Hayırlı Günler, Geceler, Kandiler ve Diğer Önemli Günler Forumundan Muharrem Ayı Ve özellikleri Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Muharrem Ayı Ve özellikleri

    Reklam




    MUHARREM AYI VE ÖZELLİKLERİ


    ‘Muharrem’ sözlükte; “Haram kılınan, yasaklanan; kutsal olan, saygı duyulan” anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de Muharrem kelimesi ay ismi olarak zikredilmemekle beraber-saldırıya uğrama durumu hariç- savaşmanın haram olduğu aylardan biri olduğuna işaret edilerek bu aylara saygı gösterilmesi istenmiştir. Hz. Peygamberin de işaret buyurduğu bu aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.(2/191,194,217; 5/2,97; 9/5,36) Ayrıca tefsir kitaplarında Fecr suresinde üzerine yemin edilen on gecenin Muharrem ayanın ilk on gecesi ve üzerine yemin edilen “Fecr” den maksadın Muharrem ayı olduğunu söyleyen yorumlara rastlamak da mümkündür.Muharrem ayının dikkati çeken ilk hususiyeti hicri-kameri yılın ilk ayı olmasıdır. Hicri takvim, Hz.Muhammed(sav)’in Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlatılır. Bu günün takvim başlangıcı kabul edilmesi Halife Ömer devrinde kabul edilmiştir. Ondan önce Arapların belli bir takvim başlangıç noktaları yoktu. Bazı önemli hadiseleri (Hz. İbrahim’in ateşe atılışı, Fil vak’ası vb.) tarihe başlangıç olarak gösteriyorlardı.Hicretten on altı yıl sonra (638), dönemin halifesi Hz. Ömer’in talimatı doğrultusunda Medine’de bir meclis toplanarak, takvim meselesine bir çözüm bulunmasını istedi. Hz. Ali’nin teklif ve mecliste bulunanların kabulü ile Hz. Muhammed (sav)’in hicreti, İslâm tarihine başlangıç ve Muharrem ayının da bu yılın ilk ayı olması kararlaştırıldı. Böyle bir uygulamanın konulmasına sebep olarak şu iki husus gösterilmektedir:Halife Ömer devrinde ibraz edilen bir borç senedinde ödeme için vâde tarihi olarak gösterilen Şaban ayının, geçen yılın mı yoksa gelecek yılın mı olduğu kestirilememişti. Ayrıca aynı dönemde Basra valisi olan Ebu Musa el-Eş’ari’den gelen bir yazıda; Hilâfet makamından gönderilen kâğıtların hangisinin önce, hangisinin sonra olduğu ve hangisinin hükmüyle hareket edilmesi gerektiğinin bilinmediği cihetle, bu sorunun acilen halledilmesi isteniyordu. Bu ve benzeri nedenlerle İslam camiasında süratle bir takvim yılı arayışına girişilmiş ve sonucunda hicret, İslam tarihine başlangıç noktası esas kabul edilmiştir.Muharrem Ayının FaziletiHz. Musa’nın doğum gününün bu ayda olması ve Firavun’un zulmünden avânesiyle birlikte bu ayda kurtuluşa ermeleri; Hz.İbrahim’in Nemrud’un ateşinden bu ayda felaha ermesi, Hz. Nuh’un gemisinin bu ayda tufandan çıkıp karaya oturması gibi diğer Semavi Din mensuplarını da yakından ilgilendiren hadiselerden ötürü bu ayın önemi artmış ve İslamiyetten yüzlerce yıl öncesinden itibaren bu aya özel önem atfedilegelmiştir.Peygamberliğinden önce bulunduğu Arap toplumunun ve Yahudilerin bu aya ve özellikle Aşure gününe büyük önem verdiklerini ve oruç tuttuklarını gören Hz. Muhammed(a.s) Muharrem ayını ‘Allah’ın ayı’ olarak nitelendirip bu ayda tutulan orucun fazileti üzerinde önemle durmuştur:“Farz namazdan sonra en faziletli namaz, gece yarısı kılınan (teheccüd) namazıdır. Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah Teâlâ’nın ayı olan Muharrem’in orucudur”(Müslim, sıyam 202,203)Peygamberimiz (sav) yine şöyle buyurmuşlardır:-“Eğer Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan Muharrem’i tut. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın ayıdır. O ayda bir gün var ki, Allah Teâlâ o günde bir kavmin tövbesini kabul etmiştir, diğer bir kavmin de tövbesini kabul eder.”(Tirmizi, savm: 40)O günden kasdı, Aşûra günü olan Sevgili Peygamberimiz bugün tutulan orucun, bir yıllık günahlara kefaret olacağını müjdelemişlerdir.(Tirmizi, savm: 48)Ancak şunu da belirtelim ki İslam Kültürünün diğer kültürler karşısında eriyip kaybolmaması için çok titiz davranan Allah Resulü, Yahudilerin yaptığı gibi yalnızca Aşure gününde değil evveli ve sonrasıyla orucunu tutmuştur. Ramazan orucu farz kılınmadan önce bu ayda oruçlu olmaya özen gösteren Yüce Peygamber, Ramazan orucundan sonra da tutmaya çalışmış ve tutulması konusunda da Müslümanları muhayyer kılmıştır.Aşûre Ne Demektir?Aşûre, Arap dilinde on mânâsına gelen “aşr” kelimesinden alınmıştır. Hicrî senenin birinci ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe Aşûra günü denilmiştir. Rivayetlere göre Cenab-ı Hak, bu mübarek günde on peygamberine on büyük ihsanda bulunmuştur.Hz. Adem (a.s.)’ın tövbesi bugün kabul edilmiştir.Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisi bu günde, Cûdî dağının üzerine, karaya oturmuştur.Hz. İbrahim (a.s.) bu günde dünyaya gelmiş ve Nemrud’un ateşinden kurtulmuştur.Hz. Yakub (a.s.)’ın gözleri Aşûra günü tekrar görmeye başlamış ve yine bu günde Yusuf’una kavuşmuştur.Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından bugün kurtulmuştur.Hz. Yusuf (a.s.) kuyudan Aşûra günü çıkarılmıştır.Cenab-ı Hak, Musa (a.s.)’a Aşûra gününde mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ve askerlerini sulara boğmuştur.Hz. Davud (a.s.)’ın tövbesi bugün kabul görmüştür.Hz. İsa (a.s.) Aşûra günü doğmuş ve o günde de göklere kaldırılmıştır.Peygamberimiz (s.a.v.)’in tasavvur edilebilen gelmiş geçmiş bütün günahları Aşûra gününde affedilmiştir.Ayrıca, Hz.İdris (a.s.)’ın göklere kaldırılışın,Hz.Eyyüb (a.s.)’ın hastalıktan kurtuluşunun ve Hz. Süleyman (a.s.)’a saltanatının ihsan edilişinin de Aşûra gününde vaki olduğu rivayet edilmektedir.Bir rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.):“Aşûra günü, aile efradına karşı kerim(cömert) olan kimseye, Cenab-ı Hak sene boyunca rızkını genişletip bollaştırır” buyurmuşlardır.(Beyhaki, şuabu’l iman, 3/366)Kureyş’in Aşûra günü oruç tutmaları, Hz. İbrahim(as) ve Hz. İsmail (as) gibi eski peygamberlerin şeriatlerinden kalma âdetleri olsa gerektir. Kureyş, Aşûra gününü Kâbe’nin yeni örtüsünü örtmek suretiyle ta’zim ediyordu.Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle demiştir:-Peygamberimiz (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ye geldiğinde Yahudilerin Aşûra günü oruç tuttuklarını gördü de:“Biz Hz. Musa (a.s.)’a sizden daha fazla müstehakız(bağlıyız) buyurdu da (Mekke-i Mükerreme’deki gibi) o günü oruç tuttu ve (sahabelere de) bu orucu tutmalarını emir buyurdu. Tabi ki, bir önceki hadis-i şerifte de belirttiği gibi Ramazan orucu farz kılınınca, bu emir muhayyerliğe dönüşmüştür.(Buhari, savm:69)Aşûra günü, bir de “aşûre” isimli bir tatlı pişirilir. Menşei şöyle rivayet edilir:Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisi, Aşûra günü Cûdî dağı’nın tepesine oturunca, gemidekiler tufandan kurtuluş gününü kutlamak istemişler ve geminin ambarında arta kalan erzakı karıştırıp bir yemek pişirmişler. İşte aşûre pişirme adeti buradan kalmıştır.Muharrem Orucunun sonunda aşurenin pişirilerek dağıtılması bir sevinç anlamı da içermektedir. Bu sevinç, Kerbela Vak’ası sonunda İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynelabin’in sağ kurtulmasından ve Ehl-i Beyt soyunun devam etmesinden duyulan bir sevinçtir. Bu nedenle aşure pişirilir, eş-dost herkese dağıtılır.İster o niyetle, ister bu niyetle olsun, yüzyıllardır süregelen bu güzel âdet, aynı coşku ve güzelliğiyle günümüzde de devam ettirilmektedir. Özünde çok kültürlülük ve çok sesliliği de sembolize eden bu günün, insanımızın birbirini daha iyi anlayıp kaynaşması ve ortak değerlerimiz etrafında kenetlenmesi adına içinin doldurularak daha anlamlı bir şekilde kutlanması gerekir diye düşünüyoruz…KERBELA VAK’ASIMuharrem ayı denilince hiç kuşkusuz akla gelecek en önemli hadiselerden biri de alevisi-sünnisi hepimizi perişan eden, düşündükçe yüreklerimizi sızlatan, gözlerimizi yaşartan, akılların alamayacağı cinayetlerin işlendiği Kerbela Vak’asıdır.…Kerbela olayı öyle bir faciadır ki, Hz. Muhammed’in öpüp kokladığı bir başın acımasızca kesilip şehir şehir dolaştırılmasını, susuzluktan bunalmış meme emmekte olan bir masumun oklanıp şehid edilmesini, Hz. Muhammed’in torunlarından oluşan kadınların ve şehid cesetlerinin üzerine vahşetle saldırılıp çiğnenmesini, talan ve yağma edilmesini değil İslamlıkla, insanlık ve iz’anlıkla bile anlatmak mümkün değildir. Alevisi-Sünnisi hepimizi derin bir hüzün ve gâma garkeden, okuyup duyduğumuz her seferinde kederimizi artıran bu vahim olayın detayına girecek değiliz…Ancak yine de şunu belirtmeden geçemeyeceğiz:Muaviye’ nin ölümünden sonra haksız bir şekilde Emevi saltanatına geçirilen Yezid, İmam Hüseyin’in de kendisini tanımasını istiyordu. Hak ve adaletin yerini keyfiliğe bıraktığı, haramların açıkca işlenmeye başlandığı, saltanat sefasının sürüldüğü bir düzende İmam için iki seçenek vardı; Ya Yezid’e biat edip onun yaptıklarına göz yummak, ya da biat etmeyerek haksızlığa meydan okumak. Zillet içinde yaşamaktansa izzetli bir ölümü tercih eden Hz. Hüseyin, yakınlarını da yanına alarak mesajını daha iyi duyurabileceği emin bir belde olan Mekke’ ye yöneldi. Medine’ de kalması için yalvaranlara aldırış etmeden onlara kararlılığını gerekçe gösteren rüyasını anlattı. Kendisi için ilham ve irşad hükmünde olan rüyasında canından çok sevdiği biricik dedesi ‘artık yeter, bize gel’ diyerek ona hedefi göstermişti. Aslında o, bu yolun sonunda öleceğini bile bile gidiyordu. Çünkü onun ölümü, ümmetin dirilişi olacaktı. Kendi bedeni fena bulacaktı belki ama, saltanat ve dünyalık rehâvetine düşmüş ölü kalpler dirilecekti.Kerbela’ya giderken, yolda bazıları kendisiyle konuşuyorlar ve gitmemesini, orada tehlikelerin bulunduğunu söylüyorlar. Hüseyin (r.a) ise, onlara cevap olarak şu şiirleri okuyor:“Bana; “gitme” diyorsunuz, fakat ben gideceğim. “Öleceksin” diyorsunuz, genç bir erkek için ölmek kötü bir şey midir? İnsanın hedefi alçak şeyler olursa, makam ve büyüklük taslamak uğrunda ölürse, “hedefine ulaşamadı” derler ve böyle ölüm kötü bir şeydir. Fakat ‘Hak’ kelimesini yüceltmek uğrunda, hak yolunda ölen birisi için hiç de kötü bir şey değildir. Çünkü o, öyle bir yolda yürüyor ki, Allah’ın salih kulları da o yoldan yürümüşlerdir.”Savaş bittikten sonra düşman ordusu, İmam’ ın haremini yağma ettiler ve çadırları ateşe vererek şehitlerin başını kesip elbiselerini çıkardılar. Cesetleri defnetmeden Ehl-i Beyt esirlerini teşkil eden savunmasız kızları ve kadınları, şehitlerin başlarıyla birlikte Kufe’ ye doğru hareket ettirdiler. Tabi gözü dönmüş hainlerin yaptıkları bu vahşeti kimsenin onaylaması mümkün değildir. Bırakın İslam adına yapılmasını, insanlık adına bile utanç verici bir sahnedir bu… Tarih kitaplarına geçen bir rivâyete göre, Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’in başını Haveli adında birisiyle Kufe’ye gönderdi. Haveli, geç vakit Kufe’ye vardığında hükümet konağını kapalı bulunca kendi evine gitmiş, Hz. Hüseyin’in başını bir tencere içine koyarak hanımına: “Sana dünyalar değerinde bir servet getirdim.” diye bu vahşi cinayetten haber vermişti. Kadın, kocasının bu cüretkar tavrını pek hoş karşılamadı, “Sen, Resulallahın torununun başını getirmişsin, yazık sana! Artık ben bundan sonra seninle asla aynı yatakta yatmam!” diyerek dışarı çıktı. Rivâyet edilir ki, Nevvar adlı bu kadın, içinde Hz. Hüseyin’in başı olan bu tencereye doğru baktığında bir nur şûlesinin göklere doğru yükseldiğini görmüştür.[1]Rivâyetlere göre o gün Kudüs’te hangi taş yerden kaldırılsa altında taptaze kan görülüyordu.İslam düşünürleri ittifakla, Kerbela vak’asını; “Tarih boyunca İslami ve insani değerlere saldıranlara karşı, direnişin sembolü” olarak yorumlamışlardır. Bütün İslam alimleri, Kerbela olayının Emeviler döneminde 1.Yezid’in iktidarında ve Ubeydullah b. Ziyad’ın Kufe valiliğinde işlenmiş büyük bir cinayet, kapkara bir zulüm olduğunda müttefiktirler. Hz. Hüseyin ve onun davası uğrunda canlarını feda edenlerin başlarının önce Kufe’ye, sonra Şam’a götürülmesi, hakarete uğratılması ve halka teşhir edilmesi kadar çirkin bir zulüm, ortaçağ Avrupa’sının engizisyon işkencelerini andırıyor. Dolayısiyle İslam devlet ve düşünce tarihinde 1.Yezid devri, karanlığı temsil eder. Bu dönemde müesseseleşme ve düşünce alanlarında ilerleme olmadığı gibi eskisi de korunamamış, ehil olmayan yöneticilerin elinde geriye itilmiştir.Bu yüzdendir ki, Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi, Emevilerin yıkılışının çeşitli sebepleri arasında en etkili yere sahiptir. Denilebilir ki, Hz Hüseyin’in başı yere düştüğünde, aslında Emevi iktidarı da manen yıkılmıştı. Daha sonraki devirlerde Abdülmelik ve Velid gibilerinin otoriter idareleri, bu yıkılışı ancak bir süre geciktirebilmiş, Kerbela’da Hz. Peygamber(s.a.v)’in torununun öldürülmesi olayı, Abbasi propagandacılarının dilinden hiç düşmemiştir.[2](Hüseyin Algül, İslam Tarihi)Bize Düşen VazifeBu konuda her şey yazıldı, her şey söylendi. Kimin haklı, kimin haksız olduğu da gün gibi ortada. Gelin artık tarihi tarihçilere, siyaseti siyasetçilere, yargılamayı da Yüce Allah’a bırakalım.“Kılıç şakırtıları değil, bilgi ışıltıları” devrinde bilgilerimizi paylaşıp birbirimizi anlamaya çalışalım.On üç asır önce cereyan eden ve sorumluları Allah’ın yüce huzuruna çıkarılıp muhakeme olunmak üzere kabirlerinde tutuklu bulunan Kerbela faciasının, bugün insanlar arasında herhangi bir anlaşmazlığa vesile yapılması için bir sebep yoktur.Bütün müslümanları derinden sarsan ve üzen bu hadisenin üzerinden birbirimizi rencide edecek söz ve tavırlara girmeyelim.. Hadiseye kan davası gibi bakarak kimseden intikam almaya ve hayali suçlular üretmeye çalışmayalım.Kaldı ki Yezid ve taraftarlarının yaptığı o akıl almaz zulüm ve cinayetleri hiçbir aklıselim müslüman kabul edemez. Bütün müslümanlar, yeri göğü titreten, herkesi ağlatan bu cinayetlerin, dün olduğu gibi bugün de ızdırabını çekmektedir.O günden bugüne kadar, hiçbir müslüman bu hadiseyi unutamamış, Yezid ve taraftarları lanetle anılmış; Peygamberimizin ciğerparesi Hz. Hüseyin ve beraberindekiler ise rahmetle anılmışlardır.O gün bu gün hiçbir müslüman, çocuğuna Yezid ismi vermemiştir ama Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma isimlerini veren çok olmuştur. Halen bütün hutbelerde tazim ve dua manasında dört büyük halifeyle birlikte Hasan ve Hüseyin efendilerimizin de isimleri zikredilmektedir.Yine şunu da belirtelim ki bütün semavi dinlerde ve hukuk sistemlerinde “suçların şahsiliği” prensibi vardır. Yani bir kimse bir başkasının hatasından, günahından, cinayetinden sorumlu tutulamaz. Dolayısıyla asırlar önce işlenmiş bu vahşi cinayetlerden dolayı kimsenin kimseyi suçlamaya ve zan altında bırakmaya hakkı yoktur.Aslında Yezid bir semboldür. İmam Hüseyin de bir semboldür. İkisi de tarihe mâl olmuş; biri “Hakk”ı, diğeri ise “Bâtıl”ı simgeleyen sembol şahsiyetlerdir. Tıpkı Hz. Âdem’ in iki oğlu, Hâbil ve Kâbil gibi…Bugün artık Yezid’ i ve yandaşlarını şahıslarda aramak yerine zihniyetlerde aramak gerekir sanıyorum. Bir yerde hak ve adalet yerini zulme, keyfiliğe bırakmışsa orada Yezid zihniyeti var demektir. Yine ister Müslüman olsun isterse olmasın kişi nefsinin esiri olmuşsa, onda Yezid hasleti kalmış demektir. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumun yanında zalime karşı koyma sorumluluğumuz var…Öte yandan Yezid’ e lânetler yağdırırken onun hâl ve hareketlerini benimsemek ve uygulamak ise çok ciddi bir çelişki olmalıdır. Ve yine Hz. Hüseyin’ e ağıtlar yakıp gözyaşı dökerken onun ruhunu ve mesajını algılamadan, uğrunda canını verdiği prensipleri hayata geçirmeden yaşamanın da fazla bir anlamı olmayacağını düşünüyorum…Kerbela’nın DüşündürdükleriHer şeyden önce ne kadar yürek parçalayıcı olsa da bu hadise ilahi takdirin bir tezahürüdür. Ne kadar dövünsek de geçmişi geri getiremeyiz. Bize düşen, tarihten ders çıkarıp ileriye bakmaktır. Bu takdiratla Emevî zihniyetinin çirkin yüzü, Ehl-i Beytin ise masum ve haklı yüzü ortaya çıkmıştır.Kerbela hadisesi iki sayfalı bir hadisedir; Siyah(kara sayfa) ve Beyaz(ak sayfa) Kara sayfa açısından, vahşet ve katliam dolu çok korkunç ve karanlık sayfadır. Bu sayfada beşikteki çocuğu öldürecek kadar merhametsizliğin, katılığın ve yırtıcılığın en son haddi görülmektedir.Beyaz sayfa açısından ise, rahmâni ve melekûti(yüce) bir hadisedir. Ok atan düşmana su verecek kadar insanî; vefa, sadâkat, mertlik, sabır ve fedakârlık dolu sahnelerin yaşandığı ak bir sayfadır.Birinci açıdan bakıldığında, bu hadisenin adı “facia”dır. Kahramanları(!) ise; Yezid, İbni Ziyad, Ömer b. Saad, Şimr, Sinan gibi katil; makam ve mevki için her şeyi yapabilecek kadar gözleri dönmüş, bunun için Peygamber torununu bile öldürecek kadar alçalmış canavar ruhlu insancıklar…İkinci açıdan bakıldığında ise, bu hadisenin adı “Kutsal Kıyam” dır. Her türlü yozlaşmaya; keyfiliğe, zorbalığa, adaletsizliğe, haksızlığa, zulüm ve insafsızlığa karşı bir başkaldırıdır. Bu sayfanın kahramanları ise; her şeye rağmen zalim Yezid’e biat etmeyen direnişin öncüsü, şehitler seyyidi İmam Hüseyin’dir. Ve yine onu başından sonuna kadar destekleyen, her zaman yanında olan dava arkadaşları Ebu’l Fazl, Ali Ekber, Habib, Müslim, Zeynep, Ümmü Gülsüm, Ümmü Veheb ve diğerleridir…Görünüşte çok acı ve çilelere maruz kalan masum Ehl-i Beyt, geçici olan bu zahmete karşılık büyük rahmete, akılların alamayacağı derecede büyük mükafatlara kavuşmuşlardır.Az bir sermayeyle, paha biçilmez servetler elde etmişlerdir. Eriştikleri yüce makam ve rütbelerin kıymeti karşısında çektikleri zahmet çok ucuz kalır. Onlar dünya saltanatı yerine ahiret sultanlığını tercih etmişlerdir. Kazandıkları yüksek mertebelerle valiler yerine velilere, kutuplara, şehitlere önder olmuşlardır.Bu elim hadise şunu da göstermiştir ki zulüm ile âbâd olunmaz. İster devletler olsun, isterse şahıslar olsun, kim bekâsı için başkalarının hukukuna tecavüz ederse, kulların hakkını çiğneyerek yükselmek isterse sonu berbat olur. “Küfür devam etse de zulüm devam etmez.” “Mazlumun sabrı, zalimin belasını çabuklaştırır.” Nitekim öyle de olmuş, Kerbela zulmü Emevi hanedanlığının çöküşünü hızlandırmıştır.Kerbela hadisesi ırkçı, faşist ve aşırı devletçi politikalarla bir yere varılamayacağını da göstermiştir. Emeviler siyasetlerine ırkçılığı karıştırdıkları için hem kendilerine hem de İslâm âlemini küstürerek İslâm’a büyük zarar vermiştir.Yanlışa, yanlışla karşılık vermek de doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Etki her zaman tepkiyi doğurur fakat tepkinin dozu kaçırılırsa başka felaketlere kapı aralanır. Nitekim tarihi kayıtlara göre Abbasi devleti kurulduğu zaman, emevilerin bütün sağ kalanları öldürülmüş, daha önce ölenlerin de kemikleri mezarlarından çıkarılarak yakılmıştır…Tabi bu tablodan, bugünkü Ortadoğu ırkçı rejimlerin ve sözümona barış ve demokrasi getiriyoruz diyerek buralara gelen işgalci güçlerin alması gereken dersler vardır diye düşünüyoruz…Bu yazının başında da söylediğimiz gibi maziyi geri getirmek mümkün değildir. Tarihte olanlar, yaşayan insanlar için birer ibret vesikasıdır. İbret alınarak tekrar aynı hataların yaşanmamasına çalışılır.Bugünün Müslümanları da o günkü hadiselerden ders çıkarıp aynı yanlışlara düşmemelidir. Tarih, ne övünme ne de dövünme malzemesidir. Evet, haklı olarak Kerbela’yı düşünen mü’min çok üzülür, bağrı yanar ama aklını da duygularının önüne geçirerek ileriye bakar.Hz. Hüseyin için gözyaşı döken Müslüman, O’nun davası uğrundaki samimiyetini ve ihlasını, yüce değerler için yalnız da olsa gerekirse gözünü kırpmadan canını ve malını verebileceğini düşünerek O’nun hayatı gibi bir hayat yaşamaya çalışır, çalışmalıdır.Hacı Bektaş Veli hazretlerinin dediği gibi “Bin kere mazlum olsa da bir kere zalim olmaya kalkışmaz.” Hele hele o hadiseleri bugün birileriyle bağdaştırarak kimsenin hakkını çiğneyemez…



    Paylaş
    Muharrem Ayı Ve özellikleri Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Muharrem Ayı Ve özellikleri

    Allah ecrini artırsın kardeşim faydalı bilgiler için teşekkürler



muharrem ayında ölenler,  hadisenin özellikleri,  hicra takviminin başlangıç noktası nedir,  hicri takv min başlangıç noktası,  hicra takvimin başlangıç noktası,  hicra takvim başlangıç nokktası nedir