İslam Dini ve İman Bölümü ve Allaha İman Forumundan Ispat-ı Vacib Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Ispat-ı Vacib

    Reklam




    ÇAĞDAŞ MÜSLÜMAN TÜRK BİLGİNLERİNE GÖRE İSBÂT-I VÂCİB (ALLAH’IN VARLIK) DELİLLERİ




    19. yüzyıl, materyalist ve pozitivist düşüncenin hayatın her ünitesini hâkimiyeti altına aldığı bir asır olmuştur.İnanç sahasında da bu yüzyılda pek çok inkarcı akımlar ortaya çıkmış ve bu akımların müntesipleri manevi değerlerin ortadan kaldırılması adına sistemli çalışmalara girişmişlerdir.
    Hiç şüphesiz bu inkarcı düşünce sahipleri, en başta saldırı oklarını Allah’ın varlığı meselesine yönlendirmişler, Allah’ın varlığını inkar etmişler ve bu sayede de körpe zihinleri bulandırmışlardır.

    İşte inkarcı zihniyetin en çılgın dönemini yaşadığı, dünyanın en bunalımlı ve en karanlık günlerini geçirdiği böylesi talihsiz bir zaman diliminde, ülkemizde de bu tür inkarcı fikirlere iman ve ilim tüten eserleriyle cevap veren aydın simaların olduğu görülmektedir. Bu aydın simalar arasında İsmail Fenni Ertuğrul, Ömer Ferit Kam, Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi, İzmirli
    İsmail Hakkı, Elmalılı M. Hamdi Yazır ve Manastırlı İsmail Hakkı ön plana çıkmaktadır.

    Şimdi bu çağdaş Müslüman Türk bilginlerinin isbât-ı vacib mevzuunda yapmış oldukları değerlendirmeleri inceleyelim.


    1.İsmail Fenni Ertuğrul
    İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946), “Materyalizm’in iflası ve İslam” isimli eserinde isbât-ı vâcib mevzuuna geniş bir yer ayırmaktadır. Onun, bu eserinde evvela kelam kitaplarında zikredilen hudus, imkan, hikmet ve maslahatlar (İlâhî lütuf), ihtira ve ibda (vücuda getirme ve yaratma) delillerini aynen alarak bu delillerle Allah’ın varlığını ispat ettiği görülmektedir. Ayrıca Ertuğrul, yine bu eserinde Batı dünyasında yapılan isbât-ı vâcible alakalı değerlendirmelere de yer vermektedir.

    1.1. Hüdûs Delili
    İsmail Fenni’ye göre bu âlem-i şahâdet (dünya), âyân ile ârazdan, diğer bir tabirle madde ile sûretlerden merekkeptir. Halbuki bunların ikisi de hâdistir. Yani yok iken sonradan var olmuştur. Her bir hâdis aklın şahâdeti ile bir mevcut ve yaratıcının varlığına muhtaçtır. Bu yaratıcı da Allah’tır.

    1.2. İmkan Delili
    İsmail Fenni, âlemin mümkinlerden mürekkep olduğunu ifade etmektedir. Ona göre böyle olan şeylerin vücuda gelmesini yok olmasına tercih ederek, onları vücuda getirecek bir tercih eden, bir mucid, bir müessir lazımdır. İşte bu tercih eden, mucid ve müessir Allah’tır. Vücut yani varlık ya vaciptir veya
    mümkindir. Vacip, başkasından gelmeyip kendiliğinden olan vücuttur. Mümkin ise başkasından gelen ve başka bir sebebe muhtaç olan vücuttur.

    O, biri diğerinin illet ve malulu olan mümkinlerin geçmişe doğru nihayetsiz bir silsile teşkil edemeyeceğini ve bu silsilenin kendisinin dışında bir varlığa, onu meydana getiren bir başka varlığa ulaşmasının zaruri olduğunu ifade ederek bu teselsülün sonsuzluğunun aklen muhal olduğunu şu örnekle ispatlamaktadır:


    “Mesela Ömer’in babası Zeyd, Zeyd’in babası Bekir, Bekir’in babası Halid, Halid’in babası Ali olduğu ve diğer bir takım isimler ilavesi ile bu silsilenin maziye doğru nihayetsizce devam ettiği farz edilirse, bunda sebep yalnız Ömer malum olup, diğerlerinin oğullarına nisbetle illet, babalarına nisbetle malul (netice) olmaları lazım gelecektir. Bunların içinde hiçbir illetin malulu olmayan ve binaenaleyh kendisine gerçek illet denilmesi caiz olan hiçbir şahıs bulunmayacaktır. Nihayet bu silsile, Hz. Adem’e kadar devam eder. Sonra da “Adem’in illeti toprak ve toprağın illeti mesela sudur” denilir. Lakin sonsuzluğa doğru devam edilemeyip, neticede silsilenin evveli herşeyin ilk sebebi olan Cenab-ı Vâcibu’l-Vücud’dur demek zaruridir.”

    1.3. Hikmetler ve Maslahatlar Delili
    İsmail Fenni’ye göre bu âlemde akıl sahiplerini ve âlimleri hayrette bırakan sayısız, hesapsız menfaatler, hikmetler, bir takım maksatlara tamamiyle muvafık kılınmış vasıtalar görülmektedir. Bunların tesadüf eseri olmasını akl-ı selimin
    kabul etmesi mümkün değildir. Bundan dolayı bütün bunların mutlaka herşeyi hakkıyla bilen bir yaratıcının kudretinin eseri olması gerekmektedir ki, bu hakkıyla bilen yaratıcı Allah’tır.

    2. Ömer Ferit Kam
    Ömer Ferit Kam (1864-1944), “Dînî, Felsefî Sohbetler” isimli eserinde sohbet havasında Allah’ın varlığını isbat etme mevzuunda değişik değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ferit Kam’ın isbât-ı vâcib mevzuunda yapmış olduğu değerlendirmeleri “Gaye ve nizam delili” ve “Kemâl delili” başlıkları altında mütalaa etmek mümkündür.

    2.1. Gaye ve Nizam Delili
    Ferit Kam, kainattaki baş döndürücü nizam ve intizamın tesadüflere verilemeyeceğini, bunun bir yaratıcısının olduğunu ifade ederek bu yaratıcıyı inkar edenleri hayret ve şaşkınlık içinde karşılamaktadır.Ferit Kam,göklere,muntazam hareketleriyle uçsuz bucaksız fezada seyreden sayısız yıldızlara bakıp onların varlığıyla Allah’ın varlığı için akıl yürütmeye ihtiyaç olmadığını söyleyerek, insanın ezelî hikmet sahibinin, numûnesi, modeli olmaksızın yokluğun sinesinden çıkardığı varlıkların asıllarına, bunlar arasında en yakın olarak kendi varlığına insaf nazarıyla baktığı ve onda tecelli eden hayret verici yüksek sanatı düşündüğü takdirde Allah’ın varlığını tasdik etmek mecburiyetinde kalacağını ifade etmektedir.

    2.2. Tahavvül ve Tekâmül Delili
    Ferit Kam’ın, basit ve bileşik cisimlerdeki kemalden hareketle Allah’ın varlığını ispat yoluna gittiği görülmektedir. Ona göre bileşik cisimlerde görülen gelişme alametlerinin basit cisimlerde mevcut olmadığı, iki kere ikinin dört etmesi gibi sabittir. Bu noktada Ferit Kam şöyle bir soru sormaktadır:

    “Acaba bu maddî elementler, basit, noksan derecesinden bileşik,
    gelişmişlik derecesine nasıl yükselmiş; bu mükemmelleşmeyi nereden almış ki, her gelişmesinde kendisini öncekinin üstünde ve ötesinde bir mükemmelleşmeye aday kılıyor; onun meydana geliş sebeplerini tamamlıyor?”

    Eşyada görülüp kemal adı verilen şeyin tabiatça esas maksat olmadığını, tabiatın, onun husulüne bilerek çalışmadığını iddia edenlerin bu iddiası, Ferit Kam’a göre Cenab-ı Hakk’ın mevcudiyetini teyid eden delillerin en kuvvetlilerindendir. Ona göre, oluşma aleminde görülen hallere uygun sebepler bulmak demek, inattan, kibirden daha doğrusu idraksizlikten başka
    bir şey değildir.Gerçekten gözün görmek, kanadın uçmak için
    yaratılmadığını, bunların yaratıldıkları için o vazifeyi ifa ettiklerini çok önceleri de iddia edenler olmuştur ve günümüzde de bu inançta ısrar edenler mevcuttur. Fakat âlemde görülen şeylerle onu insanın dimağına bildiren görme organı,iki müstakil varlık olduğu halde görülen şeylerin hakikatı ile gözün bunların
    hakikatına uygun olmak üzere ihtiva ettiği sanatkarâne incelikler arasında nasıl bir karşılıklı zaruret, bir irtibat ve münasebet bulunduğunu azıcık insaflı düşünülecek olursa, aksi iddianın doğrulandığı görülecektir.Ona göre eşyanın noksanlıktan mükemmelliğe gitmesine ve bu takdir üzere noksan bir şeyin meydana getireceği diğer bir şeyde ortaya çıkacak kemali, mükemmellik bakımından, ondan daha aşağı olan o noksan şeyin hazırlanmasına aklen imkan yoktur. Bunun için elementlerin tertibi ile meydana gelen tekamül silsilesinin madde ile alakası olmayan harici idrakli bir kuvvetin eseri olduğu ve olması gerektiği kendi kendine ortaya çıkmaktadır. İşte o vakit o kuvvet de terkip ve sonradan olma noksanlığından uzak, ezeliyet perdesinin gerisinde gözlerin göremediği, zâtı zaruri olan varlıktır.

    Kam’a göre bir saatin makinasını vücuda getiren madenin parçalarında o makinayı vücuda getirecek istidat ne ise elementlerin atomlarında mükemmel terkip hasıl edecek istidad da odur. Mesela demirin, bir dış etkenin tertibi olmaksızın bir milyon sene kalsa, saat haline gelmesi mümkün olmadığı gibi
    unsurların atomları da, bir mükemmel terkip hasıl edecek dış kuvvetin tedbir ve tasarrufu olmadan kendi kendisini mükemmelleşmeye sevkedip mükemmel bileşik cisimler meydana getirmesi de mümkün değildir. Çünkü onlarda cârî olan kanun, karşılıklı çekme ve itme gibi basit bir kanundan ibarettir.


    Madem ki cansız unsurlar derecesinden idrak derecesine kadar yükseliyor, onu o derekeden bu dereceye yükseltmek için, idrak ve şuur hasıl olmasını gerektiren bir terkibe ulaştıracak harici bir kuvvet lazım, o kuvvetin kendi zatında tecelli eden kemalin varlığı için başka bir kuvvete ihtiyacı olmamak da zaruridir. Çünkü başka bir kuvvete ihtiyacı olmak, mutlak kemale sahip olmasına manidir.

    3. Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi
    Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi (1865-1914), “Allah’ı inkar mümkün müdür?” isimli eserinde, Allah’ın varlığını delillerle ispat etmekten ziyade Allah’ı inkar etme fikri üzerinde durarak bu konuda aklî ve felsefî tahliller yapmaktadır.Ahmet Hilmi, inkarın, Cenab-ı Hakk’ı tanımamak manasına geldiğini, dinde “Cenab-ı Hakk” diye geçen bu ifadenin ilim ve felsefe noktasında “ilk sebep”, “sebepsiz sebep”, “mutlak zat”, “ekmel zat” gibi kavramların karşılık olduğunu ve meseleye bu noktadan bakılırsa “inkar” kelimesine kolaylıkla bir anlam vermekte güçlük çekileceğini ifade etmektedir.

    Ona göre ilim ve fen; olaylar arasındaki münasebet ve bağıntılardan ibaret olan kanunlar, sebepler ve benzerlikler demektir. Bu durumda, ilim ve fen kısmen birleştirilmiş insanlık bilgisi olmaktadır. Fakat böyle bir birliği mümkün ve meşru saymak için, nihâî bir birliğe kanunları dahi götürebilecek “sebepten müstağni bir sebebe, bir vücûd-u mutlak”a ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç red ve inkar edildiğinde ilim ve fennin temeli yıkılmış, insanlığın iftihar ettiği kültür ve medeniyet hiçe indirilmiş, şüphe yolu açılmış ve bütün kültür, hezeyan derecesine indirilmiş olacaktır.

    Bu noktadan hareketle Ahmet Hilmi, inkarın (küfrün) gerçekte mümkün olmadığını ifade etmektedir. O, yarı bilgili ve yarı aydınlar arasında inkarcıların bulunabileceğini, fakat bunların inkarında bir ilmî ve felsefî şekil olamayacağını belirtmekte ve böyle bir inkarı cahillik ve ahmaklıkla vasıflandırmaktadır. Ona göre ilmen ve felsefî olarak “inkar”ın mümkün olmadığını kabul etmek gerekir. Nitekim böyle bir kabulü tarihin yalanladığı da bir gerçektir.

    Bu noktada Ahmet Hilmi bir meseleyi daha nazarlara sunmaktadır. Ona göre ilkel dinlerin taraftarlarında olsun veya yanlış düşünceye kapılmışlarda olsun, din hissi tamamıyla mevcuttur. Bütün bu yalan ve yanlışlar esasta değil, bu hissin açıklanmasında ve hayata uygulanmasında görülmektedir. Bir ağaca veya bir puta tapan vahşinin inanmış olan vicdanı tahlil edilse, o kişinin taptığı şeyde insan üstü bir takım vasıflar varsaydığını, ondan hayır ve şer umduğunu, onda affetme iradesi, kudret ve vicdan gördüğü müşahede edilecektir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bu insan, yaratanı inkar etmemekte, bilgileri ve dimağı hakikate kadar ulaşamadığı için, bu hakikatin serpintilerini yanlış olarak bir yere atfetmektedir. Şu halde bu kişinin, felsefî bakımdan kafir olmadığı anlaşılacaktır. Ancak varlığın hakikatini ilim ve mantık kuvvetiyle bozmaya kalkışan ve tahlilinin gayesinde “uluhiyyet ve hakikat” olmayan bir tasavvuru hak ve hakikat yerine
    koymaya uğraşan bir adam ise, din hissinden bile uzaklaşmış ve inkarı kasden ve ilmen meslek edinmiş ve kafir ünvanına hak kazanmış olmaktadır.

    Fakat bütün bunlara rağmen Ahmet Hilmi, insanın, akl-ı selimini
    kaybetmedikçe varlığı inkar edemeyeceğini düşünmektedir. Bazen çeşitli varlıklardan biri hatta bazen de manevi varlık bazı insanlar tarafından inkar edilebilir. Ancak sonuç itibariyle mevcud olanlardan birini inkar etmek zorunda kalmıştır. O, bu inkar edilen varlık sayesinde fert bir başka açıdan Allah’ı inkar etmiş olur düşüncesinden hareketle bunun en büyük delilinin, insanın kendi nefsi, kendi benliği olduğunu söylemektedir.

    “İnsanın tam manasıyla herşeyi inkar edebilmesi için önce kendi nefsini sonra bu nefsi vasıtasıyla anlayıp, hissettiği çeşitli varlıkları inkar edebilmesi gerekir ki, bu da insan için mümkün değildir” düşüncesinde olan Ahmet Hilmi, var olan bütün mevcudatın kelime-i tevhid ibaresinin içerisinde bulunduğunu ifade etmektedir.

    4. İzmirli İsmail Hakkı
    İsmail Hakkı (1868-1946), Allah’ın varlığını ispat etmenin yolları konusunda bir sınır bulunmadığını belirterek kelamcı ve filozofların kullandıkları en meşhur olan ispat delilleri hakkında bilgiler vermektedir.
    4.1. Fıtrî Delil
    İnsan, fıtratı gereği kendi gücünün üstünde yüce bir gücü idrak etmektedir. Bu duygu ve düşünce her insanın fıtratında mevcuttur. İnsan, özellikle başının sıkıştığı anlarda yüce bir kudrete iltica etme ihtiyacını duymaktadır ki, bu yüce varlık Allah’tır. İzmirli, fıtrat delilinin halka daha uygun ve anlaşılmasının daha kolay olduğunu söylemektedir.

    4.2. İnayet, Hikmet veya İtkan Delili
    İzmirli, “İnayet delili” şeklinde de anılan, âlemdeki güzellik, uyum ve anlamın bir gaye gözetilerek meydana getirildiği savunulan “hikmet delili”nin Kur’an’ın kullandığı delillerden biri olduğunu, felsefede buna “illet-i gâiyye” veya “nizam-ı âlem” adı verildiğini belirtmektedir. O, kainattaki muhteşem nizam, intizam ve mükemmellikten hareket ederek Allah’ın varlığını isbat eden bu delilin üzerinde ısrarla durmakta ve bunun Allah’ın varlığını ispat eden en açık delil olduğunu ifade etmektedir. Bu delilin âlemin bir nâzımını ispat edebileceği, ancak bir hâlıkın varlığını gösteremeyeceği şeklindeki itiraza karşı çıkarak, âlemdeki düzenin âlemin kendisinden ayrı olmadığını, nâzım ile hâlıkın bir olduğunu, çünkü âleme
    nizamını vermenin âlemin kendisini ortaya koymakla eşdeğer bulunduğunu savunmaktadır.
    4.3. Hüdûs ve İmkân Delili
    Allah’ın varlığını ispat etme mevzuunda selef ve kılasik kelam metodunda hüdûs, felsefede ise imkân delilinin daha çok kullanılmakla birlikte müteahhirîn döneminde imkân delilinin kelamda da yer almaya başladığını kaydeden İzmirli’ye göre, hüdûs delili imkân delilinden daha açıktır. Birincisi faili ikincisi mûcidi gerektirmektedir. İmkân delilinde vâcib li-gayrihi bir mümkin söz konusu olmaktadır. Böyle bir varlığın mümkin oluşu tam olarak belli değildir. Bir varlığın mümkin olup olmadığını en iyi olarak hâdis oluşuyla anlaşılabileceği gibi hüdûs, imkândan daha kesin ve açıktır.Hâdisin muhdise ihtiyacını aklen ap açık bir şey olarak gören İzmirli’nin hüdûs deliline de güven duyduğu anlaşılmaktadır.


    4.4. Tekâmül Delili
    Tabiatta tesadüflerin esas olduğunu savunanlara karşı İzmirli’nin, tabiî seleksiyon ve evrim teorisindeki liyakat prensibinin kaynağını öne çıkardığı görülmektedir. O, bazı türlerin baki kalmasının kendi kendine olmasının mümkün olmadığını ifade ederek, bunun mutlaka bir kudrete ait nizamın bir parçası olması gerektiğini ifade etmektedir. Esas itibariyle tabiî seleksiyon kanunu, Allah’ı inkar edenler tarafından en çok kullanılan bir husus olmasına rağmen onun nazarında böyle bir kanun her şeyi kontrolü altında tutan bir gücün kabul edilmesiyle ancak anlam kazanabilecektir.Hatta ona göre bu kanun, Allah’ın varlığına açık bir delil teşkil etmektedir.

    5. Elmalılı M. Hamdi Yazır
    Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın (1877-1942) isbât-ı vacible alakalı görüşlerini “Metâlib ve Mezâhib” isimli eserin kendisi tarafından kaleme alınan mukaddimesinde ve “Hak Dini Kur’an Dili” isimli tefsirinde zikrettiği görülmektedir.


    5.1. Hareket Delili
    Hamdi Yazır’a göre, âlemde hareket eden her şey, kendi haricinde bir tazyik ve tesire bağlıdır. Hareket halinde olan bu şeylerin hiçbirinin illeti kendisinde değildir. Buradan da, anlaşılmaktadırki, âlem makinasının yaratıcısı ve hareket ettiricisi, âlemin kendisinde değil, dışındadır. Ona göre yokluğun varlığa illet olması ve hiçten herhangi bir şeyin husule gelmesi mümkün değildir. Yani yok iken mevcut olan eşya, kendilerindeki o yokluktan yine kendi kendilerine değil, mutlaka mevcut bir mucidin tesiriyle vücuda gelmektedir. Nitekim maddede asıl olan boş durmadır. Ona hareketi veren ise Allah’tır.

    5.2. Tahavvül ve Tekâmül Delili
    Kainatta her an meydana gelen değişim ve tekamül’ün Allah’ın varlığının delillerinden biri olduğunu ifade eden Yazır, herhangi bir şeyin uğramış olduğu tahavvül veya tekümülü tabiata vermenin, tabiatın kendini değiştirdiği manasına geldiğini, bunun ise, tabiat farz edilenin tabiat olmadığının bir itirafı olduğunu savunmaktadır. Âlemin nizamında tam bir kemal olmadığını ileri sürerek, bunun yaratıcısının mükemmelliğine delalet edemeyeceğini iddia eden bazı düşünürlere de: “tabiatın eksik noktaları olarak kabul edilen şeyler de tabiat fikrinin aleyhine olarak Sani’in fâil-i muhtar olduğunu isbat eyler, yoksa tabiat nasıl değişebilirdi?” şeklinde cevap vermektedir.

    5.3. Vicdan ve Vücud Delili
    Elmalılı, vicdan ile vücud arasında bir irtibat kurarak Allah’ın varlığına ulaşmaktadır. Ona göre vicdan her an tecelli eden bir gerçeklik, bir ilk olay; vücud ise bu aynaya yansıyan bir son gerçekliktir. Vicdan, vücudu kendinden önce gelen zorunlu bir şart olarak bulmaktadır. Böylece vücud, vicdanın ilk objesi olmaktadır. Vücud olmasa, vicdan olamayacak; vicdan olmasa vücud tecelli edemeyecektir. Özel bir vicdan ile özel bir vücudun özdeşleşmesinde Allah’ı temsil eden ve O’nun halifesi olan nefis ortaya çıkmakta; evrensel vicdan ile evrensel vücudun özdeşleşmesinde de Allah’ın zât’ı ortaya çıkmaktadır.

    6. Manastırlı İsmail Hakkı
    Manastırlı İsmail Hakkı, yeryüzü, gökyüzü, bitkiler, hayvanlar ve kainattaki bütün yaratılış harikaları en aşağı bir mertebede bile düşünüldüğünde âlemin ilim, hikmet, kudret ve irade sahibi bir Kâmil Zât tarafından yaratıldığının anlaşılacağını ifade etmektedir.Ona göre bazı Dehrîlerin dışında bütün düşünürler, ulûhiyyet sıfatının Vâcibu’l-Vücud olan Allah’a ait olduğunu itiraf etmektedirler. Bununla birlikte tarihin her döneminde Allah’ın dışındaki şeylere ibadet edip kâinatta vuku bulan hadiselerin bir kısmını hakiki müessir olan Allah’ın
    dışındaki müessirlere nispet ederek küfür ve dalalete düşen insanlar olmuştur. İşte bu insanlara, hak ve hakikati tebliğ edecek olan peygamberler gönderilmiş ve bu peygamberler insanlara, kelime-i tevhidle Allah’ın varlığını değil birliğini anlatmışlardır.

    Manastırlı, kelâm âlimlerinin eserlerinde âlemin hüdûsundan hareketle Allah’ın varlığını ispat yoluna gidip bu mevzudaki şüphe ve terüddütleri giderdiklerini ancak meseleye şartlı bakıp kibirlenen akılsız kişilerin bu tür açıklamalara inanmayacaklarını ve böyle bir kafa yapısına sahip kişilerin kelam ve felsefe kitaplarında ifade edilen ispat delillerinden faydalanmalarının mümkün olmadığını dile getirmektedir. O, bunun dışında insaf ehli ve aklı selim olan kimselerin ise Allah’ın varlığına kolayca ulaşağına ifade etmektdir.

    Manastırlı eserden müessire giden tümevarım metodu (burhân-ı innî),kullanıldığında Allah’ın varlığının daha açık bir şekilde ortaya çıkacağını ,ifade etmektedir. Ona göre âlemi meydana getiren cisimlerin tümünün bir maddeden meydana geldiği ve çeşitli şekillere girebilme kabiliyetine sahip olduğu açık bir hakikattir. Çeşitli özellikleri taşıyan bu cisimlerin kendi kendilerine mevcut olmaları mümkün değildir. Bu durumda bunları meydana getirecek bir gücün olduğu ortaya çıkmaktadır ki, bu güç, bütün renk ve desenleriyle kainatın yaratan Vâcibü’l-Vücud Allah’tır.

    Çağdaş Müslüman-Türk bilginlerinin Allah’ın varlığını isbat etme mevzuunda klasik kelam kitaplarında isbât-ı vâcible alakalı zikredilen delilleri kullandıkları görülmektedir.19. yüzyıl sonları bilim dünyasında çok yaygınlık kazanan “tekamül”
    düşüncesini kullanma ve onu Allah’ın varlığını ispat konusunda bir delil kılma çabaları, çağdaş Müslüman-Türk bilginlerinin bir eğilimi olarak göze çarpmaktadır. Örneğin Ferit Kam, İzmirli İsmail Hakkı ve Elmalılı M. Hamdi Yazır, o dönemde esasen Allah’ın varlığını inkar temelleri üzerine kurulan ve çok
    yaygın olarak düşünce dünyasında seslendirilen bu görüşten hareketle Allah’ın varlığını ispat etme yoluna gitmişlerdir.


    Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi ile Manastırlı İsmail Hakkı’nın Allah’ın varlığını ispat etme yerine Allah’ı inkar etme fikri üzerinde durarak bu konuda aklî ve felsefî tahliller yaptıkları görülmektedir. Onlar, Allah’ın inkar etmenin aklen mümkün olmadığı hususunda değişik örneklerle düşüncelerini ortaya koymuşlardır.


    Ali Demirel


    Paylaş
    Ispat-ı Vacib Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    Sadece tek bir yaratılana bakarak Allahu tealayı görmek mümkündür. Bu aynı zamanda zikir olup insanın bilmesi gerekeni bilmesini sağlamaktadır.



  3. 3
    Kayıtsız Üye
    ispatı vacip le ilgili başka eserler var mı ? varsa yazarmısınz
    allahın varlığını ispatlama konusu ispatı vacip konu başlığı altında mı geçiyor?
    yoksa kelam felsefe tasavvuf da bu konuyla ilgilenmişmidir
    eğer ilgilenmişse okuyabileceğimiz eserler varsa yazar mısınız
    teşekkürler



ispatı vacip,  ispati vacip,  ispatı vacip nedir,  ispatı vacip delilleri,  ıspatı vacip,  ıspatı vacip hakkında bilgiler,  ıspatı vacip ile ilgili sorular