Makale ve Şiirler ve Dini Yazılar/Makaleler Forumundan Cennette yüce Allah’ı göreceğiz Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Cennette yüce Allah’ı göreceğiz

    Reklam




    Cennette yüce Allah’ı göreceğiz
    BU dünyada ölümsüz, hastalıksız, çilesiz, ıstırapsız, problemsiz bir yer var mı?

    Hayır, yok diyeceksiniz. Burada yok. Öyle bir yer düşünün ki, her arzu edilen hemen yerine gelecek. Yaşlılık yok, güzellikler için sınır yok. Bahçeler var, meyveler var, güzel sular var, sevdikleriniz var. Nimet üzerine nimet, güzellik üzerine güzellik. Bunun adı cennettir.

    Cennet öte álemde. Dünyadan sonra insanlar mahşer álemine gelip nimeti hak ettiklerinde oraya yerleşecekler. Cennete girecekler, artık oradan çıkmayacaklar. Çıkarılmayacaklar.

    Cennet bir mükáfattır. Karşılıktır. İyi olmanın, temiz olmanın, iman etmenin, ibadet etmenin, merhamet etmenin, affetmenin, kul hakkı yememenin bir karşılığıdır.

    Cennet bir vefadır. Cennet sonsuzluktur. Cennet insana onur vermektir. İnsanın kişiliğini ve değerini yüceltmektir. Peygamberlerle ve meleklerle aynı ortamı paylaşmaktır. Gelin bugünkü yazımızda cennetin kapısını hafifçe aralayıp içine bakalım. Orada neler var.

    * * *

    a) Cennetin sekiz kapısı olacaktır.
    Cehennemin ise yedi kapısı vardır. Cennet kapılarının daha çok olması, Allah’ın rahmetinin gazabından daha fazla olmasına işarettir. Rahmet her zaman gazaptan daha aşkındır. Denir ki namaz kılanlar namaz kapısından, sadaka verenler sadaka kapısından çağrılacaklardır. Belki bazı büyük insanlar bütün kapılardan çağrılacaktır.

    b) Cennet yüz derecedir. Her derecenin arası yerle gök arası kadardır. O derecelerin en yukarıda olanı Firdevs-i á’lá-en yüksek cennettir. Onun için Peygamberimiz, Allah’tan cenneti istediğinizde ondan Firdevs’i isteyin buyurmuşlardır.

    c) En düşük yer, on dünyaya bedeldir. Peygamberimiz cennetin genişliğini dünyanın genişliğiyle kıyaslayarak ufkumuza sunmuştur. Şöyle buyurur: Cennete en son girecek, cehennemden ise en son çıkacak kişi oradan emekleyerek çıkan bir adamdır. Allah ona "Cennete gir" buyuracak. Adam "Rabbim, cennet dolmuş durumda" diyecek. Allah üç defa emredecek, adam da tereddütle aynı cevabı verecek. Bunun üzerine Allah, kuluna "Dünyanın on misli senindir, gir" buyuracak. (Buhari)

    d) Cennetlikler Allah’ı görecekler.Cennetlikler orada Yüce Allah’ı göreceklerdir. Cerir bin Abdullah (RA) anlatıyor. Biz Peygamberimizin yanında bulunuyorduk. Ay tam dolunay halini almışken ona baktı ve şöyle buyurdu: Muhakkak ki sizler bu ayı nasıl kusursuz apaçık görüyorsanız, Rabbinizi de öylece apaçık göreceksiniz.

    e) Kişi Rabbi ile baş başa görüşecek.Buhari ve Müslim’in rivayetlerinde şöyle ifadeler yer alır: Sizden her biriniz kıyamet günü Allah (CC) ile baş başa kalacaklardır ve onunla Rabbi arasında hiçbir perde olmayacak, tercüman da bulunmayacaktır.

    f) Cennetteki ilk duyuru: Ölüm yok. Hz. Peygamber şöyle buyurur: Cennet ehline şöyle denilecek. Artık asla hasta olmayacaksınız. Artık hep yaşayacaksınız. Size ölüm yok. Artık hep genç kalacaksınız. Hep nimetleneceksiniz. Hiç sıkıntıya düşmeyeceksiniz.

    g) Cennetin nimetleri sayılamaz.Peygamberimiz şöyle buyurur: Yüce Allah şöyle buyurdu: Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın kalbine doğmayan nimetler hazırladım. Sonra Peygamberimiz Secde Suresi’nin 17. ayetini okudu

    Misk gibi kokan bir yer. Tuğlalar bile altından. Giysileri ipekten. Çirkin ve tiksindirici hiçbir şey yok. Kıskançlık, dedikodu, gıybet, çekememezlik yok. Nefret yok. Hiçbir şey tekrar etmeyecek. Her an her şey değişecek ve yenilenecek. Evet, o gün bazı yüzler parlayacak ve Rablerine bakıp da duracaklardır. (Kıyame, 22-23)

    * * *

    Cennetin güzelliklerini ve nimetlerini sayıp bitiremeyiz. O güzellikler ve mutluluklar yurdudur. Kaybettiklerimizi bulacağımız yerdir. En güzellerin sizi bekledikleri bir vuslat yeridir.

    Her iman eden, tabii ki cenneti arzu eder. Cenneti ister. Cehennemden kaçar, cehennemden Allah’a sığınır. Ama hiçbir zaman hedefimiz cennet olmamalıdır. Tasamız, derdimiz cennet olmamalıdır.

    İbadetimizde ve hayatımızın bütün güzelliklerinde temel hedefimiz Allah’ın rızası olmalıdır. Allah tarafından sevilmek, Allah’ın rahmetini kazanmak olmalıdır. Zaten derdi bu olanın gideceği yer elbette ki cennet olacaktır.



    Doc.Dr. Nihat Hatipoglu‏


    Paylaş
    Cennette yüce Allah’ı göreceğiz Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    merhabalar!
    Ben yazınızda bir takım hatalar olduğunu sezdim ve eğer bu sezzgide hatalar benim ise lütfen düzeltin eğer sizin ise sizde lütfen düzeltiniz.
    ilk önce hepimiz biliyoruzki hadislerimiz peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra toplanmış ve bu hadislerin içindede yalan yanlış hadis oldukları alimlerimiz tarafındanda söylenmektedir.

    yazınızda Allahı cennete görüceğimizi idda etmişsiniz Hz.Resullulahın hadisi ile;
    1. bu hadisin sahihli yoktur.çünkü ayetlerde Allah sınırsız kudret sahibi diye buyuruyor zamandan mekandan münezzeh diye buyuruyor.Eğer biz Allahı cennete görür isek bi mekana koymuş ve göreceğimiz yerde kısıtlamış olmazmıyız e bu da Allahın ayeti ile tam zıt değilmi ya ayet yanlıştır haşa öyle birşey olması imkansız yada sizin yazdığınız hadis çünkü peygamberin sözü ile Allahın sözü aslaha çelişmez.
    nitekim Allahu teala araf suresinde 143.ayette hz musaya len terâ-nî: beni asla göremezsin diye buyurmuştur asla diyor eğer beni göremezsin diye buyursaydı diye bilirdik cennete görebiliriz ama asla diyor kesinlik manası var asla hiçbir zmaan göremezsin.
    cevabınız için teşekkürler.



  3. 3
    RÜ'YETULLAH

    Kur'ân âyetlerinin ve Hz. Peygamberden rivayet edilen bir kısım hadislerin delaletiyle Yüce Allah'ın kıyamet günü mü'minler tarafından görülmesi meselesi. Bir çok konuda olduğu gibi, meseleye farklı boyutlarda bakılmasının bir sonucu olarak, bu konuda da İslâm ekolleri arasında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı bilginler ve ekoller rü'yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah'ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar da mümkün olacağını kabul ve ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah'a cisim isnad etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet ekolü ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah'ın ahirette mü'minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir.
    "Rü'yet" kelimesi, Arapça'da (re-a-ye)kökünden gelen bir mastardır. Bu kelimeye ise, sözlüklerde çeşitli anlamlar verilmektedir. Bunlar arasında görmek, bakmak, inanmak, bilmek, sanmak, sonunu düşünmek, tefekkür etmek, planlamak ve rüya görmek anlamları sayılabilir. Bu fiilin bu kadar çeşitli anlamlara gelmesi, elbette Arapça'daki kurallara bağlı olarak bazı hal ve durumlara göre olacaktır ve öyle de olmaktadır. Bu anlamlar fiilin beraberinde kullanıldığı harfi cerlere göre söz konusu olmaktadır ki, bunun Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli örnekleri mevcuttur. Bu kadar geniş bir anlam grubu ifade etmesine rağmen, bu fiilin anlamının genelde görmek olarak ele alındığı görülmektedir. Bu da, fiilin genel yapısının bu minval üzere olduğunun bir göstergesidir.
    Terminolojik olarak, bir başka ifadeyle ıstılah bakımından rü'yet denilince, İslâmî literatürde: Yüce Allah'ın mü'minler tarafından Cennet'te görülmesi meselesi akla gelmektedir. Bu mesele Kelam ilminde üzerinde en çok tartışılan konulardan birisi haline gelmiştir. Bazı Kelam kitapları, bu konuyu Allah'ın zatına ait bir mesele olarak kabul edip onu Allah'ın zatı ile ilgili meseleler başlığında incelemişler (Gazzali, el-İktisad fil-İtikad, s. 41-48), bazıları ise Allah hakkında caiz olan ve olmayan hususlar bahsinde ele almışlardır (Amidî, Gâyetül-Meramı fî İlmi'l Kelâm, s. 159-179).
    Rüyet meselesi genel olarak iki noktada ele alınmaktadır. Birincisi, rüyetin, dünyada cevazı meselesi: İkincisi ise, rüyetin ahirette vücûbu meselesidir. Bunlardan birincisine, daha çok bir takım aklî izahlar delil olarak kullanılmakta olup, Kur'ân'dan ise, el-A'raf suresi,143. ayet delil olarak getirilmektedir. İkincisi, yani ahirette vücûbu hususuna ise, hem Kur'ân'dan hem de hadislerden bir çok delil ileri sürülmektedir. Ancak burada özellikle bu konuya has bir durum vardır ki, o da hem rü'yetin imkanını hem de mümkün olmayacağını ileri sürenlerce aynı âyetlerin delil olarak kullanılmış olmasıdır. Söz konusu olan nokta, sözü geçen âyetlerin çeşitli yönlerden tevil edilmesi ve farklı şekillerde anlaşılmasıdır. Bu da bize İslam dininde esas olan meseleler ile, esasa dahil olmayan meselelerdeki farklılığı ortaya koymaktadır. Zira, rü'yet meselesinde, imkanını veya mümkün olmadığını ileri sürenlerden hiç birisi, İslam dinine göre, tekfir edilemez. Çünkü bu konu dinin özünden telakki edilmeyen bir husus olup, yorum ve anlayışa, temel kabul edilen prensiplere göre farklı anlaşılabilen meselelerdendir. Bu bakımdan her iki grup da aynı âyetleri delil olarak kullanmışlardır. Eğer böyle değil de, İslamın temel meselelerden birisi olmuş olsaydı, bu derece bir serbestlik ve hoş görünün olması düşünülemez ve aynı âyetlerin her iki grup tarafından kullanılması mümkün olamazdı.
    Rüyetin Dünyadaki Cevazı; Bu hususta daha çok aklî delillerin kullanıldığını biliyoruz. Bunlara göre: Rü'yetullah aklen caizdir. Akıl, arızî sebeplerden uzak olarak, kendi halinde bırakılırsa, rü'yetin imkansızlığına değil, imkanına, yani olabileceğine hükmeder. Çünkü görülme özelliği, var olan şeylerin ortak özelliklerindendir. İnsan fıtrî olarak da arzu ettiği, hem de iştiyakla arzu ettiği yüce yaratıcısını görmek ister ve bunun arzusuyla hayatını sürdürür. Öyle ise isbat zarureti görülebilir iddiası için değil; görülmez iddiası için söz konusu olur. Öte yandan Yüce Allah'ın görülüp görülmeyeceğinin tartışılması da bir bakıma O'nun görülmesinin bir başka yönden ispatına esas teşkil etmektedir.
    Rü'yetin aklen cevazı ile ilgili olarak "vücûd delili" ismi verilen bir başka delil vardır ki, bunu şöyle açıklamak mümkündür:
    İnsan, kainattaki varlıkları göz ile görmekte ve aradaki farkları yine göz ile ayırd etmektedir. Mesela insan ile at, beyaz ile siyah göz ile farkedilmektedir. Buradan şu noktaya gelinebilir: Rü'yetin sıhhati için ortak bir illet lazımdır ki; bu da ya vücûd ya hudûs ya da imkan olmalıdır. Bir dördüncü illeti düşünemeyiz. Bu ortak illet olmadan; cevher, cevher olduğu için, araz da araz olduğu için görülür diye bir sonuca ulaşamayız. Zira muhtelif illetler ile rü'yetin sıhhati ortaya konulamaz.
    Bu üç illetten hangisinin ortak illet olabileceğine gelince.
    İnce hudus illetini ele alırsak; hudus, öncesinin sonsuz yokluk olmasının kabul edilmesine rağmen yine de vücûddan ibarettir. Adem, yani yokluk da, illetten bir cüz olamaz. Hem de hudus, yokluktan varlığa geçiştir, oluştur. Yani varlığa geçişte yine varlığa, bir başka ifadeyle vücuda muhtaçtır. Dolayısıyla söz konusu ortak illet, hudûs olamaz.
    İmkana gelince; imkanın varlığa da, yokluğa da şumûlü vardır. Yokluk ise görülemez. Yokluğa, yani görülmemeye şümulü olan imkanın ise ortak illet olması düşünülemez. Zira, imkanda yokluğun ve varlığın eşit derecede bulunması söz konusudur.
    Hudûs ve imkanın her ikisinde de yokluğun düşünülmesi söz konusudur. Yokluğun ise görülemeyeceği açıkça bilindiğine göre, ne hudûs ne de imkan ortak illet olamaz.
    Geriye, vücûd illeti kalmaktadır ki, duyular aleminde görme hadisesinin mümkün oluşu başka şeyden değil, doğrudan doğruya sadece "var olmak"tan doğmuştur. Yüce Allah da, var olduğuna ve bunda şüphe söz konusu olmadığına göre, Yüce Allah görülecektir. O'nun görülmesi mümkündür. Öte yandan var olan şey hakkında onun görülüp görülmeyeceği tartışması yapılır. Olmayan şey hakkında bu yapılmaz. Eğer tartışma yapılıyorsa bu bir bakıma o şeyin görülme özelliğine delalet eder (Bu delilin geniş tartışması için bkz. Sırrı Paşa, Nakdul-Kelam fî Akaidil-İslam, İstanbul 1324, s. 147 vd.).
    Burada şunu da söylemek yerinde olacaktır: Burada esas tartışma konusu olan husus, Yüce Allah'ın görülebilme imkanıdır. Yani O'nun, görülme özelliğine sahip olması meselesidir. Yoksa bu dünyada ve dünyevi gözle mutlaka görüleceği iddiası değildir. Tartışma dünyada caiziyyet konusu üzerinedir; yoksa ahiretteki vucubiyyet konusu üzerine değildir. Bu noktanın özellikle belirtilmesi ve bilinmesi gereklidir.
    Rü'yetin dünyadaki cevazı ile ilgili olarak delil getirilen el-A'râf suresi 143. ayeti ele alalım:
    Bu ayet, Hz. Musa'nın Yüce Allah'tan rüyet talebinde bulunması hususunu ifade etmektedir ki, ayetin metni şöyledir:
    "Musa, tayin ettiğimiz zaman için gelip de, Rabbı onunla konuştuğu zaman, dedi ki; "Rabbim bana (kendini) göster, sana bakayım". Allah, (ona şöyle) dedi; "Beni göremezsin, fakat (şu) dağa bak; eğer yerinde durursa beni göreceksin ". Rabbi dağa tecelli edince, onu un ufak etti. Musa da baygın düştü. Kendine geldiği zaman şöyle dedi; "Ya Rabbi! Seni tenzih ederim, sana tövhe ederim; ben mü'minlerin ilkiyim"
    Bu ayet, rü'yetin ispatı ve nefyi yani mümkün olup olmayacağı açısından iki yönde ele alınmaktadır.
    Birinci Yön: Hz. Musa'nın, rü'yet isteğinde bulunması ve bu konudaki tartışmaları kapsamaktadır.
    Hz. Musa'nın Yüce Allah'tan, O'nu görmeyi istemesi, O'nun görülebileceğine delildir. Zira açıkça "Rabbim bana kendini göster. Sana bakayım" demiştir. Eğer, rüyet mümkün olmasaydı, Hz. Musa, mümkün olmayan ve Allah üzerine caiz bulunmayan bir şeyi istemek durumuna düşmüş olurdu ki, Allah için mümkün olmayan bir şeyi istemek, bir peygamber için doğru olmayan bir harekettir.
    Burada Hz. Musa'nın bu isteğini aynı zamanda iki ihtimal dahilinde düşünmek mümkündür;
    1. İhtimal: Hz. Musanın, Yüce Allah'ın görülmesinin imkansız olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olması ihtimalidir ki, bu ihtimal, Hz. Musa'nın bir peygamber olması ve tevhid konusunda cahil olmasının imkansız bulunması hasebiyle son derece zayıf bir ihtimaldir.
    2. İhtimal: Hz. Musa'nın, rü'yetin mümkün olup olmadığını bilerek böyle bir istekte bulunmuş olmasıdır. Bu da iki şekilde mümkün olabilir:
    a) Hz. Musa, rü'yetin mümkün olmadığını bildiği halde böyle bir istekte bulunmuştur, denilebilir ki; bunu söylemek biraz önce sözü edildiği gibi bir peygamber için düşünülemez. Öte yandan Kur'ân'da Allah'ın kanunlarına aykırı isteklerde bulunan bazı peygamberlerin Allah tarafından nasıl serzenişe maruz bırakıldıklarını gösteren ayetler vardır. Mesela, Hz. Nuh'un tufana kapılan oğlunu kurtarmak istemesi ile, Hz. Adem ile Havva'nın yasak ağacın meyvelerini yemek istemeleri üzerine Yüce Allah'ın onlara ikazda bulunup dikkatlerini çekmesi ve serzenişte bulunması bu hususa örnek teşkil eder. Burada yani Hz. Musa'nın isteğinde ise, böyle bir durum söz konusu değildir. Zira, Hz. Musa'nın rüyet isteği karşısında, Yüce Allah, Hz. Musa'ya itab etmemiş, Hz. Nuh'a dediği gibi "Böyle bir şeyi benden isteme! Sana öğüt veriyorum, Cahillerden olma" dememiştir.
    b) Hz. Musa rü'yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuştur. Zira biraz evvel sözü geçtiği üzere, Yüce Allah Hz. Musa'ya Hz. Nuh ve Hz. Adem'e olduğu şekilde cevaplandırmayıp onlara olduğu gibi bir itabla karşılık vermemiştir. Bu da bize Hz. Musa'nın rü'yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olduğu kanaatını oluşturur ki; bu taleb, rü'yetin imkanı ile ilgili önemli bir delildir.
    İkinci Yön: Rü'yetin, dağın istikrarına taalluk edilmesi hususu ve bununla ilgili tartışmaları içine almaktadır.
    Yüce Allah biraz önce sözü geçtiği üzere, Hz. Nuh hadisesinde olduğu gibi Hz. Musa'yı bu isteğinden dolayı suçlamamış ve "Beni göremeyeceksin fakat şu dağa bak. Eğer yerinde durursa beni görürsün" demiştir. İşte bu ifade tarzı bir diğer yönden rü'yet için delil teşkil eder.
    Şimdi bu ifade üzerinde durursak; Cenab-ı Hakk'ın verdiği cevap dikkat çekicidir. Şöyle ki; eğer Allahu Teala'nın görülmesi muhal olsaydı, Arap lugatine göre, "Seni göreyim" isteğine karşılık verilmesi gereken cevap, kısaca, "Ben görünmem" olurdu. Veya da "Benim görünmem caiz ve mümkün değildir", "Benim için caiz olmayan şeyi nasıl taleb ediyorsun?", ya da, görünmeyen bir şeyin haberi için kullanıldığı üzere "Ben görünücü değilim" cevabı verilebilirdi. O halde, buradan anlaşılmıştır ki, buradaki nefy, işin bizzat kendisinde değil, bilakis talebin ve bu işi isteyenin halindeki noksanlıktadır. İsteyenin halinin nefyi söz konusudur (Cevheretü't-Tevhid, s. 186; Ruhul-Beyân, III, 232-33). Nitekim, Yüce Allah, dağa tecelli ettiği zaman dağ bile o haliyle tahammül edememiş ve paramparça olmuştur.
    Rü'yet, genel anlamda nefyedilmiş olsaydı, böyle cevap verilmezdi. Zira, elinde bir taş tutan kimseye, birisi, "Şu taşı ver de yiyeyim" dese, buna verilecek cevap, "Bu taş yenmez"dir. Yoksa, burada dağın istikrarına taalluk edildiği gibi, "bu taşı filan kimse yerse, sen de yersin" veya "bu taşı yeme" olmazdı. Çünkü, taş zaten yenilmez.
    Rü'yetin dağın istikrarına taalluk edilmesi de, bir başka yönden rü'yetin ispatı için bir delil olmaktadır. Şöyle ki; dağın yerinde durması, mümkün olan bir iştir ve nitekim dağa tecelli edilmeden öncede dağ yerinde duruyordu. Dağın yerinde durması da durmaması da mümkündür. Bu konuda bir mantık kuralı vardır ki, o da "Olması mümkün ve caiz olan şeye taalluk edilen her iş her şey mümkündür". İşte burada da mümkün olan bir işe taalluk söz konusudur. Böyle olmayıp da mümkün olmayan bir işe, mesela, "Balık kavağa çıkarsa bu iş olur" gibi veya Kur'ân'da bir başka yerde geçtiği üzere. "Deve iğnenin deliğinden geçerse bu iş olur" gibi (el-A 'raf, 7/40) bir taalluk olmuş olsaydı, o zaman durum farklı olabilirdi. Burada ise, mümkün ve caiz olan bir şeye taalluk edilmiştir. O halde bu iş, yani rü'yet mümkün ve caizdir.
    Burada sayılan ve benzeri açıklamalarla, rüyetin dünyada caiz olabileceği kanaatına varılmıştır. Burada unutulmaması gereken önemli nokta rü'yet ile ilgili tartışmanın caiziyyet noktasında olduğu, yani işin mümkün olup olmaması meselesidir. Yoksa bu halimizle mutlak surette görüleceği iddiası değildir. Böyle bir iddiada bulunabilmek için çok kuvvetli kesin deliller olması gerekir ki; yukarıda görüleceği üzere, ileri sürülen ayetlerle ilgili istidlal farklı izahlara dayanmakta olup, aynı ayet her iki farklı görüşte olanlar tarafından kullanılmaktadır. Ulaşılan netice farklı izahlara göre şekil kazanmaktadır.
    Rü'yetin Âhiretteki Vücubu Rü'yetin ahiretteki vücubu ile ilgili olarak bazı ayetler delil olarak kullanılmaktadır. Burada özellikle ahiretteki vucubiyyetin söz konusu edilmesi, bu ayetlerde, ahiret halinden ve Cennet'ten söz edilmesinden dolayıdır:
    Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "O gün yüzler vardır, Rabblarına bakıp parıldayan" (el-Kıyame, 75/22-23).
    Rü'yetin ahirette vucubu ile ilgili olarak, Ehl-i Sünnet nazarında en kuvvetli delillerden birisi bu ayettir. Ayetin öncesine dikkatle bakıldığında; ayetin içinde bulunduğu surenin isminin bile, ahiret ahvalinden bahsedildiğine işaret ettiği görülecektir. Zira, surenin ismi "Kıyame suresi"dir. Surenin başında kıyamet ahvalinden bahsedilmekte ve bu ayetten bir iki ayet öncesine kadar, müşriklerin acıklı hallerinden söz edilirken, sıra mü'minlere gelmekte ve Cennet ahvaline geçilmekte; o arada da, rü'yet ile ilgili bu ayetin zikri geçmekte ve o gün mü'minlerin büyük bir neşe ve sürur içinde oldukları ifade edilmektedir. Dolayısıyla açık ve net bir şekilde rü'yetin vukuu ifade edilmektedir.
    Ayet üzerindeki tartışma ve mütalaalara gelince; özetle şunları söylemek mümkündür:
    Rüyetin caiz olmadığını ileri sürenlerce-ki, bunların öncülüğünü Mutezile fırkası yapmaktadır- bu ayette geçen "nazar" kelimesinin, görmek anlamında değil, "bekleme" anlamında alınması gerektiğini, bunun Kur'ân'da bir çok örneklerinin bulunduğunu söylemektedirler.
    Ehl-i Sünnet ise, "nazar" kelimesinin Kur'ân'da sadece beklemek değil, daha bir çok anlamlarda kullanıldığını; bunlar arasında ummak, şefkat etmek, ibret almak, düşünmek, hüküm vermek gibi anlamların bulunduğunu da söylemektedir. Ancak, bu ayette zikri geçen "nazar" kelimesinin bir özelliği bulunduğunu zira burada bu kelimeyle birlikte, aynı cümle içinde hem (e-l) harfi cerinin bulunduğunu, hem de insan yüzü anlamına gelen (ve-ce-ha) kelimesinin bir arada bulunduğunu, bunun ise, bütün dilcilerin ittifakıyla, mutlaka (re-a-ye) yani "görmek" anlamına geldiğini ifşade etmektedir ki, bu gerçekten ittifakla kabul edilen bir husustur. Bu ittifaktan dolayıdır ki, rü'yetin nefyini avunan Mutezile fırkası burada zikri geçen (i-la) harfi cerinin, harfi cer olmayıp, "nimet" anlamında bir kelime olduğunu ifade etmiştir. Zira, onlar da bu ittifakın olduğunda hem fikirdirler. Öte yandan mantıkî bütünlük açısından da, gerek beklemek ve gerekse şefkat göstermek gibi anlamların burada kullanılması mümkün değildir. Zira Cennet bir bekleme yeri değil, mükafatların verildiği nimet yeridir. Ayrıca, beklemekte bir bıkkınlık ve sıkıntı vardır. Oysa Cennet'te böyle şeylerin olması düşünülemez bile. İbaredeki kullanılış açısından da, şefkat anlamının olması mümkün değildir. Zira, ibarenin akışına göre kulların Yüce Allah'a şefkat göstermesi gerekir, gibi bir anlam çıkmış olacaktır ki; bu, düşünülmesi bile mümkün olmayan bir ihtimaldir.
    Netice itibariyle, bu ayetin delaletiyle, rü'yet, ahirette vacibtir ve mü'minler Yüce Allah'ı keyfiyeti belli olmayacak bir şekilde göreceklerdir. Keyfiyeti belli olmayacak şekilde diyoruz; zira ahiret aleminde söz konusu olacak şeyler hakkında keyfiyet belirtmek, şekli ve durumu şöyle veya böyle olacaktır demek mümkün değildir. Sevgili Peygamberimiz, Cennet ile ilgili bir sözlerinde "Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetler vardır" buyurmuşlardır. Şu ana kadar gözlerin görmeyip, kulakların işitmediği bir şey hakkında her hangi bir tavsifde, vasıflandırmada bulunmak doğru değildir. Yapılan zannî bir tahminden öteye geçmez.
    Rü'yetin mümkün olup olmadığı hususunda kullanılan bir başka ayet ise el-Enâm suresi 6/103. ayettir:
    "Gözler O'nu idrak edemez. O bütün gözleri idrak eder" Bu âyet-i kerime de diğer ayetler gibi hem ehl-i Sünnet hem de Mutezile tarafından kuvvetli bir delil olarak ileri sürülmüştür. Tartışma esas itibariyle daha çok, ayette geçen "idrak" kelimesinin değişik manalara gelmesinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; idrak, mahdut olan bir şeyi ihata etmek, demektir. Mahdut ise, hududu ve nihayeti olan bir şeydir ki, idrak o hududla vukû bulur. Renk, tad, zevk ve koku gibi şeyler de böyledir. Her birinin kendine has yönü ve hududû vardır. Onları idrak etmek, ancak bununla mümkün olabilmektedir. Kısacası idrak, bir şeyin hududunu; rü'yet ise, genelde görmektir. Buradan anlaşılıyor ki, idrak ile rü'yet aynı şey değildir. İdrak hususi, rü'yet ise umumidir.
    Fahreddin Razi, idrak ile rü'yet ilişkisi ve farkını şöyle izah etmektedir;
    Rü'yet ikiye ayrılır: Birincisi: Sınırları ve sonu olan bir şey, bu sınırlar ve son ile görüldüğü zaman, o şeyin görülmesi, idrak ile ifade edilebilir. Bu takdirde rü'yet ile aralarında bir fark olmayabilir.
    İkincisi ise; hududsuz ve nihayetsiz olan bir şeyin görülmesidir ki; onun idrak edilmiş olduğu anlamına gelmez. Buna göre, rü'yetin bazen idrakle birlikte, bazen de idrakten ayrı olarak meydana geldiğini söylemek mümkündür.
    Şimdi her iki halde de "rü'yet" kelimesinin kullanılması mümkün olsa ve mesela "falan şeyi gördüm" denilmek suretiyle, hem mücerred rü'yet, hem de idrakle birlikte rü'yet kastedilmiş olsa bile; idrak kelimesinin kullanılması ve mesela, "falan şeyi idrak ettim" denilmesi, idrak etmeksizin mücerred rü'yetin kastedilmiş olduğuna delalet etmez.
    Bundan da anlıyoruz ki; rü'yet genel, idrak ise özeldir. Bu bakımdan özel olan bir şeyin ispatı, genel olanın ispatını gerektirmiş olsa da özel olanın olumsuz kılınması, genel olanın olumsuz olmasını gerektirmez. Her idrak rü'yettir, fakat her rü'yet idrak değildir.
    Bu açıklamalar ışığında sözü geçen ayete bakacak olursak; Yüce Allah bu ayette id'raki nefyetmiş olsa bile, onun nefyi, rü'yetin nefyini gerektirmez. Bu ayette Yüce Allah, kendisinin yön ve hududu olmadığını, bu bakımdan da gözlerin O'nu görse bile idrak edemeyeceğini bildirmiştir. Görmek idrak, etmek demek değildir. Zira, idrak etseydik, Yüce Allah sınırlı bir varlık olmuş olurdu ki, bu Yüce Allah için düşünülemez. O, hududu ve sınırı olmayan, düşündüklerimizin de ötesinde olandır. Bu duruma göre, ayetin manası şöyle ifade edilebilir: "Gözler Allah Teâlâ'nın hakikatını ihata edemezler. O ise bütün gözleri görür ve ihata eder".
    Ayetin delil olarak ele alındığı bir başka yön de; Yüce Allah'ın burada kendisini methetmesi yönüdür. Bu konuda hemen hemen bir ittifak söz konusudur. Şayet, rü'yet mümkün olmasaydı, tıpkı, görülmesi imkansız olduğu işin, görülmemesi övgü konusu olmayan "yokluk" gibi, "Gözler O'nu idrak edemez" sözüyle bir medh söz konusu olamazdı. Bir şeyin görülmesi mümkün olur da, büyüklükte tek ve eşsiz olduğu için, şartlar müsait olmadığı için görülmez ise, o zaman bir medh söz konusu olur. Yoksa şayet görülmesi mümkün değil ise nasıl bir medh söz konusu olacaktır? Zaten görülmesi o anlayışa göre mümkün değildir.
    Bu ayette O'nun görülür olduğu ortaya konulmuş, fakat aynı zamanda O'nu görecek olan gözlerin de, bu dünya hali ile görmekten aciz olduklarına işaret edilmiştir. Gözleri, kendisini görmekten aciz bırakan da kendisidir. İşte, medhe ve övgüye layık olan da bu noktadır. Buna göre, gözlerin O'nu görmekten aciz kalması, O'nun görülmez olmasını gerektirmez. Fakat O'nun görülür olduğu halde, gözlerin O'nu görmemesi, kudret ve azametine layık bir iftihar ve öğünme vesilesi olur. Gözleri bu haliyle görmekten aciz bırakan O'dur. Fakat dilediği anda, onları acizlikten kurtaracak ve onlara görme gücünü verecek olan yine kendisi olacaktır ki; bu, ahirette vukû bulacaktır. Mü'minler için de en büyük nimet mesabesinde olacaktır.
    Rü'yet ile ilgili olarak delil getirilen diğer bir ayet de Yunus süresi 10/26. ayetidir:
    "İyi davrananlar için Cennet ve nimetleri ve (bir de) ziyade vardır. "
    Bu ayetin rü'yete delaleti, ayetin içinde yer alan "ziyade" kelimesinin
    "Allah'a nazar etmek" şeklinde tefsir edilmesi dolayısıyladır. Bu tefsir Hz. Peygambere ve bazı sahabelere varan isnadlarla kuvvet kazanmıştır.
    Ubeyy b. Ka'b'a varan bir isnada göre, Hz. Peygambere "ziyade" kelimesinin manası sorulduğunda, Hz. Peygamber "Rahman'ın yüzüne nazardır" diye cevap vermiştir.
    Ehl-i Sünnet alimleri bu ve benzeri isnadlara dayanarak bu ayeti rü'yete delil olarak kabul etmektedirler.
    Ayet üzerindeki etimolojik yorumlara gelince; bunları da şöyle özetlemek mümkündür:
    Ayette geçen "el-Hüsnâ" kelimesi, harf-i tarif almış müfred bir kelimedir, yani marifedir. Bu bakımdan bir önceki ayette geçmiş olan bir isme delalet etmiş olmalıdır. Önceki ayetle beraber bu ayetin meali ise şöyledir; Allah, Dâru's-Selam'a çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir. İyi davrananlar için hüsnâ ve bir de ziyade vardır. "
    Allah'ın insanları davet ettiği yer, Dâru's-Selam, yani Cennettir. Binaenaleyh iyi davrananlar için ve güzel amel sahipleri için Cennet vardır. Nitekim, gelen haberlerden "hüsnâ" kelimesi Cennet ile tefsir edilmiştir. Bu sabit olunca, insana Cennetle birlikte verilecek olan "ziyade"nin Cennetten ayrı bir şey olması gerekir. Çünkü, insana verilen Cennet, içindeki bütün nimetleriyle birlikte verilir. Ziyade ise, bunların dışında bunlardan ayrı bir şeydir. Aksi halde, eğer Mutezile'nin dediği gibi burada ziyadeden maksat Cennet olmuş olsaydı, iki ayrı kelime ile aynı şeyin verileceği bildirilmiş olurdu ki, bu da lüzumsuz bir tekrardan ibaret olurdu.
    "Ziyade"nin Cennet nimetlerinden ayrı bir şey olması hususunda Fahrettin Razi'nin güzel bir açıklaması vardır:
    "Üzerine ilave olunan şey, belirli bir miktar ile tayin edildiği zaman "ziyade"nin o şeyin cinsinden olması gerekir. Fakat belirli bir miktar ile tayin olunmamışsa, "ziyade"nin ondan başka bir şey olması gerekir. Mesela, bir kimse, "Sana on kilo buğday ve bir de ziyade verdim" derse, bu ziyadenin buğday cinsinden olduğu anlaşılır. Fakat miktar tayin etmeksizin "Sana buğday ve bir de ziyade verdim" derse, buradaki "ziyade" buğdaydan farklı bir şey olması gerekir ve öyledir" (er-Razi, Tefsir-i Kebir, IV, 333).
    İşte burada da, "Cennet ve bir de ziyade" ifadesi vardır. Öyle ise, söz konusu olan nimetin, Cennetten farklı bir şey olması gerekir ki, o da rüyettir.
    Diğer bir delil el-Mutaffifin suresinin, 15. ayetidir: "Hayır, onlar o gün muhakkak ki, Rablarından mahcub kalırlar".
    Bu ayet de Ehl-i Sünnete göre, rü'yete delalet eder. Örtmek ve menetmek manasına gelen "hicab" kelimesi, ayette ba'sı ve hesap gününü inkâr eden kimseleri tehdit etmek ve onlara korku vermek için zikredilmiştir. Kâfirler için tehdit ve korku vasıtası olarak zikredilen bir şeyin, mü'minler hakkında söz konusu olması düşünülemez. Bu bakımdan kâfirler kıyamet günü Rabblarını görmekten alıkonulacaklar. Fakat mü'minler O'nu göreceklerdir.
    Ehl-i Sünnet ve Mutezile, ayette geçen "mahcub" kelimesinin "memnü" manasına geldiğini kabul etmekte, fakat, hangi hususta mahcub oldukları hususunda ayrılmaktadırlar. Bir kimsenin bir başkasının yanına girip, onu görmesine engel olunmasının "hicab" kelimesi ile ifade edildiğini kabul etmiş görünse bile, Mutezile, burada aynı manayı ifade eden ayeti, tecsim ve teşbihe götürür endişesiyle kabul etmemekte, ayetin manasını; "Kâfirler Allah'ın rahmet ve sevabından uzak kalacaklardır" şeklinde anlamaktadır. Zira Mutezile'ye göre, rü'yet, göz bebeğini bir yöne çevirmek olarak anlaşılmaktadır. Bunun için de, yani göz bebeğinin bir yöne çevrilmesi için de o şeyin cisim olması gerekir. Öyle ise; Yüce Allah'ın görülebilmesi için cisim olması gerekir. O halde O, görülmez.
    Ehl-i Sünnet ise, "kesin bir delil olmaksızın ayetin zahirini terketmek ve ondan uzaklaşmak mümkün değildir" prensibinden hareketle, burada da manayı rü'yete hamlederek rü'yetin vukûuna delil getiriyor. Zira Ehl-i Sünnet alimleri de Yüce Allah'ın cisim olmadığı hususunda müttefik oldukları gibi, bu hususta her iki grupta da bir şüphe söz konusu değildir. Ancak, Ehl-i Sünnet alimleri burada "bir şeyin görülüp görülmemesinin mümkün olması, O'nun cisim olup olmamasına bağlı değildir görüşündedirler. Nitekim, renkler de cisim ve cevher olmadıkları halde görülürler. Görülmesi caiz olmayan şey, yalnız "ma'dum"dur. Allah Teala ise mevcud olduğuna göre, kendi nefsini bize göstermesi imkansız değildir.
    Burada önemli bir noktaya gelinmiştir, o da; Ehl-i Sünnetin bu hususa özellikle önem vermiş olmasıdır. Zira ay'ı görmemiz, bizim irademizin dışındadır. Biz istesek te istemesek de onu görürüz. Tıpkı, görmek ve bakmak arasındaki fark konusunda görmenin irade dışında da mümkün olması gibi... Rü'yeti yaratmaya yani Yüce Allah'ın kendisini göstermesine bir engel yoktur. Onu Yüce Allah yaratmaktadır; isterse görme fiilini yaratabilir. Zira burada konu vucubiyyet değil, caiziyyet safhasındadır. Biz, görülmez demekle O'na bir engel getirmek hakkına sahip değiliz. Öte yarıdan O'nun görülmez oluşu, bir nevi noksanlık olarak telakki edilmektedir.
    Netice itibariyle, İslam akaidinde önemli bir yer tutan "rü'yetullah" meselesi, temelde Yüce Allah'ın teşbih ve tecsimi kaygısından kaynaklanmaktadır. Zira gerek Ehl-i Sünnet "Yüce Allah görülür" derken ve gerekse Mu'tezile "O görülmez" derken, her ikisinin de taşıdıkları ortak bir kaygı ve korku vardır ki; o da acaba görülür veya görülmez dersek, O'nu teşbih ve tecsime düşürmek gibi, akaid esaslarına göre sakıncalı olan bir konuma düşebilir miyiz korkusu ve kaygısıdır. Bir başka ifadeyle her ikisinin de düşünce yapılarının temelinde, iyi niyet ve Yüce Allah'ın azameti ve yüceliğine her hangi bir leke düşürmeme düşüncesi yatmaktadır. Bu itibarla bu konuda yapılan tartışma ve ileri sürülen görüşleri, kendi içerisinde ve bütünlüğüne göre değerlendirmeli ve öyle görmelidir.
    Öte yandan bu mesele, esas itibariyle de, İslam Akaidinde temel hususlar, dinin özü ve esası olarak kabul edilen Tevhid, Nübüvvet ve Mead prensiplerinin esasından olmadığı gibi; bunlara aykırılık teşkil eden hususlardan da değildir. Bir mesele eğer bu üç meselenin esasına dahil olmayan bir mesele ise, bunlar üzerinde farklı düşünmekte hiç bir mahzur olmadığı gibi; bunlar üzerinde düşünmek meselenin hikmetini anlamak bakımından teşvik bile edilmiştir, denilebilir. Zira, Kur'ân bu konuda oldukça serbest ve geniş bir tablo sergilemekte olup, bir bakıma bu gibi hususları "eşyanın hakikatını anlama" teşviki çerçevesinde bile ele almaktadır. Önemli olan düşünce çerçevesinin Kur'ân ve Hz. Peygamberin sünneti çerçevesinde olmasıdır.
    Abdurrahim GÜZEL-İslam Ansiklopedisi



  4. 4
    merhabalar!
    Ben yazınızda bir takım hatalar olduğunu sezdim ve eğer bu sezzgide hatalar benim ise lütfen düzeltin eğer sizin ise sizde lütfen düzeltiniz.
    ilk önce hepimiz biliyoruzki hadislerimiz peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra toplanmış ve bu hadislerin içindede yalan yanlış hadis oldukları alimlerimiz tarafındanda söylenmektedir.

    yazınızda Allahı cennete görüceğimizi idda etmişsiniz Hz.Resullulahın hadisi ile;
    1. bu hadisin sahihli yoktur.çünkü ayetlerde Allah sınırsız kudret sahibi diye buyuruyor zamandan mekandan münezzeh diye buyuruyor.Eğer biz Allahı cennete görür isek bi mekana koymuş ve göreceğimiz yerde kısıtlamış olmazmıyız e bu da Allahın ayeti ile tam zıt değilmi ya ayet yanlıştır haşa öyle birşey olması imkansız yada sizin yazdığınız hadis çünkü peygamberin sözü ile Allahın sözü aslaha çelişmez.
    nitekim Allahu teala araf suresinde 143.ayette hz musaya len terâ-nî: beni asla göremezsin diye buyurmuştur asla diyor eğer beni göremezsin diye buyursaydı diye bilirdik cennete görebiliriz ama asla diyor kesinlik manası var asla hiçbir zmaan göremezsin.
    cevabınız için teşekkürler.

    Merhabalar Hoşgeldiniz...
    ayrıca bu konuya bakabilirsiniz: Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır.



  5. 5
    benim sorularıma cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederim.yazınızda çok osmanlıca harfler kullanmışsınız Türkçe kullansaydınız daha iyi anlayabilirdim
    Ama yazınızın bir kısmında başlarına doğru ''Ehl-i Sünnet ekolü ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah'ın ahirette mü'minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir '' diye yazmmışsınız orta yol nasıl olur ya görülcek dersiniz yada görülmicek bunun ortası yoktur aynı hakla batıl gibi ya haktan olursunuz yada batıl gibi ve bunun nasıl bir görünme olacağı bilmemektedir yazmışsınız iyide birşey fark edermi eğer birini görüceksem nasıl olursa olsun o biri biyerde olmalı ki onu göresin e buda yine mekana sokmuş oluyorsun eğer mekana sokarsan onu zamanada muhtaç bırakıyorsun.
    benim bildiğim araf suresi 143. ayette Hz.Musanın Allahım bana kendini göster demesi ashabından gelen istek üzere olmuştur yoksa Hz.Musa biliyordu Allahı göremeyeceğini.
    buna daha açık türkçe ile cevap yazarsanız sevinirim.



  6. 6
    evet Allah (c.c.) görülecektir ama şeklini bilemiyoruz, cenneti de bilemediğimiz gibi.
    Hak ile batıl örneği güzel olmamış. biz kesinlikle görülecek diyoruz ki bunda hiç şüphe yoktur.
    Görme şeklini bilmiyoruz ki bu gayet normaldir.
    hep araf süresinden örnekler veriliyor..... Lütfen Araf süresi tefsirine bakalım bütün sorunlar çözülür.

    Araf Süresi 143.
    Mûsâ kendisine söz verdiğimiz vakitte gelerek Rabbine münacatta bulunup Rabbi de vasıtasız olarak onunla konuşunca Mûsâ (a.s): "Rabbim Mukaddes zâtını bana göster de sana bakayım." dedi. Kurtubî şöyle der: Yüce Allah kelâmını Musa'ya işittirince Mûsâ Rabbini görmeyi arzuladı ve ona bakmak için is-tekte bulundu.[233] Rabbi ona cevap vererek buyurdu ki: Dünyada beni göremezsin. Çünkü insan bünyesinin buna gücü yetmez. Fakat senden daha kuvvetli olan dağa tecellî edeceğim, eğer dağ sarsılmaz da yerinde kalırsa o zaman sen de beni görebilirsin. Aksi takdirde sen buna tahammül edemezsin. Rabbinin nurundan, serçe parmağın ucunun yansı ka-dar görünence, dağ parçalanıp dağıldı, Mûsâ (a.s)'da gördüğü olayın şiddetinden bayılıp düştü. İbn Abbas şöyle der: Yüce Allah'tan dağa ancak serçe parmağı kadar bir nur tecellî etti de dağ toprak oldu. Mûsâ da bayılıp düştü.[234] Hadiste Dağ yere battı.[235] buyurulmuştur. Mûsâ ayılmca, "Rabbim! Seni noksan sıfatlardan ve herhangi bir kimsenin seni dünyada iken görmesinden tenzih ederim. Seni dünyada iken görmek istediğim için tevbe ettim. Ben senin azamet ve büyüklüğüne inananların ilkiyim.
    [236]
    __________________
    [233] Kurtubî, 7/278
    [234] Taberî, 13/97
    [235] Tirmizî, Tefsir 7
    [236] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:2/350-351.

    23. Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir).
    (Kıyame Süresi)



  7. 7
    araf 155 'Ve Mûsâ, kendisine vâde verdiğimiz yere götürmek üzere kavminden yetmiş kişi seçti. Derken bulundukları yerde şiddetli bir deprem başlayınca yâ Rabbi dedi, dileseydin onları da daha önce helâk ederdin, beni de. İçimizdeki akılsızların işledikleri suç yüzünden bizi de mi helâk edeceksin? Bu, ancak senin bir sınamandan başka bir şey değil. Onunla dilediğini doğru yoldan çıkarırsın, dilediğini doğru yola sevk edersin. Sensin yardımcımız ve sahibimiz, ört bizim suçlarımızı ve acı bize, sensin suçları örtenlerin en hayırlısı.'
    bu ayette ve diğer ayetlerdende anlaşılmaktadır ki Hz.Musa kavimin isteği ile gitmektedir onu görmeyi yani kavmi istiyor onu görmeyi Hz.musa biliyor görülmiyeceğini diyelim ki sizin dediğiniz gibi Allahı görme arzusunda idi ozaman nedn 70 kişide yanında gitti.
    birde hadislerde yanılma var nitekim ilk yazımda yazmıştım hadiste diyor serce parmağı kadar Allahın serce parmağımı var ihlas suresi 4.ayette buyuruyor o kimseye benzemez eşi ve benzeri yoktur diye buyuruyor.şimdi hadis mi yanlış ayettmi?
    hakla batıl örneğimde ilk cevabınızda biz orta yoluz ne görcek diyoruz ne görülmicek asıl bu saçma olmuş ya görücez dersiniz yada görmicez.
    cennet il Allahı benzetmeniz yanlış olmuş çünkü cennetin bir mekan olduğunu ve cennetin bir yere ihtiyacı vardır Allahın ise yoktur yine tekrar ediyorum eğer Allahı nerede olursa olsun görür isek nasıl görcemizi bilmesek bile onu görüceğimiz yere sokmuş olmuyormuyuz?



  8. 8
    araf 155 'Ve Mûsâ, kendisine vâde verdiğimiz yere götürmek üzere kavminden yetmiş kişi seçti. Derken bulundukları yerde şiddetli bir deprem başlayınca yâ Rabbi dedi, dileseydin onları da daha önce helâk ederdin, beni de. İçimizdeki akılsızların işledikleri suç yüzünden bizi de mi helâk edeceksin? Bu, ancak senin bir sınamandan başka bir şey değil. Onunla dilediğini doğru yoldan çıkarırsın, dilediğini doğru yola sevk edersin. Sensin yardımcımız ve sahibimiz, ört bizim suçlarımızı ve acı bize, sensin suçları örtenlerin en hayırlısı.'
    bu ayette ve diğer ayetlerdende anlaşılmaktadır ki Hz.Musa kavimin isteği ile gitmektedir onu görmeyi yani kavmi istiyor onu görmeyi Hz.musa biliyor görülmiyeceğini diyelim ki sizin dediğiniz gibi Allahı görme arzusunda idi ozaman nedn 70 kişide yanında gitti.
    birde hadislerde yanılma var nitekim ilk yazımda yazmıştım hadiste diyor serce parmağı kadar Allahın serce parmağımı var ihlas suresi 4.ayette buyuruyor o kimseye benzemez eşi ve benzeri yoktur diye buyuruyor.şimdi hadis mi yanlış ayettmi?
    hakla batıl örneğimde ilk cevabınızda biz orta yoluz ne görcek diyoruz ne görülmicek asıl bu saçma olmuş ya görücez dersiniz yada görmicez.
    cennet il Allahı benzetmeniz yanlış olmuş çünkü cennetin bir mekan olduğunu ve cennetin bir yere ihtiyacı vardır Allahın ise yoktur yine tekrar ediyorum eğer Allahı nerede olursa olsun görür isek nasıl görcemizi bilmesek bile onu görüceğimiz yere sokmuş olmuyormuyuz?
    Bu güne kadar gelen milyonlarca ehli sünnet alimi yanlış sen doğru. tamam mı kardeş

    Rü'yet ile ilgili olarak delil getirilen diğer bir ayet de Yunus süresi 10/26. ayetidir:
    "İyi davrananlar için Cennet ve nimetleri ve (bir de) ziyade vardır. "
    Bu ayetin rü'yete delaleti, ayetin içinde yer alan "ziyade" kelimesinin
    "Allah'a nazar etmek" şeklinde tefsir edilmesi dolayısıyladır. Bu tefsir Hz. Peygambere ve bazı sahabelere varan isnadlarla kuvvet kazanmıştır.
    Ubeyy b. Ka'b'a varan bir isnada göre, Hz. Peygambere "ziyade" kelimesinin manası sorulduğunda, Hz. Peygamber "Rahman'ın yüzüne nazardır" diye cevap vermiştir.




  9. 9
    Ehli sünnet alimleri yanlış yapamaz mı onlar beşer değilmi sonuçta Allah tarafından seçilmediklerine göre yanlışta yapabilirler.=)
    Ablacım ben yunus suresine baktımm fakat senin dediğin gibi ziyade diye bir kelime yok (arapçasından baktım).
    bunuda unutmamak gerekirki zamanında ve zamanımızda Hz.Resulullahı sıradan bir insan gibi göstermeye çalışıp onun makamını kendi makamlarıyla eşit tutmak isteyenler var bunları yapmak için çabalıyorlar bu ve buna benzer kişilerde hem peygamberin hemde Allahın makamını yere indirmek istiyorlar ve zalimlerden oluyorlar.
    Sakın benim maksadımıda yanlış anlamayım maksadım yanlışların düzelmesidir.



  10. 10
    merhabalar!
    Ben yazınızda bir takım hatalar olduğunu sezdim ve eğer bu sezzgide hatalar benim ise lütfen düzeltin eğer sizin ise sizde lütfen düzeltiniz.
    ilk önce hepimiz biliyoruzki hadislerimiz peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra toplanmış ve bu hadislerin içindede yalan yanlış hadis oldukları alimlerimiz tarafındanda söylenmektedir.

    yazınızda Allahı cennete görüceğimizi idda etmişsiniz Hz.Resullulahın hadisi ile;
    1. bu hadisin sahihli yoktur.çünkü ayetlerde Allah sınırsız kudret sahibi diye buyuruyor zamandan mekandan münezzeh diye buyuruyor.Eğer biz Allahı cennete görür isek bi mekana koymuş ve göreceğimiz yerde kısıtlamış olmazmıyız e bu da Allahın ayeti ile tam zıt değilmi ya ayet yanlıştır haşa öyle birşey olması imkansız yada sizin yazdığınız hadis çünkü peygamberin sözü ile Allahın sözü aslaha çelişmez.
    nitekim Allahu teala araf suresinde 143.ayette hz musaya len terâ-nî: beni asla göremezsin diye buyurmuştur asla diyor eğer beni göremezsin diye buyursaydı diye bilirdik cennete görebiliriz ama asla diyor kesinlik manası var asla hiçbir zmaan göremezsin.
    cevabınız için teşekkürler.


    kardeşim yazıyı ben yazmışım gibi konuşmuşun en alta kimin yazdığı yazıyo Doc.Dr. Nihat Hatipoglu‏ kaynak sağlamdır merak etmeyin

    Soru: Cennette Allahın görülmesi doğru mudur? Eğer öyleyse bu görme nasıl olabilir? Yani birebir ve direk mi, perdesiz, aracısız vs?
    Cevap: Aşağıdaki ayet ve hadislere göre Cennete giren Mü’minlere verilecek nimetlerden biri de Allah Teâlâ’nın cemalini görmek olacaktır.
    “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır (O’nu göreceklerdir).” (Kıyamet, 75/22-23)
    Cerir b. Abdullah el Becelî radıyallahu anh’tan rivayete göre, o şöyle demiştir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda oturmakta idik. Resulullah, dolunay durumundaki aya baktı ve şöyle dedi:
    “Siz Rabbinizin huzuruna varacaksınız ve şu ayı gördüğünüz gibi onu görecek ve görme konusunda bir zorluk ve sıkıntıyla karşılaşmayacaksınız. Dolayısıyla gün doğmadan önceki namaza ve gün batmadan önceki namaza gücünüz yettiği sürece devam edin dedi ve şu ayeti okudu: “…Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin sınırsız kudret ve yüceliğini tüm eksiksiz övgüleriyle an…” (Tirmizi, Cennet, 16)
    Ebû Hureyre radıyallahu anh’tan rivayete göre, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
    “Dolunay gecesi ayı görmekte güçlük çeker misiniz? Veya her zaman güneşi görmekte bir güçlükle karşılaşır mısınız? Ashab: “hayır” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah: “Siz Rabbinizi dolunay gecesinde gördüğünüz gibi rahatlıkla görecek ve hiçbir zorlukla karşılaşmayacaksınız.” (Tirmizi, Cennet, 17)
    Suheyb radıyallahu anh’tan rivayete göre, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “İyi ve yararlı işler yapmakta devamlı ve kararlı olanlara karşılık olarak iyisi ve ondan daha fazlası vardır.” (Yunus sûresi: 26) ayeti hakkında şöyle buyurdu:
    “Cennetlikler Cennete girdiklerinde bir tellal: Sizin için Allah’ın verdiği bir sözü vardır diye bağıracak… Cennetlikler de diyecekler ki: “Bizim yüzümüzü ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi Cennete sokmadı mı?” Melekler “evet” diye cevap verecekler. Bundan sonra perde açılacaktır. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle sözünü sürdürdü: “Allah’a yemin ederim ki, Allah o gün Cennetliklere, kendisini görmekten daha sevimli bir şey vermemiştir.” (Tirmizi, Cennet, 16)
    Bu görmenin nasıl olacağına gelince: “Biz, yerküresi benzeri olan ayı ve dünyamızdan bir milyon katı büyük olan güneşi ne ölçüde görebiliyorsak Allah’ın cemalini/güzelliğini de o ölçüde görebileceğiz.
    Sevgili Peygamberimiz bile Allah’ı ancak bir nur tecellisi halinde görebilmiştir. Ona “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda “O bir nurdur, Onu nasıl görebilirim?” buyurmuştur. Üstelik ay ve güneş yeryüzünden görüldüğü gibi mekândan münezzeh olan Allah da Cennette değil; Cennetten görülecektir. Kaldı ki Kur’an’da görme değil; nazar/bakma ifadesi kullanılmaktadır. Ayrıca “Gözler Onu idrak edemez” (En’am, 6/103) buyurulmaktadır.” (Ali Rıza Demircan, Kur’an ve Sünnet Işığında Cennet Hayatı, İstanbul, 2009, s: 88)
    Yapılan bu izahtan da anlaşılacağı gibi cennete giren mü’minler Allah Teâlâ’yı görebileceklerdir. Tabii ki bu görme onu tam manasıyla idrak etme şeklinde olmayacaktır. Süleymaniye vakfı

    Allah c.c cemalini salih kullar görecektir.



  11. 11

    --->: Cennette yüce Allah’ı göreceğiz

    Nihat hatipoğlu hocam ve onun gibi değerli hocalarımızı Allah başımızdan eksik etmesin bu sitemizin hocalarda çok değerlidir sadece acizane fikrimi söylemek istiyorum yoksa rahat edemem RABBİMİZİ en çok seven Efendimiz aleyhisseltüvesselam nasıl ONU görmemeye dayanabilir ya diğer aşıklar RABBİM için nekadar metiyeler dizen dualar eden ona hakkıyla kulluk eden kulları buna nasıl dayanırlar insan sevdiğini görmeden durabilirmi bir ölüme Şebi aruz diyen Mevlana HAZRETLERİ kim kavuştu ozaman oysa onlar CENNET için yanmadılar ibadet yapmadılar ALLAH aşkı için yanıp ibadet yaptılar tertemiz nesiller yetiştirdiler aslında RABBİME olan aşkları yada aşıkları sayamam anlatamam anlayan anladı demem oki eğer kendini göstermicekse bizlerle tanışmıcaksa ne anlamı var bu aşkın ben YÜREĞİMİN içinden onun bizlere kendini göstereceğine
    inanıyorum ve değerli hocalarımızada inanıyorum ve diliyorumki ONUn huzuruna çıktığımızda RABBİM seni pek merhametli ve AFFEDİCİ BULALIM


    Muminem --->: Cennette yüce Allah’ı göreceğiz

  12. 12
    Nihat hatipoğlu hocam ve onun gibi değerli hocalarımızı Allah başımızdan eksik etmesin bu sitemizin hocalarda çok değerlidir sadece acizane fikrimi söylemek istiyorum yoksa rahat edemem RABBİMİZİ en çok seven Efendimiz aleyhisseltüvesselam nasıl ONU görmemeye dayanabilir ya diğer aşıklar RABBİM için nekadar metiyeler dizen dualar eden ona hakkıyla kulluk eden kulları buna nasıl dayanırlar insan sevdiğini görmeden durabilirmi bir ölüme Şebi aruz diyen Mevlana HAZRETLERİ kim kavuştu ozaman oysa onlar CENNET için yanmadılar ibadet yapmadılar ALLAH aşkı için yanıp ibadet yaptılar tertemiz nesiller yetiştirdiler aslında RABBİME olan aşkları yada aşıkları sayamam anlatamam anlayan anladı demem oki eğer kendini göstermicekse bizlerle tanışmıcaksa ne anlamı var bu aşkın ben YÜREĞİMİN içinden onun bizlere kendini göstereceğine
    inanıyorum ve değerli hocalarımızada inanıyorum ve diliyorumki ONUn huzuruna çıktığımızda RABBİM seni pek merhametli ve AFFEDİCİ BULALIM
    Allah ahrette görünmeyecek diyen cahillere aldanmayın.
    Allah (c.c.) Kur'anda, Peygamberimiz (s.a.v.) Hadislerinde, Ashab ve tüm Ehli Sünnet Alimleri görülecek demişse, artık cahiller ne derse desin.
    Delillerei okumak isteyen 1. sayfaya baksın.


    Ehli sünnet alimleri yanlış yapamaz mı onlar beşer değilmi sonuçta Allah tarafından seçilmediklerine göre yanlışta yapabilirler.=)
    Ablacım ben yunus suresine baktımm fakat senin dediğin gibi ziyade diye bir kelime yok (arapçasından baktım).
    bunuda unutmamak gerekirki zamanında ve zamanımızda Hz.Resulullahı sıradan bir insan gibi göstermeye çalışıp onun makamını kendi makamlarıyla eşit tutmak isteyenler var bunları yapmak için çabalıyorlar bu ve buna benzer kişilerde hem peygamberin hemde Allahın makamını yere indirmek istiyorlar ve zalimlerden oluyorlar.
    Sakın benim maksadımıda yanlış anlamayım maksadım yanlışların düzelmesidir.
    __Ehli Sünnet Alimleri kimlerdir biliyor musun? (yazmanı bekleyeceğim.
    )
    __ Kuran ve Tefsir Okumadığın ve sadece belirli bir mealden yararlandığın ortaya çıktı. bak bakalım ziyade var mı yok mu? (سورة يونس (10) لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {26} )
    MEALİ: 26. Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır. (Türkiye Diyanet Vakfı Meali)
    __Mksadın iyi olabilir ama sana ayet ve sahih hadisleri, tefsirlerden örnekler verdiğimiz halde hala kabullenemeyip inat etmen MAKSADIN ne olursa olsun yanlış yapıyorsun




  13. 13
    hicran abla mümine ablamla ben o konuları şu başlıkta tartışmaya devam ediyoruzz istersen bakabilirsin.Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır.



  14. 14
    Ablacım sende şunu kabullenmek istemiyorsun hadislerimizin hepsi sahih değil eğer bu söylediklerinizde sahih değil ise vay halimize örnek olarak veriyorum
    hadis ebu hureryreden oda peygamberimizinden '' Azrail Hz.Musanın canını almak için karşısına geldi Hz.Musa onun gözüne bir yumruk attı sonra azrail Allaha beni niye yolladın bu ölmek istemiyor dedi.'' sahihi buhari cilt 112 kitabul cenaiz bab menehebbe deffilarzil mukkeddes birde yine sahihi buhari cilt 4 kitabul bedhulhak bab ve fetul musa)
    bir tane daha yine ebu hureyreden oda peygamberimizden'' Hz.Musa edepli biriydi ve edep yerlerini çok örterdi beni israil bunun üzerine laf çıkartarak hz.musanın bedeninde bir kusur var onun için böyle sonra bir gün hz.musa denize girdi elbisesini taşın üzerine koymuştubirden taş hareket etti Hz.musa taşın arkasından çıplak koştu taa taş beniisrail kaviminin oraya gelene kadar oraya geldi onların ortasında taş durdu beni israil gördü bedeninde bir kusur yok sonra hz musa kızarak asasını attı ve sonunda bunu böyle Allah yaptı ki beniisrail görsün bir kusur yok'' buda sahihi buhariden lütfen bakın
    Allah aşkına bunu bir hristiyana söylesen sana güler bir yahudiye söylesen seni taşlar.
    sen şimdi böyle hadislerin solu olduğu bi kitaptanmı çıkararak bana görülcek diyorsun ben sana ayetten ve mantiken söylüyorum görülmeyeceğini.
    yunus suresi 10.ayetteki ziyadeyi görmemiştim ayriyeten arapçasından okuyorum kusura bakmayın bende hata yapabilirim aynı şekilde sizde.
    bu ayetten nasıl çıkarılıyor Allahı görmek olduğu açık bir yaet değildir.
    ehli sünnet alimleri peygamberin sünneteine uyanların alimleri alimde bilgin manasına gelmektedir.benim bildiğim.
    maksadım iyi seninkide iyi olabilir fakat bende sana açık ayet gösteriyorum ve sen de kabullenmiyorsun.



allahı ne zaman göreceğiz,  allhı nezaman görücez,  allahi ne zaman göreceğiz,  allahi ne zaman gorucez,  cennette giden insanlar nasıl allahı görür,  allahi göreceğimize dair ayet,  allahu teala cennetin her katta görulecekmi