin Cenâb-ı Hakk tarafından gayr-ı âlim mü'mine üstün kılındığının ifâde edildiğini söylemişlerdir.

    5. Şu âyet, ilme nihayet olmadığını, ilimde ne kadar mesâfe alınmış, üstünlük elde edilmiş olunursa olunsun bu zirveyi bir başkasının her an aşabileceğini ifâde eder:


    وَفَوْقَ كُلّ ذِي عِلمٍ عَليم
    "Her ilim sâhibinden üstün bir âlim bulunur".

    Öyle ise ilmen üstünlük elde eden, kendini en önde sanan, gaflete ve atâlete düşmemeli, ilmî terakkîde gayrete devam etmeli, uyanık olmalıdır. Bu noktaya en iyi örneği yine Kur'ân verir: Zâhir-i şerîat ilminin zirvesinde olan Hz. Mûsâ, peygamber olmasına rağmen, yeni şeyler öğrenmek maksadıyla Hz. Hızır'ın peşine düşer ve bir kısım fedakârlıklara katlanır. Hoca-talebe münasâbetleri ve bilhassa talebelik şartları açısından, âlimlerimizce, pek çok âdâbın çıkarılmış bulunduğu bu vakâyı, Kehf Sûresi anlatır. İbretle okunması gerekir.

    6. Şu âyette, her hususta ümmetine örnek olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e ilim taleb etmesi emredilmektedir:

    وَقُل رَبّ زِدْنِي علماً

    "(Ey Muhammed!) De ki: Rabbim, ilmimi artır".


    Böylece mü'minlere, Cenâb-ı Hakk'a yapmaları gereken mühim bir dua öğretilmiş olmaktadır.

    Kur'ân-ı Kerîm'de öğretilen dualar, mü'minlere talep edilmesi, peşine düşülmesi gereken mühim şeyleri belirler, belli başlı hedefleri tesbît eder. Kul dualarda gösterilen hedeflere ulaşmak, onları elde etmek için tedbîrler alacak, plân program yapacak ve gayret gösterecektir. İslâm'ın gerçek tevekkül anlayışı budur. Arzularımızı lisanî bir taleb (kavlî dua) safhasında bırakmamız yetmez. Fiilen de talep etmek (fiilî dua) şarttır. Şu halde bu, ilim için de geçerlidir. Mü'mine dua şeklinde gösterilen bu Kur'ânî hedef için, kişi,

    kavlen talebde bulunurken fiilen de aklın ve tecrübenin gösterdiği şartlar çerçevesinde ilmin peşinde koşacaktır.
    Âlimlerimiz, bu âyetle ilgili olarak şu açıklamayı kaydederler: Cenâb-ı Hakk, ilimden başka bir şeyi artırması için Hz. Peygamber'e emirde bulunmamıştır. Kaydedilen bu birkaç âyetten çıkan pratik mânâya göre, ferdler ve milletler arasındaki üstünlük yarışması gerçek mânâsıyla "ilmî sâhada" cereyân eden bir yarıştır. Burada öncülük ve üstünlüğü elde eden yarışı kazanır. İlimden başka üstünlüklere dayanan başarılar geçicidir ve bu çeşit hâkimiyetlerin er-geç mahkûmiyetle sonuçlanması mukadderdir.


    MÜŞAHHAS BİR ÖRNEK: Söylediğimiz hususa Kur'ân-ı Kerim'de pek müşahhas örnekler vardır. Hz. Süleyman ve Hz. Dâvud örneği bunlardan en güzelini teşkîl eder. Yeryüzünde kurdukları maddî-mânevî saltanatlarının haşmetiyle tanınan bu iki peygamberin üstünlüğü Kur'ân-ı Kerîm'de ilimleriyle izah edilir:


    وَلَقدْ آتَيْنَا داوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلماً . وَقَاَ الْحَمْدُ للَّهِ الّذِي فَضّلَنَا عَلى كَثِيرٍ مِن عِبَادِه المُؤمِنين
    "Andolsun ki, Dâvud'a ve Süleymân'a ilim verdik. İkisi: "Bizi mü'min kulların çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun dediler".

    Başka âyetler, gerek Hz. Dâvud'un ve gerekse Hz. Süleyman'ın üstün saltanatlarının "ilmî üstünlük"le atbaşı gittiğini, şümûllü ve üstün bir ilimle saltanatlarının takviye edildiğini sarîh olarak belirtirler:


    وَشَدَدْنَا مُلكَهُ وآتَينَهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الخطَاب
    "O'nun (Dâvud'un) hükümranlığını kuvvetlendirmiştik, ona hikmet ve kesin hüküm verme selâhiyeti vermiştik".
    Keza, dünyevî saltanatının haşmetiyle dillere destan olan Hz. Süleymân da bunu, ilme ve etrafındaki âlimlere borçludur. Öyle ki, Filistin'den çok uzak mesâfede bulunan Sabâ'dan, Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar celbedip getirecek güçte ilim sâhibi bir istişâre hey'etine sâhipti.


    "Süleymân: "Ey cemaat! Bana teslîm olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir?" dedi (...). Kitabın bilgisine sâhib olan biri: "Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" dedi".
    Eşsiz saltanata mazhar Hz. Süleymân (aleyhisselam)'ın şahsen, karınca ve

    kuşların dilinden anlayacak kadar üstün, vüs'atli ve ince bir ilim sâhibi olması mes'elemizin bir başka yönüdür.
    Hz. Süleymân'ın saltanatını gerçekleştiren ilmin sâdece askeriyeyi ilgilendiren ilimler olmayıp, medenî hayatı alâkadar eden her sahayı içine aldığını ifâde zımnında Kur'ân-ı Kerîm mimârî'den misâl verir: Sabâ'dan gelen Belkıs, Hz. Süleymân'ın pâyitahtında son derece ileri bir mimârî ile karşılaşır. Öyle ki, misâfir edileceği sarayın dış kapısından içeri girer girmez, aşılması gereken bir havuzla karşılaştığını sanır ve hemen eteklerini toplamaya yeltenir. Vak'ayı âyetten tâkib edelim





  3. 3
    قِيلَ لهَا ادْخُلي الصّرحَ فَلَما رَاَتْهُ حَسِبْتَهُ لُجّةً وَكَشَفَت عَن سَاقَيْهَا قَالَ إنّهُ صَرحُ مُمَرّدٌ من قَوارِير

    "Ona: "Köşke gir" dendi. Salonu görünce, onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleymân: "Doğrusu bu, camdan yapılmış mücellâ bir salondur" dedi.


    Bugün mimârî ve mesken inşaatının yüzlerle ifâde edilen sanayi koluna bağlı olduğu bilinmektedir. Her bir sanayi dalı, ayrı bir ilim ve ihtisas şûbesini temsil eder. İlim, ahlâk ve tekniğin ifâdesi olan medenî seviye ile mesken arasındaki yakın alâkayı görmek için Afrika yerlilerinin kulübeleri ile Amerika gökdelenleri arasındaki farkın, berikini ve ötekini inşâ eden insanlar arasındaki farktan ileri geldiğini düşünmek yeterlidir kanaatindeyiz.


    Burada, Hz. Süleymân'la ilgili olarak verilen misâl husûsunda şöyle bir itiraz akla gelebilir: "Kur'ân'da zikredilen o vak'alar Hz. Süleymân'a Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ettiği mû'cizelerden ibârettir, mû'cizenin ilimle, teknikle bir alâkası olmamalıdır!"
    Peygamberlerin mû'cizeye mazhariyeti elbette haktır, gerçektir, kesretle vâkidir. Ancak Hz. Süleymân (aleyhisselâm) misâlinde olduğu üzere, üstünde düşünüp, ibret olacak yönünü araştırmadan "mû'cizedir" diye bir kalemde geçip gitmek de doğru değildir. Neml Sûresi dikkatlice okunduğu takdirde, Hz. Süleymân'ın mazhar olduğu nimetlerin -ki belli bir zâviyeden "mû'cize" diye tasvîf etmemiz câiz olabilir- Hz. Nûh'un mazhar olduğu Tûfan veya Hz. Lût'un mazhar olduğu "taş yağdırma" mû'cizesi nev'inden mû'cize olmadığı anlaşılır.
    * Her şeyden önce Hz. Süleymân şahsen ilim sâhibidir.

    * Hz. Süleymân'ın etrâfında ilim erbabı bir hey'et vardır.
    * Onun ilim hey'etinde cinler (ifrit) de vardır, fakat "kitap ilmi"ne sâhib insan âlimlerin ilmi, cinlerinkinden üstündür.
    Öyle ise herhangi bir mû'cize ile izahı yapılmamış veya gökten indirildiğine dair bir işârette bulunulmamış olan hârika köşk ile nazara arz edilen medenî seviye, bu mimâriyi ortaya koyan cemiyetin ilmî ve teknik seviyesini gösterir(67).
    Şu halde sâdece Hz. Süleymân'la ilgili âyetlerin değerlendirilmesi bile, medenî terakkî ve dünya saltanatında üstünlüğün, Kur'ân tarafından, ne derece ilme bağlanmış olduğunu bize göstermeye kâfi gelecektir.
    ______________
    67) İnsanlığın başlangıcını mutlak bir vahşetten başlatan ve her çeşit medenî ve teknik terakkiyi kendine mal eden Batı espirisi açısından, Hz. Süleyman devrinde ileri bir teknoloji olabileceği ihtimâlinden bahsetmenin gülünç olduğu açıktır. Ancak şu da var: Bugün insanı şaşırtan pek çok hârika tarihi kalıntılar mevcuttur. Bunlar öylesine ileri bir ilim ve tekniğin eseridir ki yukarıda temâs ettiğimiz Avrupaî espiri, onları hâl-i hazır zihniyetiyle "vahşet devri" (!) insanlarına yakıştıramadığı için gökten inen devler tarafından icâd edildiğini iddia etme garâbetine düşmüştür. Biz, bu eserlerin, esasını vahiy ve peygamberî irşaddan alan, bir başka teknolojik sistemle yapılmış olabileceği ihtimâli üzerinde durulmasının faydasına inanıyoruz. Nitekim bundan 40-50 yıl kadar önce işitsek "safsata" deyip geçeceğimiz değişik tedâvi metodları, bugün "Batı"lı çevrelerde de "ilmi"liğini kabûl ettirmiştir. Tedâvide ilâca yer vermeyen akapunktur, telkin vs. metodları gibi. Tedâvi sâhasında müessiriyeti ve meşrûiyyeti kabûl edilen bu değişik sistemli teknik, acaba diğer sâhalarda da mevcut ve târihen uygulanmış olamaz mı? Kur'an ve Hadîslerde tesbit edilen ruh, bizim geçmiş insanları Batı tarzında "vahşîler" olarak görmemize mânidir. Peygamberlerle ilgili olarak Kur'ân'da kaydedilen vak'aların mucize oluşlarının yanıbaşında, bizlere ibret olma yönleri de var. İnsanlığın ulaşacağı terakkinin hudûdları bu vakalarla tâyin ediliyor gibi. Müslüman velilerinin menkıbeleri meyânında "kerâmet" olarak zikredilen vak'aların bir kısmı, bugünün tekniğiyle imkân dahiline girdiği gibi, diğer bir kısmı hakkında da, nazariyeler yürütülmektedir. Tayy-ı zaman, tayy-ı mekân meselelerinde olduğu gibi. Hiçbir kesin iddiada bulunmaksızın, Hz. Süleyman'la ilgili Kur'âni ihbâratın bu konuda ufuk açıcı olacağını söyleyebiliriz. Onun durumu muavâcehesinden bakınca, mûcizelerinde farklılık olduğu görülür. Zira Kur'ân-ı Kerîm "kendisine ilim verildiğini" tasrih etmekten başka, etrafında "kitap ilmine sâhip" bir âlimler heyetinin varlığını da belirtir. Karınca dahil tüm kuşların dilinden anlamak, gidiş-dönüşü bir ay tutan mesâfeyi bir günde havadan katetmek, Sabâ'dan Belkıs'ın tahtını göz açıp kapama ânında celbetmek gibi mazhariyetlerin "kitap"ta olduğu bildirilen ilimle bir alâkası yok mudur? Bir başka ifâde ile bu mazhariyetler, "ilim" dediğimiz ve kitaplara yazılıp, öğrenilen ve öğretilen bir kısım prensiplere bağlı değil de sâdece Hz. Süleyman'ın şahsına Cenâb-ı Hakk tarafından ikrâm edilen bir mûcize midir? Her halde insanlık, materyalist ve aynı zamanda örosentrist (euro-centriste) Batı zihniyetinin tasallutundan kurtuldukça, bu mes'eleler üzerine daha ılımlı, daha ufuk açıcı fikri yatırımlar yapacak, ilmi tecessüslerde bulunacaktır.

    Kütub-u Sitte