Makale ve Şiirler ve Anı, Gezi, Deneme Yazılarınız Forumundan Güzel ve Güzellik Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Güzel ve Güzellik

    Reklam





    Başyazı





    Güzel ve Güzellik


    Gözümüzü, gönlümüzü okşayan, ruhlarımızda heyecan ve takdir hisleri uyaran, sonra gidip iç alemimizde estetiğe dönüşen ve bize tarifi güç en tatlı, en neşeli anlar yaşatan mefhum, mana, muhteva, manzara.. gibi şeyler ya da bunların ihsas ve imtisas keyfiyetleridir güzellik. Böyle bir yaklaşımla konunun çerçevesi biraz daraltılmış görülse de, bu da bir yorumdur. Eskiden beri, bediiyat (estetik) unvanıyla değişik anlayış ve görüşler açısından defaatle üzerinde durularak farklı tariflere tabi tutulan güzelliği, bundan sonra da, varlık, tabiat ve insanı, hatta tabiat ötesini, bunların birbirleriyle münasebetlerini; her birerlerinin mana, mefhum ve muhtevalarını; bütününü birden veya her birerlerini teker teker duyup zevk etme, zevk edip değerlendirme, değerlendirip gerçek çerçevelerine yerleştirme yolunda kimbilir daha kaç defa yorumlayacak, seslendirecek ve tariflere tabi tutacağız. Onu şimdilik, geleceğin bediiyat üstadlarına bırakarak, biz burada sadece, kendi inanç, kendi duygu ve düşünce dünyamızda, güzelden, güzellikten ne anladığımıza bir-iki atıfta bulunmak istiyoruz.


    Bizim düşünce dünyamızda, her güzel nesne veya obje Hak güzelliğinin bir aynası ve bir aks-i sadasıdır. Öyle ki, gönüllerimizde takdir, sevgi, hayranlık ve heyecan uyaran her manzara, her ahenk, her ses, her tenasüp, her motif O Güzeller Güzeli'nin bir tecellisi olması itibariyle, duygularımız her zaman O'nun solmayan güzelliğinin akisleriyle renklendiğinden, kendimizi hep güzellerle ve güzelliklerle iç içe görür, fena ve zevalin kasıp kavuran fırtınaları karşısında dahi sürekli bahar temaşaları ile yaşarız. Ve yine böyle bir iç plan ve bakış zaviyesi sayesinde ölüm ve zevalleri yeniden varolmanın yolu, sararıp solmaları daha taze renklere yürümenin aşısı, bozulan tenasüpleri de en baş döndürücü ahenklerin esası sayarız; sayar ve her zaman kendimizi ebedi güzelliklerin gel-gitleri arasında hisseder; dolayısıyla da ne hazanın ekşi yüzünü görür, ne yok olup gitmelerin karanlıklarına takılır, ne de gidip geriye dönmemenin hasret ve hicranlarını duyarız. Aksine, imanın zati güzelliklerinin yanında, ümidin şahlandıran havasını soluklar.. değişik beklentilerin farklı dalga boyundaki televvünleriyle coşar.. kalbi ve ruhi beklentilerimize ulaşmanın biricik köprüsü diyerek salih amellere koşar.. her amelimizde ihlas vesayetine ve ihsan murakabesine sığınır.. davranışlarımızı bitevi güzel ahlaka bağlayarak Allah ve insanlarla münasebetlerimizde her zaman içten, anlayışlı, şefkatli ve yapıcı olmaya çalışır.. ve düşündüğümüz, hissettiğimiz, inandığımız, sonra da yerine getirdiğimiz bu işlerin hemen hepsini, hayatımızın en olumlu yanları ve en güzel kareleri kabul ederiz. Bize göre iman, ufkumuzu aydınlatan bir ışık ve beklentilerimiz adına da bir ümit kaynağıdır; ancak onunla yokluk kaynaklı kaoslar aşılır.. onunla bir ucu gönüllerde, diğer ucu da gidip ebedi cennet saraylarına dayanan bir mutluluğa ulaşılır. İşte, bu güç ve enginliğiyle iman bizzat güzeldir, insan, ancak onunla dağınıklıktan kurtulup tevhide ulaşabilir; Hakk'a yönelip endişelerden sıyrılabilir ve dünya ahiret saadetine erebilir.


    Bunlar, hemen hepsi iç içe güzelliklerdir ve bu güzellikleri duyup zevk etmenin sihirli anahtarı da imandır. İmana ulaştıran yollardan olması itibariyle, kainat kitabının fasıl, bölüm ve paragrafları ya da bu koskoca meşherin varlık, eşya ve hadiseler unvanıyla değişik tezahürleri, değişik enstrümanları; sonra bütün bunları değerlendirecek insan mantığı, insan düşüncesi; tabii, tekvini bu hususların yanında, teşrii açıdan, yine imanla irtibatlı olup ona dayanan, onun bağrında serpilip gelişen bilumum salih ameller, ahlaki davranışlar, ümitler, recalar, ebedi varolma beklentileri de, imana ulaşmanın, onda derinleşmenin, marifete ermenin, muhabbetle gerilmenin, ruhani zevklerle kendinden geçmenin yolları ve semereleri olarak güzeldirler. Hatta temelinde iman, teslim ve tevekkül olması açısından, dış yüzleri itibariyle meşakkatli görülen bütün ibadetler, sık sık maruz kaldığımız bela ve musibetler; içine düşmeme cehdiyle dişimizi sıkıp sabrettiğimiz günahlar ve masiyetler dahi — onlara karşı tavrımızı iyi belirleyebildiğimiz takdirde — birer nisbi güzellik ifade etmektedirler.


    Hakiki güzellik Hakk'a ait, kusursuz kemal de O'na "özgü" ve O'nun lazımıdır. Topyekün varlık, O'nun değişik tecellilerinin birer farklı aynası, her nesne ve her hadisenin çehresinde temaşa ettiğimiz mana, muhteva, parlaklık ve cazibe de — aynaların kabiliyetine göre — O'nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve varlığının zayıf bir ziyasıdır.


    Her gece ışıktan söz ve beyanlarla hutbelerini dinlediğimiz yıldızlar, O'nun öyle nurdan nameleridirler ki, sürekli bize göz kırpar ve O'na göndermelerde bulunurlar. Pırıl pırıl mevcudiyetleri, aralarında ışık alışverişi ve ışık oyunları, o koskoca cesametlerine rağmen fevkalade uyumları, ahenkleri ve o engin boşlukta sergiledikleri farklı şekilleriyle her zaman bize binbir zevki birden yaşatırken, gözlerimize-gönüllerimize iç içe renk, desen, şive ve güzellikten ne kevserler, ne kevserler içirirler!


    Mehtap, o semavi büyüleyiciliğiyle kendine ayrılan belli zaman dilimlerinde, hemen her defasında, ufukta tıpkı bir gelin gibi belirir.. yasemenlikte reftare yürüyor gibi yumuşak yumuşak yürür.. bütün bir gece boyu nazlı nazlı halesine oturur ve ışıklarıyla hislerimize oltalar salar.. çehresini tam gösterebildiği hemen her gece, sürekli hayranlarına gamzeler çakar ve hassas ruhların yüreklerini ağızlarına getirir...


    Güneş, fecirle başlayan beklentilerimize her saniye ayrı bir ışık huzmesi ve morun, kırmızının, pembenin.. değişik tonlarıyla cevaplar verir; verir ve başlarımızı döndüren bir ihtişamla ortaya çıkar. Yürüyüp gökyüzüne otağını kurunca da, gözlerimizi kamaştırır.. topyekün eşyayı o ışıktan, renkten kollarıyla kucaklar.. kendine yönelenlerin başlarını okşar.. ve bütün bir gün boyu çevresindeki kürelerden, peyklerden, yeryüzündeki denizlere, göllere, ırmaklara, ovalara, obalara; dağlara, ormanlara, bahçelere-bağlara; güllere, çiçeklere ve insanlara kadar her şeye ve herkese kadeh kadeh renk ve ziya içirir, sonra da tül tül renk armonileri içinde gidip guruba kapanır.


    Denizler, dalga dalga köpürür, yıldızlarla selamlaşır.. ayla hasbihale geçer, gel-gitler yaşar.. güneşten gelen ziya dalgalarını bir ninni gibi algılar ve beşik gibi sallanırlar.. yer yer kendi sınırlarını aşarak sahillerle koklaşır ve mağrur kayalara çarpıp homurdanırlar.. aşılmaz tepelerle müsademeler yaşayıp köpürdüğü aynı zamanda, bağrında beslediği binlerce canlıyı bir anne gibi kucaklar, onlara yumuşak yumuşak ninniler söyler ve onların yaşama arzularını coştururlar.


    Dağlar, o mehib edalarıyla her zaman ürperten bir görüntü sergiler ve yüreklerimizi hoplatırlar. Ufuktaki halleriyle her zaman bizde, göklere birşeyler fısıldıyor hissini uyarır, sonra döner bulutlarla evcilik oynarlar.. durur havayı taraklar, yağmura bağrını açar ve suları konuk ederler.. bakarsın kalkar denizlere "dur" der, toprağı kucaklar, arkadan da o gururlu görünümlerine rağmen toz-toprak olur, ayaklara yüz sürer ve toprak tabakasına dayelik yaparlar.


    Çaylar-ırmaklar menfezlerinden her zaman bir sevdayla fışkırır, mehabetle çağlar ve sinelerimizde vuslat duygularını uyararak deryalara koşarlar.. gidip denizlere ulaşınca da, bu son durağı bir rampa ve rıhtım gibi kullanarak döner yeniden yukarılara doğru yürür ve derken atılmış pamuk gibi atmosferde, beyaz, siyah, gri renklere bürünerek koca koca kitleler halinde seyahat eder dururlar; bazen de başlarımızın üzerinde kuşlar gibi kanat gerer, gönüllerimize serinlik serperler. Bazen de sağanak sağanak boşalır ovaya obaya; herkesin ve her şeyin ateşini söndürürler...


    Kuşlar, kuşçuklar, koyunlar, kuzular aramızdaki munis sesler, ormanlar ve dağlardaki vahşi uğultular hemen hepsi bu iç içe armoniye ayrı bir ses ve görüntü katar, ruhlarımıza tabiatın natürel nağmelerinin en nefislerini duyurur ve farklı bir şive ile bizlere demet demet besteler sunarlar.


    Evet semaların, her yana tebessümler yağdıran pırıl pırıl çehrelerinden, arzın binbir nakış, renk, desen ve işvesiyle gözlerimize gülen, gönüllerimize akan füsunkar simasına kadar her şey o kadar güzeldir ki, ötelere açık ruhlar, gördükleri her nesnede adeta ahiretin büyüleyen manzaralarından akisler müşahede ediyor gibi coşar, "daha güzeli olmaz" sözleriyle hayranlıklarını ifade eder ve bu iç içe güzellikler karşısında hep aşıkane duygularla dolup boşalırlar.


    İnsanın kendisi ise, bütün bu güzelliklerde adeta son nokta gibidir; evet heykeli-hendesesi, maddesi-manası, fiziği-metafiziği, düşüncesi-aksiyonu, aklı-imanı itibariyle insan, — eskilerin ifadesiyle — tam bir nüsha-i kübradır. Hz. Ali'nin dediği gibi, "Avalim onda pinhandır, cihanlar onda matvidir ve onun mahiyeti meleklerden de ulvidir." Zerrede güneşi göstermek, damlada deryayı duyurmak, çamurdan, balçıktan yaratılmış bir varlığı meleklerin mihrabı haline getirmek hangi hikmete bağlanırsa bağlansın, insanın, ilahi sırları çözmek üzere bir şifre, bir anahtar olarak yaratıldığı açıktır.


    İşte biz, imanımız sayesinde, serapa bir güzellikler galerisi olarak topyekün varlık ve hadiseleri böyle bir mülahaza ile değerlendirir ve her nesnenin, her hadisenin gülen yüzünde, dünyayı daha bir farklı duyar ve daha farklı zevk ederiz. Hatta bazılarımız itibariyle, bütün varlığı muhabbet çekirdeği etrafında meczubane dönen elektronlar şeklinde algılar, feleği, meleği, yıldızları, ayı-güneşi, yerküreyi, taşı-toprağı, otu-ağacı, hayvanı-insanı mest ü mahmur görme hissiyle, kendimizi adeta kainat çapındaki bir "halka-i zikir" içinde ve onun serzakiri olarak temaşa ederiz.


    Evet, bu geniş dairede bir güzel sesten baş döndüren bir manzaraya kadar, sinelerde takdir ve heyecan uyaran hemen her şey karşısında göz nurunu fikir ziyasıyla birleştirebilmiş basiret erbabı, her nesne ve her hadiseyi Yüce Yaratıcı'ya imada bulunan bir rasat noktası gibi görebilir ve bu temaşa noktalarından maverailiğe açılarak hep "hüsn ü aşk" yamaçlarında dolaşabilir. Zannediyorum, niyet ve nazarlarımızla, biz de, bu rasat noktalarının pencerelerini biraz aralayabilsek, temaşa edebildiğimiz her obje ve her hadise karşısında, duyacağımız değişik takdir ve hayranlıklarla gönüllerimiz hep aynı heyecanı duyacak, anlama ve sezme ufkumuz değişerek ruhumuz farklılaşmanın hazlarıyla kanatlanacak ve kendimizi semavileşmiş gibi hissedeceğiz.


    Aslında, bütün bunları duyup hissetmek çok da zor olmasa gerek. Bazen, iyi dizayn edilmiş bir semtte, çevresindeki güzelliklerle iç içe bir mabed.. onun bir köşesinde, gönüllerimizi amudi olarak Hakk'a yükseltmenin remzi bir minare.. ve çıkılabildiği kadar en üst şerefesine çıkıldıktan sonra, imanımızı, irfanımızı, aşk ve heyecanımızı "Sen Büyüksün" sözleriyle ötelere haykıran bir lahuti ses.. mihrabındaki derin bir hal ve inilti.. tekye ve zaviyenin herhangi bir köşesinden yükselen bir ney çığlığı, bir daire ya da başka bir enstrüman feryadı, hayatı bir zevk zemzemesi içinde duyup yaşamak için yeter ve artar zannediyorum.


    Hatta, bazen güzel bir şiir, zengin bir nesir, ince bir motif, latif bir tezhib, gürül gürül bir kahramanlık destanı, iyi dramatize edilmiş bir hikaye, beşeri heyecanlarımızı haykıran bir musiki nağmesi bizi o kadar coşturur ve heyecanlandırır ki, görüp duyduğumuz ses hevenkleri ve değişik objeler tıpkı bir meltem gibi dört bir yandan ruhumuzu sarar, bizi büyüler, güzelliklerin sihirli alemine çeker ve bize ötelerden güftesiz-bestesiz ne nağmeler, ne nağmeler duyurur.


    Ne var ki, bütün bu güzelliklerden duyup hissettiğimiz zevklerin, lezzetlerin, heyecanların, takdirlerin kesilmeden devam etmesi ve bu ruhani hazların da yeniden elemlere dönüşmemesi, bizde bu hisleri uyaran unsurların hakiki sahipleriyle irtibatlandırılmalarına bağlıdır. Yoksa, hiç beklenmedik bir anda her şey biter.. bütün dünyamız yıkılır gider.. güneş batar, ay gurup eder.. yıldızlar zulmetlerin bağrına dökülür ve her yanı karanlıklar basar; basar da, ruh iç içe kıyametler yaşamaya başlar. Böyle bir zevk ve lezzetin, böyle bir heyecan ve takdirin ise hasret ve hicrana yenik düşeceği açıktır. Hasret ve hicranla yıkılmış ruhların, güzeli güzel görmeleri ve ondan heyecan duymaları da imkansızdır. Bütün güzelliklerin her zaman duygularımızda solmadan taptaze kalmaları, zevk ve lezzetlerimizin acılaşmadan devam etmesi; evet, çiçeklerdeki renklerin, nağmelerdeki büyülerin, sanatkar ellerin ortaya koyduğu sihirli eserlerdeki revnakın hep canlı kalması, onların gerçek kaynaklarının görülüp sezilmesine bağlıdır ki; o kaynağı bu ölçü içinde sezip bilenlerin,varlıkla alakalı duydukları bütün zevkler, lezzetler, heyecanlar ve takdirler asli olmadan çıkar, tebei bir hal alır ve artık bütün eşya ve hadiselerdeki değişik tezahürler, kendilerinden dolayı değil de, sahiplerinden ötürü görülüp sevilme konumuna yükselirler. Evet, batıp giden şeyler, kalbin alakasına değmedikleri gibi, sevilmezler de. Bir şairimiz, bu duyguyu, Kur'ani ufukla irtibatlandırarak şöyle ifade eder:


    Afitab-ı hüsn-ü huban akıbet eyler üful,
    Ben muhibb-i La Yezalim, "la ühıbbü'l-afilin".

    (Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fani güzelleri değil, batmayan ebedi güzeli severim.)


    Aynı mülahazayı Mevlana, şu sözleriyle dile getirir:

    "Allah'ım, Sen'i görüp, Sen'i tanıdıktan sonra, gözüm artık dünya güzellerini görmez oldu."


    Evet, maddi ve cismani güzellikler, nazarları Güzeller Güzeli'ne yönlendirmek için sadece birer vesiledirler. Vesilelere takılıp kalmak ise, hedef körlüğüne düşmek, varılacak noktayı unutmak, ömrü mecazi muhabbet ve alakalarla tüketip, hakikata karşı kapalı kalmak demektir. Aslında böyle bir tıkanmanın yaşanmaması için Yüce Yaratıcı, bizi Kendisi'ne götüren yolların sağına-soluna güzelliğinden ışıklar, renkler, tenasüpler, sesler, soluklar, nağmeler serpiştirmiştir ki, yoldakiler hem yol yorgunluğunu duymasın, hem de asıl hedefi unutmasınlar. Yol boyu göz ve gönüllerimize ilişen bütün bişaret televvünlü bu işaretler, Huda'nın ışıklarla, renklerle şekillendirip gözlerimizin önüne serdiği O'nun ayetleri ve apaçık şahitleridir ama, bakış zaviyesini yakalayamamış ya da inkara kilitli ruhlar için bunlar birer fitne, birer iptila, ariye güzellikleriyle birer mecazi mahbubdurlar ve maalesef vuslat vesilesi olarak yaratılmışken, birer hasret ve hicran saikine dönüşmüşlerdir.


    Oysaki, düşünebilenler için sevmenin de, aşkın da, iştiyakın da, kalbi alaka ve irtibatın da esası, bizim güzellik diye değişik şekil ve suretlerde gördüğümüz her şey, çok perdelerden geçmiş ve biraz da aynaların kabiliyetlerine göre farklı mahiyetler almış Hakk'ın güzelliğinin gölgesinin gölgesidir. Her güzelliğe karşı duyulan hayranlık hissi de, aslın büyüsünün gölgeye aksetmesi gibi bir şeydir. Asıl-gölge, esas-tabi fark edilebildikten sonra, küll halinde veya parça parça varlığa karşı hissettiğimiz alaka da mah-zursuz sayılır. Bu açıdan da, hem gölgeye hem de tabi olana güzel nazarıyla bakabiliriz. Zira, güzellere tabi olanlar da güzeldir ve her güzellik, onu duyan aşıkları, sevgiliye ulaşma arzusuyla coşturan bir name, bir mesaj, bir fısıltı, bir sinyal ve bir çağrıdır. Evet, bazen bir ses, bir renk, bir desen, bir şive gözlemcide müthiş bir özlem ve iştiyak ateşi tutuşturur. Ağyar araya girmezse, bu ateş zamanla alev alev bir aşka dönüşür ve cayır cayır onu yakmaya başlar, başlar ama, bir kor haline gelmiş bu sermest ruh; "Yakan Senin ateşin olduktan sonra ocaklar gibi yansam da gam izhar eylemeyeceğim; elverir ki, vefa babında dolmasın gözlerim hicrandan ve cüda kalmayayım yar kapısında Canan'dan" der inler.


    Bazen hemen hepimiz kalbimizin derinliklerinden fışkırıp bütün benliğimizi saran ve ruhlar alemindeki maceralardan iz, işaret ve ima taşıyan öyle derin duygular anaforunda hissederiz ki kendimizi; her şey silinir gider gözümüzden ve gönlümüzden, derken ufkumuzda sadece bir hüsn-ü mücerred (soyut güzellik) kalır ve kulaklarımız aşk u vuslat gürültüleriyle dolup taşmaya başlar. Güzellik ve aşkın iç içe girdiği böyle anlarda, ruh, o kendine mahsus görme, duyma, hissetme, yaşama kabiliyetleriyle, gördüğü hemen her nesne ve her hadisede sadece aslı duyar, özü hisseder ve kendine ait sistemleriyle, bütün görmeleri, bilmeleri, duymaları, değişik istihalelerden geçirerek hakikatlerine ulaştırır.. ve Gazali'nin ifadesiyle, "akl-ı mead"ımıza, Mevlana'nın deyimiyle de, semavi idrakimize sunar.


    Bu itibarladır ki, gördüğü zahiri güzellikleri, ruh sistemiyle rafine etmeden onlara dilbeşte olan bir kısım naturalist veya materyalistler, mücerred tecelliye takılıp kalmış, zevki de, heyecanı da daraltmış ve zaman-mekan üstü olanları, zamana, mekana sıkıştırarak kendi ufuklarını karartmışlardır. Oysaki bütün güzellikler, bizi bizden alıp aşkınlığa yükseltmek, maddenin dar mahbesinden kurtararak, kaynağın enginliğine ulaştırmak için vardır.


    Her insan, şöyle veya böyle ortaya koyduğu bir eserde, hemen her zaman kendini, kendi duygularını, iç zenginliğini, yorum kabiliyetini ve tefsir ufkunu sergiler ki bu, aynı zamanda hem varlığı ve tabiatı, hem de varlık ve tabiatın maverasını bir iç sezi prizmasından geçirerek, yeni bir çerçevede temaşaa edeceklerin müşahedesine sunmak demektir. Hakk'ın, Kendi eserlerini, ışıkla, renkle, mana ile, muhteva ile resmederek, Kendini tanıtıp sevdirmek, kendine ulaşmaya vesile yapmak için hazırlayıp vicdanlarımızın önüne serdiği gibi, bizler de, O'nun izni dairesinde, varlığa müdahalede bulunma, bedii zevkimize göre onu yeniden şekillendirme sorumluluğuyla bu dünyaya gönderildiğimizden, ortaya koyacağımız eserlerimizle, bir yandan kendi şuur, kendi idrak ve kendi hislerimizi ifade ederken, diğer yandan da, varlık, eşya ve insanın yaratılmasıyla anlatılmak istenen ledünni gerçeklere tercüman olma durumundayız. Bu konuda, kainat da, hadiseler de, meşk edilmek, kopyası alınmak için en iyi örnekler sayılırlar. Ancak, örnek ne kadar mükemmel olursa olsun, yine herkes duyup değerlendireceği objeleri, kendi istidadı çerçevesinde resmedecek, seslendirecek ve yorumlayacaktır. Charles Lalo, estetikle alakalı bir mülahazasında: "Güneşin battığı sırada gurupla meydana gelen o müthiş tablo, bir köylünün zihnine hiç de estetik olmayan akşam yemeği düşüncesini getirir; bir fizikçinin aklına ise, ne güzel ne de çirkin, sadece doğru ya da yanlış olması muhtemel bir işin analizi düşüncesini uyarır. Bu itibarla, güneşin batması, sadece güzelliği hisseden insanlar için güzeldir" der. Evet, varlığın bağrına serpiştirilmiş güzellikleri de ancak, Hakk'ın duyurmasıyla duyan, anlatmasıyla anlayan gönül erleri görür. Zira onların gören gözleri de, duyan kulakları da, hisseden vicdanları da her zaman ötelerin renkleriyle tüllenir. Bir marifet eri, bu mazhariyeti şu üç-beş kelime ile ne hoş ifade eder:


    Kendi hüsnün hublar şeklinde peyda eyledin,
    Sonra dönüp çeşm-i aşıktan temaşa eyledin.


    Göğsü her zaman aşk u iştiyakla inip kalkan, nabzı da sürekli vuslat arzusuyla atan müştak bir sine, yürüdüğü yolun her menzilinde Sevgiliden değişik işaretlerle karşılaşır. Evet o, doğan aydan, batan güneşten, göz kırpan yıldızlardan, rengarenk tabiat meşherlerinden, esen yelden, yağan kardan, başımızdan aşağı dökülen yağmurdan ve melekler gibi süzülüp göklere yürüyen buhardan aldığı mesajlarla, hemen her adımda, vuslat koyuna gireceği heyecanını duyar; duyar ve göz-gönül birliğine ulaşmış bir sevdalının duygularıyla, "Her yerden herkes, Senin güzelliğini temaşa için koşup geliyorlar ve o eşsiz cemalinle naz naz üstüne cilvelerle salınıyorlar. Aşağıdan, yukarıdan her varlık, dellallar gibi avaz avaz Sen'i haykırıyor ve Sen'in nakış nakış güzelliklerinin akisleri olarak keyiflenip oynuyorlar" der, eşya ve tabiata bakar ama, hep öteleri temaşa eder. İşte bu nokta, hem bir aşk, iştiyak, hem de bir alaka noktasıdır. Ama, böyle derin bir mülahaza, bu yazının hacmini aşacağı da açıktır.

    Yağmur Dergisi alıntı


    Paylaş
    Güzel ve Güzellik Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Bir cevizin kabuğu ile ilgilenen içindekini korumak için görevli sert bir kabuk olduğunu düşünen biri içindekinin daha faydalı olduğunu ve daha güzell olduğunu da düşünmeli tıpkı insan gibi.