Eğitim Bölümü ve Çocuk Eğitimi Forumundan İş Ve Hizmet çarkları Arasında Ihmal Edilen çocuklar... Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    İş Ve Hizmet çarkları Arasında Ihmal Edilen çocuklar...

    Reklam




    İştesiniz, toplantıdasınız, hizmettesiniz… “Çocuğunuz kaza geçirdi” diye bir haber gelse işe mi devam edersiniz, toplantıyı mı sürdürürsünüz, hizmete mi eğilirsiniz? Cevap açık ve tartışmasızdır: Çocuğunuza koşarsınız… Şayet “tartışmasız” seçeneğiniz yoksa ve gerçekten de öyleyse, ki öyledir, o zaman “dünyevi” bahaneler ve “uhrevi” gerekçeler ileri sürülerek evin ve çocukların ihmali neden ciddiye alınmıyor?

    İş hayatı mı, çocuklar mı? Toplantılar mı, evdekiler mi? Hizmet mi, aile mi?

    Hangisi öncelikli, hangisi önemli, hangisi ilk sırada?

    Sıralamaya geçmeden önce, tek cevaplık bir soru?

    Bir an için düşündüğümüzde, bunlardan hangisi hayatımızı durduruyor?

    Dışarıdakiler mi, içeridekiler mi? Evin içindekiler mi, dışındakiler mi?

    Daha açık soralım? İşimiz, toplantımız ve hizmetimiz mi yoksa çocuğumuz, oğlumuz, kızımız mı?

    Cevap, tartışmasız olarak tektir: Çocuğumuz.

    İştesiniz, toplantıdasınız, hizmettesiniz. Telefonunuz çaldı, telefondaki ses:

    “Çocuğunuz kayboldu… Kızınız kaza geçirdi… Oğlunuz nefes almakta zorlanıyor…”

    İşe mi devam edersiniz, toplantıyı mı sürdürürsünüz, hizmete mi eğilirsiniz?

    Cevap açık ve tartışmasızdır: Çocuğunuza koşarsınız…

    Neden mi? Bu soruyu sormaya bile gerek yoktur. Baba iseniz, anne iseniz, yapılacak başka bir seçeneğiniz yoktur.

    Şayet “tartışmasız” seçeneğiniz yoksa ve gerçekten de öyleyse, ki öyledir, o zaman dünyevi bahaneler ve “uhrevi” gerekçeler ileri sürülerek evin ve çocukların ihmali neden ciddiye alınmıyor?

    İş işten geçtikten, “tavşan yamacı aştıktan”, yangın bacayı sardıktan ve artık yapılacak bir şey kalmadıktan sonra gayret göstermek neleri geri getirir, hangi kayıpları telafi eder?

    Edilen “ah, vahlar”, diz-döş dövmeler, pişmanlıklar, kendimizi suçlamalar, “keşke”ler ve daha bir sürü itiraflar ve ağlamalar ne gibi faydalar sağlar?

    Peygamberimiz çocuklarına ne kadar zaman ayırırdı?

    Her konuda en şaşmaz örneğimiz, her meselede yol göstericimiz, her alanda rehberimiz, Efendimizin (a.s.m.) işi, hizmeti, toplantıları, meşgul olduğu meseleler, ilgilendiği insanlar bizden az mıydı?

    Üstelik çektiği zahmetler, gördüğü eziyetler, karşılaştığı sıkıntılar, taşıdığı sorumluluklar ve üzerindeki ağırlıklar bizlerle kıyaslanmayacak kadar çoktu ve sürekli üst üste geliyordu.

    Peygamberimizin çocuklarıyla hayatı nasıl paylaştığını, onlara ne kadar zaman ayırdığını, birlikteliğinin sınırı ve ölçüsünü bir an için düşündüğümüzde şöyle bir kanaati belirtmek hiç de abartılı olmayacaktır:

    Savaş günlerinde de, barış zamanlarında da Efendimizi “Fatıma’sız” düşünemeyiz. Medine günlerini “Hasan’sız, Hüseyin’siz” aklımıza getiremeyiz. Evde onlar, mescitte ve sohbette onlar, sokakta ve namazda onlar, içeride ve dışarıda hep onlar. Onu, onlarsız, çocuklarından ve torunlarından uzakta bulamayız, göremeyiz.

    Torunları onun “oğlu”ydu, onlara “oğlum, oğullarım” diyordu. Büyük kızı Zeynep’ten olma torunu Ümame de sürekli yanındaydı. Onu da dizinin dibinden, gözünden ayırmıyordu.

    Mescid-i Nebevi ağzına kadar dolu. Kendisi imam, arkada koca bir sahabe cemaati, namaz kıldırıyor. Hasan safları yararak düşe kalka geliyor. Bir de bakıyor ki dedesi yerde, secdede. Durur mu çocuk! Onun için her şey oyun. Hemen atlıyor, dedesinin sırtına çıkıyor, boynuna oturuyor. Dakikalar geçiyor, Mübarek Dede hareket etmiyor, secde halini hiç bozmuyor. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar secdeye devam ediyor. Hasan usanıp da sırtından inince başını secdeden kaldırıyor, namazı tamamlıyor.

    Sahabenin endişe ve merak dolu sorusu üzerine de şu tatlı cevabı veriyor: “Sırtımda oğlum vardı, onu rahatsız etmek istemedim.”

    Söze ve davranış biçimine bakın: Bir Peygamber, arkada sahabe cemaati, camide namaz ve bir çocuk… Öncelik ve önem sırası nerede? Hangisi bozulur? Namaz mı, çocuğun kalbi ve psikolojisi mi?

    Mescid-i Nebevi’den ikinci çocuk manzarası…

    Efendimiz minberde hutbe okuyor. Mescidin içi, dışı sahabeyle dolu. Kız torunu Ümame safların arasından paytak paytak geçerek dedesine ulaşmaya çalışıyor. Çocuğu bu halde gören hiçbir sahabi ona engel olmuyor. Sonunda çocuk dedesine yaklaşır yaklaşmaz Efendimiz minberden iniyor, kollarını açarak çocuğu kucağına alıyor, hutbesine, Peygamberlik görevine, Allah’tan aldıklarını anlatmaya devam ediyor.

    Sevgili Peygamberimiz hutbeden sonra namaza dururken, kıyamdayken çocuğu kucağında tutuyor, secdeye vardığında ise yere bırakıyor. Cemaate namazı bu şekilde kıldırıyor.

    Şimdi bir kere daha düşünün ve hayal edin: Kucağında bir kız çocuğuyla namaz kıldıran bir Peygamber!

    Siz hayatınızda bir kerecik olsun bu şekilde bir namaz kıldığınız/kıldırdığınız oldu mu?

    Peygamberimizin oğlu İbrahim

    Bunların yanında bir de Peygamberimiz kendi öz oğlu İbrahim’le olan baba-oğul yakınlığına bakalım: O dönemde sütannelik geleneği vardı. Efendimizin ancak 18 ay kadar yaşayacak olan oğlu İbrahim, Medine’nin bir köyü sayılan Avali’de sütannedeydi. Efendimiz neredeyse her gün öğle sonrasını, oğlunun yanında geçiriyordu.

    Oğlu bebekti, çok küçüktü, ama kendisi baba olmanın sorumluluğunu, gereğini ve lezzetini yaşıyordu. Her gittiğinde kucağına alıyor, öpüyor, kokluyor, bağrına basıyor, ihtiyaçlarını soruyor, “babalığını” yaşatıyordu çocuğa…

    Bu birkaç örnekle birlikte bir an için şöyle bir başa dönün, Saadet Asrı’na gidin. Peygamberimizle birlikte sırasıyla küçükten büyüğe Fatıma, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve en büyükleri Zeynep’i aklınıza getirin.

    Peygamberimizi evin içinde, evin dışında, çocuklarının yanındayken, eşleriyle birlikte olduğu zamanlar hayatının her anı sahabiler ve annelerimiz tarafından sürekli gözlem altında tutuluyor, en küçük bir ayrıntıyı bile “kaçırmıyorlar”. Zihinlerine yazıyorlar, yeri gelince de çevrelerindekilere anlatıyorlar, haber veriyorlar. Tarihe not düşüyorlar.

    Çünkü Peygamberimizin 24 saatinin bütünü ümmet için bir örnektir. Din ondan çıkmıştır, ondan gelmiştir, ondan öğrenilmektedir. Namazdaki anı da, aile içindeki hayatı da dinî hayatın bir parçasıydı.

    Bu kadar yoğun tebliğ/davet/risalet vazifesi içinde, hiçbir şekilde Efendimizin çocuklarını ve kızlarını ihmal ettiği, onlardan uzak ve ayrı kaldığı, aralarında bir sorunun çıktığı, bir problemin yaşandığı görülmüş, duyulmuş mudur, kitaplarda bu konuda bir kayıt ve bilgi var mıdır?

    Peygamberlerin evlatlarına ayırdıkları zaman

    Peygamberimizden önceki peygamberlerin hayatını okuduğumuzda da çok çarpıcı örnekler ve gerçek hayattan kesitler görüyoruz.

    Kur’an’ın anlattığı ve verdiği örneklerde başta Hz. Nuh ve Hz. İbrahim olmak üzere, Hz. Yakup ve Hz. Lokman gibi oğul babası; Hz. Şuayb ve Hz. Lut gibi kız babası peygamberlerin aile hayatları, özellikle çocuklarıyla olan birliktelikleri ve yakınlıkları gerçek bir ibret tablosudur.

    Tufan öncesi Hz. Nuh gemiyi inşa ediyordu. Kendisine inananlar gemiye bindi. İnanmayıp gemiye binmeyenler arasında oğlu Kenan da vardı.

    Gemi dev dalgalar arasında seyre başladı, fakat Kenan gemiye yanaşmıyordu. Baba şefkati dile gel­di: “Oğulcağızım, gel bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerden olma” diye yalvarıp yakarıyor, ama Kenan hiç oralı olmuyordu.

    Kenan Allah’a asi olmasına, babasını tanımamasına rağmen, baba yine ona olan ilgisini kesmiyor, “Yavrum, oğulcağızım, evladım” an­lamında “Ya büneyye!” diyerek sürekli dil döküyor, el uzatıyordu.

    Kenan babasının bütün teklifleri reddetti. Ama “Nuh Baba”, müşfik halini Rabbine arz etmekten geri durmadı, “Rabbim, oğlum benim ailemdendir” dediyse de, Yüce Allah, “Ey Nuh, o senin ailenden değildir. O kötü bir iş yaptı” buyurarak hükmünü verdi. Verilen hükme boyun eğdi, Rabbinden bağışlanmasını diledi. İnadında direnen Kenan’ı dev dalgalar yuttu ve suda kayboldu.

    Hz. İbrahim ile oğlu arasındaki yakınlık

    Hz. İbrahim gerçek bir babaydı. Allah’­tan salih bir evlat istedi, Cenab-ı Hak da kendisine ileri yaş­larında olmasına rağmen “yumuşak huylu bir oğul” müjdesi verdi. Bu çocuk Hz. İsmail’di.

    Fakat onu kurban etme emri aldı. Konuyu oğluna açtı, “Oğulcuğum, rüyamda seni kurban ederken gördüm. Buna ne dersin?”

    Hayatının baharında bulunan “salih oğul”, “Baba­cığım, sana emredileni yap!” sözleriyle tevekkü­­lünü dile getiriyordu.

    Baba “alttan” alıyor, “oğulcuğum” diyor, evlat boyun eği­yor, “babacığım” karşılığını veriyordu.

    Hz. İbrahim’in torunu olan ulu bir peygamber vardır. İliklerine kadar evlat acısını çekmiş, hasret ateşine yanmış, “Yusuf! Yusuf!” diye bağrına taş basmış, ama derdini Allah’tan başka kimseye açmamış, baba-evlat gü­zellemesini bütün incelikleriyle yaşamış bir insan: Yakub Aleyhisselam…

    Yusuf elinden çıkar, kaybolur. Fakat “Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” sözleriyle ba­ba­lı­ğın zirvesini yaşar Hz. Yakub...

    Çocuklarının bütün isyanlarını, tersliklerini ve huysuzluklarını anlayışla karşılayan “Yakub Baba”, “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim” diyerek baba büyüklüğünü gösteriyordu.

    Hz. Şuayb’ın yetiştirdiği iki kızdan birisi Hz. Musa’ya eş olma liyakatini gösterirken, Hz. Lut’un kızları da babalarıyla birlikte hak dinin birer tebliğ talebesidir. Ne baba onlardan, ne de onlar babalarından ayrı durmadılar, hayatları boyunca babalarıyla birlikte oldular. Evde de beraberler, en ağır şartlarda, azgın ve şaşkın kavmin akla ziyan teklif ve beklentileri karşısında da…

    Günümüz hizmetleri ve çocuklarımızın durumu

    Benzer örnekleri bütün Allah dostlarının hayatlarında görmek ve okumak mümkün. Himmet ve hizmet insanları ev hayatlarına, eşlerine ve çocuklarına önemli zaman ayırırlardı. Çünkü önlerinde örnek bir Peygamber (a.s.m.) vardı. O’nu her hallerinde örnek almasalardı, O’na her konuda benzemeselerdi, zaten etraflarındaki insanlara hizmet veremezler, önde duramazlar, önder olamazlardı.

    Çağımızın bir iman ve Kur’an hizmeti olan ve bir asra yakındır devam eden Risale-i Nur hizmetinde yer alan ve Bediüzzaman’ın yakınında ve çevresinde bulunan “Nur Talebeleri”nin hizmet hayatlarında, çocuklarını genellikle yanlarında, yakınlarında görürüz.

    Lahika mektuplarında okuduğumuz, son zamanlarda hayatlarını konu alan kitaplara baktığımızda güzel örnekler fark ederiz.

    Tahiri Mutlu’nun ailesi ve çocuklarıyla, Rafet Barutçu’nun bütün ev halkıyla, Barla ve Sav köyünde, daha sonraları Emirdağ’da özellikle “Çalışkanlar Hanedanı”nın çoluk çocuklarıyla o kadar ağır şartlara ve zorlamalara rağmen hep birlikte “hizmet”te görev aldıklarını öğrendiğimizde şaşkınlığımızı gizleyemeyiz.

    Bu insanların işleri de vardı. Dükkân ve tezgâhları da işliyordu. Anneleri, babaları, çocukları ve torunları da yaşıyordu. Onlar ne işlerini ihmal ediyorlardı, ne de ailelerini ve çocuklarını…

    Ne yapıyorlardı? Dengeyi ve ölçüyü muhafaza ediyorlardı sadece. Bir tarafı yaparken diğer tarafı yıkmıyorlar, önem verdikleri bir cepheyi korurken, öbür cepheyi gözden çıkarmıyorlardı.

    Diğer hizmet insanları da farklı değildi haliyle…

    Gerek tarikat ve gerekse değişik vakıf çatısı altında hizmet eden himmet ve hizmet gönüllüleri benzer örnekler göstererek yollarına devam ediyorlardı.

    Bunun için hiçbir iş ve hizmet yoğunluğu, hiçbir koşuşturma ve gayret ekseni, aileyi, özellikle çoluk çocuğu ihmale gerekçe gösterilmemelidir. Bu ihmaller olsa olsa bir ifrattan ve tefritten öteye geçen bir durum/tutum değildir.

    İşini ve evini ihmal edercesine, bir yerde gözden ırak tutarcasına, görmezden gelircesine dünyaya, işe ve daha çok kazanmaya yönelenler; manevi olarak da “hizmet”e dalanlar, çok geçmeden bunun acı bedelini, ağır faturasını, geriye dönüşü olmayan pişmanlığını fazlasıyla yaşıyorlar.

    Peygamberimiz çocuklarına ne kadar zaman ayırırdı?

    Son örnek yine Peygamberimizden…

    Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz gününü üçe ayırıyordu. Üçte birini sahabeye ve ümmete, üçte birini Rabbine ve kulluğuna, üçte birini de ailesine ve çocuklarına ayırıyordu. Hatta her ikindi ve akşam arasını eşleriyle sohbete ayırıyor, onlarla ilgileniyor, hem eş, hem de Peygamber olarak tatlı ve nurlu beraberlikler yaşıyordu.

    Kendi adıma söylemek istiyorum: Tembelliğimizi, plan ve programsızlığımızı, daha açık itiraf edecek olursak, beceriksizliğimizi bahane ve gerekçe ikilemi içinde hapsetmeyelim.

    Çevremize, ailemize ve özelde çocuklarımıza fedakârlık yapıp kendimizden ne verirsek, ilgi kalitemizi ne kadar üst düzeyde tutar ve artırırsak, karşılığında o kadar geri dönüşler alırız.

    Yoksa başkalarını kurtarırken “hane gemisi”nin su almasına aldırış etmez, başkalarını doyururken evdekilerin “açlığını” fark etmezsek, iş işten geçtikten sonra yapılacak bir müdahalenin ne kadar neticesiz kaldığını görmekte gecikmeyiz.

    Kur’an demiyor mu: “Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi/ailenizi koruyun!” (Tahrim, 66:6) En büyük imtihanın mal ve evlat imtihanı olduğunu hatırlatıyor. (Tegabün, 64:15), Affedilmez, hoş görülmez ve kusurları örtülmezse eş ve çocukların birer düşman olacaklarına dikkat çekiyor. (Tegabün, 64:14) İşin farkına varıp da görevimizi yaparsak dünya ve ahret “ecrinin/mükafatının” büyük olacağı müjdesini de veriyor.


    Paylaş
    İş Ve Hizmet çarkları Arasında Ihmal Edilen çocuklar... Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Çocuğun eğitiminde en büyük faktör annedir. Fakat her geçen gün annelerin çalışma isteği çocuğu anne eğitim ve sevgisinden mahrum bırakmaktadır.