Makale ve Şiirler ve Anı, Gezi, Deneme Yazılarınız Forumundan Geçmişine Ulaşmak ya da Yitiğini Bulmak Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Geçmişine Ulaşmak ya da Yitiğini Bulmak

    Reklam




    Gezi



    Geçmişine Ulaşmak ya da Yitiğini Bulmak
    Yahya Kemal Beyatlı, yazmış olduğu "Akıncılar" şiiriyle benim gibi pek çok Türk insanının daha küçük yaşlarda, tarihimize alaka duymasına, maziyi sevmesine vesile olmuştur. En az onun kadar, bu güzel şiiri, kitaplara, ders kitaplarına koyanlar ve onu gerektiği şekilde öğrencilerine anlatan öğretmenler de bahtiyar insanlardır. Bu durum şiirin, edebiyatın gücünü, millet hayatındaki ehemmiyetini ortaya koyması bakımından dikkate şayandır.
    Yahya Kemal'le Mohaç Ovası'na kaç sefer yaptığımı, Malkoçoğlu Ali Bey'le Tuna'yı kaç defa geçtiğimi sayı olarak ifade edemem. Bu duygu çocukluğumdan beri benimle birlikteydi, benimle birlikte büyümesini de sürdürüyordu. Fakat içimde Tuna'yı görmek, Zigetvar'da Kanuni cennetmekanın mezarı başında dua etmek arzusu o kadar canlı duruyordu ki... "Yerden yedi kat arşa yükselen" lerin atlarının ayak bastıkları o topraklar, benim ruh dünyamda Mukaddes Topraklar'dan sonra hemen ikinci sırada yer almıştır. Mevla lütfetti, toprakları yedi yıl önce ziyaret edebildim. Sırada Mohaç Ovası ve Tuna vardı. İnanıyordum, onun da vakti yakındı.
    Burada Macaristan'la ilgili eserler okumaya,kendimce araştırma yapmaya başladım. Bulduklarım, öğrendiklerim duygularımda yanılmadığımı, o topraklara karşı boş bir ilgi duymadığımı ortaya koydu. Bu yazıyı sonuna kadar okumak zahmetine katlananlar göreceklerdir ki aynı duyguyu kendileri de yaşamaya başlayacaklardır.
    Macarlar'la aramızda tarihi pek çok mücadelemiz olmasına rağmen, çok sıcak bir yakınlığımızın varlığı da herkes tarafından kabul edilmektedir. Buna Macar Kralı'nın bize sığınmasından başlamak bile mümkündür. Macarlar, ünlü şairleri Petofi Şandor'dan şiirler okuyarak direndikleri, tanklar altında pek çok gençlerini kurban verdikleri komünizm belasını yakın bir geçmişte Tuna'ya döktükten sonra da ilk olarak bizimle yakın ilişkiler kurdular. Bu da ayrıca dikkatimi çekmiştir.


    Çocukluk yıllarımın arzuları bir mayıs günü gerçekleşmek üzere karşımdaydı. Mayıs aylarını oldum olası severdim. Çağ kapatıp çağ açtığımız bu ay değil miydi? Dünyanın dört bir yanına insanlık adına sulhun, huzurun kutlu fermanlar gibi yollara çıkarıldığı böyle bir ayda ben de yola çıkıyordum. İçim içime sığmıyordu, çok sevinçliydim. Hem de pek çok yönden sevinçliydim. Benim ruhumda mayıslar hep seferler ayı olarak yer etmişti, öyle de kalacaktır. Bu bana atalarımdan yadigardır ve çocuklarıma teslim etmem gereken bir kutsal emanettir.
    1996 Mayısında lütfedilen bu imkanı değerlendirmek için gerekli izni alır almaz, işyerimden ayrılmış, ailemle çabucak vedalaşmış, hazırlanan çantayı kaptığım gibi havaalanının yolunu tutmuştum. Tuna'ya doğru, Mohaç'a doğru sefere çıkıyordum. Münih üzerinden Budapeşte'ye uzanan yolculuğumuz bir gece yarısına yakın sona ermişti. İçimde geçici bir burukluk vardı. Gece biten yolculuk, Nazlı Budin'i, Yeşil Tuna'yı görmeme mani olmuştu. Yılların arzusunun gerçekleşmesine bu mayıs gecesinin siyah perdelerinden başka hiçbir engel kalmamıştı. Tuna ikamet ettiğimiz evin hemen yanında diyebileceğim bir mesafedeydi. Sabah gerçekten olacak mıydı? Ben arzularıma kavuşabilecek miydim?
    Sabah oluyordu. Namazlarımızı eda ettik. Arkadaşlar yol yorgunluğunu bahane ederek uyumak istediklerini söylediler. Ben uyumayacaktım. Uyuyamazdım. İlk defa gittiğim, hiç bilmediğim bir şehirde sabahın erken saatlerinde sokaktaydım. Peşte uyanmış, günlük hayatın temposu hızını durmadan artırıyordu. Sokaklarda, yakındaki pazarda dolaştım. Kendime aşina yüzler aradım. Bize ait eserleri aradım. İtiraf edeyim hayallerim yıkık bir şekilde eve döndüm. Akşam bizi karşılayan iş adamlarımızı, burada okuyan öğrenci kardeşlerimizi görmemiş olsam, daha da üzülmüş olacaktım. Çok şükür burada da bizden insanlar vardı, hatta onlardan küçük bir grupla buralara gelmiştim. Şimdi onlarla kahvaltı yapacak, asıl yapmamız gereken geziyi gerçekleştirecektim.
    Sabah iş adamlarımızla kahvaltı yaptıktan sonra otomobillerle yola çıktık. Önce Gül Baba Türbesine oradan da Budin Kalesi'ne gidecektik. Bende heyecan son haddindeydi. Bir sokağın girişinde Türk Sokağı, bir diğerinde Türbe Sokağı yazılarını görünce bu insanlara karşı vefa adına hayranlık duydum. Süratle Gül Baba Türbesi'ne doğru yürüdük. Bizden olan bu yapı maalesef etrafına çevrili duvarıyla, kendi ve duvarındaki kapısına vurulan asma kilidiyle boynu bükük fakat vakurdu. Bu durumu kendilerine sorduğumuz iş adamlarımızın söyledikleriyle daha da çok üzüldüm, kahroldum.
    Macarlar yeni dönemde Kültür Bakanlığımızla diyaloga girerler. Buradaki eserlerin, daha doğrusu eserlerimizin korunması için, ülkelerarası yakınlığın kurulması için teklifler yaparlar. Dönemin Kültür Bakanı sayın N. Kemal Zeybek Beyefendi uzman bir heyetle buralara gelirler. Bize rehberlik eden iş adamlarımız onlara da yardımcı olurlar. Macarlar buradaki eserlerin korunması için vakıflar kurulmasını, bu eserlerin tamamını o vakıflara devretmeye hazır olduklarını bildirirler. Hatta ziyaret etmekte olduğumuz bu mekana bir cami yapılmasını, bir benzerinin de Zigetvar'a inşa edilmesini isterler. Bu güzel projeden farklı milletlere mensup müslümanlar kadar iki binden fazla Macar müslümanı da çok memnun olduklarını bir şekilde dile getirirler. Fakat bu projeler zamanla birlikte erir gider. Bu durum bizi olduğu gibi, buradaki müslümanları da fazlasıyla üzmüş. Macaristan'da bulunan eserlerimize kardeş gelecek bu projeleri hayata geçirmek milletimizin boynuna bir vebal olarak asılmıştır.
    Gül Baba Türbesinden boynumuz bükük bir şekilde Budin Kalesi'ne doğru yöneldik. Gün akşama dönmüş, Peşte'nin şehir ışıkları Tuna üzerinde cansız uzanmıştı. Kalenin bulunduğu alan olduğu gibi korunurken bize ait olanların bazılarının yerinde yeller esiyordu. Kısaca Budin Kalesi artık bizim değildi. Meydandaki kilise hemen ilk bakışta "Benim yarıya kadarım camidir!" diyordu. Bize ait oluklar kalenin eski burçlarında olduğu gibi bu kilisede de mevcuttu. Hemen az ilerideki Hilton Oteli'nin altında bir mevlevihane olduğu bize söylendi. Otelin zemini gerçekten bazı kalıntılar üzerine kurulmuştu, fakat bunun ne olduğunu tesbit etmek uzmanların işi gibi görünüyordu. Şayet böyle bir yanlış yapılmışsa buna sıradan bir hadise gibi de bakılamayacağı bir gerçek. Otelin lobisinde bir çay içtikten sonra kalenin burçlarına yöneldik. Yer yer heykellerle ilavelerle değişikliğe zorlansa da bizim olan bu kale hala savunmasını sürdürüyordu. Gerçekten de Budin Kalesi'nden Tuna muhteşem görünüyordu. Bu kadar yakından görmeden hayran olduğum, adeta cibilli yakınlık duyduğum, kendisi için yazılmış şiirler derlediğim Tuna, bir nehirden çok farklı görünüyordu. Eve dönerken ABD'li aktör Tony Curtis'in restore ettirdiği ünlü, devasa havrayı gördük. Bizim yapamadıklarımızla, bu yapılanları yan yana getirmeye çalıştık.
    Budapeşte çoktan uykuya dalmıştı. Bu şehir erken yatıp erken kalkıyor, inanıyorum ki çok erken kalkınmış da olacak. Bu kalkınmada, burada önce fırıncılıkla işe başlayan, tekstille ve diğer sektörlerle devamlı bir çıkışta olan, Türk Kolejleri açarak eğitim alanında da hizmet vermeye hazırlananların büyük payları olacak. Bunları hep birlikte göreceğimize inanıyoruz.
    Araştırma yaparken bir Macar uzmanın çalışmaları dikkatimi çekmişti. Dr. Geza Feher Budapeşte Milli Müzesi uzmanı bir araştırmacı. Şöyle diyor "Macaristan'da bir buçuk yüzyıllık Osmanlı egemenliği iki halk arasında iktisat, siyaset ve medeniyet bağlarının kuvvetlenmesine, bu alanlarda karşılıklı etkilerin derinleşmesine sebep olmuştur." Devamla, "Macaristan'daki Türk mimari anıtlarının ve bunlara ait çeşitli konuların incelenmesi, Türk şehirciliğinin Macar şehirciliğine yaptığı tesiri aydınlatmaya yardım eder." diyor değerli araştırmacı. Bu sebepler Budin'de, Peç'te gördüğümüz sokaklar bize hiç de yabancı gelmedi.
    Uzman Dr. Feher'in araştırmasından bize ait eserlerin dökümünü vermek istiyorum. Budin, Peşte, Eğri, Estergon, Mohaç, Peç, Zigetvar başta olmak üzere yirmiden fazla şehirdeki eserlerin sayısı tamı tamına üç yüz otuz altıdır. Bu topraklarda, destanlar yazdığımız kaleler, köprüler hariç toplam üç yüz otuz altı eser. Bu eserler acaba nelerdir? Doksan altı cami, yüz kırk altı mescit, kırk iki medrese, kırk iki tekke, sekiz türbe, iki kaplıca olmak üzere bu kadar eserin bulunduğu bu topraklara karşı acaba şimdi siz neler hissediyorsunuz? Dikkat çeken bir husus da inşa edilen medreselerin bolluğudur. Osmanlı eğitime özel önem veriyor, bu hizmeti götürürken bugün yapıldığı gibi millet ayrımı yapmıyordu.
    Yorgunluğumu unutturan bu duygu yoğunluğu altında geçirdiğimiz gecenin ardından sabahleyin erkenden Zigetvar'a doğru yola çıktık. Trabzon'da başlamış, savaş meydanlarında maksudunu kovalayarak Zigetvar'da noktalanmış bir kutlu hayata şahitlik etmek istiyorduk. Koca Kanuni Trabzon'da doğmuş, büyümüş; bugün etrafı bataklık olan bu uçsuz bucaksız ovada yatmaktadır. Ben yitiğimi aramaya, adeta bir kazada kaybettiğim bir yakınımın cenazesini almaya gidiyor gibiydim. Yolumuzun üzerindeki Peç şehrine uğradık, ünlü tarihçimiz Peçevi İbrahim'in şehri Peç. Yakovalı Hasan Paşa Camii'nin bir hastahane bahçesindeki yalnızlığını, harab olan haziresinden arta kalan birkaç mezar taşını yaşlı gözlerle seyrettik. Peç şehrinin tam ortasındaki Kasım Bey Camii'ni daha da mahzun gördüm. Minare yıkılmış, ilavelerle kimliğinden uzaklaştırılarak kiliseye çevrilmiş haline diyecek söz bulmak çok zordu. Fakat yeşil kubbesinin aleminin tam ortasındaki hilalin ortasına yerleştirilmiş haça bakmak; ona bir şey dememek mümkün değildi. Güncel ifadeyle "şimdi orada çan sesi var"dı. Biraz mahzun fakat daha çok mahcup bir şekilde Peç'i terk ediyoruz.
    Yolumuza devam ediyoruz. Zigetvar Kalesi'ne ulaşıyoruz. Az ileride Mohaç Ovası var. Kale kırmızı tuğladan örülmüş, üç insan boyu yüksekliğinde çevredeki en yüksek yapı. Kalenin etrafı bataklıklarla çevrili. Turizm mevsimi henüz açılmadığı için kapılar kapalı. Bizim gibi gelip, kalenin etrafında dolaşmakla yetinen kalabalığa katılıyoruz. Burada bizim olan, bizden olan o kadar çok yitiğimiz var ki, onları hissetmemek mümkün değil. Yegane armağanımız Fatihalar okuyarak ayrılıyoruz. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın bir rivayete göre iç organlarının gömülü olduğu yeni düzenleme yapılan mahalle gidiyoruz. İnce bir düşüncenin eseri olan şadırvan, camisizlik mahzunluğunu gelen herkese adeta söyler gibi bizi karşılıyor. Oysa bu şadırvanda abdestler alınacak, namazlar eda edilecek, bu kutlu mekan öylece ziyaret edilecekti.
    ------------
    Tarihe mirasçı olmak demek, geçmişin bilinen bilinmeyen, büyük-küçük bütün birikimine, bu birikimi nemalandırmaya, yeni terkipler meydana getirmeye, sonra da bütün bunları gerçek mal sahibi olan gelecek nesillere intikal ettiremeye varis olmak demektir.
    ------------

    Mehmet şeyho



    Paylaş
    Geçmişine Ulaşmak ya da Yitiğini Bulmak Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Yaşanılan herhangi bir tarihi kesitin yok olması tarihi yarım bırakır tam anlaşılmaz. İnsan hafızasını kaydettiğinde çocukluk dönemlerini yaşayan bir insan haline gelir çünkü onunda geçmişi yoktur.



yitiğini bulma duası,  intrenet geçmişine ulaşma,  yitiği bulmak için dua,  web geçmişine ulaşma