Makale ve Şiirler ve Anı, Gezi, Deneme Yazılarınız Forumundan Gidenler Hep Suçlu mudur? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Gidenler Hep Suçlu mudur?

    Reklam




    Deneme


    Gidenler Hep Suçlu mudur?


    Hava yağmurlu.. İstanbul sonbahara veda ediyor. Kuş sesleri de artık, sabah namazlarındaki cami avlusuna güneşin eli hafifçe uzanana kadar sürüyor.. Kuşlar bile anlamış olmalı bu mevsimi. Öylesine hassaslar ki.. Sabahın ilk ışıklarını bile kable’t-tulû hissedercesine -ben senfoni diyeyim, siz dua deyin- o müthiş halka-ı zikir sesleri kesiliveriyor. Öyle ya artık eve dönmek zamanı. Çünkü kış geliyor. Sonbahar gidiyor, kuşlar gidiyor.

    Ne diyordum, kış değil mi.. Sahi, gelen sadece kış olmadı; kış içimizi ısındırsın diye adeta, ramazanlaşıp da geldi. Sahi, iyi ki, ramazandayız. Yoksa insanın nahif ruhunu ne teselli eder? Bu mevsimde rüzgâra dayanamayan yapraklar artık kalmazken, gözlerimin önüne, pamuklu çiçeğe üfüren çocuk manzaraları geliyor. Gözlerimi içime çevirdiğimde gördüğüm manzara ise, biraz daha farklı. Çünkü ebed ebed diyen ruhum kış mevsiminin varlıkları inzivaya sokan buzdan kılıcına karşı, bir karıncadan bile âciz.. Öyle ya bende ne var ki, kışı onunla karşılayayım.

    Biliyor musunuz, aslında içimden aczimize dair çok şeyler söylemek geçiyor. Ne var ki, ye’s olur mu diye endişe ediyorum. Aslında bu biz insanlar için yemek içmek kadar kat’î bir hakikat. Öyle ya ruh ne kadar hassas, insan kainatın değişen mevsimlerinde ne kadar farklı duygularla oynaşıyor. Sanki hızlı çekime alınmış bir gökyüzü ve bulutlar semayı bir dolduruyor, bir boşaltıyor. Güneş kılık değiştirip duruyor, oyuncular yönetmen ne derse onun uygular gibi sema bir ışıldıyor, bir yüz asıyor. Ve semaya bu kadar uzun bakan birinin aşağıda başı dönüyor.

    Küçük Prens kitabını bilirsiniz. Onun kapağındaki resmi hatırladınız mı? Yuvarlacık bir dünyanın üzerinde bir minik çocuk.. İnsan da öyle.. Boyumuz uzasa da ruhumuz ona eşlik edemediği noktada karakterimizin bazı yönleri henüz bir çocuk gibi kısa kalıveriyor. Sahi, o kadar çok meleke, duygu, his, kabiliyet var ki insanda, kişi kendi peşine bir düşse, onları da çocukluktan, ergenlik çağı yaşar gibi onların da yaşadıkları kaprislerden ve bencillikten, hasetten, riyadan, korkularımızdan çıkarmaya kalksa, o kişinin zaten başkasının ayıpları ve hatalarını arama zafiyetlerine ve kendini bastırıp içindeki gerçeklerin sesini kısmaya ihtiyacı ve dahi zamanı kalmayacaktır, bu böyle biline..

    Bir an kendimi bir gazetede köşe yazarı gibi buldum.. Sahi, güne güzel ve ciddi bir gazetenin güzel köşe yazılarını okuyarak başlamak ne hoş bir duygu. O yazıları okurken, sanki içinde bulunduğum odadan çıkıyorum ve ben de bir beyin fırtınasına canlı yayında katılıyorum. Kendi fikrimi beyan etmekten çoğu zaman kendimi alamıyorum, ünlem sesleri, şaşkınlık, tasdik, kuşkulanma, idrak etme, sorgulama tonlarında ağzımdan kaçıveriyor. Tabi, eğer odada uyuyan biri yoksa ve o gün dayanamayıp sabahın ilk ışıkları ile kendimi zihin jimnastiğine salıverdiysem..

    Doğrusu cümlelerim biraz uzun.. Uzun zamandır, çocuklar için bir şeyler yazmaya çalışıyordum; hal böyle iken uzun cümleler birkaç ayrı yola düşüyor. Öyle ki, üç yol ağzı, dört yol ağzı olmuyor. Yani, çocuklar için yazarken, uzun cümleleri virgülle ayırmak yok. Onların her biri kısa ve net olmalı. Ama insan içini dökerken, serbest kalabilir değil mi? Açık ve net olmak güzel. Ama, hayat virgül ister. Bu da benim virgül yazım.

    Virgül dedim de, virgül ayırır mı, birleştirir mi? İyi niyetle bakalım olaya. Virgül, ayrı kelimeleri ortak bir öğeye bağlar. Ne bileyim, iki ayrı cümle vardır, aralarına virgül girer. Bu, ayrılık değil, bilakis yakınlık işaretidir. Zira nokta girmemiş. O halde bu iki cümlenin ya ortak bir elemanı vardır; yahut anlamları birbirini tamamlar. Yani, ayrılık ve farklılık içinde, biri diğerine muhtaçtır aslında. İnsanlar da öyledir. Ayrı kişiliklere, ayrı zevklere , ayrı hassasiyetlere sahiptirler ama bazen aynı öğeye bakarlar. Özneleri aynıdır; ikisi de aynı kapının kullarıdır. Aynı yükleme bakarlar, iki ayrı kişidirler ama her neye baksalar aynı şeyi görürler; yani birbirlerini değil aynı fikri, aynı zihniyeti, aynı hissi taşırlar ve görürler. İşte, ayrı insanlar olarak aynı şeyi görebiliyorsanız, bu, bir hayat boyu beraber yaşayabileceğinizi taahhüt eder. Bunun adını varın siz koyun ve bunun bir emek ve zaman istediğini, birkaç yıl cehd istediğini de akıldan dûr etmeyin..

    Nokta gitmektir ama insan gidenleri, batanları sevmez. Sevmediğini de bilmez, gidenlere suç yükler. Oysa hayat suç değil, mâna taşımak için vardır.

    İnsan yazdıkça kendisinin daha bir farkına varıyor ve dahi adeta tanınmadık bir yüzünü görüyor. Bu, güzel. Çünkü bizler dünyaya okumaya geldik. Ve okuduklarımızı anlamanın yegane yolu da, önce kendimizi okumak. Alfabe bizde saklı. Öyle ki, bazen iki kişi birbirini anlamıyor. Çünkü ikisinin alfabeleri farklı. O halde, bize düşen alfabemizi bulup bunu karşımızdakine belirtmek veya onun alfabesini anlamaya çalışmak. Zira insanlık kendi alfabesini kullanır. Her davranış bir sır gizler ve her davranışın altında beslenip büyütülmüş bir fikir veya fikir yumağı bulunur. Yumaklar olduğu gibi kalırsa, zihinde ya karmaşa veya sebep sonucu yeterince birbirine bağlayamama durumu hasıl olur. Oysa, o yumaktan herbirimiz nadide dokumalar işleyebiliriz. Fikir yumakları açıldıkça, dünyayı içinde taşıyan zihnimize güneş doğar. O zaman, biz kendimizi daha yakından tanırız. Yani kendimizin iyi bir dostu, yoldaşı, sırdaşı, haldaşı oluruz. Kendisinde barışıklığa ulaşabilmiş olan bir ruhtur ki, başkası yani onun teninin dışında kalan her kim ise onu da gönül evine misafir eder ve ondan da yeni örgü teknikleri alır ve paylaştıkça zenginleşir. Biz buna örgü , dantelâ dedik, isterseniz siz, ruhumuzun heykelini dikmek, içimizdeki çamuru seramiğe dökmek, içimizin bir yerlerinde nerede olduğunu bilmediğim o yerdeki ham maddeyi, madeni çıkarıp onu lâl taşına, zebercede, yakuta, elmasa dönüştürmek deyiverin. Sahi, içindeki billur, güneş aldıkça parlar. Ama güneş, billura parlar, asabiyete, şehvete, zekasını aksi istikamette kullanmaya, hırsa, kibre, inada değil.. Dava, benlik davası değil, benliğinden vazgeçme davasıdır.

    Ne dersiniz? İçimizdeki melekutî sese pencerelerimizi açıp yüzümüzü her dem o nurun şavkı ile yıkayalım mı? Ve kömür mahiyetindeki ve henüz emekleme devresinde, taş devrinde olan iptidâî hislerimiz ile aramıza ne koyalım? Bence ne virgül, ne nokta. Yüzümüze açılan tek bir pencere olmalı. Hep ve her an onu düşünelim, onu soluklayalım ki, bir gün gerçekten açılıversin. Ama, diğer yöne gelince onu tasavvurumuzdan bile kaldıralım. Çünkü onun aslı zulmettir. Ve siyah, yutar. İnsanız, cismimiz kalır, ruhumuz gider. Yani, varlık artık bizim gözümüzde mânâsını yitirir. O halde sadece şekilde insan olmaktan Rabb’e sığınalım, çünkü burası bir imtihan meydanıdır, dua zırhını şuurumuzun en ince yerlerine yerleştirelim. Öyle bir yerleştirelim ki, şuur altımız dahi dualı olsun. Çünkü selamet ancak Allah’ın elindedir. Ve kışın soğuğundan, yazın sıcağından müteessir olan insan esasen Mâlik değil, mülktür.

    Ramazan kışın ortasında içimi öyle bir ısıtmış ki, kaskatı olan gönül pınarlarım bile kainatın bu manevi duaları karşısında çağlayana dönmesin, mümkün değil.

    Hayatın lezzeti odur ki, kışta baharı gecede sabahı yaşatır insana.. Hayat sabır dedirtir kişiye, çünkü ham meyve erecektir dalında; çünkü seramik fırınlanmazsa ancak çamur kalır. Ve hayatın tadını duyan öyleleri var ki, dört duvar arasında cennetleri görür, onu bir odaya kapatsalar, oturduğu yerden, öyle bir konuşur ki, duyan onu dünyanın en güzel beldesinde yaşıyor zanneder. O halde, güzel gören gözdür. Ona bu yolu gösteren ise, kainattaki güneşten de parlak bir zihin aydınlığıdır. O da, ancak, kainatın güneşinden gelir. Zira, Mutlak Güzel'in en mühim aynası odur ve onun nuruyla daha dünyada iken müşerref olan tek kul da odur. Kısaca, sonsuz nur hayatınızda parladığı, onun davranışları hayatınıza rehber olup yuvalarınızı ısıttığı, onun hali gibi dilinizden binlerce dua, kalbinizden binlerce tasdik ve nihayet hepsine daima şükür yükseldiği müddetçe, bir ömür ramazan yaşarsınız da, nerede o şeker şerbet günlerim der, âhirette bile burayı hatırlatacak bir güzellikte daha dünyada iken cenneti yaşarsınız.

    Gönlümüzün daima sıcacık kalması için hep beraber dua edelim…. Ve bu sefer, Ramazan ufkunu evimizde misâfir değil ev sakini hatta sahibi edelim. Giden, Ramazan değil aslında, gönderen bizleriz.

    O gidince soframıza neyi katık edeceğiz? Sabahı nasıl bir neşve ile bekleyeceğiz? Sahi, kim yapacak gece bekçiliğini? Kâinâtın bekçisi olma adayı insan, bu konuda ne vermiş ki ne alsın? Kaplumbağa, yumurtalarını onlara baka baka bekler ve büyütür derler, bir tavuk da belli bir miktar bekler. Biz, sadece geceyi beklemeyiz; asıl beklenen gündüzdür. Asıl aranan sabah.. Asıl aranan, insan olabilmek sabahıdır. Kişi, ne aradığını bilirse, onu bulduğunu anlar. Oruç bunu öğretir bize. Akşama kadar dilimiz su bekler ve o an, suyun bir ömür içtiğimiz suyun ötesinde bir anlamı olduğunu anlarız. Çünkü bekledik, ve çünkü aradık. Kişi, aradığı şeyin ne olduğunu bilmezse, onu bulunca bulduğunu da anlamaz, kıymetini de…

    O gidecek, boynu bükük bizlere bir teselli gerekecek.. Ruhumuza, ondan kalan sabır, şükür, ibadet heyecanını katarak, geleceği yolu yeniden gözleyeceğiz. Gözlerimizi sadece güneşe çevireceğiz. Çünkü, biz sahurda onu beklemiştik. Kainatın bekçisi şehitler midir? Biz de onların yaşadıklarını bilerek, dünyalıca bir bekçilik denemesi yapıyoruz. Selamet için.. Huzur için.. Barış, birlik, düzen, dirlik için.. Bunların başı, içimizde. İçimizde birlik yoksa, kalbimiz noktalarla doludur. Kendisine zıt düşen, kainata nasıl adım uydurabilir. Ve çağa uyum sağlamak nedir? Kainata uyum değil midir? Kainat bize her çağda sevgiyi anlatmıyor mu? O halde kainatla uyum içindeki Müslüman nasıl kalbinde nefret taşır? Rüzgâr neden var? Nefreti heba etmek için.. Fırtınalar neden kopar? Büyüyen bir nefreti ancak o, taşır. Ama, nefret dinlenir, öfke susar da fırtına arkasında ne bırakır, ne bırakmaz bilinmez.

    Ramazan bir nesîm ile geldi bize.. Rüzgârın aslında, aramızdaki muhabbeti taşımakla görevlendirildiğini anlatan bir nesîmdi bu. Çok şey borçluyuz bu mübarek zaman diliminde bize böyle hisleri veren Rabb’e.. Sahi, her akşam, oruç bitiminde, ağlamak geliyor içimden.. Sanki çok yakın bir dostumun kollarından ayrılıyorum. Şimdi, izinlisin diyor. Oysa ben izin kullanmak istemiyorum. Gerçi, bu izini bir birlikteliğe dönüştürmek daha doğrusu onun ayrılık olmadığını anlamak mümkün. Kısa ayrılıklar sayesinde onu özlüyorum. Ve ertesi sabah, ona daha bir içten sarılıyor gönlüm, hissiyatım. Anlıyorum ki bedenimin suya, ruhumun O’na ihtiyacı var. Hayata matematik gözüyle bakanlara en büyük örnek bu. Çünkü, bu ihtiyaç, iki kere iki dört kesinliğinde. Aylarca çölde kalmış bir canlı, su görünce ne hisseder ve o suyun onun yanındaki değeri nedir? Bizler de aylarca belki kendimizi görmedik. Belki benim gözlerim dışarı baktı ama, elimde ne kaldı? Sahi, gözlerimi kapamalıyım, bir odaya kapanıp, ben ne kadar insanım, onu bulmalıyım. Yanıma bir şey, bir unvan, bir mal, bir can almadan.. Beni ben yapan o şey ne kadar derin? Kendimle yalnız kaldığımda ne kadar oyalıyorum bu beni? İçimde kök salmış hakikat mâna mı, yoksa madde mi? Madde ise, yalnız kaldığım an, sıkılacak ruhum. On dakika dar gelecek bana. Ama, mânâ ise, belki, şunu fark ederim ki, saatlerce konuşmalıyım kendimle.. Çocukluğumdan bugüne, kendime sormalıyım neler düşündüğümü ve anlamalıyım, payıma ne kadar insanlık düştüğünü… Allah iki göz vermiş, çünkü biri içeri biri dışarı bakmalı.. Ama tek bir yürek vermiş ki, yürekte dünya malının parmak izi bulunmamalı..

    Sahi, göz göze rekabet eder mi? Etmez. Ama, iki göz de aynı yere bakıyorsa eder. Biri içeri, diğeri dışarı. Her şey çift yaratılmıştır ve de her şey zıddıyla kâimdir.

    İşte, bu ‘çiftlik’ halkasında, el ayak kulak akciğer vs.. Ne varsa, bir birliğe varmalı. Öyle ki, onların aralarını bir büyük, tecrübeli, ilimli, gün görmüş biri bulmalı. İnsanda bunu yapacak olan, kalptir ve vicdandır. Vicdan, ikiliği reddeder. Böylece insan tek bir çizgide ilerler. Yoksa bir o yana bir bu yana savrulur. Rüzgâra kapılan bir yaprak gibi. Gerçi, insan olan insan neden rüzgâra kapılsın? O kadar hafif değil insan. Onun zahiri yükleri var, ibadet gibi. Yani, ibadetim aksarsa, ben de iki karakterli, yüzüp gezen biri olabilirim. Zaten rüzgâra kapılmayacağını kim garanti edebilir ki? Her an o rüzgâra açığız ve her an, yeniden hazır olmalıyız. Kulluk ise, tek garanti belgesi.. O da Allah’ın rahmeti… Ya bilmeseydik kulluğun yolunu, şeklini, içeriğini?

    Ramazan, senin vesilenle açıldı dilimin kilidi.. Belki, kilit dilimde değil de kalbimdeydi. İnsanın evi, kalbidir. Çünkü, insaniyet orada yaşar. O yüzden, kalbinin kilidi çözülmeyen kişi ne hürdür, ne özgür. Kalp kilidi açık kişi nasıldır, bilemeyeceğim. Onu büyüklerden öğrenmeli..

    Zaman hızla geçiyor. Ben ise onun içinde, nehre mahkum bir balık gibiyim. Madde dört bir yanım. Allah bizlere de mânâ aleminin kapılarını açsın. İki saattir konuşuyorum kendimce. Ama anladım ki, bu hamur çok su götürür. Kış geldi… Bu, dışarıda yağmur, evde sohbet demek . Bu da bu hamura emek vermek için birebir. Her gidenle beraber bir sonbahar yaprağı daha düştü yollara.. Öyle bir uçtu ki uzaklara, görünürde yok esamesi.. Seni özleyeceğim sonbahar. Ama, bir teselli var ki, kıştan güzel. Bir teselli var ki, sonbahar özlemini yok saydıracak kadar. Her kışın ardında bahar, her gecenin ardında nehar var. Kış, sabır mevsimi.. Karın altında dinlenme vakti. Yeni bir diriliş için şart o. Her kim ki, insan hüviyeti ile yeniden dirilmek, hücrelerine dek yenilenmek istiyorsa, hayatında bir sabır geçirecektir; belki yılda bir mevsim gibi; belki ömür defterinde bir satır onun mahiyeti, bilemeyiz. Peki biz ne biliriz? Hiç olduğumuzu? Daha ermedik o kadar. Ama şiir söyleyenleri azıcık biliriz. Ne der şair:

    Olacak olur çâr nâ-çâr

    Gerek gönlünü geniş tut, gerekse dar

    Hadi deyin, söyleyin, bu başlık bu yazıya gitmemiş, deyin. Ben de diyeyim ki, yaz gider, gençlik gider, bugünümüz gider, Ramazan da gider, sevdiklerimiz de gider. Peki, bunca kelâma rağmen, gidenler mi suçludur? Yoksa, onları aslında biz mi göndeririz? Gençliğimizi bekaya yollayamaz mıyız? Bütün duygularımız beka beka derken neden biz hep gittin şarkısı söyleriz? Neden onları bakileştirmek için gayret sarf etmeyiz? Çünkü insan zalûmdur. En başta, kendi nefsine eder ne eder ise..

    Nasihat istersen, Kur'an yeter

    Düşman dilersen, nefis yeter

    Sümeyye B.Şeref



    Paylaş
    Gidenler Hep Suçlu mudur? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Giden kişiler gitme tercihinde bulunurken belki diğerinden daha fazla acı çekmiyordur fakat herkes acıdan kederden farklı etkilenir bu nedenle kimin hangi olaydan ne denli etkilendiğini kestirmek zordur.