Makale ve Şiirler ve Anı, Gezi, Deneme Yazılarınız Forumundan Kadın Öykücülerimiz Üstüne Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Kadın Öykücülerimiz Üstüne

    Reklam




    İnceleme-Tenkit



    Kadın Öykücülerimiz Üstüne
    "Türk Edebiyatında Kadın Öykücüler" denildiğinde, nasıl bir liste oluşuyor, ilkin buna bakabilir miyiz?
    —Edebiyat bağlamında, "kadın" sözcüğüne vurguyla herhangi bir tasnifin yapılmasını doğal bulmadığımı belirterek size tabi oluyorum.
    Eksiği-fazlasıyla şöyle bir liste oluşuyor: Halide Edip Adıvar, Suat Derviş Baraner, Peride Celal, Nezihe Meriç, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Afet Ilgaz, Sevim Burak, Mübeccel İzmirli, Füruzan, Ayhan Bozfırat, Tomris Uyar, Sevinç Çokum, Selçuk Baran, Adalet Ağaoğlu, Nazlı Eray, Tezer Özlü, İnci Aral, Pınar Kür, Feyza Hepçilingirler, Nursel Duruel, Ayla Kutlu, Semra Özdamar, Buket Uzuner, Erendiz Atasü, Feride Çiçekoğlu, Jale Sancak, Ayfer Tunç, Yeşim Dorman Müderrisoğlu, Zerrin Koç, Oya Baydar, Nuray Tekin, Şebnem İşigüzel, Cihan Aktaş, Semra Topal, Selma Fındıklı, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Suzan Samancı, Nazan Bekiroğlu, Sevgi Özel, Melek Paşalı, Fatma Murat, Zeynep Aliye, Nalan Barbarosoğlu, Ece Temelkuran, Aslı Erdoğan, Elif Şafak, Almıla Özdek, Didem Uslu, Müge İplikçi, Sibel Torunoğlu, Mine Sağlam, Leyla Ruhan Okyay, Jaklin Çelik, Fügen Ünal Şen, Zehra Tırıl, Münire Daniş, Mihriban İnan Karatepe, Selvigül Kandoğmuş Şahin.
    —Kadın öykücüler erkek öykücülerden daha mı az? Ne dersiniz?
    —Hikayeden öyküye geçemeyişleri, öyküde musir olamayışları nedeniyle adlarını veremediklerimi, ya da hatırlayamadıklarımı da katarsanız sayı 75'e tamamlanabilir.
    Ancak burada genele göre bir ''azlık" tespitinden önce, ilk zamanlardaki "çok azlık"tan, şimdi "çokluğa" geçişin altını çizmeliyim. Şöyle ki: 1910-1950 yıllan arasında 3 öykücü, 1951-1970 yılları arasında 6 öykücü, 1971-1990 yılları arasında 19 öykücü, 1991 yılından bu güne de 31 öykücü yer alıyor. Ürünlerini 1991 den itibaren kitaplaştıran öykücülerin 1980'li yıllarda öyküye başladıklarını göz önüne alırsak, 1980'den itibaren kadın öykücülerin sayısında, erkek öykücüleri geride bırakan bir artışın gerçekleştiğini görürüz.
    —Bunun nedenlerini ve listede yer alan ilk isimden son isme kadın öykücülerin yerli edebiyat içindeki "durumlarını ana hatlarıyla nasıl belirleyebiliriz?
    —Nedenler, toplumsal değişim süreciyle, modernleşmeyle bağlantılı; ekonomik gelir düzeyinin yükselmesi, eğitim imkanlarının, üniversite mezunlarının sayısının artması, kadının gerek iş gerekse sivil hizmetler aracılığıyla sosyal hayata daha hızla katılması, kendini ifadeye ihtiyaç duyması, erkek egemenliğine, siyasal baskılara karşı tepki göstermesi...
    Genel “duruş”larına gelince, Halide Edip'ten bugüne kadın öykücüler bir iki istisna dışında toplumsal ve bireysel anlamda korumacı, sağaltıcı bir tutumla sıradan insanları, kırılgan ruh yapılarıyla, ayrıntılarda zenginleşen günlük yaşantılarıyla, aşk, dostluk ve fedakarlıkla yüklü ilişkileriyle, geçmişe özlemleriyle, geleceğe umutlu bakışlarıyla, kayıpları ve kazançlarıyla ama her halükarda geniş bir yüreğin, engin bir gönlün, sınırsız bir aşkın ve tarifsiz bir vefanın sahipleri olarak öyküye taşıdılar. Tabii bu öykülemede kadınların incelik, dikkat, sezgi, zarafet, merhamet vd. ontolojik kazanım kırının payını da gözardı etmemeli.
    —Bu sözlerinizle, "tahkiye etme" kabiliyeti açısından kadın öykücüleri erkek öykücülerin önüne aldığınıza mı hükmetmeli? Eğer böyleyse bunu pekiştiren nedenleri biraz daha açabilir misiniz?
    —Ontolojik kazanımlar dedim, kendiliğinden verili değerler de denilebilir. Bunun münkiri olamayacağım için, kadının "tahkiye etme" kabiliyetini öne çıkarmak, bir üstünlük olarak değilse de bir artı fark olarak bunu ifade etmek durumundayım.
    Bunları derken ilk kadına dönüyorum kuşkusuz; yanında gönlümüz ısınsın, huzur bulalım diye yaratılana... "Gönül ısınması" ve "huzur bulmak"... Konunun özü bu. Erkeğin hikayesini "tekil bir hikaye" olmaktan çıkaran kadın, varlığıyla, konuşmasıyla, davranışlarıyla, ilgileriyle erkeğe esenlik, dinginlik sağlayan kadın, kadim bir yalnızın hikayesine değen hikayesiyle "ana hikaye"yi tümleyen kadın... Aynı değerleri yeni nesillere taşıyan da kadın. Dili aktaran, dillendirmeyi öğreten de o neticede; tanıdığı ve bilahare özlemini çektiği ilk ve tek yer cennet, çocuklarına anlattığı hikayelerin tek konusu da o. Bunun için —dikkatli bakıldığında görülecektir— inancı ne olursa olsun hemen her anlatıcı gizli ya da açık, az ya da çok ama mutlaka cennet özlemini anlatır.
    Dolayısıyla kadın "ana hikaye"deki etkin rolü ve cennet özleminin etkin taşıyıcısı kimliğiyle "anlatma" eyleminin gerçek failidir.
    Sahi niye bu kadar uğraştırıyorsunuz beni, sizin kendi yaşantınızdan bakmanız meseleyi halleder zaten. Size her şeyi ilk anlatan ve tabii giderek anlatmanın ne olduğunu öğreten anneniz değil midir?
    —Bunlara rağmen, kadın öykücünün toplumumuzun sosyal yapısından kaynaklanan bir sıkışması, kendilerini "öykücü" olarak ifadeden kaçınması, bunun öykü türünü olumsuz yönde etkilemesi de söz konusu edilemez mi?
    —Yukarıda dönemler ve kimi rakamlar verdik. O dönemler bu olguyu kendiliğinden ifşa ediyor. Tam burada edep ve mahremiyet anlayışının biçim ve etkilerine de bakmalı. Ki dediğiniz husus bu sınırlarla ilgili yorumlara göre değişebiliyor, daralabiliyor ya da genişleyebiliyor. Bu bağlamda sayının da fazla bir önemi yok; önemli olan neyi nasıl anlatacağını iyi bilenlerin kendilerini gizlememeleri. Sadece bu öykü türünü olumsuz yönde etkileyebilir.
    —Kadınlarımızın özelde öykü genelde edebiyatın tüm türlerinde sayılarının artmasını istemekle birlikte, kadının reklamlardan sonra edebiyatta da meta işlevi gördüğüne tanık oluyoruz. Kadın edebiyatı adı altında ortaya çıkan bu metalaştırma konusundaki düşünceleriniz nelerdir?
    —Sanat ve edebiyatta metalaştırmanın hiçbir çeşidini olumlamak mümkün değil. Edebiyattaki "sunucu"yla, "alıcı"yı iktisattaki karşılıklarına indirgeyerek kullandığımızda başlıyor asıl tehlike; marifet sahibini "satıcı", iltifat ediciyi "müşteri" kıldığımızda... Edebiyatın yapısal olarak buna uygun olmadığı, ancak edebiyat nitelemesiyle birilerinin işin ticaretini yapmaya her zaman aday olduğu da bir vakıa. Konunun olumsuz tarafı belli zamanlarda birilerinin bu eylemden kazanç sağlamaları, olumlu tarafı ise, zamanın, hem işin ticaretini yapanların, hem de onlara alet olanların üstünden bir buldozer gibi geçiverişi; onlardan geriye olumsuzluklarını belirleyecek bir malzemenin bile kalmaması...
    —Feminizm gibi marjinal hareketlere itibar etmeksizin, gelenekle de sağlam bağlar kurarak yerli öykücüğü önemli yerlere taşıyan kimi kadın öykücülerimize tahkiye eylem ve sonuçlarıyla biraz daha yakından bakmanızı istesek?
    —Hemen aklıma geliveren üç isim: Ayfer Tunç, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Nazan Bekiroğlu.
    Ayfer Tunç, kendi kültür dünyamızdan devşirdiği kişileri, modern anlatım imkanlarıyla dirsek temasını hiç kaybetmeksizin klasik tarzda öyküleyen bir öykücü. "Zihni tad"ın gelenekte inkişaf ettiğini iyi tespit etmiş. Bunun için geleneği güncelleştirmek gibi pratik bir amaca yönelmek yerine edebi kaygılarla geçmiş ve bugün arasında sağlam köprüler kurarak kendine geniş bir tahkiye alanı açtı.
    Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, öykülerinin çoğunda "şimdi"yi esas almasına rağmen, "şimdi"yi anlamlı kılan kültürel değerleri, ilintileri hiç ihmal etmediği, onları öyküsüne kimi zaman bir sözcük, bir nesne, kimi zaman da bir durum vasıtasıyla bilinçli olarak dahil ettiği ve modern tarzla öykülediği için, geleneğin dolaylı ama her halükarda etkili taşıyıcısı nitelemesini hak etti.
    Nazan Bekiroğlu, öykü kişilerini "geçmiş"ten devşirip, kendi zamanına "katan" bir öykücü. Kültürel arkaplana sahip kimi tarihi kişileri, "birey" kimliği altında "bizden biri / bizim gibi biri" olarak öykünün imkanlarıyla seçkinleştirdi. Dünle bugünü, eski mekanla yeni mekanı, geçmişteki bireyle şimdiki bireyi bir tahkiye düzleminde buluşturarak edebiyatın yaygınlık, değişkenlik işlevlerini öykü özelinde uçlandırdı.
    —Kadın öykücülerin, erkek öykücülere göre tahkiyedeki artı farkları, onların dini, ahlaki milli değerleri işlemelerinde de olumlu bir rol oynamış mıdır sizce?
    —Buna net bir cevap verebilmek için kadın öykücülerin dünya görüşlerini, bakış açılarını birebir incelemek gerekir. Hiçbir öykücünün bunu "amaç" edineceğini sanmıyorum çünkü böylesi bir amaç edebiyatla çelişir. Ama her öykücünün anlatma eylemi onun ruhsal iklimiyle, sosyal ve kültürel aidiyetleriyle, hayati kaygılarıyla, sevgileriyle, kızgınlıklarıyla ilh. kaçınılmaz olarak mukayyettir. Örneğin, yerli öykücülüğün en önemli isimlerinden Sevinç Çokum'un kimi öykülerinde ulusçu bir bakış açısının egemen olduğunu görürüz. Ama bu ne Sevinç Çokum'u, ne de o öyküsünü, deyim yerindeyse kesinlikle yaralamaz. Çünkü Sevinç Çokum'un amacı bir tezi işlemek değil, bir öykü yazmaktır. Bir örnek daha verelim: İnci Aral. İnci Aral, kimi öykülerinde kan dökmeye, can almaya kadar varan belirli toplumsal eylemlerin etkilerini, sonuçlarını öyküler. Amacı ne toplumsal tarihçilik ne de vakanüvisliktir. Tanıklıklarını edebiyatın alanında kalarak öykülemektir.
    Dolayısıyla öykücünün amacı öykü yazmaktır; "kendi" öyküsünü yazmak... Kendilik, altını çizdiğiniz hususları kendiliğinden içerir zaten.
    —Post-modern eğilim, kadın öykücülerimizi de etkiledi mi? Bu etkiyi açık bir şekilde öykülerine kimler, nasıl yansıttılar?
    —Merhum Üstad Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı'nın 5. cildinde bu ayrıma gitmiş, Nazlı Eray, Buket Uzuner ve Nazan Bekiroğlu'nu "Postmodernizm ve Son Yeni" başlığı altında değerlendirmişti. Bu tür ayrımlar, edebiyatın iç dinamiklerinden çok, eleştirmenlerle, edebiyat tarihçilerinin analitik tutumlarından kaynaklanır. Sakıncalı değil elbette ama bunların benimsenmeleri zamana bağlı.
    Öykücünün muhayyilesine, yeni tarz arayışına, uygulamasına, kurgusal yönelimine sınır çizilemez. O bağımsız olarak sürdürür yazma eylemini. Eleştirmenin işini zorlaştıran da bu doğal sınırsızlık, bağımsızlıktır. Çünkü o mutlaka tanımlamak, ele gelmeyeni muhkemce tutmak, adı olmayana bir ad bulmak zorunda. Fantastik olanla bilinç akışı, hayal ile gerçek üst üste çekilmiş farklı pozlar gibi tek metinde buluşunca tanımlar da bulanıveriyor. Buket Uzuner, Nisan '86 tarihli öyküsünde, Dostoyevski müzesinde Dostoyevki'yle muhabbet ediyor, Nazan Bekiroğlu da bir öyküsünde Hafız Hızır İlyas Ağa'ya mektup yazmayı düşünüyor. Ne koyacağız bu "yeni" tarzın adını? Varlığını mimariye borçlu olan post-modernizmi, "dil inşası" ilgisiyle edebiyata bağlayıvererek bir tanıma ulaşmak, Merhum Üstad Ahmet Kabaklı'nın çabasına saygı duymakla birlikte ne yalan söyleyeyim bana pek de doğru, tutarlı gelmiyor.

    Ömer Lekesiz-Sevinç Çokum-Nazan Bekiroğlu



    Paylaş
    Kadın Öykücülerimiz Üstüne Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Eski dönemlerde kadına verilen haklar kısıtlı olmasına rağmen Allah'ın vermiş olduğu duyguların baskın olması nedeniyle bir şekilde sebep olarak başlangıcı açmış oldular.



öykücülerimiz